Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık ile HOLOGRAFİK BEYİN ve HOLOGRAFİK EVREN

718 views
Skip to first unread message

Arzu Kaya Özok

unread,
Jul 10, 2011, 5:39:22 PM7/10/11
to

Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık ile
HOLOGRAFİK BEYİN ve HOLOGRAFİK EVREN 
 
 
Beyin Bir Hologramdır. Bu tanımlama, görünen dünyanın yanlış olduğu anlamına gelmez; orada bir gerçeklik seviyesinde nesnelerin bulunmadığını göstermez. Bunun anlamı şudur: Bu gerçekliğin arasından geçip, evrene holografik bir sistemle bakacak olursanız, başka bir görüntüye ulaşır, farklı realiteye varırsınız. Ve bu diğer gerçeklik şimdiye dek bilimsel olarak açıklanamayan şeyleri-paranormal fenomenleri, eşzamanlılığı, olayların sanki anlamlı gibi görünen karşılaşmalarını-açıklayabilir.
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık

Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940’ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu – hiç kimse bilmiyordu.

Genç bir nöroşirurji(*) öğrencisi olan Pribram’ın, Penfield’ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog(*) Karl Lashley’le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Şaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley’in yaptığı şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitmekti. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı. Beyinlerinden hangi oranda parça alırsa alsın,

Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu.

Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi.

1960’ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.

Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir.

Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.

Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir.

Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.

Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır.

Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğiydi; çünkü, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.

Pribram 1970’lere dek kuramını doğrulayacak yeterince kanıt birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O’nu rahatsız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlerimizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi?

Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben…Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diğer oyuncuları görürken..?

Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya(*), bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi?

Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.

Hülya Xxanadu

Kaynaklar :

  1. Holografik Evren, Michael Talbot, Ruh ve Madde Yayınları (Ana Kaynak)
  2. Dinlerde, Bilimde ve Metafizikte Zaman Enerjisi, Murry Hope, Ruh ve Madde Yayınları
  3. Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular ve Yeni Bilimsel Perspektifler, J. H. Brennan, Ege Meta Yayınları.
 

HOLOGRAFİK BEYİN ve HOLOGRAFİK EVREN

        Beyin adını verdiğimiz, hücrelerden ve moleküler bir yapıdan oluşmuş, bilincimizi ortaya çıkaran yapı, esas itibariyle sonsuz titreşimlerden ibârettir... Hologramik bir yapıdır. Bakın bu konuda Dünyanın en ünlü hocalarından Stanford Üniversitesi Nörofizyoloji kürsüsü eski Profesörü olan, halen Virginia`da Radford Üniversitesi Beyin merkezi başkanı Karl Pribram ile fizikçi Einstein`ın talebesi olan ve 1992`de vefat eden ünlü fizikçi David Bohm`un en son bilimsel bulgularını inceleyen ve yine 1992 sonunda ölen Amerika`lı araştırmacı Michael Talbot, l992 yılında yayınlanan son kitabı "The Holografic Universe"te neler diyor: "Evrenin yapısı tüm bilim adamlarını her zaman meşgul etmiştir. Çeşitli görüşlere ilâveten zaman ve mekâna bağlı olmayan elektron bulutları, meteorlar, kar taneleri bir hayâl âleminde yaşadığımızın göstergeleri olabilirler. Bu görüşü bazı mistikler -sûfiler- de savunmaktadır. Bu konuda günümüzde giderek artan sayıda bilim adamı da aynı görüşleri paylaşmakta; paranormal ve mistik olaylarla, telepati, psikokinesis ve dokunmadan cisimleri hareket ettirebilme özelliklerinin bu nedene nasıl dayalı olabileceğini araştırmaktadırlar.1980`de Dr. Kenneth Ring yaptığı ölüm öncesi deneyleri sonucunda: ölümü, bilincin bir hologramik boyuttan diğerine geçişi olarak tanımlamıştır. 1987`de fizikçi Alain Wolf, yakaza hâlindeki rüyaları, bilincin başka boyutlara seyahati olarak tanımlamıştır.1982`de Paris'te fizikçi Alain Aspect, Teorik ve Uygulamalı Optik Enstitüsünde atomaltı parçacıkların bulutumsu hareketlerinin kesinlikle holografik özellik gösterdiğini deneyle göstermiştir.

 

Bütün bunlardan hareketle şu sıralarda bilim, beynin fonksiyonlarının açıklanmasında, en iyi modelin "hologram" olduğunu kabul etmekte. Pribram 1970`lerde teorisinin doğruluğunu ispatlayacak yeterli delil elde etmişti. İlâveten beynin motor merkezlerinin belli bantlardaki frekanslara tepki verdiğini bulmuştu. Fakat onu rahatsız eden mesele, beynimizde görüntü değil de hologram oluşuyorsa neyin hologramı oluşuyordu? Gerçek ne idi?..Örneklemek gerekirse bir masa etrafındaki topluluğun polaroid filmini çekip, resimde birbirlerine girmiş dalgalar yığını görseniz acaba hangisi gerçektir? Gözlemcinin gördüğü dünya mı? Beynin algıladığı dalgalar mı? "Holografik beyin" modelinin mantıksal sonucu şu: Objektif gerçek diye gördüğümüz dağ, deniz, ağaçlar, evler, lâmbalar, fincanlar mevcut değil; veya en azından, bizim algıladığımız gibi mevcut değil!... Belki de mistiklerin, sûfilerin asırlardır söyledigi gibi, gerçek, sadece bir hayâl âleminde yaşadığımızdır; ve asıl olan dalgalardan meydana gelen bir senfoninin nağmeleridir. Nöro-fizikçi Pribram, burada takıldı; konunun kendi dışında olduğunu düşünüp araştırınca da fizikçi David Bohm'un çalışmalarını buldu!.. Böylece hem kendi sorusunun cevabını aldı, hem de "tüm evrenin hologram yapıya sahip olduğunu" öğrendi.

 

HOLOGRAFİK EVREN

 Davit Bohm'un evrenin holografik yapıya sahip olduğu iddiası, atomaltı parçacıkları araştırması sırasında başladı. Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı gerçeği, maddenin bölünebilir en küçük parçasına geldiğiniz zaman, ulaştığınız, parçanın normal davranış göstermediğidir. Çoğumuz elektronun, çekirdeğin etrafında dolaşan minicik bir küre olduğunu düşünürüz. Fakat gerçek bu değildir!. Elektron bazen parçacık davranışı gösterebilir, ancak en-boy-derinlik gibi hiç bir ölçümlemeğe gelmez.Yani bildiğimiz objelerden değildir. Fizikçilerin diğer bir keşfi de elektronun gerek parçacık, gerekse dalga özelliği gösterdiğidir. Bir elektronu kapalı bir televizyon ekranına yönlendirirseniz küçük ışık noktası elde edersiniz. Bu onun parçacık özelliğindendir ama tek özelliği de değildir. Aynı zamanda enerji bulutu şeklinde uzayda dağılan bir dalga gibi de davranır. Hiç bir parçacığın yapamayacağı şekilde, iki deliği olan bir engelden, ikisinden de aynı anda geçebilir. Elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim örnekleri meydana getirirler. Yani hem parça hem de dalga özelliği gösterirler. Bu bukalemun özelliği bütün atomaltı parçacıkları için geçerlidir. Daha önce yanlız dalga hareketi gösterdiği zannedilen herşey içinde geçerlidir. Gama ışınları, X ışınları, radyo dalgaları gibi. Hepsi dalga ve parçacık özelliği gösterir. Bu iki özelliği gösteren şeylere fizikçiler "Kuanta" demektedirler ve evrenin ana dolgusunun olduğuna inanmaktadırlar. Belki de en hayret verici olay kuantanın sadece, bizim baktığımız zaman parçacık özelliği göstermesidir. Fizikçiler, elektronun bakılmadığı zaman, daima dalga hareketi gösterdiğini deneyle bulmuşlardır. Bir yılanın çölde kum üzerinde gittiği gibi, düz hareket ettiğini sandığımız şeylerin aslında, dalga hareketi yaptığını düşünün. Fizikçi Nick Herbert, dünyayı, sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak ifade etmektedir. Bohm'un bulduğu en enteresan hâllerden biri de bağımsız görünen atomaltı parçacıkların birbirleri ile ilişkisidir. Kuantum fizikğinin kurucu babalarından Neils Bohr, atomaltı parçacıkların sadece bir gözlemci tarafından izlendiğinde meydana çıktığına göre, parçacıkların özellikleri ve karakteristikleri hakkında görüş bildirmek anlamsızdır sonucunu çıkarttı. Elektronların gözlemci olmadan da var olduğunu baz aldı. Bu bazla atomaltı parçacıkların bilimle açıklanmayı bekleyen bir boyutu olduğunu keşfetti. Bu duruma "KUANTUM POTANSİYELİ" adını verdi. Bütün uzayda mevcut olduğunu; yer çekimi ile manyetik sahaların aksine, etkisinin uzaklıkla azalmadığını ortaya koydu.

      Kuantum potansiyeli, parçaların tüm tarafından organize edildiğini söyler!. Bohm, atomaltı parçacıkların bağımsız olmadıklarını söylemekten öte; görünmez herşeyi düzenleyen bir sistemin varlığına öncelik verdi. Bu, plazmadaki ve süper iletkenlikteki elektronların hareketlerini açıkladığı gibi, ilişkilerini de göstermektedir. Yani Kuantum Potansiyel, elektronların gelişi güzel dağılmadığını, kendi başına hareket eden bireylerin oluşturduğu bir pazar kalabalığı gibi değil, organize bir bale dansı gibi olduğunu açıklamaya çalışır. Parçaların, birleşerek meydana getirdiği bir makine değil, yaşayan bir organizmanın, bütünlüğünü oluşturan parçaları görür. İlginç bir sonuç da, Bohm'un kuantum fiziği açıklamasına göre; atomaltı parçacıklarında sâbit bir yer söz konusu olmayacağı için uzayda her yer eşittir ve herhangi birşeyi başkasından ayırmak imkansızdır. Gerçekten Kuantum Potansiyeli uzayda geçerli olduğuna göre, bütün parçacıklar, mekânsız olarak birbiri ile ilişkidedir. Ve evrende sonsuz sayıda sınıflandırılabilecek düzen hiyerarşisi olabileceğini söyledi. Bundan dolayı da, düzensizlik dediğimiz dağılımların dahi, belki de çok yüksek seviyede, bizim bilmediğimiz bir düzenin parçası olabileceğini açıkladı.

      Hologramı inceledikçe, holografik film üzerindeki girişimlerin, düzensiz gibi görünmesine rağmen gizli bir düzen içerdiğini buldu. Bohm, düşündükçe daha çok ikna oldu ve evrenin akan dev bir hologram olduğu kanısına vardı. 1980`de de bu görüşlerini açıklayan "WHOLENESS AND THE IMPLICATE ORDER" adlı kitabı ile bu görüşlerini açıkladı. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri ise, günlük yaşamımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğu idi!. Mevcûdiyetin derinliklerindeki gizli iradeyi vurgulayarak, fizik dünyamızın görüntüleri ile objelerin doğumunun, bir holografik flimden, hologramın doğumuna benzediğini söyledi. Bu en derinde saklı gerçeğe "GİZLİ"; mevcut dünyamıza da "GÖRÜNÜR" düzen dedi. Böyle söyledi, çünkü evrendeki tüm şekillerin, bu görünür ve gizli gerçeklerin sonucu olduğunu gördü. Örneğin elektronların, uzayda her zaman var olmalarına rağmen, sadece incelendiklerinde ortaya çıkmalarını, bu gerçeğe bağladı. Holografik filmi de aynı şekilde gizli, hologramı da görünür; diye değerlendirebiliriz. Bu iki düzen arasındaki devamlı akış, parçacıkların, pozitronium atomunda nasıl şekil değiştirdiğini açıklamaktadır. Bu şekil değişiklikleri tek gibi görünebilir, örneğin, bir elektron gizli kısma geçerken; bir foton çözülüp, görünür hale gelip onun yerini alabilir. Bu da kuantanın bazen parçacık, bazen dalga özelliği göstermesinin açıklamasıdır. Hologram, statik bir görüntü olduğundan, evrendeki katlanıp açılmalardan meydana gelen dinamik hareketi, Bohm, "HOLOMOVEMENT" (holohareket) olarak adlandırdı. Atomaltı seviyedeki yetersizliği, holografik hareket açıklar. Bir şey holografik olarak organize edilirse, orada her türlü mekân anlayışı kalkar. Ayrıca holografik filmin küçük bir parçasının, tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekânsızca dağıldığını gösterir.

Kozmosta herşey, gizli iradenin kesintisiz holografik yapısı olduğundan; parçalardan söz etmek anlamsızdır!. Bu muslukları, ana kaynağın parçaları olarak anlatmaya benzer. Bu yüzden elektron, ilk temel madde değil; holohareketin bir görünüşüdür. Evrendeki herşey bir halının motifleri gibi TÜME bağlıdır. Einstein, uzay ve mekânın, birbirine bağlı olduğunu söylediği zaman dünya hayret etmişti. Bohm bu görüşü bir basamak daha yükseltti. Ve, "evrende herşey birbirinin devamı olarak süreklilik arzetmektedir" dedi. Bunu gözönüne alınca, herşey, aynı şeydir; "SOM, BÖLÜNMEZ, TEK"

   Evrende, canlı-cansız ayırımı anlamsızdır. Hareketli ve hareketsiz maddeler ayrılamıyacak kadar iç içedir ve yaşam da evrenin bütünlüğü içinde sarmalanmıştır. Bilincin, yaşamın ve gerçekte herşeyin evrenin dokusunu oluşturması, şaşırtıcı sonuçlar verir. Hologramın bir parçasının, tümün özelliklerini içermesi gibi; eğer ulaşmasını bilirsek, baş parmağımızın ucunda Andromeda galaksisini bulabiliriz! Kleopatra ile Sezar'ın buluşmasını da! Prensipte, geçmiş ve gelecek, uzay ve zamanın, küçük bir kıvrımında yer almaktadır. Aynı şekilde, vücudumuzdaki her hücre, tüm kozmosu içerir. Her yağmur damlası ve her yaprak da!..

  -----------------------------------

DNA'nin Hiper İletişimi: İçimizdeki “Yaşayan İnternet”
İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternettir ve yapay olan internetten bir çok yönden daha üstündür. En son Rus bilimsel araştırması durugörü, sezgi, şifanın anlık ve uzaktan işlevi, kendi kendini iyileştirme, onaylama teknikleri, etrafında auraları olan insanlar, zihnin iklim - seyrine etkisi ve bunun gibi bir çok fenomeni direkt olarak veya dolaylı olarak açıklamaktadır. İlave olarak, DNA ları kesip çıkarmadan ve tek tek genleri değiştirmeden, DNA nın sözlerle ve frekanslarla etkilenebileceği ve tekrar programlanabileceği yeni bir tür tıp için kanıt vardır.

DNA’mızın sadece %10’u proteinlerin inşası için kullanılmaktadır. Batılı araştırmacıların ilgilendiği ve incelenip kategorize edilen DNA’nın bu %10’luk bölümüdür. Diğer %90’ı “süprüntü-kalitesiz DNA” olarak düşünülür. Ancak Rus araştırmacılar, doğanın aptal olmadığına inanıyorlar, “süprüntü DNA’nın bu %90’lık bölümünü keşfetmek için dilbilimcilerin ve genetikçilerin yolculuğuna katılıyorlar. Onlara göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşası için sorumlu değildir, aynı zamanda veri deposu olarak ve iletişimde hizmet görür. Rus dilbilimciler özellikle görünür olarak yararsız olan %90’da, genetik kodun tüm insan lisanlarında olduğu gibi aynı kuralları izlediğini keşfettiler. Bu noktaya kadar, onlar syntax (sözdizim) kurallarını (cümle ve sözcük öbeği oluşturmak için sözcüklerin birleştirildiği yol), anlambilim (semantikler) (lisan şekillerindeki anlam çalışması) ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalinlerinin (alkali olan, baz; asit karşıtı) düzenli bir gramer izlediğini ve bizim lisanlarımız gibi kurallar kurulmuş olduğunu keşfettiler. İnsan lisanları tesadüfi olarak ortaya çıkmamış, onlar bizim doğal DNA’larımızın bir yansımasıdır.

Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Dr.Pjotr Garjajev ve arkadaşları ayrıca DNA’nın titreşimsel davranışını keşfettiler. “Yaşayan kromozomlar, içinden büyüyen DNA lazer radyasyonunu kullanan solitonic-holografik bilgisayarlar gibi fonksiyon görüyorlar.” Bu şu anlama geliyor, örneğin, kromozomlar bir lazer ışını üzerine belli frekans modelleri modüle etmeyi yönetiyorlar ve bununla DNA frekansını etkiliyorlar ve böylece genetik bilginin kendisini etkiliyorlar. DNA-alkalin çiftlerinin temel yapısı ve lisan benzer yapıda olduğundan DNA’nın şifresinin çözülmesi gerekli değildir. Kişi basitçe insan lisanının sözcüklerini ve cümlelerini kullanır! Bu deneysel olarak kanıtlanmıştır. Yaşayan DNA maddesi, yaşayan dokuda, eğer uygun frekanslar kullanılmış ise, lisanla - modüle edilmiş lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına daima reaksiyon gösterir. Bu, onaylamaların, otojen eğitimin, hipnozun ve bunun gibi tekniklerin neden insanlarda ve onların bedenlerinde böyle güçlü etkiler yapabildiğini bilimsel olarak açıklar. DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi tamamen normal ve doğaldır. Batılı araştırmacılar DNA ipliklerinden tek tek genleri kesip onları başka yerlere yerleştirirken, Ruslar uygun modüle edilmiş radyo ve ışık frekansları vasıtasıyla hücresel metabolizmayı etkileyebilecek ve böylece genetik hataları tamir edebilecek cihazlar üzerinde büyük bir hevesle çalışıyorlar.

Garjajev'in araştırma grubu örneğin X-Işınları tarafından hasar görmüş kromozomların bu yöntemle tamir edilebileceğini kanıtlamayı başardı. Onlar, özel bir DNA’daki bilgi modellerini zaptettiler ve onu başka şeye ilettiler, böylece hücreleri başka bir genom’a tekrar programladılar. Onlar başarılı şekilde dönüştüler, örneğin kurbağa embriyoları, DNA bilgi modellerini basitçe ileterek, semender (kertenkele) embriyolarına dönüştü! Bu, inanılmaz, dünya değiştiren bir devrim ve gelişmedir. Bunun hepsi, kesip çıkarma işlemi yerine, lisan ve titreşimle uygulanır.

Ezoterik ve spiritüel öğretmenler bedenimizin lisan, sözcükler ve düşünce ile programlanabileceğini yüzyıllardır bilmekteler. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlanmış ve açıklanmıştır. Şüphesiz, frekans doğru olmalı. Ve herkesin eşit derecede başarılı olmamasının veya bunu hep aynı güçle yapamamasının nedeni budur. Bireysel kişi, DNA ile bilinçli bir iletişim kurmak için içsel prosesler ve olgunluk üzerinde çalışmalı. Ancak, kişinin bilinçliliği yükseldikçe, her hangi türde bir cihaz için daha az gereksinim olacaktır. Kişi, bu sonuçlara kendi kendine ulaşabilir, ve bilim en sonunda böyle fikirlere gülmeyi bırakacak ve bunu onaylayacak ve sonuçları açıklayacaktır. Rus bilim adamları ayrıca, DNA’mızın vakumda (boşlukta) rahatsız edici modellere neden olabileceğini, böylece manyetize olmuş kurtyenikleri üretebileceğini keşfettiler. Kurtyenikleri, kara deliklerin çevresindeki Einstein-Rosen köprüleri olarak adlandırılan şeyin mikroskopik eşdeğeridir. Kurtyenikleri evrende bütünüyle farklı alanlar arasındaki tünel bağlantılarıdır, bu tünel bağlantıları vasıtasıyla bilgi uzay ve zamanın dışına iletilebilir. DNA bu bilgi parçalarını çeker ve onları bizim bilinçliliğimize aktarır. Bu hiperiletişim prosesi gevşeme durumunda en fazla etkindir. Stres, üzüntüler veya hiperaktif zeka başarılı hiperiletişimi önler veya bilgi tamamen değişir ve yararsız olur. Doğada, hiperiletişim milyonlarca yıldır başarılı şekilde uygulanmaktadır. Böceklerde yaşamın organize akışı bunu dramatik olarak kanıtlıyor.

Modern insan “sezgi, önsezi” olarak bunu sadece daha ince bir seviyede bilir. Ancak, biz de bunun tam kullanımını tekrar kazanabiliriz. Doğadan bir örnek: Bir kraliçe karınca kolonisinden uzaysal olarak (mekan olarak) ayrı olduğunda, inşa hala gayretli bir şekilde ve plana göre devam eder. Ancak, eğer kraliçe ölürse, kolonideki tüm çalışma durur. Hiçbir karınca ne yapılacağını bilmez. Görünür şekilde kraliçe uzaktan da “inşa planlarını” kendi kolonisindeki karıncaların grup bilinçliliği yolu ile göndermektedir. Kraliçe canlı olduğu sürece, istediği kadar uzakta olabilir. İnsan hiperiletişiminde buna çoğu zaman, kişi kendi bilgi temelinin dışında olan bilgiye aniden eriştiğinde karşılaşılır. Böyle hiperiletişim, sonra ilham veya sezgi olarak deneyimlenir.

Örneğin, İtalyan besteci Giuseppe Tartini bir gece şöyle bir rüya görmüş ; bir şeytan yatağının yanında durup keman çalıyormuş. Ertesi sabah Tartini hafızasındaki parçayı tam olarak yazabilmiş ve buna Şeytan’ın Trill Sonatası adını vermiş. 42 yaşında eski bir erkek hemşire yıllardır bir rüya görmekteymiş, bu rüyada kendisini bir tür bilgi CD - ROM’una asılmış olarak görüyormuş. Tüm imgelenebilir alanlardan doğruluğu kanıtlanabilir bilgi kendisine transfer edilmiş, ertesi sabah bu bilgiyi hatırlayabilmiş. O kadar büyük bir bilgi akışıymış ki, bir gecede bütün bir ansiklopedi aktarılmış gibi. Olayların büyüklüğü kendi kişisel bilgisinin dışında imiş ve tamamen hiç bir şey bilmediği teknik ayrıntılara ulaşmış.

Hiperiletişim gerçekleştiğinde, bu insan varlığının özel fenomeninde olduğu kadar DNA’da da gözlenebilir. Rus bilim adamları DNA örneklerini lazer ışığı ile aydınlattılar. Ekran üzerinde tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini uzaklaştırdıklarında, dalga modeli ortadan kalkmadı, orada kaldı. Bir çok kontrol deneyi modelin uzaklaştırılmış örnekten hala geldiğini gösterdi, örneğin enerji alanı görünür şekilde kendi kendine kaldı. Bu etki şimdi, fantom DNA (hayalet DNA) etkisi olarak adlandırılıyor. DNA uzaklaştırıldıktan sonra, aktive edilmiş kurtyeniği vasıtasıyla enerjinin uzay ve zamanın dışından hala aktığı tahmin ediliyor. İnsanlarda ayrıca hiperiletişimde çok sıkça karşılaşılan yan etki, ilgili kişilerin etrafındaki açıklanamayan elektromanyetik alanlardır. CD çalarlar gibi elektronik aletler ve benzerleri saatlerce tahriş olabiliyor ve çalışmayabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça dağıldığında, aletler tekrar normal şekilde çalışıyor. Çoğu şifacılar ve psişikler bu etkiyi kendi çalışmalarından bilirler.

“Networked Intelligence” (Şebekelenmiş Zeka) adlı kitaplarında, Grazyna Gosar ve Franz Bludorf bu bağlantıları açık bir şekilde ve tam olarak açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca ilk zamanlarda insanların, hayvanlarda olduğu gibi, grup bilinçliliğine çok güçlü şekilde bağlı olduğunu ve bir grup olarak hareket ettiğini farzeden kaynakları zikrediyorlar. Bireyselliği deneyimlemek ve geliştirmek için, biz insanlar hiperiletişimi hemen hemen tamamen unutmak zorundaydık. Şimdi, bireysel bilinçliliğimizde oldukça değişmez olduğumuzdan, grup bilinçliliğinin yeni bir formunu yaratabiliriz, DNA’mız vasıtasıyla tüm bilgiye erişim elde edeceğimiz bir form; bu bilgiyle ne yapılacağı ile ilgili uzaktan kontrol edilmeden ve zor kullanılmadan. Şimdi biz biliyoruz ki, internette olduğu gibi, DNA’mız networke (şebekeye) kendi doğru verisini besleyebilir, networkden bilgi çağırabilir ve networkteki diğer katılımcılar ile temas kurabilir. Uzaktan şifa, telepati veya “uzaktan duyu/hissetme” ve buna benzer durumlar böylece açıklanabilir.

Araştırmacılar çok fazla bireyselliği olan insanların grup bilinçliliğini tekrar kazanması halinde, Dünya üzerinde her şeyi yaratmak, değiştirmek ve şekillendirmek için bir Tanrı -gücüne sahip olacaklarını düşünüyorlar.
 
Yeni türdeki grup bilinçliliğini geliştirmiş bir insanlık, ne çevresel sorunlara sahip olur ne de enerji kıtlığına. Çünkü, zihinsel gücünü birleşik bir uygarlık olarak kullanırsa, doğal bir sonuç olarak kendi yuvası olan gezegenin enerjilerinin kontrolüne sahip olur. Ve insanlık yeni bir tür grup bilinçliliğine doğru kollektif olarak ilerliyor.
 
UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi 

 
 --------------------------------------------------
 
 
Kabala Telepati DNA'sının Gizemini Açıklıyor
 
 The Daily Galaxy'den bir haberi iletmek istiyorum sizlere; "  'DNA'nın 'İmkansız' Telepati Özelliği Bulundu' ;
Bilim adamları neyin mümkün olduğuyla ilgili mevcut inanışlarımızın tersine bozulmamış iki kollu sarmal DNA’nın başka DNA sarmallarındaki benzerliği uzak mesafeden, ‘insanı hayrete düşüren’ tanıyabilme yeteneğine dair delilleri sundular. Bir şekilde bir birlerini tespit edebiliyorlar, ve genetik maddenin ufak parçaları benzer DNA ile bir araya gelebiliyor.
DNA’nın kimyasal yan birimlerindeki benzer sıranın tanınması bilim tarafından açıklanamayan bir şekilde ortaya çıkmaktadır. DNA’nın neden bu şekilde birleştiğini açıklayan bilinen bir sebep yoktur, ve mevcut teorik bakışa göre bu başarının kimyasal olarak mümkün olmaması lazım."
Rav Michael Laitman'ın yorumu: "Birliğin güçleri (ihsan etme, sevgi, ve karşılıklı sorumluluk) birleşen egoist elementler seviyesinden değil bir sonraki, üst “zeka” seviyesinden gelmektedir. Örneğin, vücudumuzdaki her hücre ve organ egoisttir, fakat hep beraber birleşerek her biri kendi egoizmini hükümsüz kılar ve mutlak ihsan ve karşılıklı etkileşim niteliğini edinirler. Bu şekilde bir sonraki varoluş seviyesine yükselirler: yaşayan ve gelişen bir beden.
Denge (homeostatis) yasasına ya da benzerlik yasasına göre çekimin doğası size benzer olanları tanımakta yatar. İki zıt element – hücreler ya da başka yapılar – daha yüksek karşılıklı varoluş yaratma programına göre bir birlerine çekilirler. Bu, manevi dünyalar da dahil, evrenin tüm parçaları arasındaki bağdır. Her tür bağ bir sonraki varoluş seviyesinin asimilasyonuna götürür."
Kabala'nın ana araştırma konusu evrenin içindeki parçaların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğudur. Gerçeği barındıran tüm elementler ve beş dünyanın düzenli olarak birbiriyle olan bağının, doğa kanunlarıyla yönetilişinin bağlantılarının bir bütünü nasıl oluşturduğunu içerir.

March 04, 2009 in Turkey | Permalink

TrackBack
Listed
below are links to weblogs that reference Kabala Telepati DNA'sının Gizemini Açıklıyor:

 


--Yaratıcı, vicdanlı kişinin çevresindeki bayağılığın kurbanı olması neden? ... Hepimizden nefret ediyorlar, farklı olduğumuz için, onlar olmadığımız için, onlar bizler olamadıkları için nefret ediyorlar. Bize işkence ediyorlar, bizi dışlıyorlar, bizi karantinaya alıyorlar, bize hakaret ediyorlar; kendi gözlerini bağlıyor ve kulaklarını tıkıyorlar. Bizi fark etmelerini ve saygı duymalarını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar.Yarattıkları dönemde üstlerine tükürdükleri, kıçlarıyla güldükleri, kaba fıkralar anlattıkları aramızdaki büyükler öldükten sonra da emekleyerek peşlerinden gidiyorlar.

----------------------------------------------

ASTRAL SEYAHAT NEDİR ?

Bedenimizi belirli bir süre terk ederek çeşitli yerlere düşünce hızı ile
gidip, gittiğimiz yerlerde meydana gelen olayları izleyebilmemiz mümkündür.
Parapsikoloji Enstitüleri’nde incelenen duyular dışı algılamalarımız arasında en
ilginçlerinden biridir…

Şuurumuzun bedenimizin dışına yansıması yada diğer bir tanımla, şuurluk
alanımızın genişleyerek beden dışına taşma olayına Astral Seyahat veya Şuur
Projeksiyonu adı verilir.
Bu yansıma fiziki evrenin her hangi bir noktasına olabildiği gibi, fiziki
evrenin ötesindeki ortamlara da olabilmektedir. Diğer duyular dışı
algılamalarımızda olduğu gibi aslında hepimizde bu yetenek vardır. Fakat hepimiz
bu yeteneğimizi kullanamayız.
Parapsikoloji Kürsülerinde, özel metotlarla gerçekleştirilen Astral Seyahat
çalışmalarında oldukça önemli adımlar atılmış durumdadır. İnsan yapısına,
yaşama, var oluşa, fizik evren yapısına yepyeni boyutlar getiren bu çalışmalar
aynı zamanda, ölüm ve ölüm ötesi yaşamla ilgili konular hakkında da son derece
önemli bilgilerin bir araya getirilmesinde çok büyük bir fonksiyon görmüştür.

BEDEN TERK EDİLEBİLİR


Kendimizi fiziki bedenimizle görmeye o kadar çok alışmışızdır ki,onu geçici
bir süre için terk etmek fikri bile bazı insanlara tuhaf duygular
verebilir…İnsanı sadece fizik bedenden ibaret görenlere yada ısrarla böyle
görmek isteyenlere bu yeteneğimiz bizim sadece fiziksel yapıya sahip değil aynı zamanda ruhsal bir yapıya da sahip olduğumuzun en önemli kanıtıdır.

Eski çağlardan günümüze kadar bir çok kültürde Astral seyahat yapabilen
kişiler çıkmıştır.
Günümüzde yapılan laboratuar deneyleri ise, son derece ilginç ve elle tutulur
sonuçlar vermiştir.Ölmekte olan hastalar tartılmış,terlemenin getirdiği kayıplar
göz önüne alınmış ve kaydedilmiştir.Ölüme doğru,saatte 28 gramlık toplam
hafifleme izlenmiştir.Ölüm gerçekleştiği anda ise,beden bir anda 21 gram
hafiflemiştir.Ayrıca birçok ölüm anı fotoğraflarında, bedenlerin üzerinde
bulutumsu görüntüler belirlenmiş hatta bunların bir kısmı da çekilen
fotoğraflarla belgelenmiştir…Bütün bu belgelerle durumu incelediğimizde” ruhsal
beden” ”fiziki bedeni” gerek ölüm, uyku, gerekse Astral ayrılma
anlarında terk etmektedir.
Benliğin ve bedenin birbirinden ayrılması; bazen uykuda, bir baygınlık yada
ağır bir hastalık anında da ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir olayla karşılaşan
bir çok kişi bedenini yukarıdan seyredebilir.Bu olayları yaşayan insanların
bazıları olay anında kendilerini bir bulut olarak tarif etmişlerdir.Bir kısmı da
bedenlerine ”göbek bağı”na benzeyen ışıltılı bir bağla bağlı olduklarını
anlatmışlardır.Ayrılma olayını yaşayan insan genellikle çok mutludur ve
hafiflemiştir.Duvar, kapı gibi katı engellerden rahatlıkla geçebilir.Astral
seyahat yapanların bazıları olay anlarında ölmüş yakınlarıyla karşılaştıklarını
anlatmışlardır.Bedenden ayrılma gerçekleştiğinde fiziki hiç bir nesneye (eşyaya)
yada yakında bulunan başka bir canlıya temas edilememektedir.
Bu anın başında ve sonunda hissedilen yoğun duygular, bir boşluğa düşüş ve
felç olma hissidir.Özellikle uykuya geçiş anlarında bir boşluğa düşüş duygusu ve
arkasından gelen müthiş bir korku hepimiz için tanıdıktır.Hatta bazen hareket
etmek isteriz ama bir türlü edemeyiz, sanki elimiz ayağımız bağlanmıştır…Bir güç
bizi engellemektedir…Yani bedenimiz benliğimizi dinlememektedir.Bunun sebebi
astral bedenimizin fiziki bedenimizle olan irtibatının o anda zayıflamış
olmasıdır.
Halk arasında genellikle uykuda bu tür hareketsiz kalma durumlarının
yaşanması karabasan olarak bilinir fakat durumun karabasanla alakası yoktur.

ASTRAL SEYAHATİ HERKES YAPABİLİR Mİ?


Bu yetenek her insanda mevcuttur fakat her insan bu yeteneği kullanamaz.Özel
metotlarla bu yeteneğimizden faydalanabilmemiz mümkündür. Ancak bıkmayıp
usanmadan, büyük bir sabırla, uzun süre üstünde çalışılması gerekebilir.Bu çalışmada
başarı elde edip edememe tamamen insanın kendisine bağlıdır.Özellikle deney
öncesi sağlamanız gereken şartları tam anlamıyla yerine getirebilirseniz,
başarısızlığa uğrama şansınız oldukça azalacaktır.
Özel çalışmalarla gerçekleştirilebilmekte olan Astral seyahat, hiç bir çaba
yapmadan bazen kendiliğinden de yaşanabilir.Birçok insan böyle bir tecrübe
yaşamıştır.
Kendiliğinden meydana gelen olaylarda bu ayrışma uyku sırasında
gerçekleşir.Uyumakta olduğu bir sırada kendini bedeni dışında hatta bedenini
yukarıdan seyrederek bulan insanların sayısı oldukça fazladır.Bu tür olaylarla
karşılaşan insanların bazıları, bu konuda bir bilgiye sahip değilse, kendinde
psikolojik dengesizliklerin başladığı endişesine kapılıp olaydan hiç kimseye söz
etmeme yolunu seçebilir.Oysaki bu durum, herhangi bir rahatsızlık belirtisi
değil,
para psişik bir yeteneğinizin kendiliğinden meydana çıkmasından başka bir
şey değildir.

ASTRAL SEYAHAT ANINDAKİ BELİRTİLER


Astral Seyahat sırasında bedenin değişik yerlerinde seğirmeler, kulakta
çınlamalar ve tam ayrışma anında ise, çatırdama yada buna benzer bir takım
sesler duyulabilir.

FİZİKİ BEDEN VE ASTRAL BEDEN


Normal şartlar altında yaşarken şuurumuz fiziki bedenin içinde toplanmış
durumdadır.
Geçmişten günümüze gelen tüm toplumların geleneksel bilgilerinde; fiziki
bedenimizin dışına taştığı özel durumlarda, şuurumuzun toplandığı başka bir
bedenden daha bahsedilmiştir…Ölüm anında bedenden ayrılarak spatyoma intikal
eden ruhsal enerjinin kullanmaya devam ettiği ve çeşitli yaşamlar boyunca
kullanılan bir bedendir bu…Konuyu biraz açalım…
Ruhsal enerjinin en önemli özelliklerinden biri şuurlu bir varlık oluşudur.

Ruh varlığı: İrtibat sağlayabildiği alemlerin icaplarına uyarak, o alemlere
konsantre olabilen ve konsantre olduğu alemlerde planlar tertip ederek
bedenleşebilen şuurlu bir varlıktır.
İrtibat sağlayacağı fizik alemlerini özelliklerine göre, varlık kendi
şuurunu belli bir oranda daraltmak zorundadır. Başka türlü o alemin icaplarına,
şartlarına uyum gösteremez.
İrtibata geçeceği fizik aleminin özelliklerine göre varlık şuurunda; bazen
%10, bazen %30, bazen %70, bazen de %90′ lara varan daralmalar yapmak zorunda
kalır. Şu anda bizim dünyamızda olduğu gibi.

Eski zamanlardaki Sufiler’in Dünyayı bir hapishane hayatına benzetmiş
olmalarının sebebi budur.

Dünya üzerinde mevcut potansiyel enerjisinin ancak çok
küçük bir kısmının kullanılabildiğini ve bu nedenle çok kısıtlı şartlarda
yaşamakta olunduğunu fark eden insanlar çok eski devirlerden beri, insiyatik
merkezlerde daha hür ve özgür bir yaşamın yollarını aramışlardır…Ve bu arayış
nedeniyle yapılan çalışmalarla bazı ruhsal tecrübeleri de yaşamışlardır.Bu
tecrübelerin arasında Astral seyahatin önemli bir yeri olmuştur.Bizzat
kendilerinin de deneyerek gözlemledikleri bu çalışmalar; gerçekten de ruhsal
enerjinin fiziki bedenin haricinde bazı bedenler kullandığını göstermiştir…


ASTRAL BEDEN VE AURA


Varlık; potansiyel enerjisinin ancak %10' luk kısmını kullanabilir. Şuurunda
tamamını değil ancak %10' luk daraltılmış kısmını kullanabilir.Kısacası sahip
olduğu birçok ruhsal yeteneğini bu dünya yaşamında kullanamama durumuyla karşı
karşıya kalır.Bütün bunların sonucu olarak, kendisini sadece bedenden ibaret bir
varlık olarak görme yanılgısı içine düşer.

Oysa ki ben dediği bilinci, asıl ruhunun sonsuz imkanlarından sadece küçük bir kısmıdır…

Şuurun toplandığı birden fazla merkez vardır ki bunlardan bir tanesi, çok eski
devirlerden beri astral beden yada esri beden olarak isimlendirilmiştir.
Astral bedene, belirli sinir merkezlerine bağlı bulunan, bir nevi seyyal
enerjetik maddeler toplamıdır da diyebiliriz.
Bu enerjetik bedenin fiziki bedeniyle irtibatından doğan bir ışınım
vardır. Mavimsi-gri renkteki bir dumana benzer görüntüsü olan bu ışınımı, bazı
medyumik hassasiyete sahip insanlar görebilmektedir.Bu ışınım hareketi, fiziki
bedenin her yerinde, çeşitli renklerle kendini gösterir. Biyo manyetik bu enerji
alanına para psikoloji’ de ”Aura” ismi verilir. Anlayışımızı kolaylaştırmak için
fiziki bedeni bal peteklerine benzetebilir söz konusu enerjetik astral bedenin
bu petekleri dolduran akışkan bir sıvı olduğunu söyleyebiliriz…
Belirli bir şekli olmayan bu maddeler topluluğu, varlığın düşünceleriyle
istenilen görünüme sokulabilir. Hayalet gördüklerini iddia eden insanların aslında
gördükleri şey işte bu astral bedenin çeşitli şekillere bürünmüş halidir…Yani
hayalet denilen şey ruhun görüntüsü değil, ruhsal enerjinin şekillendirdiği
astral bedendir.
1960′lı yılların sonlarına doğru yapılan çalışmalar bu konuyla ilgili önemli
sonuçların alınmasını sağlamıştır.Hatta ruhsal bir enerjinin varlığını kabul
etmeyen ve materyalizmin kalesi olan eski Demirperde Ülkelerinde bile…
Örneğin; 1968 yılında Çekoslovak ve Bulgar bilim adamları dünya kamu oyuna
ortak bir açıklama yaparak; bitkiler ve hayvanlarda dahil olmak üzere, tüm canlı
varlıkların sadece atom ve moleküllerden meydana gelen fiziki bir bedenlerinin
olmadığını, fiziki bedenin eşi olan bir enerji bedeninde mevcut olduğunu
keşfettiklerini ilan etmişler ve bu bedene de ”biyolojik plazma bedeni” adını
vermişlerdir.
Herhangi bir organı kesilen hastalar çoğunlukla o organı yerinde
hissettiklerini belirtirler.
Rus bilim adamları Aura ile ilgili yaptıkları denemelerde, esası Kirlian
Fotoğrafçılık Metodu’na dayanan bir metot ile önce sağlam bir yaprağın, sonra da
1/3' ü kesilmiş olan bir yaprağın fotoğraflarını çekmişlerdir.
İlk fotoğrafta yaprak üzerinde yanıp sönen parlak canlı ışık huzmeleri ve
yaprağın kenarlarında bir hat şeklindeki aydınlık alanın mevcudiyeti kendini
göstermiştir.İkinci fotoğraftaki görüntü ise oldukça farklı olmuştur.Bu sefer
yaprağın yüzeyi yine tam olarak görünmüş fakat kesilen parçanın olduğu yer diğer
kısımlardan bir çizgi ile ayırt edilebilecek şekilde şeffaf kalmıştır.
Astral bedenin maddesi sürekli hareket halinde olup akıcıdır. Kendisine has
bir titreşim hızı vardır.

Frekansı duyu organlarıyla algılayabildiğimiz maddelerin frekansından çok yüksektir.

Bu sebeplerden dolayı, fiziki maddeler onun için bir engel teşkil edemezler.Örneğin bir duvarın içinden kolaylıkla geçebilir. Astral bedenin akıcı olması bölünerek kendi eşitlerini meydana
getirebilme özelliğini kazandırır.Böylelikle astral bedenin bölünmesi sağlanarak
frekansı değiştirilebilir.

Astral bedenimizin mevcut frekansını yükseltebilmemizle düşüncelerimizin pozitif kalabilmesi arasında büyük bir paralellik vardır.

İSLAM BİLGİN VE DÜŞÜNÜRLERİ’NİN KONUYA YAKLAŞIMLARI


Mevlana Celalettin Rumi, ruhun uykuda bedenden ayrıldığını Mesnevi’sinde
şöyle söyler:

”Can; atlarınızı eğersiz koyar, bu sır ölümün kardeşidir,sırrıdır.
Ama gündüzün gelmesi için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.
Can; boşlukta astar gibi gizlidir, bedense yorgan altında döner durur.
Sen bedensiz bir bedene sahipsin.”


İbni Sina, insanın ruh ve bedenden ibaret olduğunu belirtir:

”Beden nefsin çalışmasına uygun bir hale gelince, ruh bedene gönderilir.
İstenirse bedenden ayrılır.Tamamen ayrılınca bir daha yok olmaz.”


Tasavvuf konularında ruh ve beden ilişkisi üzerinde özellikle
durulur. Mesnevi’nin bir çok yerinde Ahmed Eflaki’nin ”Ariflerin Menkıbeleri” adlı
eserinde ve sayısız evliya,ermiş ve veli öykülerinde; ruhun gerek istenildiği
zaman gerek istenmeden ayrılabildiği anlatılmıştır.Genellikle bu olay keramet
ve mucize olarak nitelendirilir.

Şeyh Bedrettin ”Varidat” adlı eserinde bunu
açıkça anlatır:

”Bazen kendimi latifleşmiş hissederim,fizik bedenim o varlığın bir kopyasıdır.
Bu latif varlık, beden şeklinde görülür.
Tıpkı buharın yoğunlaşmadan evvel görülememesi gibi, buhar yoğunlaşınca bulut olur görülür.”


Konuyla ilgili o kadar çok İslam düşünürünün tasavvufi fikirleri
vardır ki,incelemeye kalksak epey zamanımızı alacaktır. Biz şimdilik bu kadar
örnekle yetinelim…

DİĞER DİNLERİN ASTRAL ÇIKIŞLARA BAKIŞI


Hint öğretilerinde insanın üç bedenden oluştuğu söz edilir.Bunlar
fiziki,esiri ve ruhsal bedenlerdir.
Taoist düşüncede insan vücudunda, evrenin mutlak enerjisinin bir zerresinin depolandığı ve bu enerjinin ruhsal bir varlık olduğundan söz edilir.İnsan kendini eğitip geliştirerek bu ruhsal enerjiyi
bedeninden çıkarabilir.
Doğu inanç ve öğretilerinin dışında Hristiyanlık’ta da aynı yaklaşımlar görülür. Hz. İsa’nın havarisi ‘St. Paul, insanda ruhsal ve doğasal iki beden olduğunu söylemiştir.
İsa Peygamber.İncil’de şöyle demektedir:

”Öyle bir adam bilirim ki, bedeninin dışında mı bilinmez…

(incil,2/12:3)

1195′te İtalya’da yaşayan ünlü aziz St.Antuan’ın mucizeleri arasında
bedenini bir kilisede bırakıp başka bir kiliseye gittiği ve orada göründüğü
olayı yer almaktadır.

ASTRAL BEDENİN FİZİKİ BEDENLE İLİŞKİSİ


Fiziki ve astral beden oluşumlarındaki maddeler itibariyle birbirinden
farklıdır.
Fiziki beden fiziki plana astral beden astral aleme aittir.
 
Şuur kütlesi, fiziki bedende toplandığı zaman sadece fiziki alemi fark edebilmekte,
astral alemi algılayamamaktadır.
Şuur kütlesi sadece astral bedende toplandığı zamansa sadece astral alemi fark edebilmekte,fiziki alemi algılayamamaktadır.

Öyle görünmektedir ki, belirli şartların oluştuğu özel durumlarda, bu iki halin
arasında, iki planında algılanabildikleri diğer hallerde mevcuttur.
Bu hallerin yaşanmasındaki en önemli etken hepimizde bulunan fakat hepimizde
su üstüne çıkamayan Duru görü,Telepati, Astral seyahat, Psikometri ve benzeri
Duyular Dışı Algılamalar’ımızdır.

İşte astral seyahat, özellikle ruhsal dünyanın gizemli kapılarını aralamada
önemli işlevlerde bulunmuştur.Örneğin ruh ve beden ilişkisinin nasıl
gerçekleştiğine dair önemli ipuçlarının bulunmasında yardımcı olmuştur.
Kendiliğinden yada belirli metotlarla astral seyahati gerçekleştirmiş olanlar
,astral bedenin fiziki bedene bir kordonla bağlı olduğunu fark etmişlerdir.
”Elastiki bir ip, elastiki bir kablo, bir ışık sütunu, gümüş renginde bir
ışık, duman gibi kordon, esrarengiz bir tesir akımı vs..”
Genellikle bu kordona parapsikoloji’ de ”gümüş kordon” denir.

Astral seyahat sırasında ne kadar uzaklara gidilirse gidilsin bu kordonun kopması mümkün
değildir.Bu kordon geniş bir frekans aralığında korkunç bir hızla dönen ve
titreyen moleküler kütlesidir.
Fiziki bedenden dublenin ayrışması esnasında; bu ayrışmanın niteliğine bağlı
olmak üzere; şuurumuz ya bu duble vasıtasıyla sadece fiziki alanlara nakledilir
yada şuurumuz yavaş yavaş astral alanlara doğru kaymaya başlar.

ALINTI



 --İnsanın gerçeğini, onun algıladığı dünya oluşturur. İnsanın algılamasını etkileyen en önemli faktörlerden biri, o insanın dünyaya bakarken hangi niyetle baktığıdır. 
Doğan CÜCELOĞLU
 

--Hepimiz başkalarını kendi yüreğimizde taşıdığımız biçimde görürüz.
Ralph Waldo Emerson








Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages