"Polemik Yapmak" Üzerine Bir polemik ya da Polemik Niçin İyidir ve Sağlık Belirtisidir?

89 views
Skip to first unread message

Demir Küçükaydın

unread,
Jan 28, 2013, 3:47:14 PM1/28/13
to kivilcimli-semp...@googlegroups.com

(Bu yazıyı “Çatı Partisi” tartışmaları sırasında yazmıştık. Burayla doğrudan bağlı olmayan ve bağlamı dışında anlaşılamayacak başlangıç bölümünü çıkardık. D.K.)

"Polemik Yapmak" Üzerine Bir polemik  ya da Polemik Niçin İyidir ve Sağlık Belirtisidir?

"Polemik yapmak" kavramı aşağı yukarı 1970'lerin ortalarından beri olumsuz bir anlam kazanmış bulunuyor.

Toplantılarda, yazılarda, sık sık "polemik yapmayalım", "sen polemik yapıyorsun" gibi, bu olumsuz anlamı dile getiren ifadeler kullanılmakta, polemik yapmakla itham edilenler de büyük bir gayretle polemik yapmadıklarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Polemiğin "kötü bir şey", birleştirici değil bölücü, zararlı, toparlayıcı değil dağıtıcı olduğu gibi bir ortak kabul herkese egemen.

Bu ortak kabul sizin bana yazdığınız yazıya da yansımış bulunuyor. Orada aynen şöyle yazıyorsunuz:

"Somut soru: Siz solun ortak bir mücadele alanı yaratmasına ihtiyaç olup olmadığını, varsa bu alanın nasıl açılacağını, aracının ne olması gerektiğini, iç hukukunun ne olması gerektiğini neden tartışmıyorsunuz? Esas tartışma, artık kıvrılıp bükülmeden  birlikte başarmanın araçlarının nasıl yaratılabileceğinin tartışmaya ne dersiniz? Böyle bir oluşumda öncelikle üzerinde netleşilmesi gereken bu tarz bir örgütlenmenin iç hukukunun ne olması gerektiğidir. Buna ilişkin somut önerileriniz var MI? Bu konuda deneyim ve önerilerinizi aktararak tartışmaları neden daha da zenginleştirmeyi denemiyorsunuz? Siz polemik tazı yazışmayı sık kullanıyor, hatta özellikle tercih ediyorsunuz. Bu yazdıklarınızda oldukça itici olmaktadır."

Önce bir kısa not. Bu satırlarda kategorik olarak bazı konuları karıştırıyorsunuz ve bu ayrı konu. Konuyu dağıtmamak için bunlara şimdilik girmeyeceğim. Ama ne kastettiğimi anlatabilmek için geçer ayak bir örnek vereyim: siz yukarıdaki satırlarda bir konuda "somut öneriler" getirmek, bir "tüzük tartışması" yapmak vs.yi "polemik"in zıttı gibi koyuyor ve farklı kategorilerden şeyleri birbiriyle karşılaştırıyorsunuz. Polemik fikirleri ifadenin özel bir biçimidir,  haydi diyelim ki bir yazı formudur; edebi bir biçimdir. Diğerleri ise içeriğe ilişkin, örneğin örgüte ve örgütlenmeye ilişkin konulardır. "Tüzük tartışması" yapmanın anti tezi örneğin "program tartışması" yapmak veya "tüzük tartışması yapmayı reddetmek" falan olabilir. "Somut öneri"nin zıttı ise (aslında yoktur da, çünkü somut öneri yapmamak da bir somut öneridir. Tıpkı politika yapmamanın veya ideolojisizliğin mümkün olamaması gibi mümkün değildir. Ama haydi işin bu yanını boş verelim.) "soyut öneri" olabilir. Çünkü insan polemik yapmadan da soyut öneriler veya polemik yaparak somut öneriler de getirebilir. Siz bunları polemik ile zıtlık içinde koyarak aslında kategorileri karıştırmış, polemiği örgütsel sorunlara ilişkin bir kategori yapmış oluyorsunuz. Lenin'in meşhur örneğiyle "iki kere iki mum eder" gibi bir şey söylemiş oluyorsunuz. Ama içeriksel ve mantıksal bu yanı bir tarafa bırakılırsa, aslında polemiğe yüklediğiniz olumsuz anlamı ifade etmiş oluyorsunuz. Bu nedenle bu bahsi bu kısa açıklamayla sınırlı tutuyorum. (Bu konunun daha geniş bir ele alınışı, Köxüz sitesine indirilmek üzere koyduğum "Otobiyografik Yazılar" başlıklı kitabın hapiste diyalektik, martık ve metod üzerine çalışmalarla ilgili bölümlerinde bulunabilir.)

Yani polemik yapmanın itici bulunduğu ve pek de iyi bir şey olmadığı, dağıtıcı olduğu, sizin kabulünüz. "İtici bulunuyor" dediğinize göre başkaları da öyle buluyorlar. Gerçekten de öyledir. Ben de çoğunluğun sizin gibi düşündüğünü tahmin ediyorum ve zaten tam da bu nedenle böyle polemik üzerine bir polemik yazmak gereğini duyuyorum.

*

Polemik yapmaya duyulan bu düşmanlıkla, uzun yazmaya duyulan düşmanlık, öyle birbirinden çok farklı değil ve aslında Marksizmin ve Aydınlanmanın o devrimci döneminin gelenek ve kazanımlarının unutulması, onlara karşı gerici bir çıkış, onların reddidir. Çünkü, "uzun yazma" ve "polemik yapma"ya bu karşı çıkışlar aslında: analitik düşünceye karşı çıkışın; onun ifade biçimlerine duyulan düşmanlık olarak görünmesi; metodolojik bir karşı oluşun; o metodolojinin uygulama alanı bulduğu edebi formlara karşı oluş olarak kendini göstermesidir.

Eğer Goethe'den alarak Michael Löwy'nin geliştirip kullandığı  "Gönül Yakınlıkları"  ("Wahlvervandtschaft") kavramıyla ifade etmek gerekirse, polemik ve uzun yazma düşmanlıkları arasında, aynı gerici tarihsel eğilimden kaynaklanan bir "Gönül Yakınlığı" var diyebiliriz.

Aslında, polemik, Marksistlerin, Aydınlanma'nın ortaya çıkardığı deneme türünü alarak, ona eski yunan filozoflarının diyalog tekniğini de katarak geliştirdikleri bir diyalektik Deneme türüdür.

Deneme türü, bilimsel sorunları ele alışın, dar, alıntı kırkanbarı akademik kriterlerin dışına çıkılarak, edebi bir biçimde, daha özgürce, sadece kavramsal düzeyde değil, imgelerle de ele alınması olarak da tanımlanabilir.

Zaten bu nedenle de bütün klasik büyük Marksistlerin eserleri sadece bilimsel değil, esetetiktir, edebidir de. En kuru bilinen Lenin'de bile bu estetik boyutun tadına varılabilir. Hele Marks, Engels, Troçki, Kıvılcımlı gibilerde bu çok açıktır.

Marksistler Deneme türünü alıp, onun en başarılı örneklerini vermekle kalmazlar, onu biraz da kendilerine has polemik tarzıyla harmanlarlar.

Bu nedenle, Polemik, Denemeyle yakın akraba, bağımsız bir edebi tür olarak da kabul edilebilir. Bu türü, bildiğim kadarıyla, en başarılı ve en güzel kullananlar Marksistler olmuştur. Marksizm adeta polemik formu içinde doğmuş, var olmuş ve gelişmiştir.

Marksizmin canlılığını yitirmesi, kendini tekrarlamaya başlamasına ise polemik formunun terki ve unutulması, hatta olumsuz görülüp lanetlenmesi eşlik etmiştir.

Bu bakımdan, Türkiye sosyalist hareketine 70'lerin ikinci yarısında egemen olan ve yaygınlaşan, burada da ifade edilen polemik düşmanlığının, bu tarihsel eğilimin bir görünümünden başka bir şey olmadığı söylenebilir. Yetmişlerin ortasından beri polemik düşmanlığına paralel olarak artık polemikler de görülmemektedir. Altmışlarda ise, o işçi ve sosyalist hareketin yükseliş yıllarında ise, hem polemik düşmanlığı yoktu hem de temel form polemik sayılabilirdi.

Marksizmin polemiği neredeyse temel edebi form olarak kullanmasının nedeni de sanırım şudur: Farklı sınıfsal eğilimleri, görünüş ve ifadelerine kapılmadan, o görünüş ve ifadelerin ardındaki metodolojiden, genel kavramlardan, varsayımlardan hareketle göstermek ve ezilenleri uyarmak olduğu kadar; karşı tarafı ikna etmek için ve karşısındaki ile kişisel değil fikir düzeyinde tartışabilmek için en ideal formu sunmasıdır. Yani ezilen ve yoksul çoğunluğu uyarma ve uyandırma çabası ve sorunu kişiler ve ahlaki düzey değil görüşler ve metodoloji ve politik düzeyde tartışmak. Yani daha da özü modern toplumun ürünü olan ve yine onu aşmaya yönelik özelliklerdir bunlar. Diğer bir ifadeyle siyasi ve ideolojik mücadelede, proletaryanın edebi formudur. Burjuvazinin, kapitalizm öncesinin dinlerine karşı siyasi ve ideolojik mücadelesinde edebi formlarından biri Deneme idiyse, proletaryanınki de Denemeden çıkmış veya özel bir deneme formu olan Polemiktir.

Bu nedenle, Marks, Engels, Lenin, Luxemburg, Troçki, Kıvılcımlı vs. gibi bütün büyük ve yaratıcı Marksistlerin, hepsinin, neredeyse bütün eserleri polemiktir. En akademik biçimler içinde yazılmış görünen eserleri bile, hem bir bütün olarak, hem de dip notlarında, sürekli olarak polemikler sürdürürler.

Polemik olmayan bir tek doğru dürüst eser gösterilemez Marksizme ait. Marksizm polemikler içinde doğmuş ve gelişmiştir.

Marksizmin ana karnına düştüğü meşhur 11. Tezi içeren, "Feuerbach Üzerine Tezler" aslında Feuerbach ile bir polemiktir.

"Kutsal Aile" polemiktir. Marksizmin doğum çığlığı Tarihsel Maddeciliğin ilk açıklaması olan "Alman İdeolojisi", baştan aşağı polemiktir. İlk kez o zamanın en güçlü akımı olan Anarşizme karşı entelektüel zaferler kazandığı ve pazularını geliştirdiği "Felsefenin Sefaleti" polemiktir.

"Kapital", alt başlığı olan "Ekonomi Politiğin Eleştirisi"nin de vurguladığı gibi, Klasik İktisatla, yani Burjuvazinin ekonomi politiği ile baştan aşağı bir bütün olarak Polemiktir. Ve dip notlarında da sürekli polemikler sürdürür.

Bir zamanlar nice kuşakların eğitiminde Marksizmi en derli toplu şekilde anlatan, ilk popülarizasyon denemesi olarak kabul edilebilecek, en sistematik eser olarak okunan "Anti Duhring", Duhring ile bir polemiktir.  Marks  gibi Engels'in de neredeyse bütün eserleri bir polemiktir.

Geçelim Lenin'e, Lenin'in neredeyse polemik olmayan eseri yoktur. En polemik değilmiş gibi görünen, en skolastik eseri olan "Devlet ve Devrim" polemiktir. "Ne Yapmalı" polemiktir, "Bir Adım İleri, İki Adım Geri" polemiktir. Lenin'inkiler saymakla tükenmez. Lenin de bütün eserini adeta polemik biçiminde yazmıştır.

Lenin sonrasını buradakilerin çoğunun referans olarak almayabileceklerini düşünerek sıralamaya gerek bile yok. Ama onlar da bu geleneği sürdürürler.

*

Ve bu polemikler öyle hiç de bizlerin burada kullandığımız çelebi dilini; diplomatik nezaket dilini kullanmazlar.

Karşı tarafın fikirlerine en ince zeka oyunlarıyla, en keskin zekaların yaralıyıcılığıyla, en delici, en öldürücü darbeleri indirirler. İroni bu polemiklerin, lezzetine lezzet katan, olmazsa olmaz tuzu biberidir.

Polemiğin unutulması ve yitirilmesi ve olumsuz tanımlanması reziletini bir fazilet gibi koyan arkadaşlar,  maazallah, Marks, Engels, Lenin'in, otoritelerinin hayranı olmadan, polemiklerini okusalar; mesela metinlerin kime ait olduğu adları gizlenerek arkadaşlara okutulsa, benim de maalesef diplomatik çelebi nezaketinden nasibini almış polemiklerimi "İtici" bulduklarına göre,  onları aforoz eder, lanetlerlerdi; onlardan bucak bucak kaçarlardı.

Çünkü klasik marksist gelenekle burada dile getirilen yargılar iki ayrı dünyayı, iki ayrı dili yansıtmaktadırlar

*

Bu vesileyle Lenin'in bir anekdotunu kısaca zikretmek isterim. Hangi kitabında okumuştum hatırlamıyorum ve şu an elimde kitapları yok, bilen varsa ve kaynağı yazarsa sevinirim. Ama sanırım meşhur İkinci Kongre sonrasında. Yanlış hatırlamıyorsam Lenin bu anekdotu bir dip notta anlatıyordu.

İkinci Kongre, biliyorsunuz günler boyu sürmüş, korkunç bir gerilim içinde tartışmalar yapılmış (ve tam da öyle olduğu için o çatışmaların içinden Bolşevikler çıkabilmişti) ve bütün bunlar en illegal koşullarda yapılmıştı. Zaten kongreden önce de yazılı basında aylarca ve yıllarca kitaplarda gazetelerde de polemiklerle bu fikirler olgunlaşmıştı.

(Bizlerin ne entelektüel ne de örgütsel bir başarı elde edemeyeceğimizin bir göstergesi de böyle tartışmaların olmaması ve bizlerin, hiç de tutkulu ve canlı tartışmalar olmayan, sadece diplomatik bir ifadeyle görüş bildirmelerinden öteye gitmeyen, öncesinde de bunların yazılı olarak tartışılmadığı; çok daha elverişli koşullara rağmen, günlerce değil de, iki gün süren ve insanların konuşmalarının, gazetelerin köşe yazılarının bilmem kaç vuruşla sınırlanması gibi, beş on dakikayla sınırlandığı, (Beş on dakikada sadece görüş ifade edilir zaten tartışma, analiz, çürütme vs. olamaz) toplantılar yapmamız ve bunu bir fazilet olarak görmemizdir.)

İşte bu kongrede, bir arada, bir delege ve Lenin arasında bir konuşma geçer. Kongre delegelerinden biri, Lenin'e "ne kadar kötü, ne kadar sert tartışılıyor" vs.. anlamında bir şeyler söyler. Lenin ise, "aksine, ne kadar güzel" der. "İşte herkes fikrini söylüyor. Tutkuyla karşısındakini çürütmeye çalışıyor. Görüşler ifade ediliyor. Ayrılık noktaları ve ortaklıklar netleşiyor" anlamında konuşur.  Ve ekler anekdotunda: "bu yoldaşla çok ayrı diller konuşuyorduk" diye.

Burada bulunan arkadaşların dile getirdiği görüşler, maalesef, çoğunlukla o Lenin'le çok ayrı dilden konuşan delegeninkilere yakın, Lenin'e değil. Tartışmalarımı, polemiklerimi, eleştirilerimi dağıtıcılık, bölücülük, yapıcı olmama gibi kategorilerle bir arada görüp, öyle değerlendirmeler bunu gösteriyor.

*

Buraya kadar yazılanları bir kez daha doğrulayan ve Lenin'in yaklaşımını başka bir şekilde tekrarlayan, Kıvılcımlı'nın tam 40 yıl önce Aydınlık'ta yayınlanmış ve tüm sonuçlarıyla unutulmuş ve lanetlenen bir geleneği yansıtan şu nefis satırlarını hatırlatmadan ve aktarmadan geçemeyeceğim.

"Hakikat bir an unutulamaz. Proletarya sosyalizmi, hele Türkiye gibi ülkelerde azınlığın azınlığıdır. Gerçi bu NİTELİK değil, KALİTECE azınlıkta kalma değil; kantitece, sayıca azınlıkta kalmaktır. Gene de proletarya sosyalizmi, gelmiş geçmiş DEMOKRASİLERİN en su katılmamışı olduğu için, NİCELİK bakımından da millet çoğunluğunu kazanmak zorundadır. Proletarya sosyalizmi kendi azınlığından ve Finans – Kapitalin düzdüğü şom karantinadan kurtulmalıdır ve kurtulabilir.

Bunu ancak en karşı sayılan cepheden insan kazanmakla başaracaktır. Bu kazanç, durduğu yerde, kendiliğinden gelmez. Kimsenin hatırına toz  kondurmamakla ise hiç olmaz. Düşünce ve davranış alanında açıkça, yiğitçe savaşarak elde edilir. Dost, düşman bunu böyle bilmelidir.

Günün burjuva sosyalistleri, kıyamete dek burjuva sosyalisti olarak mı bırakılacaktır? Bu kanı "sol statükoculuk" olurdu. Burjuva sosyalistleri içinde samimi  ve yürekli olanlar çoktur. Onları proletarya sosyalizmine kazanmak yalnız dövüşle başarılır. İnanç, ülkü, Düşünce, Davranış savaşlarının harman olmadığı yere şeytan bile uğramaz, değil ki gerçekten burjuva ve küçük burjuva savaşçıları uğrasın.

Savaş dendi mi, sırf çelebice sözcükler kendiliğinden suya düşer. Güreş için birinci şart elense etmektir. Güreş, yenmek için yapılır. Elense edenler, birbirlerinin sırtlarını yere getirmeyeceklerse, ne zahmet ederler? Danışıklı dövüşün en kalp akça sayıldığı yer sosyal savaş alanıdır. Sosyal ve politik dövüş horoz dövüşü değildir. Sırtı yere getirmek, karşılıklı ACI GÜÇ kullanmağa dayanır. Yalnız kabadayılıkta değil, politikada dahi, yenmek yenilmek olağan şeydir. Görünüşte güreşenler kişilerdir. Gerçekte kişilerin yenişleri yahit yenilişleri, her zaman, her yerde: prensiplerin, düşüncelerin, metodların, davranışların yenilip yenişleri olur ve hep öyle olmalıdır.

İnsan kuralına uygun kavgadan, hele birbirinden korkmamalı, ölse hiç kaçmamalıdır. Korku hiçbir "Sadre şifa" vermez. Kaçış kimseyi kurtarmaz. Tarihte nice uluslar: en kanlı boğazlaşmalar sonucu kaynaşıp kardeşleşmişlerdir. Modern milletlerin hepsi o kaynaşmalardan doğmuşlardır. Modern sosyal ve politik savaş, neden başka türlü olsun? Topluluklar için doğru olan bu kural, kişiler için de doğrudur.

Hele savaş, Sosyalizm gibi modern çağın en kaçınılmaz ortak prensipli eğilimleri arasında olursa, büsbütün verimlileşir. Karşılaşılan her tez, antiteziyle anlam kazanır. Çarpışma ne denli yaman olursa, SENTEZ o denli güçlü olur. Başka türlüsü: Tezsiz, Anti-tezsiz karşılaşmalardan doğacak SENTEZ, kuruntu ötesinde ne görülmüş, ne de işitilmiştir.

Ülkü ve prensip savaşında, kimsenin kaşına, gözüne bakılamaz. Alınmaca, darılmaca yoktur ve olmamalıdır. En düşkün olunulan "KİŞİLİKLİLİK" ve kişi olgunluğu yalnız kıyasıya savaşarak edinilir ve geliştirilir." ( Dr. H. Kıvılcımlı, "İşveren Sosyalizmi İşçi Sosyalizmi", AYDINLIK, Sayı: 8, Haziran 1969, s. 105-116)

Şimdi Kıvılcımlı'nın, kişiliğin, en sağlam birliklerin, en sağlam sentezlerin en kaşa göze bakmadan yürütülen çatışmalardan, tartışmalardan, polemiklerden çıkacağını söyleyen, vurgulayan bu satırlarıyla, burada bana eleştiri yapan veya dokundurmalarla eleştiren arkadaşların vurguları karşılaştırılsın. Kırk yılda nereden nerelere gelindiği, devrimci geleneklerin nasıl şimdi unutulup tersinin ululandığı daha iyi anlaşılır.

*

Öz ve biçim arasındaki ilişkiden yola çıkarak biçimdeki değişimlerin nasıl özdeki değişimleri yansıttığını ele alıyorduk.

Resmi Marksizmde, polemik formunun terki, unutulması ve olumsuzlanması ile onun içeriğinin de bütün hayatiyetini, dinamizmini, eleştirelliğini ve devrimciliğini yitirmesi arasındaki ilişki aynen Türkiye'de de görülür.

Örneğin Türkiye'de 60'ların o devrimci yükselişi ile o zamanlar polemik formunun çok kullanılışı veya Kıvılcımlı'nın o yukarıdaki satırlarının Aydınlık'ın sayfaları arasına yayınlanması ve bunların o zamanının en radikal ve politik gençleri, Dev Gençlileri, "kremanın kreması" tarafından okunması ile bu gün Türkiye sosyalist hareketinin çürümüşlüğü, en küçük bir entelektüel dinamizm ve canlılık göstermemesi; toplantı salonlarını altmış ve yetmişlerin yükselişlerinin kılıç artıklarının, hayatlarının kalan son bölümünde gençlik günlerinin güzelliğini onlara verecek bir anlam arayanlardan başkasının pek bulunmaması ve artık biz göbeklenmiş ve saç-sakalına ak düşmüşlerin, gençliğimizde öğrendiklerimizi bile unutup, örneğin polemiği lanetleme, artık kimsenin polemik yapmaması arasında benzer bir ilişki bulunmaktadır.

Örneğin son yıllarda Türkiye'de belli bir biçim oluştu. Her hangi bir konu olduğunda, genellikle bir gazeteci  -yani bir devrimci ya da teorisyen de değil- konuyla ilgili olduğunu düşündüğü çeşitli tarafların görüşlerini istemekte, sonra da onları sırayla yayınlamaktadır.

Bir zamanların, o 60 ve 70'lerin yükselişlerinin, kılı kırk yaran, tutkulu, karşı tarafın yanlış gördüğü yanlarını açıkça ele alıp analiz ederek eleştiren polemikleri yok artık. Şimdiki gericilik, gerileme ve çürüme döneminin, söyleşi veya anket tarzında, herkes kendi görüşlerini ve formülasyonlarını tekrarlamakta.

Eğer işin erbabı değilseniz, o çok özel dili, söylenenlerin ardında asıl söylenmeyenleri anlayacak bir arka plan bilginiz yoksa, farkları bile anlama şansınız bulunmamaktadır. Kimse, karşı tarafı ikna edeyim, onun argümanlarını ele alıp tek tek çürüteyim, karşı tarafı doğru görenleri uyarıp onları uyarayım, karşı tarafı kazanayım, ikna edeyim gibi bir kaygı taşımamaktadır. Herkesin bir dükkanı vardır ve muhtemelen çok refah içinde olmasa da o  yaşamı sürdürecek bir dünyalığı da o dükkan sağlamaktadır.

Bu yeni anket ya da söyleşi dizileri biçiminde sosyalistlerin ifade ettikleri, İsmet Paşa'nın kafasının içinde kırk tilkinin dolaşıp da kırkının kuyruğunun birbirine değmemesi gibi, birbirine temas etmemektedir. Kimse şunlar bunu diyorlar ama bu yanlıştır şu nedenledir diye somut bir şey söylememektedir. Kimse kimseye bulaşmamaktadır. Bizim gibi bulaşmaya kalkanlara ise, "mahallenin delisi" olarak bakılmakta, Almanların "Narrenfreiheit" dedikleri türden, delilere tanınan bir özgürlük tanınmakta, "Boş ver delidir, sen ona uyma" "olgunluğu" gösterilmektedir.

Örneğin bu Çatı Partisi tamamen bu anket ya da söyleşi formu içinde "tartışıldı" daha doğrusu tartışılır gibi yapıldı ama tartışılmadı.

Köxüz sitesinde bu "tartışmaları" olabildiğince toplayıp bir arada sunmaya çalıştık. Söylenmiş olan her şey orada bulunabilir. Köxüz sitesindeki kimi yorum biçiminde yapılmış tartışma ve polemiklerden öte çatı partisi konusunun tartışıldığı iki seri yazı olmuştur (ki bunlar da vardır köxüz sitesinde, herşey hazırlop emre amade kılınmıştır). Birgün gazetesinin sayfalarında yayınlanan ropörtajlar bir de "Gündem online"da çıkan söyleşiler. İşte hepsi bu.

Yani edebi bir form olarak, polemikler, denemeler, tartışmalar yok. Tek biçim ya günlük köşe yazıları ya da kuyruğu birbirine değmeyen tilkilerle yapılmış söyleşiler. Koca girişimin böylesine dar ve sınırlı bir alanda ve içerik olarak da son derece yüzeysel olarak tartışılmış veya tartışılmamış olmasını bir yana bırakalım. Sadece bu biçimlerin varlığının bile o içerikteki zayıflıktan ayrı düşünülemeyeceği açık değil mi?

Var sayalım ki, haydi herkes bir araya geldi ve de "Çatı Partisi" kuruldu. Sanılıyor mu ki, böyle olunca toplumda bir hareket yaratılabilir, en azından toplumun tartıştığı konular belirlenebilir, moda deyimiyle gündem tayin edilir ve bir ideolojik hegemonya kurulabilir; insanlarda sabrın derinliklerini coşkunun zirvelerini harekete geçirecek yeni bir şeyler söylenebilir?

Hayır, muhtemelen bunların hiç birisi olmaz. Bunun olmayacağı, sadece onun tartışmalarının (daha doğrusu tartışılmamasının) temel edebi formunun köşe yazısı ve söyleşi olmasından bile çıkarılabilir diye düşünmek fazla cesur bir genelleme mi olur acaba?

*

Bu vesileyle şunu da not düşelim. Şimdi olduğu gibi, "Şu nedenlerle bu iş pek olacak gibi görünmüyor" dendiğinde, örneğin "esas oğlanlardan ses yok, onun için bu iş biraz yaş görünüyor" diye argo diliyle özetlenebilecek sözler edildiğinde, gelen tepkiler, sanki iş iyi gidiyormuş da bu gibi ifadeler işin iyi gitmesini engelliyor ve baltalıyormuş şeklinde oluyor. (Bizzat Hamdi Şafak'ın eleştirisi böyle. Diğer gelen maillerde de benzer bir tavır var.)

Bu tepkiler bana cezaevinde af bekleyen mahkumları hatırlatıyor. Sosyalistlerin bitmez konusunun "birlik" olması gibi, cezaevindeki mahkumların bitmez konusu aftır.

Bir takım genel hükümlü mahkum arkadaşlar da sık sık gelir, "ne diyorsun af çıkar mı?" diye sorarlardı. Onlara politik duruma bakıp, "şu şu nedenlerle pek mümkün görülmüyor" dediğimizde, sanki af istemiyormuşuz da onun için böyle diyormuşuz gibi algılarlar ve bize düşman olurlardı.

Haydi, o mahkum arkadaşlar anlaşılabilir. Öyle diyerek onların umudunu elinden almış, kaybedecekleri bir umut bile bırakmamış oluyoruz. Ama bizim kendini sosyalist olarak tanımlayan arkadaşlarımıza ne demeli? Hani "Gerçek devrimci" idi, bizlerin ne kadar hoşuna gitmese de?

Bu tepkiler de politik olmaktan ziyade, psikolojik bir anlama sahipler. Aslında Çatı Partisi'ne gelen sosyalistlerin büyük bir bölümü böyle psikolojik nedenlerle bu Çatı Partisi'ne bu kadar sahip çıkıyorlar. Bu nedenle umutları sarsıcı gibi gördükleri değerlendirmelere böyle tepki göstermeleri, aslında gençliğin, hayatın bir şeylere adandığı, dolu dolu yaşandığı, bir anlamı olduğu günlere bir özlem, bu günkü anlamsız yaşam karşısında bir çığlıktır Psikolojik olarak son derece insani bir durumu yansıtır. Ama bizler burada maalesef politika yapıyoruz ve politik sorunları tartışıyoruz, orada psikolojik sorunların bir yerinin olmaması gerekir. Tabiri caiz ise, psikolojik gerekçe ve sorunlar kişilerin "özel" sorunlarıdırlar.

Tepkiler de o nedenle psikolojik olarak tanımlanabilir. Politik olarak ise, insan pek ala, duruma bakıp gerçekçi bir değerlendirmeyle hiçbir başarı şansı görünmüyor ama ona rağmen yine de başarısı için uğraşmak gerekebilir diye de düşünüp davranabilir.

Aslında o “normal”, o "cahil" ve "bilinçsiz" insanlar binlerce yıldır böyle davranırlar.

Bu güne kadar ölmeyen hiçbir canlı var olmadı. İnsan öleceğini bilen, aslında hayatın, ilk anından başlayarak ölüme doğru, uçuruma doğru bir koşu olduğunu bilen tek canlıdır belki. Ama bu insanların hiç ölmeyecek gibi yaşama ve çalışmalarını engellemiştir.

Bunu herkes başarıyor da nedense sosyalistler hiçbir başarı şansı olmadan ve bunu görmeden çalışmaya pek gönüllü görünmüyorlar.

Sosyalistler kötümserliğin nasıl bir devrimci erdem olduğunu da unutmuş bulunuyorlar diğer tüm eleştirel ve devrimci gelenekler gibi.

En devrimci hareketlerin aslında, Engels'in de dikkati çektiği gibi, en kötümser sonuçları çıkarmaya yatkın en kaderci görüşlere dayandığı da unutulmuş bulunuyor.

*

Son olarak Ertuğrul ve Mahir'in politik ve ideolojik duruşlarına yaptığım eleştirileri ve dokundurmaları sanki bu arkadaşların kişiliklerine saldırıymış ve tartışmayı kişiselleştirme imiş gibi algılamalara karşı bir iki söz.

Belli düşünce ve davranış biçimlerini eleştirmek için o düşünce ve davranış biçimlerini en iyi savunan veya temsil eden, en yetenekli kişilerin adını anarak onların düşünce ve davranışları somutunda genel olarak o düşünce ve davranışları eleştirmek ile kişiliklere yönelik eleştiri yapmak karıştırılıyor.

Dikkat edilirse artık kimse kimseden söz etmiyor. Kimse şu arkadaş veya bu örgüt bunları diyor bunlar yanlıştır diye bir çift söz etmiyor. Herkes artık ortaya konuşuyor. Anlayan anlar. Böylece "kişiselleştirmekten" de kurtulduklarını düşünüyorlar, "seviyeli" tartıştıklarını düşünüyorlar her halde.

Yukarıda da değinildiği gibi, bu polemik formunun yok olup kuyrukların birbirine değmediği söyleşiler formuyla ilgili.

Ama ben düşünce ve davranışları onları mümkün olan en örnek, en iyi temsilcilerinin somutunda eleştiren eski geleneğe bağlıyım. Bu nedenle benim yazılarımda bol bol kişi veya örgüt adı ve onlara eleştiriler bulunur. Ama yazılarımda kimsenin kişiliğine yönelik en küçük bir aşağılama ya da olumsuz bir değerlendirme görülemez.

Benim yazılarımı kimse kişiselleştirme ile suçlayamaz, çünkü onlar eleştirdiklerinin iyi niyeti, cesareti, çalışkanlığı, adanmışlığı gibi kişisel özellikleri olduğu var sayımına dayandıkları için vardırlar.

Hatta eleştirilerim belki muhataplarına aslında çok fazla olumlu kişisel değerler yüklemekle, onların durumunu ve konumunu abartmakla, olduğundan daha önemli ve değerli göstermekle eleştirilebilirler.

Kimilerinin anladığının aksine, benim Örneğin Mahir ve Ertuğrul'dan isim vererek söz etmem ve onları eleştirmem, onların kişilikleriyle ilgili değildir. Onların politik duruşlarına, görüşlerinedir. Ve onları belki olduklarından daha etkili, yetenekli, başarılı vs. görüp göstermekle eleştirilseydim bu belki haklı bir eleştiri olabilirdi.

Ayrıca şunu da belirteyim. Ben Türkiye'nin şarklı ortamının aksine, kimi kendime daha yakın görürsem ona eleştirilerimde daha sözünü sakınmasız, daha "gaddar" davranan bir gelenektenimdir. Kendime uzak gördüklerim karşısında ise, daha hoş görülü, daha anlayışlı olurum. Hep hafifletici sebepler ararım öylelerinde. Türkiye gibi şarklı ülkelerde ise, insanların tavrı bunun tamamen zıttı olduğundan, beni de kendileri gibi sanıp ondan yanlış değerlendirirler.

Ertuğrul ve Mahir, Türkiye devrimci hareketinde duruş ve görüşlerine özellikle çok değer verip izlediğim üç beş kişi arasındadırlar. Onları radar ekranımdan hiç kaybetmemeye çalışırım. Bulundukları konumu izlemeye çalışırım. (Zaten Türkiye'de politika yapan herkesin sol içinde beş on kişiyi böyle izlemesi gerekir.)

Ama bu arkadaşlarımın duruş ve görüşlerine çok değer verdiğim için, tam da bu nedenle onların politik ve ideolojik yanlışları karşısında kendimi tutamam. Yıllardır bu arkadaşlarla polemiklerim vardır, kendilerinden doğrudan söz etmediğim bir çok yazım bile bu arkadaşlarla polemik, onları uyarma çabasıdır. (Tabii onların beni böyle izlediklerini sanmıyorum. Bir gücümüz, örgütümüz falan olsaydı izlerlerdi her halde. Ya da izleseler bile yokmuşuz gibi davranıyor olabilirler.)

Ama bu arkadaşlar aynı zamanda, tam 40 yıl öncesinden, ta Dev-Genç döneminden beri tanıdığım, kişisel olarak tanıdığım arkadaşlarımdır da.

Bizlerin ilişkilerinde politik olarak veya ideolojik olarak birbirimize en karşı olduğumuz anlarda bile, birer devrimci olarak ve birer insan olarak ilişkilerimiz başka bir düzeyde yürür. Ben şahsen benimle aynı görüşleri benimsediğini söyleyen birçok insandan daha fazla güvenirim bu arkadaşlara. Onların da gereğinde böyle davrandığını biliyorum.

Ayrıca aynı tarihi yaşamışız, aynı politik kültürden geliyoruz. Bunun yarattığı ortaklıklar ve yakınlıklar, ideolojik ve politik bizlerle aynı görüşleri paylaşan ama başka bir tarihi yaşamış ve başka bir politik kültürden gelen arkadaşlardan çok daha yakın kılar bizleri birbirimize.

Bu vesileyle, yine Hikmet Kıvılcımlı'dan aktaracağım aşağıdaki satırlar, yeni kuşaklardan arkadaşlara, ilişkilerin mahiyeti ve nasıl olması gerektiği konusunda gerekenleri fazlasıyla söylemektedir.

" TİP ve YÖN gibi yeni güçler yanında ESKİ Sosyalistlerin "Kaç tümeni var?" demiyelım. Eski adsız birikimin mirasyediliğine düşeriz. Fincancı katırlarını ürkütme bahanesi de çağını yitirdi. Nitekim şimdi başka bahane uyduruluyor: Eskilerin kırgınlıkları ile yeni kuşakların kulak tozları, hatta ödleri patlatılmak isteniyor. Aşağısı sakal, yukarısı bıyık diye tükürülmediğinden cüretlenilmesin. Hikmet Kıvılcımlı: Nâzım Hikmet'e ve Kerim Sadi'ye ağır saldırmış... Kerim Sadi: Hikmet'e ve Nâzım'a verip veriştirmedik şey bırakmamış. Nâzım, daha "şâirane" sözü gümüş sayıp, davranış altınlarıyla onlara taş çıkartmış.. Bu, madalyanın bilinen bir yüzüdür. 
         Kimsenin bilmediği, bilenlerinse, yeni kuşaklardan sakladıkları madalyanın inanılmaz öbür yüzü vardır: O "üç silâhşör" Eski sosyalist, birbirlerinin yaraladıkları ölçüde sevmeyi öğrenmişlerdir. Teoride ve pratikte birbirlerinin yanlışlarını yalın kılınç delik deşik etmekte gözlerini kırpmayan bu üç insan, ilk buluşmalarında, çocuksu şen kahkahalarla kucaklaşmaktan bir gün geri kalmamışlardır. Özellikle Eski Sosyalistler bu bakımdan, yeni sosyalistlerarası bağlılıklarda maya rolünü oynıyabilirler. Yeni kuşaklara, kişisel deve kinleri ve sülâle kan dâvaları yerine bu eski sosyalist kardeşlik mayası aktarılabilir." (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de Sosyalist Konferans İçin, 20.Ocak. 1967)

*

Tarihe ve başlığa dikkat. Tarih: 1967 yani 42 yıl önce ve başlık bu günün Çatı Partisi benzeri sayılabilecek "Sosyalist Konferans"

Ve tartışılanlar bu gün "tartıştığımız" veya tartışamadığımız konular.

1967 yılında, bu günün "Çatı Partisi" benzeri bir sosyalist konferans için de tartışılıyormuş.

Bu konuyu, girişimleri ve tartışmaları şimdi bilen veya hatırlayan var mı acaba sosyalistler içinde?

Olduğunu sanmıyorum.

Kırk yıl sonra "çatı partisi" girişimlerini ve bizlerin burada yazdıklarını, yaptıklarını hatırlayacak olan çıkacak mı?

Onu da sanmıyorum.

Kat edilen yola bakınca, o zamandan da çok daha gerilerde olduğumuz görülüyor.

"Az gittik uz gittik arpa boyu yol gittik" sadece masallarda olmuyor.

Buna bir masal dünyası mı demeli?

Masallar gerçekten daha gerçek olmuş.

Gerçekler ise masaldan daha masal.

Demir Küçükaydın

03 Haziran 2009 Çarşamba

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages