Hz. SÜLEYMAN (AS) İLE KARINCA
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da, "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.
Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.
Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karinca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.
Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım
Komedi Kulübü'nde Uğur Yücel'in "Azınlıkta Kaldık" başlıklı şovunu görmediyseniz çok şey kaybettiniz demektir.
Yücel, olağanüstü sahne hakimiyetini bu kez unutulmaz bir mazinin hizmetine veriyor ve seyircisini hafızasından tutup dünün İstanbul'unun yitip giden ayrıntılarında gezdiriyor.
Neler yok ki o ayrıntılarda? Kiliselerin, camilerle kolkola ibadet çağrısı yaptığı huzur dolu sokak araları... Türk'ü, Rum'u, Yahudi'siyle dünyanın en güzel mozaiklerinden birini sergileyen "gerdanından öpülesi" bir şehir. Yolcularını isim isim bilip, gelmediler mi meraklanan Şirket-i Hayriye kaptanları... Palavracının en esaslısı.. Delikanlının en fiyakalısı... Aşiftenin en belalısı...
Bir yandan kahkahadan kırılırken, bir yandan özenerek, özleyerek dinlediğiniz anıların çok değil, 25-30 yıl öncesine ait olduğunu düşününce içiniz sızlıyor. Kaç bin yılın mirasının şu kadar kısa bir zaman diliminde böylesine hoyratça harcanıvermiş olması ve sizin hasbelkader o zaman diliminde yaşıyor olmanız canınızı sıkıyor. Sucuları, palavracıları, kabadayıları, yosmaları, öğle uykusu arasında sinek vızıltıları, "yine bu sensiz içime sinmeyen" adaları, beyaz eldivenli trafik polisleri ile toprağa gömülen bir kültürün ardından umarsızca ağıt yakıyorsunuz
Dünün ardından hayıflanmak, sıradan bir nostalji histerisi olmaktan çıkıyor, bugüne yönelik bir öfkenin kapısını aralıyor. Yarını kurtarmanın hesabına dalıyorsunuz ister istemez... Yitik bir maziyi, istikbale dönüştürmenin telaşına düşüyorsunuz...
* * *
Beatles'ın o unutulmaz bestesi "Yesterday"de de söylediği gibi "Dün bütün dertler ne kadar da uzak görünüyordu".
Peki bugün başımızın üstünde sallanıp duran bu gölge de neyin nesi?
Selçuk Erez, son kitabı "İstanbul Nerededir"in önsözünde "Hiroşima'yı atomun, Varşova'yı Hitler'in, Kobe'yi zelzelenin, Pompei'yi Vezüv'ün mahvettiğini" yazıyor ve "İstanbul'u da yoğun görgüsüzlük yiyip bitirmektedir" diyor.
Ben geçen hafta Taksim'de o görgüsüzlüklerden biriyle karşılaştım. Apartman boyu bir bez afiş, gelip geçenlere
"Hey sen" diye laf atıyordu: "...üzerindekinin taklit olduğu buradan bile belli..."
Sloganın altında suratsız bir yüz burun kıvırıyordu Taksim Meydanı'na doğru... Meydandan geçenler bu küstah surata baktıkça paçalarına dolanan "taklit" kotlardan utanıyorlardı belki... O afişin kendisinin bile esaslı bir taklit olduğunu farketmeden...
Neyse ki sonra Umur Talu yazdı da yüreğime su serpildi: Mümkün müydü acaba dün, yani mesela 1 Mayıs 1977'de öyle bir afişi o meydanın baş köşesinde sallandırmak?..
Nasıl devam ediyordu Beatles'ın şarkısı?
"Ansızın gördüm ki; o eski halimin yarısı bile değilim..."
* * *
Tuhaflığa bakın ki Uğur Yücel'i izlediğim ve o afişi gördüğüm hafta aynı zamanda Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girdiği haftaya tekabül ediyordu ve yine aynı hafta "Yerli Mallar Haftası"ydı.
Yine çok değil, çeyrek asır önce ekonomik savaş deyince borsa spekülasyonu değil, tasarruf anlaşılırdı ve yerli mallar haftalarında Taksim'in dört bir yanına "Yerli malı milli servetin membaıdır" türünden yazılar asılırdı. Okullarda da bize "Yerli malı yurdun malı/ Herkes onu kullanmalı" türünden tekerlemeler ezberletilirdi. O zamanlar Uğur Yücel'in anlattığı kentte, yani görgüsüzlüğün yiyip bitirmediği İstanbul'da yaşayanlar için Avrupa mallarına ulaşabilir olmak değil, yerli malı kullanmak bir iftihar vesilesiydi. Kendi üretiminden gururlanmaya alıştırılan o coşkulu genç topluma, kimse tepeden bakıp, "Hey sen, popondakinin taklit olduğu buradan bile belli" diye hitap edemezdi. Lakin artık, Gümrük Birliği'yle Avrupa'ya entegre olan toplumumuzda vitrinlere "Avrupa malı uluslararası servetin membaıdır" yazamayacağımızdan, bu türden "alafrangalıklara" tahammül etmek zorundaydık.
Çünkü yerli malları da beyaz eldivenli trafik polisleri ve kibar Şirket-i Hayriye kaptanları gibi "dün"de kalmışlardı ve dün Beatles'ın şarkısına eşlik ederek "Düne inanıyorum" diyenler tarihe karışmışlardı. Tıpkı Beatles gibi...
John Lennon da 1968'in kapanış nutkunda "Rüya bitti, herşey aynı kaldı" dememiş miydi?
İşte o yüzden Beatles'ın son albümünün satış rakamları yapımcıları hayal kırıklığına uğrattı. Şu çağda "Kuş Kadar Özgür" başlıklı bir albümün satış şansı ne olabilirdi ki...?
Bugün, düne inanmak, yarına ihanet sayılıyordu çünkü...
Oysa yarın, düne inananların, bugün verecekleri kavgayla kurtulacaktı.
|
||||||||
İNANMAK
Bardaktan seni içmek
Seni teneffüs etmek havada...
Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek
Seni bulmak yuvada...
Yolumuzda aylar, yıllar
Basamak basamak...
Basamakların çıkamadığı yere
Kanatlarınla çıkmak...
Boşaltmak takvimden günleri
Günlerin üstünden yollara bakmak
Rüzgarla esmek, sularla akmak...
Baharı yollamak yollara
Alıkoymak bir nisanın tadını...
Dışarda herkes gibi seslenmek sana
Ve koynunda söylemek asıl adını...
İnanmak, inanmak, inanmak
Sensizim…
Bu gece yine sensizim..Ama bu gecenin bir farkı var dünden.Daha çok yanıyorum, daha çok ağrıyor yüreğim, daha çok sızlıyor seni seven kalbim…
Damarlarımda kanımdın sen.Kanım çekiliyor adeta.Dermanım kesiliyor.Gücüm tükeniyor..
Ve biliyorum ki bir gün gelecek, dayanamayacak artık bu beden, bu yürek hasretine, dayanamayacak sensizliğe..
Seni isteyecek, yeter diyecek, benden bu kadar..
Ve ruhum terk edecek bir gece be bedeni.Uçup gidecek sonsuza..
Bir kurtuluş olacak belki bu benim için, yüreğim için, çektiklerim için.Belki kapanacak kanayan yaram böylece..
Bu dünyadan göçmek, sensiz günlere, sensiz gecelere elveda demek iyi gelecek belki..
Ama hala hayattayım ve bu gece yine sensizim
GuLnaz YoLLadıkLarın Son Hız Gruba GeLİor:))
beni acıtan şeylerin ortasında; sanki hiç acıtmıyor, canım hiç yanmıyormuşçasına;
yangınların ortasından misal yalınayak geçerken bir sessiz uğultu kulaklarımda, sanki az önce susmuş çocukların gülüşen sesleri, sanki az önce davullar susmuş, fişi çekilmiş bangır bangır bağıran radyonun.. öyle bir uğultu var kulaklarımda; içimi tümden sağır eden, bir kesenin içine bütün seven yerlerimi doldurmuşum da sırtıma vurmuşum gibi.. ellerim gitmiş arkandan; gözlerim en son kaybolduğun yerde bekliyor seni.. yalnızlığım hiç böyle darmaduman etmemişti beni; bir sıkıntı çöreklenmemişti içime hiç bu kadar..
şimdi ben nereye gitsem geldiğim yeri özlüyorum; nereye yönümü dönsem, sen..
böyle bir şey midir acı çekmek; kendinden yeni benler çıkartıp, hiçbirinde eski beni göremeden yaşamak. düşüncelerinin karmaşasında, ne yapsam da anlasa birileri, ne desem de bir kişi olsun bu karmaşayı gelip benden alsa ve yerine öznesi yüklemi belli cümleler halinde bana geri verse hüznümü… bırakmalıyım kendimi boşluğa sanki; o zaman iyi olacak her şey, ben herşeyin cevabını bulacağım.. o zaman aydınlığa çıkacağım belki, kimbilir.
"seni kimler aldı, kimler öpüyor seni?
dudağında, dilinde ellerin izi var…
deli gözlerin gelir aklıma;
gülüşün, öpüşün, iç çekişin gelir…"
hiç geçmiyormuş sanki zaman; filmlerdeki gibi uçuşmuyormuş takvim yaprakları… sen bıraktığım yerde duruyormuşsun yanılgısına kapılıp ardıma baktığımda gördüğüm kör edici ışıktan sakınmaya kaldırınca ellerimi yüzüme.. o zaman görüyorum işte asıl beni; çırılçıplağım, arınıp bütün sen suretlerinden… o zaman senin kolunda belki bir başkası; beni öptüğün gibi; bana dokunduğun gibi onun ışığısın artık belki sen… başka bir kadının sesini seviyorsun artık; ona bakıyorsun; onu istiyorsun.. kendi köşemde ben; ışığın ardında bir yerlerde; suretim belki ikinizden uzak; sizi izliyorum… sonra bir vasıta alıp sizi başka diyarlara götürüyor; ardınızdan bakakalıyorum.. yüzümü kaldırıp o ışığın geçtiğini görüyorum o zaman; bu kez hayalini kovmak için ellerim yüzümde, öylesine..
biliyorum ki sen, bir şehrin bir evinde, yanında başka bir kadının sureti; benden çok uzaksın artık.. bense odamda, önümde uzanan hayata bakıp, neresinden tutsam da elimde kalmasa bakınırken; o sessiz uğultuların ortasında… varsın anlamasın kimse; varsın kimse düşündüklerimi cümlelemesin.. varsın kimse bilmesin; bilemesin….
Adresine düşecek binlerce cümlelerden yalnızca birine sığdırıp seslenmeyi öğrendim. Yazdığım bütün dizelerde, bütün satırlarda coşkun akan ırmaklar gibi geldiğim sensin. Sınırlar ötesinden, dağların ardından söylediğin sıcacık sözlerin göğüme düştüğünde, uzatırım elimi göğe; ellerime bulaşsın diye yüreğinin maviliği…
Sevmeyi bıraktığımsın iki yüreğin arasına, gücümün yettiği kadar alsınlar beni diye. Gözlerim uyku nedir unutsunlar diye gecelerde…
Bu bir ürperiş. Anlatsam şiir gibidir sözlerim; öyle bir sevdanın insafına kalır ki ömrüm, sessizce alıp başımı giderim bakışlarından.
Kendimde yaşadığımsın, dünya diye. Dünya diye, sevdana hasret duruşlarımla bu şehrin duraklarında, bu şehrin sokaklarında beklediğimsin…
Kendimde yaşadığımsın; temmuz akşamlarının serinliğinde, coşkulu halaylarda mendil mendil…
Kendimde yaşadığımsın; parmaklarımın arasından öylece düşerken kelimeler sayfalara, yüreğimde büyüyen bir sızı, bir derince yara kalbimde kan/ar/ ırmak…
Kendimde yaşadığımsın; bütün geçen dakikaları bir armağan bilip, dudaklarının kıvrımındaki gülümsemeye boyun eğen; her şeyin kirlendiği bir dünyada… Yaşanan bir tek an´la ahbap olup, konuşur oldum. Yakama takıp sokak sokak gezdirdiğimsin; gözlerimde bu şehri seyredensin.
Kendimde yaşadığımsın; bir yokluğu göğüsler gibi, bir hayali kucaklar gibi kollarımda; iki dudak arasında susan ve hep susan suskular içindesin.
Kendimde yaşadığımsın; ölürcesine yaşanan. Kanadı kırık bir kuş… Bir acı yalnızlıktan geçerken bile, cehennemden geçer gibi…
Kendimde yaşadığımsın; yalnızlıkları çoğaltan kalabalıklar ortasında, gece nöbetlerinde, uyanan günün kızıllığında, derin düşüncelerde, hüzün nağmelerinde…
Kendimde yaşadığımsın; dağlar ötesinde, bir deniz mavisinde, kara gözlerinde; kalan cevapsız sorularda, söylenmiş sözlerde, yetim yazmalarda sen…
Kendimde yaşadığımsın; bensiz söyleşmelerde bile. Yaşanan an´larda ve yaşanacak an´larda. Bir yabancı gibi öykünerek kendime, ha durdu duracak bu dünya dönüşünde, baktıkça içime yıkılan gözlerinle.
Kendimde yaşadığımsım; vatan bildiğim o yüzünün derin çizgilerinde uyurgezer gibi /veya/ bir sürgün gibi…
Sen kendimde yaşadığım gibi, kendimde öleceksin gibi!
Umarsızca geçen vaktim meğer ne çok değerliymiş…
Değerini bilemediğim zaman dilimlerinde,
paha biçilmez anlar yaşanılmış meğer.
İnsan bir gece vakti bunca kalabalıkta böyle
yalnız hissedince anlayabiliyor,
yalnızlığının boyutunu.
Ve ne kadar kalabalık olursa olsun çevresi,
hep yalnız kalacağını biliyor bir yarısı, yani yarası bir başka kentteyken…
Yarasını sarmak bir yana,
görememekmiş en büyük acısı insanın.
Kanayan bir yara değil gerçekte her daim devam edecek olan…
Kanamayan, bilinmeyen,
görünmeyen ve içini bir haşere misali milim milim kemiren bir illetmiş meğer yara…
Şimdi ne kadar yazarsam yazayım, sen bana gelmeyeceksin bilirim.
"Ben" yine "ben" im işte yapacak hiç bir şey yok.
Yazabildiğim sürece acımı dindiriyorum ve bu yazı işte o yüzden hiç bitmesin istiyorum.
Yazdıkça aklımda canlanan hayaline bir kez daha aşık oluyorum. "Bir daha olmaz"
dediğim çok şeyi içimde bir volkan gibi patlatıyorum. Sana dair
ne varsa önce üzerindeki örtüleri kaldırıyorum, tozunu siliyorum ve
paslı sandıklardan çıkarıyorum yavaş yavaş…
Yüzleşmek zorunda olduğum "gerçek" bir şeyse eğer
anlıyorum ki tek "gerçek" "sen" oluyorsun.
Şimdi ne zaman içinde "sen" geçen cümleler kursam,
boynumu eğiyorum. Gözlerin karşımda değiller biliyorum, ama bakamıyorum…
Bir gün bu yazıları okuyacaksın elbet,
ve işte filmleştirmek istemem ama, belki ben çok uzaklarda olacağım,
eğer çok uzaklardaysam şunu bil ki, aslında hep senin yanındayım.
Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, yuvarlak bir dünya işte ya,
sana yakınlaşıyorum en nihayetinde. Birileri hala bir denizde bir geminin önce dumanını,
sonra bacasını, sonra gövdesini görmeyi beklerken,
ben çıkıveriyorum önce acılarım, sonra gözyaşlarım ve sonra bir
"sen" olarak. Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, yeryüzünün kanunlarına karşı çıkamıyorum işte,
yine sana dönüyorum.
Uzaklaştığım uzaklıklar sana erişirken, yakınlaştığım uzaklıklar,
uzaklaştığım yakınlıklar, uzaklaşamadığım yakınlıklar,
yakınlaşamadığım uzaklıklar hep aynı yere geliyor; sana…
Dünya ne kadar dönerse dönsün, güneşten kurtulamıyor.
Her günün ertesi akşamlar, her akşamın ertesi dünler birbirini kovalıyor sürekli.
Anladım ki, bende yerçekimsel bir kuvvetin etkisinde,
sençekimsel bir hayatta sadece sana dair yaşıyorum.
İnsan bazen en uzağındayken anlıyor, sevdiğinin kıymetini.
İki nokta arasındaki en kısa yol bir doğruyken, ben hep yanlışları tercih ettim biliyorum.
Tercihler belki bana ait değildi, belki çok kavrayamadım kavramları, ama işte en nihayetinde,
sen bir ucundasın dünyanın, ben diğer ucunda.
Ve biliyorum ki artık bizim aramızdaki en kısa yol bir doğru; "Seni seviyorum"…
Karanlıklar hiç bu kadar kararmamıştı…
Yalnızlıklar hiç bu kadar yalnız, sensizlikler hiç bu kadar sensiz,
gözyaşları hiç bu kadar ıslak, acılar hiç bu kadar sancılı,
ben hiç bu kadar bensiz olmamıştım…
Nerdesin..?
Özledim işte seni…
Şimdi ağlamak istiyorum,
Bilmem ağlamak nasıl olur,
Ama özlemeyi bana sor…
Bir hançeri bağrıma basmak gibi,
Her gece koynumda bir yılan,
Gözlerimde bir alevle yatıyorum.
Beynimde karıncalanmış,
Sana ait anıları anıyorum.
Özledim işte diyebiliyorum…
Aklımdaki dua gibi,
Her gece seni okuyorum…
Ben seni; kişinin hem dünyada hem ukbada sevdiği ile beraber olacağını bilerek, gerçek sevginin kişinin kendini aşamasında gizli olduğunu hissederek, karşılık bekleyerek sevenlerin ancak mal değiş tokuşu yaptığını söyleyip, hiçbir karşılık beklemeden teklifsiz de sevilebileceğini göstermek, ızdırapla dağlanan sevginin daha da kuvvetli olacağına inanıp ona talip olmak için sevdim.
Ben seni; sevginin coğrafi sınır tanımayan yanını görmek, bulanık suları durultmak, sisli havaları dağıtmak, gözyaşlarından oluşmuş gelincik tarlasının manzarasında kaybolmak, ruh ve mana güzelliğin karşısında doymadan ve durmadan seyre dalıp, makyajsız, tabi, ve sadeliğin karşısında erimek, sevgilinin hisleriyle, onuruyla oynayanları sehpalarda sallandırıp, onu asli mercaına çekip, yüceltmek ve yücelmek için sevdim.
Ben seni, asil kişilerin veya kendini öyle sananların cicili bicili laflarla yamalıklı bohça haline getirdiği sevgisiyle değil; basit fakat yüreğinde yanardağları faaliyete geçirecek fitili elinde tutanların asil sevgisiyle, dağları delmeyi, çöllere düşmeyi, zindanlarda çürümeyi, "Evet beni muradıma erdirecek ilaç budur." diye, bütün tedaviyi reddeden hasta aşıkların, feri gitmiş gözlerine bir ışık olsun diye sevdim.
Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye, muhafazası zor bu eşsiz cevheri beraber gönüllerimize nakşederiz diye, gecelerin ve gündüzlerin girdabına kapılmadan, akşamdan sabaha umudu taşırız diye, en güzel besteleri, sandalda mehtaba karşı, ellerimiz kenetli, Mevla'ya sunarız diye sevdim.
Ben seni, ölçülü, sade, sakin, ahlaklı, giyim ve kuşamıyla tecavüzden uzak, meşru zeminlerde eğlenmeyi bilen, evinin efendisi, çocuklarının annesi, cennetin ayakları altında olduğuna inandığım haya abidesi, kendisini sömürü aracı olarak kullandırtmayan, nerede, ne zaman, ne konuşacağını bilen, nesli azalan sevgili örneklerine isteği çoğalan bir serserinin ironik bir bakış açısı olduğun için sevdim.
Ben seni üç noktalı cümlelerin sonunu kendimce tamamlamak, alfabetik sıralamaya göre şiirler yazmak, tırnak içinde yazılan başkasına ait cümleleri aşkıma tercüman olsun diye alıntılamak, konuşma çizgisiyle başlayıp, seni konuşturup, gözlerinde ve sözlerinde manevi iklimlere yol almak için sevdim.
Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye sevdim…
Ben seni sevdim, yücelsin diye duygular.
Ben seni sevdim, yeşersin diye umutlar.
Bırak bu içi dolmamış cümleleri dediler.
Yine seni sevdim anlamasa da insanlar.
Ve bir kaderle başlıyordu herşey. Kimsenin bilemediği tahmin bile edemeyeceği bir oyundu hepsi hepsi… Bir oyuncak misali oynadığımız bir oyun değil miydi en nihayetinde hayat ?
Bir ilkbahar esintisiyle başlayan, bir gonca tazeliğinde, dördüncü yaprağını çıkarırken aşkımız, elimizdeki tek oyuncak oluvermişti işte bak. Bir baharı koyuvermiştik hayat yerine, oyuncak diye…
Kışın soğuğu yeni atlaşmış goncalarımızla birbirimize sarılırken sıkı sıkıya, yazın sıcaklığını hissediyorduk tenimizde. Boncuk boncuk terlemiş anılarla karşılayacaktı biliyorduk. Bu yaz farklı olacak hayallerini güderken baharlarımızda, bir kurt misali kapıverdi hayat elimizdekileri. Ne mi kalmıştı elimizde? Bir ölü kuş manzarasında, ufacık kalplerimiz…
Bir aşkı tüketmek kolay olmuyordu ya, bitmemişti işte. Her bahar esintisinde kayboluveren üzerimizdeki kara bulutlar, arasından güneşi sızdırıyordu bize bir armağan misali. Kör olmuş yüreklerimizde bir ışık parlıyordu aniden. Karanlıkta, kıyıda, köşede kalmış bütün hatıralar bir bir kendini gösteriyordu bize. İşte bu yeniden doğuştu.
Bilirim ki her doğuşun bir batışı olurdu. Geçmişten çektiğim kalp sızıları değil miydi beni bu hayata hazırlayan? Tam "işte" derken elimden kaçırıverdiğim bir kedi misali kaçıveriyordu yakalamaya çalıştığım en güzel anılar. Çocukluğumdan kalma acı bir biber misali dilime sürülen tecrübelerim bana kendimi engellememi söylüyordu sürekli. Her baharın bir yazı, bir kışı oluyordu. İlk ve son bahar diye bir şey yokmuş bilirim. Ardında kış sakladığı sürece sonbahar ve yazı barındırdığı için ilk bahar, bu sahte esintiler hep olacakmış.
Öyle değilmidir zaten hayat da? Her aşkın ardında bir pişmanlık, acı barındırmaz mı? Bugün çok güldüm, ağlamam yakın dememizden belli değilmidir sıkıntılı yanlarımız? her ne kadar güzel geçerse geçsin ölüm yok muydu sonunda hayatın?
Bir çocuk ağlamasından rahatsız olurken kalplerimiz, nedir bunca yalan çocuk sevgimiz? Bilmez miyiz her güzel şeyin kötü tarafı vardır?
İşte hayat da böyle bişeydi anlayabildiğimiz. Bize iyi yanlarını tattırırken, çürük tarafları çıkıyordu sürekli bir yerinden. Güzel bir kiraz görünümünde, ama çekirdeğinde kurtlar barındıran bir meyveymiş meğer.
Biz o meyveyi yerken, içimizde kat eden kurtçuklardaz kalbimize ilerle miyor mu en nihayetinde? Her daim yaşayacağımızı sandığımız aşkımız bir yerinden ısırmıyormu? Bir acı, bir iç kanaması, bir beyin uyuşması tadında yitirdiklerimizi düşünürken, yitireceklerimizin acısını ta en içimizde hissetmiyor muyuz?
Boş verelim her şeyi yaşamaya bakalım derken bile kendimizi inandıramadığımız kesin. Yaşamak, en büyük meziyet bilirim. Ama hangimiz güzel yaşayabiliyoruz. Oyuncak diye oynadığımız hayatlarımızın elinde, bir bakıyoruzki roller değişiyor ve biz oyuncak oluveriyoruz. Bilmiyoruz…
Biz en iyisi boş verelim de yaşamaya bakalım yine de.
Unutmamak gerekir her kavuşmanın sonu ayrılık, her aşkın sonu acı, her hayatın sonu ölüm, her kirazın dibi kurt olsada, güzellikler yaşamaya değer.
İyi yaşamalar…

Kanatları kırılmış bir kuş gibi pencerenin önünde duruyordu kadın. Umutları yıkılmış. Güzel olan hiç bir şeyin farkında değildi. Yaşam ve ölüm o ince çizgi üzerinde dengesini kaybetmek üzereydi. Pencerenin dışında yaşanan yoksul intiharları düşündü. Bir çok insan konuşarak anlatamadıklarını dama çıkarak anlatıyordu. İşsizlikten, parasızlıktan bunalan ve her kapı yüzüne çarpılan artık damda iş arıyordu. Sevda ihtilalleri yaşanıyordu yüreklerde ama aşk çok pahalıydı ve köprü üstlerinde satılığa çıkıyordu. "Anlaşılan ve kutsal olan bir tek ölüm müydü?" diye düşündü kadın. Bir kıvılcımla ağaç, orman ve yeşil ölüyordu. Mateme bürününce dağlar bize yeşilin güzelliğini hatırlatıyordu.
Yaşanan her son, görüş mesafesini bir süre açıyor sonra açı yine daralıyordu. Öyle ise intiharı, intihar olmaktan çıkmalıydı. Korumaya çalıştı kendini düşüncelerinin dehşetinden. Kalktı, bir dostunu aradı. Baktı ki dostu ondan daha düşmandı kendine.
Voltalar atarken pencere ve duvar arasında bir kelebek girdi içeriye. Kadın durdu. Kelebeğin güzelliği ile döküldü düşüncelerin dehşeti. Bşının üzerinde dönerek gül kadifesi dokunuşlar ve ışıltılar bıraktı tenine. Ömrünün büyük bir kısmını çirkin bir böcek olarak geçiren, doğanın saçlarını süsleyen bu mutlu fiyonklar, sadece bir gün yaşayarak ipek gibi bir dünya bırakıyorlardı arkalarında.
Kelebek kadının ellerine kondu.Yaşanan son, birşeylerin başlangıcı olmuştu. Yaşama sevincinin açısı yüzseksen dereceyi gösteriyordu. Bir daha nerede, nasıl daralır bilemezdi. Belki de bir kelebek yada doğanın minik mucizelerinden biri, kendi sonuyla karşılaşmak için bir başka açıyı aralardı veya iki çubuk üst üste gelebilirdi. Acele ile cam bir kavanoz bulup kelebeği içine bıraktı.

Yaşamalıydı. Fırtınaların önünde durarak, depremlerle yıkılmayarak, kırıla -döküle, buruk-ırık da olsa. Kimbilir belki yine bir sevda ihtilali olmalıydı birinin yüreğinde. Bir filazofun sözünü hatırladı:"Güzel yaşamak zordur." Zor olsada yaşamalıydı güzel olan her şeyi.
Tekrar yürüdü pencereye. Gözleri yine dışarıdaydı. Ama köprüleri, damları aramıyordu. Bir çok insan vardı camın dışında. Bir çok umut, acı, mutluluk...Biraz önce ölümün ince çizgisinde olduğunu kimse bilmiyordu ve bilmeleri de gerekmiyordu.
Birgün yaşama sevincinin açısı yine daralırsa nereye bakacağını iyi biliyordu. Kavanozu aldı, evinin en güzel köşesine, her zaman görebileceği bir yere koydu ve uzun zuzun seyretti.
alıntı

"Korkularınızın üzerine gidin!"
GECE
Tenimi yırtıyor gece. Gecenin uzun kırmızı tırnakları var. Yarıklar açıyor etimde. Bütün ışıkları yakıyorum. Bütün mumları, kandilleri, kendimi yakıyorum... Camları sımsıkı kapatıyorum, kalın ağır perdeleri, kendimi... Karanlık bulduğu ilk aralıktan, minicik bir delikten sinsice sızıyor içeri, yine uzuyor tırnakları. Evimdeki en ışıklı köşeye sinip haykırarak susuyorum. Kırmızııııııı...
Usul usul gün doğuyor olmalı. Gece çekiyor tırnaklarını etimden. Sindiğim köşeden hızla kalkıp salon camını aralıyorum. Gün gözlerime doğuyor. Sabahın o taze, ferah kokusunu istiyorum. Bütün ışıkları söndürüyorum. Mumları, kandilleri, kendimi... Bütün kapıları açıyorum, perdeleri, camları, kendimi... Beyaz bir elbise giyip, balkona çıkıyorum. Güneş, ağır ağır yüzümde yanmaya başlayıncaya kadar kıpırtısız kalıyorum. Telefonun sesiyle içeri giriyorum. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz Sezen, heyecanla başlıyor konuşmaya:
- Günaydın canımcım. Bir saat sonra geliyorum. Ben gelene kadar sen bavulunu hazırla. Gidiyoruz.
- Nereye?
- Sürpriz.
- Gece yine kırmızıydı Sezen. Çok yorgunum. Hiçbir yere gidecek hâlim yok.
- Geceden ve kırmızıdan kurtulmaya gidiyoruz!
- Çok zor, boşver, deyip kapatıyorum telefonu.
Kocaman beyaz koltuğuma uzanmış tam uyumak üzereyken kapım çalıyor. Söylenerek açıyorum. Sezen kapıda. Kilosuyla hiç uyuşmayan çevik hareketleriyle içeri dalıyor, yatak odama geçip yatağın altından bavulumu çıkartıyor. Elbise dolabını açıp, eline geçeni hızla dolduruyor bavula. Konuşuyorum, soruyorum, bağırıyorum. Beni duymuyor sanki. Kolunu tutup sıkıyorum, göz göze geliyoruz. Saçlarıyla aynı renk olan o simsiyah gözlerinde bir damla parlıyor. Sesi öyle sıcak ve yumuşacık ki… Anne gibi.
- Haftanın iki üç günü uyuyamıyorsun. Doktora gitmiyorsun. Daha ne kadar kaçabilirsin geceden, kırmızıdan? Bana bir bak, geceyi de kırmızıyı da seviyorum ve hâlâ yaşıyorum. Üstüne gidip yaşamalısın belki. Lütfen beni seviyorsan...
- Tamam. Ama beni yalnız bırakmayacaksın. Ve mumlarımla kandillerimi de alacağız, diyorum. Gülüyor. Sımsıkı sarılıyoruz. Gözlerinde parlayan damla yanaklarına süzülüyor.
Altı saat boyunca Sezen araba kullanıyor, ben uyuyorum. Gözlerimi açtığımda deniz kıyısında, küçük bir otelin önüne park ediyoruz arabayı. Bagajdan çantalarımızı alıp, otele giriyoruz. Resepsiyondaki genç adamdan odamızın anahtarını alıyoruz. İkinci katta 301 numaralı odanın kapısını açıyoruz. Şirin bir oda. Su yeşili perdeleri ve aynı renk yatak örtüleri var. İki yatağın arasında hoş bir komodin. Karşıda bir elbise dolabı. Dolabın sağında balkon kapısı. Yatakların başucunda ve tavanda kocaman karpuz gibi lambalara baktığımı gören Sezen:
- Bu gece odada olmayacağız. O lambalar hiç yanmayacak canımcım!
- Ya ne yapacağız?
- Çok güzel bir balık lokantasına gideceğiz. Sonra otelin hemen yanında bir park var oradaki salıncaklara bineceğiz, seni gecenin kucağına doğru sallayacağım.
- Ve ben öleceğim.
- Ölmeyeceksin.
Ölmedim, ölemedim. Restoranın, tam önümdeki o kocaman camından izledim, ışığın gökyüzüyle vedalaşmasını. Güneşin batışı görünmüyor burada. Her şey birdenbire oluyor. Kırmızı, mor, lacivert gölgelerle doğuyor karanlık. Gecenin uzun kırmızı tırnakları yok.
HANDAN GÖKÇEK

Titreyen ellerimde tutuyorum gençliğimin kanıtlarını. Benimle birlikte şu masanın çekmecesinde yıllardır aynı anılar yaşıyorlar. "Şu resme hapsolsaydım" diyorum. Lise son sınıfta okulun bahçesindeki en büyük çam ağacının altında çekilmişiz. Ayşe, Elif, Hasan, ben ve sen. Güller açmış gülüşlerimizde. Bakışlarımızda bir ilkbahar ışıltısı, sanki hep böyle kalacakmışız. Esen rüzgarlarla tutuşan gelincik tarlalarıydı gibi kanımız. Hayatın kötü sürprizlerinden henüz haberimiz yok.
Oysa bu gün, zamanın haylaz rüzgarları dört bir yana savurmuş hepimizi. Ayşe liseden hemen sonra bir subayla evlendi ve bir daha görmedim. Elif ile yurt dışına çıkıncaya kadar uzun yıllar görüştük. Bir daha haber alamadım. Hasan'ı okulun en son günü gördüm. Kim bilir nerelerde, hala yaşıyor mu? Ah! Sen kara gözlü, yağız delikanlım! Dudaklarındaki güllerle, gözlerindeki baharlarla, karşı koyup zamana gittin. Çıplaklığından kederli ağaçlar gibi yaşlandım. Bahar hiç uğramadı senden sonra dallarıma. Kimsenin yüreğine sığmadı yüreğim, zaman tenimi yalayıp geçtikçe bıraktığı her iz sana gelen yol oldu.
Kadın, resmi göğsüne bastırırken bir damla yaş asılı kaldı kirpiklerinde. Usulca fısıldadı:"Keşke hapsolsaydım o resme". Bir gök gürültüsüyle koptu anılardan. Yağmur başlamıştı. Gözlerini dayayıp gökyüzüne yıllardır anılarıyla yaşattığı o ilk aşkının da kendisi için ağladığını düşündü.Gözleri çakmak çakmak yanıyor, bulutların arasından sesleniyordu:"Dön artık". Garip bir huzur sardı yaşlı yüreğini.
Oturduğu yerden kalkıp camı açtı. Kirpiklerinde asılı kalan damlaların elinden yağmur damlaları tuttu. Birlikte süzüldüler kadının titreyen dudaklarına. Gümüş renkli saçları düştü yüzüne, gözlerindeki güzel şehri sis kaplamıştı yıllar önce. Zamanın kavramı gözlerinde, ellerinde eriyip gitmişti sanki.
Aşkı, anıları, özlemleri bir anda taşmış; önce bedenini, sonra odayı, gökyüzünü, dünyayı kaplamıştı adeta. Titreyen dizleri, eriyen kemikleri, yumuşacık kasları onu daha fazla ayakta taşıyamadı. Camı kapattı, bir şal aldı omuzlarına.
Lise ve üniversite yıllarını birlikte geçirmişlerdi. Kadın öğretmen olarak tayinini beklerken, delikanlı askere gitmeye hazırlanıyordu. İlk kez ayrılıyorlardı. O gün hissetmişti içinde bir şeylerin koptuğunu. Kara gözlerine en son baktığında aralarında otobüs camının soğukluğu vardı. Şeffaf bir duvar gibi aralarında duran camın ardından dokunmuştu en son ellerine. Bir buz parçası ellerinden yüreğine düştü. Haykırdı:
- Seni bekleyeceğim. Seni seviyorum.
- Döneceğim gülüm. Bekle.
Beklemişti özlemle. Her gün bir mektup bırakmıştı postaya. Beklemişti umutla. Beklemişti, ta ki delikanlı bir tabut içinde dönene kadar. Onunla birlikte bir yarısı da ölmüştü sanki.
Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Yarım kalan yanlarını hiç kimse onaramadı. Çocuk sevgisini öğrencilerinde giderdi.
Cam kenarındaki koltuğuna zor oturabildi. Gözleri hala gökyüzünde, elleri resimle birlikte göğsünde kenetlenmişti. Bir çift el uzandı karanlık gökyüzünden. Tuttu o elleri, göğsündeki resim yere düştü. Yağmur dindi. Gökyüzü sakinleşti.
alıntı
DÜĞÜN
Kırmızı, sarı, turuncu, mavi tüllerin içinde elleri… Ellerinde yapraklı kınalar kıvrılıyor. Sesi yanık bir adamın türküsü, yankılanıyor bozkırda. Davullar…Yürek gümbürtüsü…Dumanlı yemekler, kafalar dumanlı… Geceyi düşündükçe, şehvetle sarıyor içini on beşlik gelinin hayâli. Sapsarı gülüyor. Onca toprak helâl olsun siyah saçlarının her teline. Kesilen onca koyun azdı bile öylesi bir güzelliğe. İlk karısını alırken hiç bunları hissetmemişti. Yaşı geçtikçe içi mi coşuyordu ne?…
Pembe peçesinin altında ağlıyor dudakları. Altın bilezikli kolları dizlerinin üzerinde. Kınalı parmaklarıyla sımsıkı yapışmış kırmızı kadifeden şalvarına. Gün hiç batmasın, gece hiç olmasın. Bozkırın tozlu topraklarında, oyun oynadığı arkadaşının babasına karı mı olacaktı şimdi? Ağanın oğluna gelin gidecek sandıydı önce. Sevindiydi. Küçük kuzular gibi zıpladıydı yüreciği. Ölseydi keşke. Ablası gibi kaçsaydı o da sevdiğine. Sonra ikisini bir öldürselerdi. Bir çift öfkeli gözü üzerinde hissediyor, kafasını kaldıramıyor. Davullar…Yürek gümbürtüsü.
Bebeğine sımsıkı sarılmış, beyaz badanalı dört duvar üstüne yıkılıyor. Gözleri karşısındaki odanın tahta kapısına yapışmış, çekip alamıyor. Kendini de sallıyor bebeği ile birlikte, ne bebek avunuyor ne de kadın. Alnının ortasındaki çiçek dövmesi küçülüyor. Öfkesi ölüm kokuyor burnunun ucunda. "Büyük oğlan istiyordu bu kızı diyemedim ahh!" Diyemedim…"Kendi sesini unuturdu çoğu zaman kadın. Beş çocuğu büyütmek, davarları gütmek, ekin biçmek, gece olup da baygın yatağa düşünce üstünde herifini bulmak kolay mıydı? Şimdi herif o tazenin üstünde olacak geceleri. Ya sonra ne olacak? Oğlan ne edecek? İlk göz ağrısı, ilk bebesi. Nerede şimdi? Davulları duyunca kaçtı gitti. Davullar…Yürek gümbürtüsü…
Koştukça peşini bırakmıyor davulların sesi. Çok uzak dağlarda bir çiçek soluyor. Gücü yettiğince haykırıyor delikanlı " Babaaa!!" Yeryüzü kayıyor ayaklarının altından. Taşa toprağa savuruyor tekmelerini. Geri dönmek yok artık. Ev, bark, kardeş, ana, baba, yâr yok.
Tüllerin arasında kayboluyor eller. Usulca akşam iniyor bozkıra. Birer birer dağılıyor erkek kalabalığı. Sesi yanık adam susuyor. Ateşler söndükçe, ağanın ateşi yükseliyor. Davullar uzaklaşıyor. Yürek gümbürtüleri kalıyor geride. Silahlar son kez patlıyor.
Renkli baş örtüleriyle iki kadın gelinin kollarına giriyor. Bir odadan diğerine sonra öbür odaya götürüyorlar. Dizlerinin bağı çözülüyor kızın. Her yer dönüyor. Bebesiyle köşeye büzüşüp kalmış kadınla göz göze geliyorlar. Gözler önlerine akıyor. Kız koşup sarılıyor kadına."Bırakma beni" Kadın usulca itiyor kızı. Diğer kadınlar tekrar yapışıyorlar kollarına. Tahta kapıdan içeri sokup beyaz kanaviçe işli örtülerle, beyaz tüllerle süslü yatağa oturtuyorlar. Kırmızı pullarla işli bir örtüyle kapatıyorlar yüzünü… Her yer kan içinde. Ölüm kokuyor oda.
Kadın bebesine iyice sarılmış hızla sallanıyor. Odadan çıkan kadınlar onu da alıyorlar. Arka odalardan birine götürüp bırakıyorlar. Diğer çocuklar yer yataklarının üzerine oturmuş şaşkın bakıyorlar analarına. Bebesini beşiğe yatırıp çocuklarına birer birer sarılıyor. Bebek beşikte ağlıyor. Onu kucaklayıp son kez emziriyor. Çocuk emdikçe gözlerinin yeşili büyüyor.
-1-
Delikanlı toprağın, karanlığın içinde ağlıyor. Derin sessizlikte yüreğinin sesini duyuyor. Dinliyor. Ayağa kalkıp hızla köye doğru koşmaya başlıyor. Ayağı bir taşa takılıp düşüyor yeniden kalkıyor. Köye yaklaştıkça düğün alayının dağıldığını, meydanın boşaldığını görüyor. Duruyor yüreği atmıyor artık, kulakları sağır, ayakları sakat. Amcasının evinin önünde durup amca oğluna sesleniyor. Çocuk heyecanla geliyor. Av tüfeğini istiyor ondan. Çocuk önce "olmaz" diyor. Delikanlı yalvarıyor. Çocuk "Olmaz, hem ne yapacaksın bu saatte?" Ağanın düğünü şerefine sıkacağım." diyor. Çocuk, silahı getiriyor.
Ağa odaya giriyor. Yüreğinde çalan davullar hâlâ susmamış. Titreyen elleriyle açıyor kırmızı örtüyü. Bir çift siyah göz öfkeyle bakıyor yüzüne. Sapsarı gülüyor ağa. Kız hızla ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor, yüzüne inen bir tokatla yıkılıyor yatağın üzerine. Bağıra bağıra ağlıyor. Ağa hızla soluyor.
Kadın, kulaklarını kapatmış; kızın ağlamasını, ağanın solumasını duymak istemiyor. Elleri yetmiyor sesleri kesmeye. Çocuklar ağlıyor. Kadın ağlıyor.
Kızın üzerindekileri yırtarcasına çıkarıyor. Kız hiç kıpırdamıyor. Gözleri görmüyor, kulakları duymuyor, eli ayağı tutmuyor, nefes alamıyor. Ağa kıllı vücuduyla uzanıyor kızın üzerine.
Bozkırda bir silah patlıyor. Köy halkı irkiliyor yataklarından. Sonra bir daha. Kadınlar, erkekler, çocuklar koşuyor köyün tozlu yollarında. Ağanın evine geliyorlar. Kadın, elinde çiftesi yatağın başında oturuyor. Ağa kanlar içinde kızın üzerinde yatıyor. Kızın gözleri tavanda, kolları iki yana açık ağanın kanları içinde titriyor. Delikanlı avluda donup kalmış kıpırdayamıyor…
alıntı
DÜŞ HIRSIZI
Onu ilk gördüğümde gözlerindeki çılgın yıldızlar aktı içime. Farklıydı, diğer insanlardan çok farklıydı. Yanındaki kadınla konuşurken garip bir heyecan duyduğu belliydi. Ellerinin hareketleri gözlerinden taşan ışıkları topluyordu sanki. Yanına kadar sokuldum, bir bedenim olmadığı için beni fark etmedi. Siyah saçlarına estim ılık bir yel gibi. Karanlık bir tünelden geçtim. Sonsuz, derin bir mavi içine aldı beni. Ucu bucağı olmayan bir sahile çıktım. Oradaydı. O sahilde, başındaki alaca mavi eşarp saklamıyordu gece saçlarını. Bir martı dolaştı saçlarının üzerinde, usulca topladı yanaklarının üzerinden gözyaşlarını. Sonra, diğerleri geldi. Martılarla birlikte yürüdü kadın, ileride duran sandalın yanına kadar. Durdu. Martılar balıkçının etrafına toplandı. Balıkçı, cebinden çıkardığı ekmek kırıntılarını serpti sandalın kenarlarına. Martılar iştahla yemeğe koyuldu. Sandaldan aldığı bir torbadan mavi balonlar çıkardı balıkçı. Teker teker şişirip martıların bacaklarına bağladı. Hepsinin gagasına bir öpücük kondurdu. Havalandı martılar. Yüzlerce balon maviledi gökyüzünü. Kadının göz yaşları da katıldı onlara. Mavilendi yanakları.
İçinden çıktığımda gözlerindeki yıldızlar yoktu. Ellerini iki yana salmış gökyüzüne bakıyordu. Dudaklarından öptüm usulca. İrkildi. Parmaklarıyla dudaklarına dokundu. Gözleri hala gökyüzündeydi. Belki balonlarını arıyordu ama onları ben çaldım.
Günlerce dolaştım gökyüzünde. Birer birer söndü. Kayboldu mavi balonlarım. Gücüm tükenmek üzere, vücudum ağırlaşıyor. Koyu gri bir renk alıyor bedenim. Aşağıda duran yaşlı adamın ne güzel gözleri var. Okyanus gibi. Arkasından yaklaşıp usulca girdim içine. Genç bir kız, yüreğinin tarlalarında. Başaklar ve saçları birlikte savruluyor gökyüzüne. Bembeyaz, uzun bir elbisesi var. Karlar yağıyor üzerine. Her kar tanesi, beyaz güvercin oluyor. Ayaklarının dibinde toplanıyor kızın. Ve onu alıp yükseliyor gökyüzüne. Bir delikanlı koşuyor başakların arasından, haykırıyor kıza:"Ne olur gitme!" . Onu duymuyor kız.
Bitmiş ama derin izler bırakmış bir geçmişi yaşıyor belli ki. Onu bu güze getirip ayrılıyorum bedeninden. Gözleri sığlaşmış, bakışları gökyüzünde kızı ve güvercinleri arıyor sanki. Onları ben çaldım. Onları ben çaldım. Çalmasam yaşayamazdım.
Kimseye görünmeden insanların arasında dolaşmak, onları izlemek ne güzel. Milyonlarca dünyam var sanki. Fakat umutlu yürekler bulmak, renkli düşlerle karşılaşmak, gülümseyen dudaklar görmek ne kadar zor.
Onları bu halde gördükçe onlar gibi olmadığıma seviniyorum. İstediğimde kuşlarla birlikte uçabiliyor, en derin denizlerde dolaşıyorum. Toprağın derinliklerinde gökyüzüne, meraklı başlarını topraktan çıkarıp güneşe merhaba demek için sabırsızlanan çiçekleri görüyorum. Ama bütün bunları yapabilmek için düşlere ihtiyacım var. Güzel düşlere.
Serseri bir rüzgar eşliğinde yapraklar yağıyor caddelere. Rüzgarla birlikte yerden kucak kucak yapraklar toplayıp tekrar savuruyorum gökyüzüne.
Siyah mantosuna sıkı sıkı sarılmış bir kadın geçti yanıbaşımdan. Yaprakları bırakıp peşine takıldım. Telaşlıydı. Elleri ceplerinde, omuzlarını kaldırmış, başı önde, koşar gibi yürüyordu. Sürekli arkasından önünden dolaşıyor, bir türlü içine giremiyordum. Gözlerinden gökyüzüne kuğular havalanıyordu, biraz yükseldikten sonra her biri şimşek olup çakılıyordu kaldırımlara. Az kalsın bir tanesiyle çarpışıyordum. Evlerin, dükkanların, parkların, kafelerin önünden hızla geçiyor, hiçbir yere girmiyordu. Bir şey unutmuş gibi birden durdu. Ellerini ceplerinden çıkardı, derin bir nefes aldı. O boşluktan yararlanıp süzüldüm gözlerinden içeriye.
Rengarenk bir gökkuşağı sardı etrafımı. Her yerde renklerin dansı vardı. Kırmızının ellerinden tuttum. Erişilmez dağlar vardı, kızıl alev renginde. Dağların ardında bir delikanlı, ellerinde tan rengi güller. Sımsıkı tutuyordu. Parmaklarının arasından dirseklerine doğru ince bir kan sızıyordu. Damla damla akıyordu kadının gözlerine. Bıraktım kırmızının ellerini. Geriye doğru baktığımda sarıyı gördüm. Takıldım peşine.
Bir papatya tarlasının ortasında onu gördüm. "Seviyor, sevmiyor, seviyor…" Papatyanın yaprakları yağdı gökyüzünden. Seviyor, ama nerede? Dedi kadın haykırarak. Son yaprakta düştü saçlarına. Eğildi, çiçeği kopartmadan teker teker yapraklarını çekti. "Dönecek, dönmeyecek, dönecek…" Yapraklı kalan son çiçekti önündeki. Bütün tarla sarı tohumlarla kaldı.
İşte mavi geçiyor. Mutluluk rengi. Koştum peşinden. Yağmurun gümüş ipliklerine sarılmıştı delikanlı. Kadın da delikanlıya. Yine kuğular uçuyor gözlerine doğru, çıkar çıkmaz şimşek olacaklar.
Ben nasıl çıkacağım? Çıkarsam kadın gökkuşağı olmadan yaşayabilecek mi? Çıkmazsam ben yaşayabilir miyim en güzel renklerin bile hüzünlendiği bu düşte? Gerçekte bütün renkleri yasaklamış, düşlerine saklamış. Neden peki? Sadece yasak aşkı yüzünden mi? Aşk bu kadar güçlü mü? Yoksa insanlar mı savunmasız ona karşı?
Hemen çıkmam gerek buradan. Bir kuğunun kanadını yakalasam, gökkuşağını ona bıraksam! Alırsam ölecek. Biliyorum. Hiçbir insan renksiz yaşayamaz. Peki ben düşsüz? İşte son kuğu geçiyor. Hemen arkasında siyah var. Yetişmeye çalışıyor ona. Hadi çabuk ol. Uç, al beni. Güçlükle yakalıyorum kanadından. Bütün renkler geliyor benimle. Evet işte gözleri. Hızla çıkıyorum.
Dalgaların delicesine dövdüğü bir kayalıkta buluyorum kendimi. Kadın hemen önümde duran büyük bir kayanın üzerinde yatıyor. Kıpırtısız. Dudaklarında garip bir tebessüm. Delikanlı duruyor hemen yanıbaşında. Ellerini tutmuş kadının. Onları son kez birlikte görüyorum. Beraberce yükseliyorlar gökyüzüne. Ellerimde tuttuğum gökkuşağını sallıyorum arkalarından. İkisi de dönüp bana bakıyorlar. Dalgalar yutuyor gökkuşağını.
Kıpırdanmaya çalışıyorum, olmuyor. Bedenim ağır. Usulca bırakıyorum kendimi oynaşan dalgaların arasına. Ben burada kalmalıyım. Düşler insanlarda.
Handan Gökçek
| Elinizde bir pinpon topu var. Bu pinpon topunu 1 metre yükseklikten yere bırakıyorsunuz. Top yerden 33 cm yükseliyor. Sonra elinize başka büyük bir top alıyorsunuz. Bu topu da aynı yükseklikten bırakıyorsunuz; bu top da 33 cm yükseliyor. Ancak amacınız bu toplardan en az birini 4 metre yükseltmek. | |
|
Bunu nasıl yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Toplardan birini hızla yere çarpmayı düşünüyorsunuz. Ama oyunun kuralı şiddet kullanmayı içermiyor. Yine de siz hızlı bir hareketle pinpon topunu olanca gücünüzle yere çarpıyorsunuz ama top sadece 90 cm yükseliyor. Size verilmiş olan bir süre var. 4 dakika içinde bu sorunu çözmeniz gerekiyor. Birkaç defa daha deniyorsunuz; ama her iki top da aynı ölçüde yükseliyor. Eğer toplar 1/3 oranında yükseliyorsa 12 metre yükseklikten bırakılan top 4 metre yükselir diyorsunuz. Ancak içinde bulunduğunuz odanın tavanı 4 metre. Oyunu kuran kişi, üstelik bu oyunun kurallarından birinin, topu 1 metre yükseklikten yere bırakmak olduğunu belirtiyor. Hızla düşünüyorsunuz, neler yapabileceğinizi ama bir türlü çözümü bulamıyorsunuz. Sürenin sonuna doğru, oyunu size oynatan kişi, "Toplar birbirine yardım edebilir mi?" diye soruyor. Siz bu soruyu dahi anlayamıyorsunuz. Top birbirine nasıl yardım etsin ki! Sürenin sonunda oyunu oynatan kişi, iki topu alıyor. Pinpon topunu büyük topun üstüne eliyle koyuyor ve iki topu ayna anda bırakıyor. İki top bir metre yükseklikten yere düşüyor ve pinpon topu 4 değil, 5 metre yükseliyor. Bu yaşamda büyük sonuçlara ulaşmak istiyorsak, daha önce denenmemiş yöntemleri denememiz gerekiyor. Yepyeni bir bakış açısıyla problemlere ve hatta çözümlere yaklaşmak gerekiyor. Bu problemin çözümünde büyük top küçük topa yardım ediyor. Büyük top yere düşerken önce yere çarparak küçük topu tavana kadar sıçratıyor. Biz de kendi yaşamımızda ilerlemek istiyorsak yardım etmeye ve yardım almaya açık olmalıyız. Dünyadaki büyük başarıların hemen hepsinin arkasında birilerinin yardımı ya da işbirliği vardır. İşbirliğine kapalı olan insanların bu dünyada alabileceği sonuçlar oldukça kısıtlı. Örneğin, kolye satan iki sokak tezgahı düşünün. İkisi de rakip ve diğerinin daha az kolye satmasını istiyor. Sonuçta ikisi de diğerinin işini baltalamaya çalışıyor ve her ikisi de daha az kolye satıyor. Çocuklarını girişimci yapmak isteyen baba, iki çocuğuna iki kasa elma alıyor. Çocuklar bir sokağın kenarında elma satmaya çalışıyorlar; ama işler iyi gitmiyor. Her ikisi de birinci günü pek para kazanamadan bitiriyor. Geceleyin ne yapabiliriz, diye düşünüyorlar ve bir formül buluyorlar. İkisi de elmalara farklı fiyat koyuyor. Bir tanesinde elmanın kilosu 4 Yeni Türk Lirası, diğerinde ise 3 YTL. Böylece oradan geçenler, elmaların aynı olduğunu görünce ucuz olan 3 YTL'lik elmalardan alıyor. 3 YTL'den elma satanın elmaları bitince 4 YTL'lik elmalardan takviye yapıyorlar ve akşama kadar bu modelle elmaları bitiriyorlar. Günün sonunda da kazandıkları parayı paylaşıyorlar. Halbuki iki kardeş, işbirliği yapmasa ikisi de belki de hiç elma satamayacak ya da çok az satacak. Büyük başarıların sırrı, işbirliği, uyum ve yeni fikirleri uygulamak gibi görünüyor. |
| Anasınıfı öğretmeni, sınıftan Mert'i ayırdı ve çocuklara "Mert'i parmağıyla havaya kaldırabilecek var mı?" diye sordu. Çocuklar bu soru karşısında şaşırdılar. Ama kimse Mert'i havaya kaldırmak için gönüllü olmadı. Sonra öğretmen "Sizce bu imkânsız mı?" diye sordu. | |
|
Çocuklar hep bir ağızdan "İmkânsız." diye bağırdı. Öğretmen de Mert'i bir tabureye oturtup sınıftan dört çocuk çağırdı. Çocuklara işaret parmaklarını açıkta bırakıp ellerini yumruk yapmalarını söyledi. Sonra da çocuklara parmaklarını taburenin oturma yerinin altına koymalarını söyledi. Ardından da "Üçe kadar sayacağım, sonra aynı anda Mert'i kaldırmayı deneyeceksiniz." dedi. "Üç!" deyince çocuklar Mert'i yerden 50 cm. kaldırdılar. Mert, öğrenciyi kaldıran çocuklar ve deneyi izleyen çocuklar şaşkındı. Öğretmen, şöyle dedi: "Çocuklar, bir şeyin imkânsızlığı sadece sizin kafanızdadır. Bilimle imkânsızı yenebiliriz." Aslında olan olay şuydu. 6 yaşında bir çocuk ortalama 20 kilo kadardır. Bu yaşta ortalama bir çocuk da işaret parmağıyla rahatça 5 kilo kaldırabilir. Dört çocuk yirmi kiloluk bir arkadaşlarını rahatça kaldırıyor; çünkü kişi başına 5 kiloluk bir ağırlık düşüyor. Deneydeki püf noktalarından biri de aynı andalık ve uyum. Çünkü eğer çocuklar aynı anda yapmazlarsa Mert kalkamadığı gibi tabureden düşebilir de. İmkânsız görünen bir şeyi yapabilmenin yollarından biri öncelikle yapılabileceğine inanmak, daha sonra bilimden ya da matematikten yararlanmak, ardından da uyumlu bir takım oyunu göstermek. Aynı anasınıfı öğretmeni çocuklara birer tane balon dağıttı ve çocuklara balonu delik kısmından değil, delik olmayan kısmını ağızlarına alarak şişirmelerini söyledi. Tabii ki balon şişmedi. Balonu yanlarından şişirmesini söyledi o da olmadı. Sonunda balonu normal yerinden, delik kısmından üfleyen çocuklar, belirli ölçüde balonları şişirdiler Ardından öğretmen dedi ki: "İşte çocuklar bazen bazı noktalar yaşamda çok daha etkilidir. Dolayısıyla nereye odaklanacağımızı iyi bilmek gerekir." Öğretmen sınıfa kol saatini göstererek "Kol saatimin saniyesinin tık tık edişini duyuyor musunuz?" diye sordu. Kimse duymuyordu. Öyle olunca öğretmen bir kâğıt havlu rulosu çıkardı. Her çocuğun kulağını, kol saatine rulo mesafesinde tutuyordu. Sonra ruloyu hızlıca çekip "Saatimin saniyesini duyabiliyor musunuz?" diye sordu. Yine duymamışlardı. En son olarak kâğıt havlu rulosunu kol saatinin ucuna, diğer ucunu da çocuklardan birinin kulağına dayadı. İnanılmaz bir şey oldu. Saat ile kulakları arasındaki uzaklık aynı olmasına rağmen, çocukların her biri rulonun ucuna geçince saniyenin "tık tık"ını duymaya başladı. Öğretmen, "Bir şeyi gerçekten öğrenmek istiyorsanız odaklanmanız gerekiyor. Sesi duyabildiniz; çünkü kâğıt havlu rulosu sizin odaklanmanızı sağladı ve çevredeki diğer seslerden sizi yalıttı." dedi. Hayatta da başarı elde etmek istiyorsanız, dikkatinizi başarmak istediğini şeye vermelisiniz. Anaokulu öğretmeni, elindeki uzaktan kumandadaki düğmelerden birine basarak, uzaktan kumandanın önündeki ışığı görüp görmediklerini sordu çocuklara. Çocukların hiçbiri ışığı görmedi. Ama sınıftaki televizyon açıldı. "Kumandadan çıkan kızıl ötesi ışınları, insan gözü göremiyor." dedi. "Acaba bu kızıl ötesi ışını görebilir miyiz?" diye yeni bir soru sordu. Çocuklar, kumandanın önüne bir kâğıt koydu. Ama yine de göremediler. Ardından bir fenerle baktılar yine göremediler. Sonunda öğretmen kendi kameralı cep telefonunu çıkardı. Uzaktan kumandanın bir düğmesine basarken cep telefonunun kamerasını açtı. İnanılmaz bir şekilde cep telefonunun kamerası kızıl ötesi ışınları görerek, ekrana yansıtıyordu. Çocuklar büyük bir şaşkınlıkla kızıl ötesi ışını izledi. Ardından öğretmen açıkladı: "İmkânsız diye bir şey yoktur. Sadece bir şeyi başarmak için gerekli şartlar oluşmamıştır. Şartlar oluşunca, imkânsız imkânlı hale gelir." |
| Anasınıfı öğretmeni, önüne 40 kadar kitap yığmış, elinde üç parça, kenarları 40 santim olan kare şeklinde üç karton var. | |
|
Kartonlardan birini gösterip çocuklara, bunun, önündeki kitapları kaldırıp kaldıramayacağını soruyor. Çocuklar, kitapların çokluğuna ve kartonun cılızlığına bakıp "Kaldıramaz." diyor. Anasınıfı öğretmeni elindeki kartonu alıp 10 santim yüksekliğinde kenarları olan, içi boş bir sütuna dönüştürüyor. Masanın üstündeki kitapları birer birer bu sütunun üstüne koymaya başlıyor. Karton inanılmaz bir şekilde hiçbir kırılma olmadan 20 kitabı rahatlıkla taşıyor. Ancak 32. kitaba gelince karton kırılıyor. Ardından öğretmen elindeki ikinci kartonu üçgen bir kesitli, yine ortası boş bir sütuna dönüştürüyor. Sonra da tekrar kitapları bu sütunun üstüne dizmeye başlıyor. 33. kitap konduğunda sütuna hiçbir şey olmuyor. Üçgen formlu sütun, kare sütundan daha dayanıklı görünüyor. 34, 35, 36 derken, 37. kitapta bu sütun da yıkılıyor. Çocuklar hayretle öğretmenlerini izlerken, öğretmen son kartonu alarak çember oluşturacak bir şekilde kıvırıyor ve çember şeklinde bir sütun elde ediyor. Tekrar kitapları sütunun üstüne dizmeye başlıyor. Otuz sekizinci kitabı koyduğunda sütun hâlâ son derece kuvvetli görünüyor. 40 kitabın hepsini sorunsuz bir şekilde taşıyor. Öğretmen yandaki odadan bulduğu 10 kitabı da daha getiriyor. Bu kitapları da diğer 40 kitabın üstüne koyuyor ve sütun 50 kitap taşıdığı halde hiçbir sorun olmuyor. Ardından çocuklara "Kare sütun, üçgen sütun ve çember sütun, bu formların hangisi en güçlü?" diye soruyor. Çocuklar çember sütunun en güçlüsü olduğunu söylüyor. Öğretmen bu deneyden çıkan dersleri açıklıyor. Öncelikle küçük bir cismin, kendisinden katlarca ağır bir cismi taşıyabileceğini söylüyor. Kartonun kalınlığı 1 milimken, en zayıf form olan kare sütun şeklindeyken 330 milim kalınlığında bir ağırlığı taşıyabiliyor. Dolayısıyla hayatta küçük ya da büyük olmaktan, hafif ya da ağır olmaktan daha önemli olan, hangi formda olduğumuz. Kendimizde yaptığımız bir form değişikliği tüm sonuçları etkileyebiliyor. İkinci olarak, kare, üçgen ya da çember sütunların üçü de birbirine çok benzedikleri halde ve yan alanı aynı büyüklükte olmalarına rağmen, bu formların taşıma güçleri birbirinden farklı. Demek ki formdaki küçük değişiklikler, sonuçları radikal ölçüde değiştirebiliyor. Deneyi tersine bir sırayla yapsak ve çember sütunun 50 kitap kaldırabildiğini gördükten sonra üçgen ve kare sütunu denemeden ne kadar kitap sayabileceklerini tahmin etmeye kalksak aynı sayıda kitap kaldırabileceğini düşünebiliriz. Bu deneyi yapmadan matematik hesabına girişmek de bizi yanıltabiliyor. Çevreleri aynı büyüklükte olan üçgen, kare ve çemberin alanlarını hesaplayabiliriz. Çember en büyük alana sahiptir. Buradan yola çıkarak en büyük alana sahip olanın en çok sayıda kitap taşıyabileceğini düşünebiliriz. Kare ikinci en büyük alana sahip formdur. Üçgen ise en küçük alana sahiptir. Ancak taşıma gücü olarak üçgen, kareden daha fazla kitap taşıyabilmektedir. Öyleyse taşıma gücünün, bu formların alanlarıyla bir ilgisi yoktur. Ancak bu formların içleri dolu olsa, kare üçgenden daha fazla kitap taşıyabilir. Bir çocukta işe yaramış olan bir eğitim stratejisi başka bir çocukta işe yaramıyor. Bir derste işe yarayan ders çalışma stratejisi bir başka derste işe yaramayabiliyor. Birilerini etkili şekilde yönetmek için kullandığımız teknik, bir başka grubu yönetmekte işe yaramayabiliyor. Öyleyse aynı gibi görünen iki insan, iki kardeş, iki olay, iki evlilik, iki işyeri, iki problem bile farklı şartlarda farklı sonuçlar elde ediyor. Önceden elde ettiğimiz öğrenmelerin birçoğu aslında, gelecekte yanlış genellemeler yapmamıza yol açmaktan başka bir işe yaramıyor. |
Nasıl Mutlu Olunmaz?Mustafa Akyol |
Bu yazıda "Beyaz Türkler"den ve onların mutsuzluk sendromundan söz edeceğim.
Beyaz Türkler kavramını dilimize ünlü sosyoluğumuz Nilüfer Göle kazandırmıştı. Göle, bu kavramla, kendilerini Türkiye'nin "ilericileri" olarak gören asker-sivil bürokrasiyi ve entellektüelleri kast etmişti. Benim sözünü edeceğim kesim ise, Beyaz Türkler'in genç jenerasyonu. Çoğu kolejlerde, hatta sonra yurtdışında okumuş, 1980 sonrası ortamda büyüyerek "köşe dönme" kültürünü özümsemiş, iyi mesleklere, Batılı yaşam standartlarına kavuşmuş, genç ve orta yaş kuşak insanlarımız.
Beyaz Türkler, görünürde, mutlu olmak için pek çok nedene sahipler. Bu ülkenin yaşam standartlarının bir hayli ötesindeler. Adeta küçük Asya'da New York'u, Londra'yı veya Paris'i yaşıyorlar. Değerli entellektüellerimizden Rıfat Bali, Beyaz Türklerin bu bohem yaşamının iyi bir yansımasına işaret etmişti: İstanbul'daki bir partiyi, "Burası New York, karşısı Üsküdar!" diye duyuran bir davetiye...
Beyaz Türklerin çoğunun yaşamındaki en büyük değeri ise aslında tek bir kelimeyle özetlemek mümkün: Tüketim... Yaşamları daha fazla ve daha kaliteli tüketim üzerine kurulu. İyi kazanç sağlayan işlerde çalışmak ve böylece daha iyi evlere, arabalara, giysilere kavuşmak... Gezmenin, eğlenmenin ve belki de gösterişin doruklarına çıkmak... Hep daha fazla tüketmek ve bu tüketimi de, bol "marka"lı bir yaşam biçimi içinde, eşe-dosta duyurmak.
Bu renkli hayat Beyaz Türkler tarafından yaşanırken, medya aracılığıyla da "öteki Türkiye"ye daha da süslenip seyrettiriliyor. Bu öteki Türkiye'nin "televole kültürü" içinde yanıp tutuşan kısmı da, Beyaz Türkler gibi olmak, onlar gibi tüketebilmek için can atıyor.
Ama acaba bu renkli hayat Beyaz Türkleri mutlu edebiliyor mu ki?
Mutsuzluk Krizi
Kuşkusuz her bireyin mutluluk ölçüsü ve düzeyi birbirinden farklıdır. Ancak Beyaz Türkler'in çoğunda garip bir mutsuzluk sendromu olduğunu gösteren ve "içerden gelen" sesler var. Milliyet'in genç kalemi Ece Temelkuran, bir yazısında bu sendromdan şöyle söz etmişti:
"Sanıldığından daha çoklar. Gitgide çoğalıyorlar. Etraftalar. Hayatı panzehirsiz kaldıramıyorlar. Sipram, Prozac, Xanax, Lustral ve benzerleri olmadan devam edemiyorlar. Anti - depresansız çekilmeyen bir hayat bu; panzehiri alınmazsa öldüren... Yirmilerin sonunda, otuzların başındalar. Hepsi "başarılı" çocuklar. İyi okullarda okumuş, iyi işlere girmiş insanlar. Hayatlarında ters giden pek bir şey yok ama yine de mutlu değiller.... İlaçsız üstesinden gelinemeyen, hatta nedeni bile pek anlaşılamayan bir mutsuzluk dalgası var etrafta; marka giysiler üzerini örtüyor."
Bir başka deyişle, Beyaz Türklerin pek çoğunun psikolojisi, reklamlarda veya magazin basınında gösterildiği gibi iç açıcı değil.
Acaba neden?
Aslında sorun, sadece Beyaz Türklerle değil, onların coşkuyla benimsedikleri tüm bir "modern yaşam"ın kendisiyle ilgili. Varolma amaçlarını daha fazla paraya, kariyere, statüye, cinselliğe ve eğlenceye ulaşmak olarak belirleyen çağımız insanların çoğunda, yaygın bir mutsuzluk, bir depresyon hali var.
Bunu da en iyi sanatçılar ifade ediyor.
1999'da çevrilen ve tüm dünyada yankı uyandıran "Fight Club" (Dövüş Kulübü) filmi, bu ifadenin çarpıcı örneklerinden biriydi. Filmde, iyi bir ev ve iş sahibi olan genç bir adamın, tüm bunlarla bir türlü mutlu olamayışı ve sonunda kendi benliğinden ikinci bir karakter çıkararak bir tür "anarşi örgütü" kurması anlatılıyordu. Filmin "filozof" aktörü Tyler Durden (Brad Pitt), örgütün üyelerine şöyle sesleniyordu:
"Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için... Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız. Televizyonla büyütüldük ve bir gün hepimizin milyonerler, film yıldızları veya rock starları olacağına inandırıldık. Ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz ve feci şekilde asabımız bozulmuş durumda..."
Beyaz Türklerin çoğu "bu asabı bozulmuşluk" durumunu ya yaşıyor ya da yaşamamak için kafalarını kuma biraz daha gömüyor, takviye olarak da "Prozac" alıyor. Her tüketim düzeyi onlara yeni bir kurtuluş vaad ediyor; bir üst model arabayı, bir öncekinden daha "çılgın" bir eğlenceyi hedeflemenin bir tatmin duygusu var elbette. Ama o hedefe varınca tatmin hemen ortadan kalkıyor. Kendisine varılınca yok olan çöl serapları gibi, modern yaşamın mutluluk paketleri de açılınca anlamsızlaşıyor.
Peki Beyaz Türkler nasıl kurtulur? Nasıl mutlu olurlar?
Elbette bunun cevabını her insanın kendi başına bulması gerekiyor. Ancak bilge siyasetçi Süleyman Demirel'in yöntemiyle düşünerek, önce olmazları belirlemek; yani, önce insanı neyin mutlu etmeyeceğini tespit etmek, iyi bir başlangıç olabilir.
Reklamların Sahte Dünyası
İlk tespit, tüketimin insanı mutlu etmeyeceğidir. Reklamlarda milyonlarca kez gördüğümüz; şu marka arabayı kullandığı veya bu marka gazozu içtiği için mutlu olan insan tasvirleri, tek kelimeyle aldatmacadır. Din adamı kimliğinin yanında derin bir entellektüel de olan İngilitere Başhahamı Jonathan Sacks, bu konuda şu yorumu yapıyor:
"Bize yeni moda blue jean'i, şu saati veya bu arabayı almakla elde edeceğimiz vaad edilen mutluluk, az sonra yeni bir ürün tarafından yok edilmekte ve o ancak yeni ürünü almakla yeniden mutlu olacağımız söylenmektedir. Tüketim toplumu, arzuları uyandırma, tatmin etme ve sonra yeniden uyandırmadan oluşan sonuçsuz bir süreci izler. Nihai huzura giden bir çabadan ziyade, bir tür bağımlılıktır." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 40)
Hayattaki hiç bir maddi kazanım, hiç bir statü aşaması "kurtuluş" olamamaktadır. Her biri yanında yeni sıkıntılar, yükler ve bir de "tüm bunları kaybetme korkusu" getirmektedir modern insana...
Peki acaba bu gibi maddesel şeyler değilse, aşk mıdır insanı mutlu edecek şey? Günümüzde pek çok genç, özellikle de genç kız, bu inançtadır ve "gerçek aşk"ı bulup beyaz atlı prensiyle mutluluğa yürüme hevesindedir.
Oysa bu heves de modern eğlence endüstrisi tarafından insanlara çizilen toz pembe bir senaryodan kaynaklanır ve gerçeğe uymaz. Dikkat ederseniz, romantik filmlerin çoğu, çiftlerin türlü badireleri atlatıp evlenmeleri ile sona erer. Görkemli bir düğün sahnesinde etrafa gülücükler dağıtırlar. Hayatın anlamını o törende bulmuş gibidirler... Ancak gerçekte bir kaç ay sonra aşkın büyüsü sönecek, eşler bir diğerinin olumsuz yönlerini de görmeye başlayacaklar ve evlilik yaşamın rutin bir parçası haline gelecektir. Duruma göre belki iyi bir rutin olabilir, ama bir "kurtuluş" değildir.
Bir zamanlar 68 kuşağını motive etmiş olan entellektüel çabalar da, paradan veya "aşk"tan biraz daha doyurucu olabilseler bile, yeterli değildir. Jonathan Sacks şöyle der:
"Aydınlanma sonrası sistemler — bilim, ekonomi veya siyasi ideolojiler — ilk başta ortaya koydukları kuşatıcı iddialarından geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Bilim tarifsel; ekonomi ilişkisel, siyaset ise yönetseldir. Bize neyi ve nasıl sorularının cevabını verebilirler, ama "neden" sorusunun cevabını veremezler." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 37)
Çünkü sorunun cevabı daha derinlerdedir.
Sonsuzluğa Özlem
Beyaz Türklerin ve genel olarak modern insanın yaşadığı kriz, insanoğlunun amaç ve özlemlerini, maddesel dünyayla sınırlamalarından kaynaklanır. Oysa Hz. İsa'nın İncil'de söylediği gibi, "insan yalnızca ekmekle yaşamaz".
M.I.T., University of California, Berkeley gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders vermiş olan Amerikalı düşünür Houston Smith'e göre, "Bu dünyanın sınırlı varoluşu, insan kalbini tam olarak tatmin edememektedir. Çünkü insanoğlunun doğasına, günlük deneyimimizin bize veremediği 'ötedeki' bir şeye özlem duyma hissi kazınmıştır." (Houston Smith, Why Religion Matters, 2001, s. 28)
İnsan, kendinden ve etrafındaki her şeyden daha büyük, daha mutlak bir ideale bağlanma ihtiyacındadır. Bu ihtiyacı reddettiğinde, kendi doğasına aykırı davranmış olur. Modern insan, ve bu arada bizim Beyaz Türklerimizin çoğu, bu temel gerçeği göz ardı ettikleri için krizdedirler. Kimi düşünürlerin "anlam krizi" dediği şeydir bu. Hayatın anlamını, aslında anlam oluşturamayacak şeylerde aramakta ve sonuçta anlamsız hayatlar yaşamaktadırlar.
Öte yandan modern insanın bencil ahlakı da, kendi doğasına aykırıdır. Dünyada ve ülkemizde milyonlarca insan yarı aç ve fakir biçimde yaşarken, israf ve açgözlülükle dolu bir tüketim çılgınlığı sürmek, vicdansızlıktır. Ve vicdan, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bu yolun yanlış olduğunu söyler insana. İnsan o vicdanı daha da bastırabilmek için uğraştıkça, insanlıktan o kadar uzaklaşır. Mutsuzluk ise kaçınılmaz bir sonuçtur; çünkü mutluluk insanlara özgü bir duygudur.
Peki kurtuluş nerededir?
Başta belirttiğim gibi, hepimiz bu soruyu kendi vicdanlarımızın içinde cevaplamak durumundayız.
Ama şu kesindir: Beyaz Türklerin sahip olduğu, öteki Türklerin çoğunun da imrendikleri şeylerin hiç biri, mutluluk veremezler. Hayatı kolaylaştıran, renklendiren birer araç olabilirler; ama amaç olamazlar.
Bir diğer kesin gerçek ise, tarih boyunca kendilerini en mutlu hissetmiş olan insanların; almak yerine vermeyi, bencilik yerine fedakarlığı ve madde yerine anlamı tercih edenler olduğudur.
Bir bildikleri vardır belki de...
Parayla mutluluk satın alınır mı?Melih Arat |
En çok ne için dua ediyorum biliyor musun? Bir arabam olsun istiyorum. Yakın bir yerde de yazlığım. Eşimi alıp hafta sonları yaşadığım atmosferi değiştirmek istiyorum.
Başka istediğin bir şey yok mu?
Olmaz olur mu, yeni model taşınabilir bir bilgisayar almak, evin dekorasyonunu değiştirmek, kendime ve eşime yeni model cep telefonları almak istiyorum.
Yok mu başka istediğin bir şey?
Olmaz olur mu, herkes gibi zengin olmak ve zenginliğin satın alabileceği her şeye sahip olmak istiyorum.
Ben bunlardan vazgeçtim; bunları istemiyorum.
Neden vazgeçtin; Nepal rahipleri ya da dervişler gibi mi olmak istiyorsun?
Bu söylediklerine sahip olmak seni mutlu mu yapacak?
Elbette! Çok param olsaydı ve istediklerimi alabilseydim mutlu olurdum tabii.
Çok paranın ve istediklerimize sahip olmanın bizi mutlu edebileceğinden emin değilim. Birçok insan tanıyorum, bu söylediklerinin çoğuna sahipler, ev, araba, yazlık ve bol para… Ama onları pek mutlu görmüyorum. Sahip olmak insanı mutlu etmiyormuş gibi geliyor.
Sen akıllı bir insansındır; "para mutluluğu satın alamaz" gibi klişe bir şey demeyeceksin herhalde. Adam çok zengin; ama kızı okulda başarısız ve adamın hiç beğenmediği çocuklarla arkadaşlık ediyor gibi örnekler vermeyeceksin diye düşünüyorum. Ya da adam zengin, büyük bir şirketi var; ama haftada yedi gün çalışıyor. Sürekli şirketin sorunlarını çözmek, insanları yönetmek, toplantılara katılmakla zamanını harcıyor; sahip olduklarını tadına vararak kullanamıyor gibi açıklama da yapmayacaksın sanırım.
Evet, haklısın. Sahip olmak insanı mutlu etmiyor derken bunları kastetmiyorum. Söylediklerin de örnek gösterilebilir; ama beni böyle düşünmeye iten bunlar değil.
Peki, ne öyleyse?
Bana öyle geliyor ki, çevremizle sağlıklı ve insanca ilişkilerimizin olması bizi mutlu ediyor. Diyelim ki, harika bir sitede, harika bir dairede oturuyorsun; ancak bir komşun var ve tanıştığınız ve sürekli karşılaştığınız halde sana hiç selam vermiyor. Ya da evlisin, çok varlıklı bir ailesiniz; ama eşinle hiç geçinemiyorsunuz. Çocuğunuz var, eşinle akşam sinemaya gitmek istedin ve çocuğunu annenlere bırakmak istedin; ama annen "senin çocuğuna dadılık yapamam" diyerek reddetti. İşyerinde orta kademe yöneticisin, güzel bir odan, şirketin tahsis ettiği son model bir araban var; ancak yan odadaki yöneticiyle sürekli çatışma içindesin. Bu söylediklerimden biri hayatında olsa mutlu olabilir misin?
Herhalde olamam.
Bir de şöyle düşün; cebinde paran çok az; kirada yaşıyorsun ve sahip olmak istediklerinin çok azı var. Bununla birlikte eşinle harika bir ilişkin var; komşuların dünyanın en dost canlısı insanları; annen baban her konuda çok anlayışlı ve sana destek oluyorlar; sen küçük bir memursun; ama işyerindeki çalışma arkadaşlarınla harika anlaşıyorsunuz. Varlıklı bir insan olmasan da, bu ilişkilerin varlığı seni mutlu ve huzurlu yapmaz mı?
Ne demek istediğini anlıyorum; sağlıklı ilişkiler, geleneksel anlamda mal mülke sahip olmaktan daha önemli. Sağlıklı ilişkiler huzurlu bir yaşamın kaynağı. Sana katılıyorum; sağlıklı ilişkilere sahip olanlar huzurlu olurlar. Mutlu olmak için başka başlıca bir şey gerekiyor.
Peki, sence mutlu olmak için gereken başlıca şey nedir?
Hızlandırılmış hayat tehlikesiProf. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU |
Hayatı daha iyi yaşamak istiyorsanız zamanı daha iyi kullanmalı, onu daha değerli ve yaşanabilir kılmalısınız. Oysa bugünkü 'hızlandırılmış hayat' (fast-life) biçimimiz, zamanın elimizden kayıp gitmesine neden oluyor, en önemli şeyin 'sağlık' ve 'mutluluk' olduğunu unutturuyor.
ZAMAN avuçlarımızın içinden müthiş bir hızla kayıp gidiyor. Ve biz hiçbir zaman bitmeyecek olan bir 'yapılacak işler listesi'ni bir an evvel tamamlayabilmenin telaşıyla koşturup duruyoruz. Oluşturduğumuz gereğinden uzun bu 'yapılacak işler listesi'ni tamamlamakla o kadar çok meşgulüz ki sahip olduğumuz en önemli şeylerin 'huzur' ve 'sağlık' olduğunun farkında bile değiliz. Bizi sevenleri, sevdiklerimizi, hayatın güzelliklerini ve daha pek çok şeyi fark etmeden, hayatın bize verdiklerine şükretmeden...
Bu 'amaç odaklı yaşam biçimi' ve hızlandırılmış hayat (fast-life) tıpkı fast food yiyecekler gibi bir şey. Lezzetsiz, keyifsiz, sentetik ve plastik! Sonsuz zamanın bize ayırdığı küçücük bir bölüm olan hayatımız, zaten yeteri kadar kısa ve çoğu kısmı zaten bize ait değil (hayatın neredeyse üçte biri uykuda geçmektedir). Zamanın geri kalanını iyi değerlendirmenin, anı yaşayıp hissetmenin kısacası hayatı fark edip keyfini sürmenin asla unutulmaması gerekiyor.
Hayatı daha iyi yaşamak istiyorsanız zamanı daha iyi kullanmalı, elinizden kayıp gitmesine izin vermemeli, sıkı tutmalı ve onu sonuna kadar yaşamalısınız.
Yaşanmamış ve kaybedilmiş zamanların bir daha geri dönmemek üzere yanınızdan geçip gittiğini, bizim için yitik vakitler haline geldiğini söyleyen Debbie Ford çok haklıdır. Doya doya ve iyi yaşanmış bir hayatın huzur, mutluluk ve sağlık dolu dakikalar, saatler ve günlerin alt alta toplamından başka bir şey olmadığını lütfen unutmayın.
Kendinizi nasıl hissediyorsunuz
'Mutluluk, sağlık ve huzur'dan oluşan bir eşkenar üçgenin tam ortasında yer alabilmeniz için yanıtlamanız gereken ilk şey, kendinizi nasıl hissettiğinizdir. Hastalıkta ve sağlıkta, gençlikte ve yaşlıklıkta hayatınızı en iyi şekilde yaşayabilmeniz için kendinizi iyi hissettiğinizden emin olmalısınız. Bu soruyu evet olarak yanıtlamak için birşeyleri mutlaka yapmanız gerekiyor. Işte onlardan ilk 20'si:
Kendinize karşı daha nazik, cömert ve saygılı olmalısınız.
Kendinizi beğenmeli, beğenmediğiniz yönlerinizi araştırmalı, eğer varsa onlardan kurtulmalısınız.
Başarılarınızı önemsemeli, gücünüz ve yeteneklerinizin farkında olmalısınız.
Her başarınızı önemsemeli, kutlamalı ve yenilerine basamak yapmalısınız.
Size keyif veren, coşku ve neşe yükleyen şeylerle daha sık birarada bulunmalısınız.
'Mükemmel bir hayat yaşamak' tutkunu olmamalı, her şeyin ve her günün mükemmel olamayacağını unutmamalısınız.
Önemli insanlar için sakladığınız davranışları önce kendiniz için kullanmalısınız.
Hak ettiğinizden fazlasını istememeli, hakkınızı aramalı ve almalısınız ama bazen biraz daha azına razı olmalısınız.
İç hesaplaşmalardan, kendinizle yüzleşmekten korkmamalı, utanmamalı, kaçmamalısınız.
İyi ve güzel şeyler beklemeli, olmasını istediğiniz şeyleri ısrarlı ama akıllı bir tutumla aramalısınız.
Sizi herkesin sevip desteklediğine, güvenip saygı gösterdiğine, sizden saygı ve dostluk beklediğine inanmalısınız.
Sahip olduklarınızdan gurur duymalı, onları asla küçümseyip aşağılamamalısınız.
Olanla yetinebilmenin, çok şükür diyebilmenin huzur verici limanından ayrılmamalısınız.
Hayatınızı yeni farkındalıklar, kazanımlar ve arınmalarla büyütmeli değiştirmeli ve çoğaltmalısınız.
Kendinizle barışık kalmalısınız.
Yarına dair iyi duygular geliştirmeli, dünün geçmişte kaldığından kuşku duymamalısınız.
Hissettiklerinizi yaşayacağınızı ve onların bir süre sonra size mutlaka yansıyacağını unutmamalı, iyi güzel duygular içinde olmaya çalışmalısınız.
İyi ve güzel şeylere niyetlenmeli, hergüne iyi duygularla başlamalı ve tamamlamalısınız.
Kendinize verdiğiniz değeri unutmamalı, ona yeni ve etkili destekler katmalısınız.
Paylaşmak, yardım etmek, hoş görmek, affetmek, barışmak, güvenmek sihirli kelimelerdir. Bunları sık sık kullanmalısınız.
Birkaç dakika yeter
'Her şeyin tamamen değişmesi için sadece birkaç dakika yeter!' Bu cümleyi günde bir kez hatırlamanızı ve tekrarlamanızı Öneriyorum. 'Bir dakikada düşüp kafanızı kırabilir, en yakınızı bir kazada kaybedebilir, bir dostunuzun kanser olduğunu çalan bir telefonda öğrenebilirsiniz. Bir dakika içinde yıllardır kırgınlık ve kızgınlık duyduğunuz, karşılaşmadığınız, unuttuğunuz eski bir dostu telefonla arayıp barışabilir, sonra da koltuğunuza şöyle bir yaslanıp çayınızı yudumlayabilirsiniz. Ve yine bir dakika içinde köşede sessizce bekleyen radyonuzu açıp odanızı müzikle de doldurabilirsiniz'.
Akşam evinize bir demet çiçek, küçük bir kese kağıdı kestane, bir kutu çikolata ile dönmek için de bir kaç dakikanızı ayırmanız yeterlidir
Umut yaşamın biricik ilacıdır...
Evde Domates yetiştirmek keyifli bir uğraş. Domates çekirdeklerini bir peçete üzerine koyup kurumasını sağlarsınız. Bahar gelince suda ıslatıp çekirdekleri peçeteden ayırırsınız. Bir saksıya torf koyup ekersiniz.
Yazın Hormonsuz, dalından yeni kopmuş el emeği göz nuru domates, biber, salatalık yemek istiyorsanız ve toprakla uğraşmayı seviyorsanız ama Bahçeniz de yoksa Size göre bir Hobimiz var.
Evde Domates yetiştirmek keyifli bir uğraş. Domates çekirdeklerini bir peçete üzerine koyup kurumasını sağlarsınız. Bahar gelince suda ıslatıp çekirdekleri peçeteden ayırırsınız. Bir saksıya torf koyup ekersiniz. Çıkan fidelerin her birini ayrı saksıya dikmek ve artan fideleri komşulara dağıtmak gerekir.
Saksıda sebze yetiştirmek, bahçesi olanların bile zaman zaman başvurduğu bir yöntemdir. Balkon veya iç mekanlarda ise çiçek yetiştirmekten daha farklı, hoş bir tecrübe olabilir. Bahçe sahibi olmadan da sebzelerin doğal lezzetini, onları dalından koparmanın zevkini keşfetmek bütün emeklere değecek kadar caziptir.
Müsait yer varsa epey ürün verecek minik bir bahçe kurulabilir. Sebzelerin çoğu mevsimlik bitkilerdir ve ömürleri kısadır. Ancak mevsime göre farklı bitkilerle bu bahçeyi yıl boyunca canlı tutmak mümkündür. Camekanlı balkonlarda kış aylarında turfanda denebilecek sebzeler yetiştirilebilir. İç mekanlarda ise bol güneş alan bir pencere önünde bazı sebzeler yetişebilir..
Saksıda yetiştirilebilen sebze türleri süs biberi veya kiraz domatesle kesinlikle sınırlı değildir. Arzu edilen her türlü sebze bu yolla elde edilebilir. Ancak oldukça fazla emek isteyen bu uğraşa değecek kadar ürün verebilecek veya dekoratif özelliği olan sebzelerin tercih edilmesi daha doğru olur.
TOPRAK-BESİN
Sebze için kullanılacak toprak, dış mekan bitkileri için hazırlanmış ticari torflar olmalıdır. Bahçe toprağı içinde bir çok zararlı ve ot tohumu taşıyabilir. Ayrıca saksı içinde çabucak betonlaşarak kökleri boğabilir. Steril hazır toprak en iyisidir. Toprak daha önce başka bitkiler yetiştirilmemiş , yani taze olmalıdır.Özellikle iç mekan bitkileri toksik özelliklerini toprağa geçirmiş olabilir.
Ticari toprak karışımlarında en az 10 hafta yetecek kadar besin maddesi bulunur. Sebzeler geçici bitkiler olduğu için besin takviyesi pek gerekmez. Zaten aşırı besin sebzelerin yeşile kaçması, çiçek dökümü, dolayısı ile az meyve vermesi gibi neticeler doğurur.
Besin gerektiğinde çiftlik gübresi ve suni gübre kullanılmamalı dır. Hazır organik besinlerden az miktarda kullanılabilir. Pellet şeklinde (besinin yavaş çözülmesini sağlayan bir madde ile kaplanmış granül) tabii gübrelerden toprağa önerilen miktarda karıştırılır.
FİDE-TOHUM
Bütün sebzeler tohumla yetiştirilebilir. Ancak sadece birkaç fide ekilecekse domates, biber, patlıcan fide olarak alınırsa daha iyi olur. Salatalık, fasulye, bezelye, mısır, havuç,nohut gibi sebzeler tohumla ekilir.
Tohum ve fide alışverişi daima güvenilir yerlerden yapılmalıdır. Fasulye, bezelye, mısır gibi iri tohumlar ekilmeden önce birkaç saat ılık suda bekletilerek daha çabuk çimlenmesi sağlanır.
Domates, biber, patlıcan gibi fideler tohumdan yetiştirilmek isteniyorsa mart ayında tohumlar iyi toprak doldurulmuş saksılara seyrekçe serpilir. Üzeri 1 cm. toprakla örtülür ve hafifçe bastırılır. Saksılar oda sıcaklığında(18-20 c.) direkt güneş almayan aydınlık bir yerde bulundurulur. (Üzeri bir cam veya streç film ile kapatılırsa tohumlar çok kısa sürede çıkacaktır) Püskürteçle tohumlar çıkıncaya kadar sulanır. Çıkan fideler tutulabilecek hale gelince en kuvvetlileri bırakılmak kaydı ile seyreltilir. Fideler biraz büyüyünce küçük saksılara şaşırtılır. Bol aydınlık ve serin bir yerde bir hafta kadar güçlendirilir. Havalar ısındığında balkondaki nihai yerlerine dikilir.
Salatalık, bamya gibi sebzeler de bu şekilde erkenden ekilebilir.
EKİM-DİKİM
Saksıda yetişen sebzelerin hasat zamanı daha kısa sürer. Bu bakımdan mesela salatalık, mısır, marul,soğan gibi sebzeler fasılalarla birkaç defa ekilebilir.
Saksıda sebze yetiştirmenin azımsanmayacak avantajlı yönleri vardır. Toprağı işlemek gerekmez. Hazır topraklarda zararlı yumurtaları, yabani ot tohumları barınmaz. Bitkinin toprağı saksıda daha çabuk ısındığı için bitkiler kolay büyür. Gerektiği zaman saksıların yerini değiştirmek mümkündür.
Mümkünse bütün sebzelerin bodur cinslerini ekmek daha iyidir. Bununla beraber yeterli su ve besin verildiği takdirde diğer türler de saksıda yetiştirilebilir.
IŞIK
Sebzelerin çoğu bol güneş ister. Özellikle meyvesi için yetiştirilen türler böyledir:
Domates, biber, salatalık, fasulye, patlıcan, mısır gibi..
Hafif gölgeye toleranslı olan sebzeler kök ve yaprakları kullanılanlardı r:
Marul, pazı, havuç, soğan, gibi..
SAKSI
Toprak, tahta veya plastik saksı kullanılabilir. Plastik saksılar toprağın nemini uzun zaman muhafaza ettiği ve hafif olduğu için daha uygundur. Evde bulunan uygun kaplar da drenaj delikleri açılarak pekala kullanılabilir. Derin tahta kasaların içinde de gayet güzel sebze yetişir. Soğan, sarımsak,marul, tere, roka gibi sebzeler için idealdir. Önemli olan saksıların yeteri kadar derin ve iyi drenajlı olmalarıdır. Sebze saksıları en az 25- 30 cm. derinlikte olmalıdır.
DESTEK
Salatalık, fasulye ve bezelye gibi tırmanıcı bitkiler, sırık domatesi gibi boylu fideler için destek gerekir. Tırmanıcı sebzeler için her saksıya1,5-2 metre uzunluğunda 2 -3 adet ince ama sağlam çubuk dikilir. Kiraz domates veya bodur bezelye saksıları yüksek bir yere yerleştirilerek dalların aşağı sarkması sağlanabilir. Sırık domatesler bir çubuğa nazikçe bağlanarak destek yapılır. Meyvelerden ağırlaşan biber, patlıcan fideleri de çubuklanmalıdır.
İnce çıtalar kafes, merdiven veya çadır şeklinde çakılarak sebzeler için daha dekoratif destekler yapılabilir. Bezelyeler ise dallı budaklı ince çalılara sarılmaktan hoşlanır.
* Fazla rüzgâr sebzeleri kavurur ve dalları kırabilir. Tedbir alınmalıdır.
* Sebzelerin hepsi havadar mekanlara ihtiyaç duyar.
* Fazla sıkışık yerleştirilmiş saksılar hastalığı davet eder. Bitkiler ışığa doğru uzar ve cılızlaşır.
* Saksıları aralıklı ve büyükten küçüğe doğru kademeli yerleştirmek lazımdır.
* Bitkilerde yaprak biti görülürse sabunlu su püskürtülür.
BALKONDA YETİŞTİRİLEBİLEN SEBZELER
DOMATES
Her cins domates saksıda yetiştirilebilir. Bodur domatesler tabii ki daha elverişlidir. İlkbahar ortalarında en az 25-30 cm. çap ve derinlikteki saksılardan her birine tek fide ekilir. Bol güneş alan rüzgarsız bir yere konur. Sırık domateslerine 1,5 metre boyunda sağlam bir veya iki çubuk dikilir. Bitki uzadıkça yumuşak bir bağla bağlanır.Fide büyüdükçe birkaç alt yaprak ve yaprak dibinden çıkan filizler alınır. Bu filizleri almaya koltuk alma denir. Bitki tek veya iki dal halinde büyütülür. Böylece fazla yeşile kaçmaz ve meyvesi iri olur. Yaprak biti görülünce sabunlu su püskürtülür. Domateslere 3 haftada bir mantar ilacı yapılırsa bitki çabucak hastalanıp ölmez. Fideler baştan fazla sulanmaz. Yoksa yeşile kaçar ve çiçek döker. Meyveye durduktan sonra düzenli olarak sulanmalıdır. Bodur kiraz domates fidelerinde koltuk alınmaz.
BİBER
Fideler aynı domates gibi ekilir ve sulanır. Biberden koltuk alınmaz. Bunun yerine tepeleri minicik koparılarak bitkinin dallanması sağlanabilir. Biber pek ilaçlanmak istemez. Fazla iri cinslerde meyve zamanı çubukla desteklemek gerekir.
PATLICAN
Domates gibi ekilir ve sulanır ve koltuk alınır. Patlıcan pek ilaç istemez . İri, çizgili patates böceği musallat olursa elle toplanıp yok edilir. Meyva zamanı destek gerektirir.
FASULYE
Taze yenebilen yer fasulyesi veya sırık fasulye cinsleri saksıda gayet güzel yetişir. Yeşilliği, hoş kokulu çiçekleri, yeşilden sarıya, mora ve alacalı türlere kadar meyveleri gayet dekoratif görünecektir. Bazı kırmızı çiçekli türler güzellikte değme sarmaşığa taş çıkarır. Saksılara 3'er tohum batırılır. Sağlıklı büyüyebilmesi için her saksıda tek bitki bırakılır. Sırık cinslere 1,5 -2 metre boyunda ince çubuklarla destek yapılır. Yıl boyunca bir kaç kere ekilebilir.
BEZELYE
Bezelye ılıman bölgelerde sonbaharda sert iklimlerde ilkbaharda ekilir. Saksıya 3-4 tohum 1 cm. derinlikte batırılır. Çıkan fidelerden en kuvvetlisi bırakılır, diğerleri sökülür.Kış boyunca toprağı nemli tutulmalıdır. İlkbaharla beraber düzenli ve sıkça sulanır. Bodur cinsler istemez ama uzayan türlere çalılarla destek verilmelidir.
SALATALIK
Salatalıkların güvenilir firmaların melez tohumlarından ekilmesi iyi olur. Bu cinslere fideler fazla uzamaz. Her çiçekten bir meyve vererek geleneksel türlerden çok daha fazla ürün sağlar. Ayrıca uzun ömürlü ve hastalıklara dayanıklıdır. Saksıda yetiştirmek için bu önemlidir. Bahar aylarında yetişmiş salatalık fideleri de satın alınabilir ancak kalitesinden emin olunamaz. Tohumla ekimde her saksıya 3'er tohum 1 cm. derinlikte batırılır. En kuvvetli bir fide bırakılır. Saksı rüzgar almayan, güneşli bir yere konur. Bitki henüz büyümeden destek çubukları sağlanır. Salatalıklar böceklenmez ancak 2 haftada bir mantar ilacı yapılması iyi olur.
SOĞAN- SARMISAK- PIRASA
Çoğumuz filizlenen soğanları saksı diplerine dikerek büyütmüşüzdür. Bu sebzeleri salata malzemesi olarak saksıda yetiştirmek çok kolaydır. Soğan ve sarımsak eksildikçe yılın her döneminde ekilebilirler. Kışın da güneş alan kapalı ve serin bir balkonda gayet sağlıklı yetişir.
Pırasa saksıda fazla büyümez ama soğan gibi salatalarda kullanılmak üzere yetiştirilebilir. Fidesi temmuz sonunda ekilmeye başlanır.
YEŞİLLİKLER
Kıvırcık ve marul fideleri her saksıya bir adet veya uzun saksılara 2-3 fide olarak ekilir.
Roka ve tere tohumları genişçe saksılara serpilir. Her iki ayda bir tekrar ekilirse yıl boyu el altında bulunurlar.
Yaprak kereviz ve pazı da saksıda yetiştirilebilir. Toplandıkça tekrar yapraklanarak uzun süre ürün verirler.
Bu tür sebzeler yumuşak ve kaliteli toprak doldurulmuş tahta kasalarda çok güzel yetişir. Yaz aylarında hafif gölgede, diğer zamanlar güneşli yerde tutulmalıdırlar. Aydınlık, kapalı balkonlarda kış boyunca yetiştirilebilirler. Suyu sevmekle beraber aşırı sulama bitkileri çürütebilir.
BAMYA
Bamya saksıda yetiştirildiğinde ürün olarak fazla bir şey ifade etmez. Ancak hatmi çiçeğine benzer harika çiçekleri ve hemen ardından büyüyen ilginç meyveleri ile ideal bir süs bitkisi olabilir. Tabii türlüye ilave edilecek kadar ürün almak da mümkündür.
Bamya gün boyu direkt güneş alan bir yere ekilmelidir.
Mayıs başlarında önceden sulanmış saksılara 3-5 tohum 1 cm. derinlikte ekilir.Toprağı arada bir püskürteçle nemlendirilir. Fazla sulanırsa tohumlar çıkamadan çürür. Fideler çimlenince her saksıda bir tane bırakılır. Saksı büyükse birkaç fide kalabilir.Yetiş kin fideler ince bir çubuğa bağlanabilir. Fazla suyu sevmez.
NOHUT
Nohut eğreltiye benzer bitkisi ile son derce hoş görünüşlüdür. Yemesi lezzetli, taze nohut çocukların hoşuna gider. Bahar aylarında önceden ıslatılmış taneler saksılara ekilir. Her saksıda 1-2 fide bırakılır. Bol güneşli bir yerde büyütülür. Fazla su ve gübre verilirse yeşile kaçar ve fazla meyve vermez.
HAVUÇ
Tohumlar geniş ve derin bir saksıya seyrekçe serpilir. Çıkan fideler tutulacak kadar büyüyünce 5 cm aralık verilerek seyreltilir. Havuç suyu sever. Tohumlar yılda bir kaç defa ekilebilir.
Çocuklar tüketim dünyasının içine çok erken giriyor ve bu dünyanın aracı durumuna geliyor. Okullarda başarı artık testlerle ölçülüyor, çocuklarımız düşünmeyi öğrenmiyor.
ERDAL ATABEK
Bir İngiliz gazetesi, Daily Telegraph, 13 Eylül 2006 tarihli sayısında birinci sayfadan bir mektup yayımladı. Bu mektup, 101 akademisyen, yazar ve sağlık uzmanı tarafından desteklenen bir kampanyanın başlangıcı oldu. Kampanya ''günümüzün çocuklarının yaşamına ilişkin eleştirel düşünceleri'' kamuoyunun dikkatine sunuyordu:
''Çocukluğun Ölümünü Durduralım'' .
Kampanya sözcüsü Sue Palmer, ''Çocuk Yetiştirmeyi Unuttuk mu'' sorusuyla İngiliz kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlıyor ve şunları söylüyordu:
''Evet, biz İngilizler, rekabetçi bir toplum yarattık ve bu yolla zengin de olduk ama bunun yan etkileri oldu, şimdi bu yan etkiler karşımıza dikildi. Çocuklarımız oyun oynamayı bilmiyor, arkadaşlarıyla birlikte oyun oynamıyorlar ve dünyayı tanıyamıyorlar. Oyun, çocuklar için çok önemlidir ve dünyayı tanımanın aracıdır. Ama çocuklarımız şimdi, elektronik eğlence dünyasının yoğun etkisi altında yaşıyor ve gerçek dünyayı tanıyamıyorlar. Onlar için her şey sanal dünyanın içinde olup bitiyor.
Çocuklarımız tüketim dünyasının içine çok erken giriyorlar ve bu dünyanın aracı durumuna geliyorlar. Okullarımızda başarı artık testlerle ölçülüyor, çocuklarımız düşünmeyi öğrenmiyorlar. Anne baba ilişkileri çok azaldı, anneler ve babalar çocuklarını çok az görüyorlar, çünkü aşırı çalışıyorlar ve çocuklarını görmeye, onlarla bir arada olmaya zamanları kalmıyor. Bu gidişi durdurmamız ve ne yaptığımızı düşünmemizin zamanı geldi ve geçiyor.''
Sue Palmer'ın sözlerini önce NTV radyoda BBC yayınında dinlemiş ve heyecanlanmıştı m. Bizim yıllardır söylediklerimizi sonunda İngiliz uzmanları da kendi toplumlarında fark ediyorlardı.
Çocuklar ve gençler her geçen gün neden sorun oluyorlardı?
Doğal bir gelişme süreci olan çocukluk ve ergenlik nasıl oluyordu da ''güçlükler ve sorunlar dönemi'' durumuna geliyordu.
Bunun açık bir yanıtı var, artık çocukları anne babaları yetiştirmiyor.
Çocukları, elektronik araçlar, televizyon, internet, reklamlar, alışveriş dünyası yetiştiriyor, yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Sorun budur.
Annelik ve babalık, sadece bu biçimlendirmeye hizmet etmekle yükümlü sayılıyor.
Çocukların anne ve babalarının görevini böyle algılamaları benmerkezciliklerin in doğal bir sonucudur.
Doğal olmayan, anne babaların da kendi görevlerini böyle algılamaları, böyle davranmayı doğru anne babalık olarak kabul etmeleridir.
Çünkü genç anne babaları da giderek daha çok oranda elektronik dünya yönetiyor. İnternet, televizyon, reklamlar ve alışveriş dünyası.
Anne babalar da bu dünyanın bir parçası olmuşlardır, çocuklar da bu dünyanın bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmektedir.
Bu arada gözden kaçan çok önemli yapısal özellikler var ki, bunlar çocukluk ve gençlik döneminde kazanılacaktır ya da yaşam boyu kazanılmayacaktı r:
Sorumluluk almak ve taşımak.
Güçlükler karşısında dayanıklı karakter.
Kendi dışındakileri anlama ve kendinden bekleneni kavrama.
Adalet duygusunu kazanma ve bu duyguyu yaşam değeri yapma.
İşte, çocukları nasıl olursa olsun başarıya yöneltme, sanal bir dünyada varsayma, alışverişi yaşamın her şeyi sayma telaşında gözden kaçanlar bunlar olmaktadır.
Sonra da paranın alacağı her şeye sahip olan insanlar neden mutsuz olduklarını bir türlü anlayamayacaklar, kimsenin kendilerini anlamadığından yakınacaklar, dünyanın adaletsiz olduğunu söyleyip duracaklardır.
Doğrudur, dünya böyle bir dünya olmuştur, daha da böyle olacaktır.
Çünkü insanlar ''sahici insan'' olmaktan vazgeçmişler, yapaylaşmışlar, robot- laşmışlardır. Hepsi de bir örnek robotlar olmaya yönlendirilmektedir.
Sadece çocuklara değil, insanlığın tümüne de yazık oluyor.
Hepimizin geleceğini ilgilendiren bir konu...
Prof. Dr. İsmet BARUTCUGİL
Sade yaşam çok yaratıcıdırBalçiçek Pamir |
Mayorka'ya iner inmez Inka'ya doğru yola çıkıyorum. Inka Miguel Fluxa'nın hem yaşadığı hem de çalıştığı, bütün ayakkabı tasarımlarının yapıldığı sessiz sakin küçük bir kasaba. Inka'da Son Forteza isimli malikaneden içeri giriyoruz. Etraf yemyeşil. Büyük ahşap kapı açıldıkça portakal ağaçları gözükmeye başlıyor. Camper ailesinden Andrea otomobili park ediyor ve "Biraz yürüyeceğiz" diyor. Ayağımda topuklular. Zorlanıyorum zorlanmasına ama umurumda değil. Etrafta sadece kuş sesleri. Miguel Fluxa bembeyaz bir salonda karşılıyor bizi. Topuklu ayakkabılarımı görüncebelli belirsiz gülümsüyor "Tabii burada herkes Camper giyer, ancak topuklu Camperlarla rahat edebilirsiniz" Başımı sallıyorum, sonra gayr ihtiyari etrafımdakilerin ayakkabılarına bakıyorum. Tasarım ekibi, sekreterler, güvenlik görevlileri, temizlikçiler... Herkes ama herkes Camper giyiyor. "Ya eşiniz?" diye soruyorum Miguel'e, "Eşiniz sıkılmıyor mu sadece sizin markanızı giymekten?" Sıkılmıyormuş. Anladığım kadarıyla İspanya'da Camper giymek sadece modayı takip etmek değil aynı zamanda bir ruha sahip olmak demek. Miguel ile etrafı dolaşıyoruz bir taraftan da 35 yıllıkbaşarılarını konuşuyoruz. Miguel anlatıyor "Babamın başlattığını biz sürdürüyoruz. Dünya gün geçtikçe değerlerini, gelenek ve göreneklerini kaybeden toplumlarla dolu. Bizim hedefimiz kendimize ait değerleri saklayabilmek ve bunu bir yaşam tarzı haline getirmek." Çakıl taşları, yemyeşil ağaçlar, ahşap minimalist kapılar ve sadece kuş sesleri... Basitlik mi? Sadelik mi? Mütevazılık mı? "Hayat biçimi" diyor Miguel. "Sadece bakmak değil baktığınızı görmek gerek. "Bakın etrafınıza" diye devam ediyor. "Dünyayı geziyoruz ama dönüp buralara geri geliyoruz
Çocuğunuzun dürüst bir insan olması sizin elinizde!Hilmi Orhan http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=2098 |
BİR UYUM bozukluğu olan yalanın özü, yalana niyet etmektir. Hatayla bir şey söylendiğinde o yalan olmaz. Çocuğumuzun ağzından çıkan her gerçek dışı söz, onun yalan söyleme niyetine delil teşkil etmez.
Çocuğumuzun dudaklarının arasından dökülen tüm sözler, önce onun tasavvur dünyasında bulunur. 3-5 yaş döneminde çocuklarımız, hayal dünyalarında ürettikleri şeyleri sanki gerçekmiş gibi çevresindekilere anlatırlar. Bunları yalan olarak isimlendirmemek gerekir. Çünkü çocuk bu dönemde 'gerçek' ile 'hayal'i birbirinden ayırt edebilecek zihinsel ve dil yeteneğine sahip değildir. Her şeyi görselleştirme, rüyalaştırma, fantezileştirme eğilimindedir. Farkında olmamız gereken şey, karşımızda bir yalancı değil bir çocuğun durduğudur. Bunu böyle kabul etmeliyiz. Sanki gerçekmiş gibi hayal kurmak, çocuk gelişimi açısından son derece normaldir.
Bu ayrımı yaptıktan sonra, şimdi kasten yalan söyleyen, yani bilerek gerçeği çarpıtan çocukları ele alabiliriz. Bunun aslına bakarsanız birkaç sebebi var. Çocuklar güç korkusuyla, dikkat çekmek için ya da sırf eğlenmek için yalan söyleyebilirler.
Güç korkusundan dolayı
Kendisinin güçsüz olduğunu düşünen bir çocuk, yalan söylemek sûretiyle güçlü olan kimsenin onayını alabileceğini ya da ondan kendisine gelebilecek muhtemel zarardan kurtulabileceğini düşünebilir. Anne babanın çocuğu aşırı kontrol ettiği ailelerde genellikle bu durum geçerlidir. Çocuk, anne babasından, davranışlarına ilişkin olumlu bir cümle duymadığı için yalan söyler. Mesela, "Yazılıdan beş aldım," der. Böylece onların onayını almaya çalışır. Bu tür yalan, daha sonra gençlik yıllarında fabrikasyon usulü yalana dönüşür. Ne, nerede, kiminle soruları üzerinden genç, ilginç kombinasyonlar kurarak yalan söyler. Fakat şunu çok iyi bilmeliyiz ki, bu tür yalanın yerleşmesi, gençlik yıllarından çok önce gerçekleşir. O bakımdan, anne babaların yalanın çocuklarında bir alışkanlığa dönüşüp dönüşmediğini erken yaşlarda takip etmesi önemlidir.
Dikkat çekmek için
Bazen yalan, doğru söylenmesi halinde elde edilemeyecek şeylerin elde edilebilmesine yardımcı olabilir. Söz gelimi, ihmal edilen bir çocuk, yalana başvurduğunda dikkat çekebilir. Özellikle de söylediği yalanın büyükler tarafından kabul göreceğini biliyorsa… Bunun yanısıra, özellikle gençlik yıllarına doğru çocuklar hem dikkat çekmek hem de kendi gerçeklerini örtmek için yalan söyleyebilirler. Daha çok arkadaş grubu arasında gerçekleşen bu durumda genç, parçalı bir aileden geldiğini ya da fakir olduğunu saklamak için akla hayale gelmez şeyler uydurabilir ("Yazın Paris'teydim," "amcam fabrikatör" gibi).
Eğlence olsun diye
Zeki çocuklar eğlenmek için de yalan söyleyebilirler. Başlangıçta bunlar basit şakalar olarak görülür. Fakat masum da olsa bu basit şakalar, daha sonra söylenecek büyük yalan ve aldatmaların fidanlığı olabilir. Bu noktada sevgili Peygamberimizin (asm) tavrını hatırlamamız gerekiyor. Efendimiz, şaka dahi olsa söylediği söze yalan karıştırmazdı. Bir keresinde kendisiyle konuşma halinde olduğu yaşlı bir kadına "Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek" demiş ve kadıncağız da bundan çok üzüntü duymuştu. Sonra Efendimiz, tebessüm ederek, "Çünkü genç olarak girecekler" diyerek yaptığı şakanın içyüzünü açıklayarak, yaşlı kadının gönlünü almıştı. Buradan anlaşılan şu ki, söylediğimiz sözün şaka olması, içine katılan yalanı masum kılmaz. O sebeple şakalar da en fazla yanlış anlamaya müsait doğrular içerebilir, ama yalan içeremez.
Öte taraftan, yalanın çocukluğun belli bir döneminde bir arayış emaresi olarak görülebileceği, anne baba tarafından bilinmelidir. Bunun farkında olmak lâzımdır. Çocuklar 6-7 yaşlarında sınırlarını keşfetmek, yakalanmadan ne kadar yalan söyleyebileceklerini görmek için yalan söyleyebilirler. Böyle bir şey meydana geldiğinde, anne baba olarak bir adım geriye çekilip çocuğumuzun niyetinin ne olduğunu anlamamız gerekir. Çocuk burada gerçek anlamda yalan söylemek niyetiyle değil, yalanın sonuçlarını test etme niyetiyle yalan söylemektedir. Üzerine gitmeden oyununu bozacak kadar söz sarfedersek, çocuğumuz bu deneyimini de yara almadan atlatmış olur.
Eğer çocuğunuzun yalan söylediğini farkettiyseniz, şu maddeleri aklınızda tutunuz:
1. Çocuğunuza karşı aşırı yumuşak ya da aşırı sert olmayın. Herşeyde olduğu gibi, bu konuda da 'denge' çok önemli. Aşırı yumuşak ya da aşırı sert tepkilerin psikolojik ve ahlâkî sonuçları hiç istemediğimiz yönde gerçekleşebilir. Amacımızın aksine, bu yaklaşımlarla çocuğumuzun yalancı olmasına zemin hazırlamış olabiliriz.
2. Çocuğunuz sıklıkla yalan söylüyorsa, onu yüksek sesle azarlamaktan özellikle uzak durun. Çocuğunuz yalan söylese bile, ona 'yalancı' demeyin. Anne baba olmanın temel amaçlarından birisi, çocuğunuzu doğruyu yanlışı ayırabilecek ve kendi iradesiyle ahlâkî davranışlar sergileyebilecek bir noktaya ulaştırmaktır. Bu bakımdan, çocuğunuzun kendisini 'ahlâklı bir insan' olarak görmesi çok önemlidir. Siz ona 'yalancı' derseniz, çocuğunuzun 'ahlâk binası'nın temeli daha baştan yıkılmış olur. Çocuğunuz sizin ona güvendiğinize ve ondan en ahlâklı davranışlar beklediğinize kesin olarak inanması gerekir. Bir çocuğun yalan söylemeye karşı işine yarayacak en önemli motivasyon kaynağı işte bu inançtır. Dolayısıyla yalanı bir alışkanlık haline getirmiş bir çocukla karşılaşıldığında, ilk bakılacak yer ebeveyn-çocuk ilişkisidir. Eğer bir çocuk kendisini yalan söylemek zorunda hissediyorsa, bunun anlamı büyük bir ihtimalle o çocuğun anne babasının kendisine güvenmediği ve ona gerektiği kadar değer vermediğidir.
Çocuğun yalana başvurmasının bir başka nedeni de, kendi bakış açısı ile anne-babasının bakış açısı arasındaki çatışmadır. Bu yüzden çocuğunuzun yalan söylediğini farkettiğinizde, kendisini daha doğru ifade etmesi için "Belki unuttun" veya "Galiba dikkat etmedin" gibi düzeltme fırsatları oluşturmalıyız. Çocuğa bu şekilde yaklaşılırsa, kendisine güvenen birisini aldattığı için utanacak ve içinde doğruyu söyleme isteği uyanacaktır.
3. Çocuğunuz ceza gerektiren bir davranışını size gelip itiraf ediyor ve özür diliyorsa, en iyisi onu affedin. Çocuğunuz gelip size dürüstçe itirafta bulunuyorsa, onu affederek ödüllendirmelisiniz. Fakat o anda bunu yapmak zor olabilir. Sizi bekleyen iki yanlış seçenek, biri aşırı diğeri ise çok yumuşak tepki göstermenizdir. Aşırı tepki gösterip onu asla affetmeyeceğinizi söylerseniz, onun gelecekte hatalarını kabullenmekten korkar hale getirirsiniz. Öte yandan, çok yumuşak tepki gösterip kolaylıkla ve sanki onu onaylar gibi affederseniz, o zaman çocuğunuz yaptığı yanlışın ciddiyetini hiçbir zaman anlamayacaktır. O yüzden, ikisinin ortası bir tavırla çocuğunuza onu affettiğinizi söylemelisiniz.
4. Yalan söyleyen çocuğunuzla başa çıkmanın tek başına en etkili yolu, sizin doğru ve dürüst bir örnek olmanızdır. Çocuğunuz sizden yalanın hiçbir türünü duymamalıdır. Peygamberimizin (asm) şu hadîs-i şerifte bu noktanın önemini vurgulamaktadır: "Allah'ın Elçisi, çocuğunu çağırıp ona bir şey vereceğini söyleyen bir anne gördü. Ona vaat ettiği şeyi çocuğuna gerçekten verip vermeyeceğini sordu. Sonra, ona, ''Eğer o dediğini vermezsen, yalan söylemiş ve günah işlemiş olursun.' dedi." [Ebu Davud ve El-Beyhaki]
Anne baba olarak çocuğunuzun size yalan söylediğini farketmeniz hiç hoş bir durum olmasa da, anne babaların çoğu bu durumla karşı karşıya kalır. Bazen, daha önce dediğimiz gibi, yalana geçici olarak başvurur çocuk. Fakat bu evrede aldığımız tutum, sonucu tayin edeceği için önemlidir. Hayatın tümünde olduğu gibi, çocuğunuzu terbiye etmenin en güzel yolu, sizin ona örnek olmanızdır. Fazla para üstü veren satıcıya hakkınız olmayan kısmını iade ettiğinizi çocuğunuzun görmesi çok önemlidir. Burada küçük miktarda bir paradan bahsediyoruz belki, ama bu davranışınızın çocuğunuz üzerindeki etkisi paha biçilmez olacaktır.
İşte bu şekilde küçük ya da büyük her olayda sizin dürüst davranışlarınız ve doğru sözleriniz, çocuğunuzun ideallerini şekillendirir. İyi bir mü'min olmaya çalışmanız, sizin kadar çocuğunuzun da iyi bir insan olmasına yardımcı olacaktır.
Ayşe ÇAĞLAYAN
Genç Yaklaşım (Ekim-2006)
Ne çok duyar olduk "imaj" kelimesini. Hatta duymaktan öte ne çok kullanıyoruz. Ama üzerinde fazla kafa yormuyoruz… Mesela "imaj"ın tanımını yapın desem nasıl cevap verirdiniz? Bir kişinin dış görünümü mü? Bir markanın tüketici üzerinde bıraktığı etki mi? Bir ülkenin, başka ülkeler gözündeki yeri mi? Yoksa hepsi birden mi?
Yabancı kaynaklı bir kelime olduğunu tahmin edebileceğimiz "imaj" acaba dilimize öz anlamıyla mı girmiş, yoksa her şeye nüfuz eden yozlaşmadan o da nasibini alarak farklılaşmış mı?
Dilerseniz tüm bu soruların cevabını imajlar dünyasında çıkacağımız küçük bir gezintide vermeye çalışalım…
Her şeyin bir imajı var
Şöyle bir düşünürsek, her şeyin bir imajı olduğunu anlayabiliriz. Mesela; biriyle tanışmadan önce dış görünüşüne göre bir fikre varırız, bir yemeğin sunuş şekli çok lezzetli olduğunu düşündürebilir, bir kitabın adı ve kapak tasarımı sıkıcı olduğu izlenimini verebilir, reklamlarda gördüğümüz deterjanın lekeleri anında çıkardığını zannedebiliriz. İşte edindiğimiz tüm bu fikirler, düşünceler birer "imaj"dan ibarettir. Ancak bizde oluşan bu imajların doğruyu yansıttığını söylemek mümkün değildir. Çünkü, aynı şeyler başka başka kişiler üzerinde çok farklı imajlar oluşturabilir.
Bu noktada imaj ile gerçek arasındaki fark ortaya çıkıyor. İmaj konusundaki tartışmalar da tam bu noktada başlıyor. Çünkü imaj, aslında gerçeğin zihnimizdeki yansıması olmalıyken, gerçeğin olabildiğince çarpıtılmış hali olarak karşımıza çıkıyor.
İmaj-gerçek ilişkisi
Kökeni itibariyle Fransızca bir kelime olan imaj, genel olarak zihinde tasarlanan- oluşan izlenim mânâsında… Oldukça soyut bir kavram olduğu için, farklı tanımlamalara ve algılanışlara da sahip imaj. Tabi bu farklı tanımların ve algılanışların satır aralarında toplumsal ve kültürel etkiler mevcut.
Mesela günlük kullanımlarda, başka insanlar üzerinde "oluşturulmuş" bir izlenim anlamında kullanılıyor. Yani, tamamen dış görünümle kendisi hakkında istediği algıyı oluşturma ile alakalı. Bu tür imajda kişinin nasıl olduğu değil, nasıl göründüğü, insanlar tarafından nasıl algılandığı önem kazanıyor. Bu durumda imaj, gerçek kişiliği yansıtmaktan çok, örten bir maske haline geliyor. Örneğin, gerçekte çok da okuyan, bilgili bir insan olmamasına rağmen, kişinin böyle bir izlenim uyandırması için kalın çerçeveli bir gözlük takması ve elinde bir kitap taşıması yeterli oluyor, bu imaj anlayışına göre. Örnekler çoğaltılabilir; entel, modern, karizmatik, dürüst vs.
İmaj, medya ve moda
Kişilerin bu türde bir imaj edinmelerinde en önemli kaynak medya. Medyanın empoze ettiği belli yaşam tarzları kişinin kıyafetinden konuşma tarzına, gittiği mekanlardan dinlediği müzik türüne kadar belli tüketim kalıpları sunuyor. Bir imaj oluşturma çabasındaki kişilere de bu kalıplardan birini alıp tatbik etmek kalıyor yalnızca. Tüketimi daim kılmak adına sürekli değişen bu kalıplara kısaca "moda" deniyor. Eğer kişi modaya uymuyorsa, olumsuz bir imaja sahip oluyor. Görüyoruz ki, imaj modayla sıkı sıkıya bağlı. Ancak yalnızca dış görünüşle sınırlı kalan moda anlayışı, "öz"den ve "gerçek"ten uzak imajlar oluşturuyor.
Kültürümüz ve imaj
İmaj gerçek kişiliği gizlemektedir. Sahte kişilikler insanlar arası ilişkileri, dolayısıyla da toplum düzenini bozar. Bu yüzden kültürümüz kişilerin kendilerini olduklarından farklı göstermelerine hoş bakmıyor. İnanç ve kültürümüzde, bunu ifade eden bir çok kavram mevcut. Örneğin; münafıklık; kişinin Müslüman olmadığı halde kendisini müslümanmış gibi göstermesi... Riya, gösteriş yapmak... Dalkavukluk, kendi çıkarı için, başkalarına yaranma çabası, yağcılık... Öte yandan, samimiyet, içtenlik, dürüstlük, ihlas aranan özelliklerdir...
Görüyoruz ki; kültürümüz sahteliği, sahtekârlığı asla kabul etmiyor. İnanç ve kültürümüzün bu konudaki tavrını özlü şekilde ifade eden Hz. Mevlânâ'nın sözünü hatırlayalım: "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!"
Reklam ve marka imajı
İmajlar dünyasındaki yolculuğumuza "marka imajı"ndan devam edelim. Acaba, günlük alış verişlerimizde, bir ürünü tercih sebebimizin onun bizdeki imajı olduğunun farkında mıyız? Son yıllarda "marka imajı", pazarlama ve reklamcılık sektöründe büyük önem kazandı. Çünkü imaj, tüketicinin ürün tercihini belirleyen faktör. Ürünün markasının imajı, bu özelliği itibariyle en az ürünün kendisi kadar önem taşıyor. Çünkü çeşitliliğin bu denli fazla olduğu bir pazarda yer almak, tüketicinin dikkatini çekmekten geçiyor. Bu nedenle kıran kırana bir imajlar savaşına tanık oluyoruz. Çünkü, tüketicinin gözünde bir marka olumlu bir imaja sahip değilse, o markayı tercih etmesi mümkün olmaz. Marka imajı oluşturmanın en etkili yolu reklam. Reklam, gerek ürünün ambalajı gerekse reklam filmleri ve bilboardlarla tüketicide olumlu bir izlenim oluşturur ve tercih etmesini sağlar. Ancak, pazarda yer almak kadar tutunmak da önemlidir. Bu sebeple, marka imajı, ürünün sahip olduğu özelliklerle, yani "gerçek"le azami derecede uyumlu olmalıdır. Aksi takdirde marka tüketicinin güvenini ve pazardaki yerini kaybeder.
İmaj nelere kadir…
Bir zamanlar dünya iki kutupluydu. Bir tarafta Amerika, öbür tarafta SSCB. Dünya'daki diğer ülkeler, ya Amerika'nın ya da Rusya'nın yanında yer alıyordu. Şimdi bunun imajla ne alakası var diyebilirsiniz? Ülkelerin bu iki kutuptan birini seçmelerinin altında yatan en önemli faktör "imaj"dan başkası değildi. Amerika ve SSCB yaptıkları işbirliğiyle, birbirleri hakkında korku hikayeleriyle oluşturdukları korkunç imajlarla, diğer ülkeleri birbirlerinin kucağına iterek dünyayı aralarında paylaşmışlardı.
21. yy'da kutuplaşma ve imajın etkisi
Günümüzün tek kutuplu dünyasında, düşmanı artık yeşil kuvvetler temsil ediyor. Yani, İslam düşman ilan edildi.
Ortadoğu'da yaşanan sıcak savaşların yanı sıra, dünya kamuoyunu etkilemek üzere yapılan soğuk savaşta da imaj yine başrollerde. Amerika, İsrail ve diğer emperyalist ülkeler, İslam coğrafyasında yaptıkları işgal ve katliamları meşrulaştırmak için İslam hakkında oluşturdukları olumsuz imajlardan büyük ölçüde yararlanıyorlar. Acaba İslam âlemi, bu imaj savaşına karşı bilinçli bir karşılık verebiliyor mu?
İslam âleminde, özellikle de ülkemizde batıcı "aydın"lar, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkeler tarafından oluşturulan olumsuz imajı benimsediklerinden, imaj savaşında bu ülkelerin yanında yer alıyorlar. Bu olumsuz imajın düzeltilmesini de dinde reform, ya da dinden uzaklaşmakta görüyorlar.
Bu noktada sorulması gereken asıl soru şu: Batılı politikacıların kendi toplumlarında ve İslam ülkelerindeki bazı yönetici ve elit kesimlerde oluşturduğu "İslamiyet" algısı, gerçek "İslamiyet" ile ne kadar örtüşüyor? Aslında hem Batılılar, hem de ülkemizdeki batıcılar, genellikle kendi kafalarındaki yanlış İslam imajını, "gerçek İslam" zannederek karşı çıkıyorlar. Çatışma da bu noktada başlıyor. Çünkü bu durum, ironik bir şekilde Batılılar ve batıcıların da yanlış bir imaj kazanmalarına sebep oluyor. Onlar da "İslam karşıtı" olmakla suçlanıyorlar. Halbuki, onlar İslama değil, kendi kafalarındaki İslam imajına karşılar ve bu imaja zaten Müslümanlar da karşı çıkar. Bu durumda, onları İslam düşmanlığı ile suçlamak yerine, bilgisizliklerini gidermek gerekmez mi? Yani, gerçek-imaj uyumunu temin etmek… Bunun en güzel yolu da, doğru İslamı ve İslama layık doğruluğu hal ve tavırlarımızla göstermekten geçiyor.
Sonuç
İmaj gördüğünüz gibi, bir insanın kişiliğinden, bir ürünün markasına, bir ülkenin siyasetinden, ülkeler arasındaki dev kutuplaşmalara, savaşlara kadar her alanda etkili ve önemli bir role sahip.
İmaj konusu, yazı içindeki başlıklarla sınırlı değil elbette. İmajlar dünyasında çıktığımız bu küçük gezinti burada sona eriyor. Ama kim bilir, belki siz çıktığımız bu gezintiye devam eder ve imajın daha nice farklı yansımalarını keşfedersiniz!..
Kaynaklar:
1- Çetinkaya, Murat , Tüketim Çağında Estetik, Köprü dergisi, sayı:71
Tüketim karşıtı eylem ve akımlar arasında kendisinden yeni yeni söz ettiren akımlardan birisinin ismi "Freeganizm." Çıktığı yer ise, yine tüketim bağımlılığının ve tüketim esaslı hayatın en üst düzeyde seyrettiği ABD.
Yoğun kar yağışı nedeniyle okulların tatil olup olmayacağı sorusu da yavaş yavaş yanıt buluyor. Valiliklerden tatil kararları gelmeye başladı.
KOCAELİ
Kocaeli'nde yoğun kar yağışı nedeniyle ilköğretim okulları ve liseler ile Kocaeli Üniversitesi'nde yarın eğitime ara verildiği bildirildi.
ZONGULDAK
Zonguldak'ta etkili olan yoğun kar yağışı nedeniyle ilk ve orta dereceli okullar, Valiliğin aldığı karara göre pazartesi günü bir gün süreyle tatil edildi. İlçelerde ise hava şartlarına göre Kaymakamlara yetki verildiği bildirildi.
KONYA
Konya'daki yoğun kar yağışı nedeniyle, ilköğretim, lise ve Selçuk Üniversitesi'ndeki eğitime pazartesi günü bir gün ara verildiği bildirildi.
SAKARYA
Yoğun kar yağışı nedeniyle Sakarya Üniversitesi'nde (SAÜ) eğitime yarın ara verildi.
SAÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Durman, kar nedeniyle kampüsteki ara yolların kapalı olduğunu belirtti.
BURSA
Bursa kent merkezi ve ilçelerinde yoğun kar yağışı nedeniyle eğitime bir gün ara verildi.
Bursa Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, yoğun kar yağışının yarın öğle saatlerine kadar devam edeceği belirtildi.
SİVAS
Sivas'ta olumsuz hava koşulları nedeniyle ilk ve orta dereceli okullarda eğitime 1 gün ara verildi.
Sivas ve ilçelerinde etkisini gösteren olumsuz hava koşulları nedeniyle kent merkezi ve ilçelerdeki ilk ve ortaöğretim okullarında eğitime 1 gün süreyle ara verildi.
ÇANKIRI
Çankırı'nın Orta ilçesinde yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle okullar bir gün süre ile tatil edildi.
Çankırı Valisi Ali Haydar Öner, Orta ilçesi hariç diğer ilçe ve il merkezinde eğitim öğretimin devam edeceğini, Orta ilçesinde tipi nedeniyle okulların Orta ilçe merkezi ve köylerinde bir gün süre tatil edildiğini söyledi.
BALIKESİR
Yoğun kar yağışı nedeniyle Balıkesir genelinde eğitime bir gün ara verildiği bildirildi.
KAHRAMANMARAŞ
Yoğun kar yağışı nedeniyle Kahramanmaraş merkez ve bağlı köylerde eğitime 1 gün, Andırın ilçesinde ise 2 gün ara verildi.
SAMSUN
Kar yağışı nedeniyle Samsun il merkezi ile ilçe merkezlerindeki okullar 1 gün, köy okulları ise 2 gün tatil edildi.
YALOVA
Yalova kent merkezi ve ilçelerinde, yoğun kar yağışı nedeniyle eğitime bir gün ara verildi.
YOZGAT
Yozgat'ta yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle ilköğretim ve liselerde eğitime 2 gün süreyle ara verildi.
ORDU
Ordu'da yoğun kar yağışı ve olumsuz hava koşulları nedeniyle okullar 1 gün süreyle tatil edildi.
ADIYAMAN
Adıyaman Valisi Halil Işık, etkili olan kar nedeniyle köylerde okulların bir gün tatil edildiğini açıkladı.
Adıyaman ve ilçelerindeki yoğun kar nedeniyle İl Kriz Merkezi Adıyaman Valisi Halil Işık başkanlığında toplandı. İl Kriz Merkezi, merkeze bağlı köylerde ve Çelikhan ilçe merkezinde 1 gün, köy okullarında 2 gün, Gölbaşı, Besni, Tut ve Gerger ilçe merkezleri ve köylerinde bir gün tatil edilmesine karar verdi.
|
Aşk ve düş kırıklığı Çok fazla aşkım oldu,çok fazla düş kırıklığı.. ve hançer yarası yüreğimde..izi silinmeyen. Koşuldu koşumlarım, hazırdı yüreğim...hazırdı ruhum..! delicesine tırısa kalktım, yolun yarısını geçtiğimin farkında olmadan. Sonra aşklarım...ya da aşk sandıklarım..! ve sonunda nokta........lar.. düş kırıklığı.. um ların uz larla karışıklığı, ve gerçeğin acımasızlığı.. bir an geliveren uykunun sonu, rüya bitti, şimdi uyanma zamanı...! yeni aşklar.. aramalıyım..bulmalıyım.. Çok fazla aşk, çok fazla düş kırıklığı.! ! |
|
Yusuf Koç |
Çok mu özelsin sanki benim için?Kendin hakkında ne biliyorsun ki?Sen mi beni yemeden içmeden keseceksin?Senin yüzünden mi uyanacam uykumdan kanter içinde?Alkolik olacağımı mı sanıyorsun beni terk ettiğin için?Hıh...sen ne anlarsın ki...Şimdi bakıyorum da 46 kiloyum.Deliksiz bir uyku çekmeyeli aylar oluyor.Her gece kadehin dibini buluyorum.Bir duyan olurda,tutkumuza zarar gelir diye kendime bile itiraf edemezken,nasıl olur da bu bedbahtlığımın sebebi ''sen'' olursun?
![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
![]() |
İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, 'ne güzel gözleri var' derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, 'mavi gözlüm' diye severdi.
Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu.
Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî.
Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, 'tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur' dedi.
Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya emin olmak için sordu:
- Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur?
- Evet, hem de sonsuza kadar.
Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, 'mavi gözlerinin kahverengi olacağı' hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, 'ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur' dedi.
Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu.
Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu.
Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu.
Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca 'bu derdin sadece bir çaresi var' dedi. 'Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak' dedi. Herkes sevindi. 'Bundan kolay ne var' dediler. 'Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı' dediler. Ermiş, 'kolay gibi görünüyor ama o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak' dedi.
Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu.
Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu.
Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden batan güneşi görebiliyordu. Bir 'ah' çekti. 'Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim' dedi.

Ne seni unutabiliyorum Nede senden kalanları* Başımın içinde bir ur gibi büyüyorsun. Seni unutmamanın verdiği acılara dayanamıyorum artık...
Unutamamanın Bu kadar ezici kahredici olduğunu bilmezdim* her yerde* her zaman benimle birliktesin* işin kötüsü herşeyde seni hatırlıyorum. Kalabalıkta gelişi güzel söylenmiş bir söz bile yetiyor seni düşünmem icin
Yanlızlığımda ise sesin kulaklarımda* avuçlarının sıcaklını hissediyorum. Yaşanmış zamanlar bir film şeridi gibi geçiyor hafızamdan* anılarımızı en küçük noktalarına kadar birer birer hatırlıyorum... İşte o zaman bu seni unutamayan başı* duvarlara vura vura parçalamak geliyor içimden. Renklerin Kokuların* seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak harikulade birşey olurdu belki... ama sende unutmasaydın...
Beni unutmadığını* hala sevdiğini bilsem herşeye katlanırdım. Unutamamanın değilde unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir kaybolurdum...
Sevmek bir bakıma unutmamaya mahkum olmaktır...
Sevilmemişsek; birde unutulmaya mahkum oluşumuz var en hazini.
insan* unutabildiği kadar güçlüyse ; unutamadığı ölcüde yıkık ve ezik kalıyor. ancak bir kurşun kadar uzaktasın benden biliyorum ve ciğerlerime saplanmış bir kurşun gibisin hala. Seni çıkarıp atmakta elimde değil Sana gelmekte... Gelsem ne değişecekki ? Gözlerin eskisi gibi Gülebilecekmiydi? Hayırlayacak sevinecekmiydin ? Hiç konuşmadan << bende seni özledim >> diyebilecekmiydi ellerin? Hayır değil mi! Öyleyse hiç gelmeyeceğim sana. Böylesi daha iyi
Gün oluyor seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum.. Sokaklar evler cadedeler vitrinler* seni hatırlatıyor. Hatırlatmasın diye...
Gün oluyor anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını... Çünkü; Biliyorum* nereye gitsem benimle geleceksin yada gittiğim her yerde senden birşey olacak...
SENİ;
UNUTABİLDİGİM GÜN YENİDEN VE DAHA ÇOK SEVMEYE BAŞLAYACAĞIM...
alıntı
Sustu keLimeLerinde mevsimLer..
artık ya$adıqın tek $ey zaman/ deqi$meyen, dönü$meyen, ta$ımayan ve ta$ınmayan..
Düz ve kırıLqan sadece zaman, dedi..
Bu oyun bittiqinde, neden bu kadar uzun sürdüqünü soracaqım sana, henüz deqiL bittiqinde..
Ve sen saçLarının arkasına sakLadıqın bir miLad masaLıyLa buLa$ıp diLime konu$acaksın..
camdan kör, hataLardan köz oyunLarın içinden çözüLdüqünde deqiL, kırıLdıqında unutma...
Dünüm önümde, dur´ un pe$imde..
Bir cümLenin ortasında KAL´mayan harf dizimLerinde ve her sözün ötesinde..
NasıLda çöktü üzerimize kaLamayı$Ların, qidemeyi$Lerin, sevemeyi$Lerin bo$ odaLarı..
Senin parmak uçLarında benim dudakLarımı kiLitLeyen sözLerin sonLarı..
Benim sonLarım..
Senin öLümün..
Daha iLeriye daha uzaqa daha sana..
Sırtına, ayana, kasıkLarına..
Benim öLümüm..
SınırsızLıqımın qerçekLiqinde..
Gördüm..
Kördüqüm..
GüLdüqüm..
GerçekLiqin dü$tüqünde
Son düqüm......?
Son düqüm, kuyuLarın içindeki sabır suLarının akmaz bir buLutun qöLqesi oLurken sen,
ayetLerini indirecektin qözLerimdeki vahaya..
Son düqüm çözüLen deqiL kırıLan oLacak..
Son düqüm, eksik izLerin qöLqesinde,
qözLeri qör - qöLqesi kör..
ayetLerin, yaqmur indiremeyen buLutun konduqu vahada..
Vaha diyaLektiqinde çöL ve qör qeceLeri buLa$ır keLimeden kesikLere..
merhemi bir piramit ininde sakLı oLan bir bakı$ hatırına dü$ürsen de eLLerinden kumLarı,
onLar zamana akacak..
Unutma sadece zamana akacak keLimeLerden ve kaLan seLde de, küLde de..
Yanacaksın, kumun qöLqesinde buLanık rüzqârLar akLını çaLacak
yanarsın küLün oLmaz......
Ta$arsın akamadan, bozamadan yerini yurdunu bir niL sesi varken eLLerinde, qörürsün qörmemecesine..
ÇöLde vaha oLur,
azat etmek seni?
AkLımı yasLadıqım notaLardan bir sibemoL bekLiyorum $imdi
biLmediqimden deqiL,
haritanın diqer yüzünü merak ettiqimden..
tüm bu kapıLarın anahtarının sakLı oLduqu odaya qötürecek bir yoL oLmaLı
o yoL da oLmaLı..
YoLdan vazqeçmek için qecikmi$ sabahLar aramaktan yoruLduqunda,
asLında senin qöLqende sakLı oLduqunu anLayacaksın en uzak ihtimaLe kaLkan bir sorunun duraqında..
Duyacaqının tüm sözLer oLduqunu sana kim söyLemi$ti ki..
parça umutLu hava tahmin raporLarında bahsediLmeyen bir doqa oLayı qibi bakma yüzüme!
basit sen yaqmasaydın ben ısLanmayacaktım..
Sen yaqmasaydın ben biLincimin en kayıp kıtasında medeniyetimin önce
ate$i sonra küLü sonra seni buLmasını bekLeyecektim..
KüLLer küLLere - suLar suLara evLat..
Gerçeqi, sadece qerçeqi vahiy etmeni bekLerken dizLerimin kö$esinde ve eLLerimin üstünde,
önce sen söyLedin sonra ben tekrarLadım..
" ve senin üzerinde uçuyorum qibi hissediyorum, qerçeqi buLmak için öLdüqümü hayaL ederek"
Gerceqi buLmak için,
öLdüqünü hayaL ederek, yakLa$tım kapına qünün iLk ı$ıkLarına ve sabundan yanmı$ qözLerin dezenfekte kanLarına
Akar mıyım?
AkLayabiLir miyim kendimi kendimden, akLıma sıqdırabiLir miyim..
biLekLerimdeki bu izLer, koLLarımda, omzumdaki hepsi..
Hepsi senin içindi hatırLa.. sıq suLar diLedim etime / akar mıyım?
Sana hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bütün sözcükler yetersiz.. Hiçbir şey yazmak istemiyorum. Engin denizlerde kulaç attığım, üstüme gökkuşağını kuşandığım bu aşk yalanmış. Şimdi karanlık sularda boğuluyorum. Gökyüzü kurşun gibi ağır. Ne yana dönsem yalan. Gülüşler yalan, vaatler yalan..İnsanlar yalan. Ben seni mi sevdim..Senin gözlerinle mi baktım dünyaya.. senin ellerinle mi çiçek derledim.. sevinçti, aşktı göğsüme bastım. Kocaman bir yalanı seninle mi yaşadım? Gözlerine baktığım zaman cennet bahçesine geçerdim.. Bir aldatmacaymış, kötü bir rüya.. Kötülüğün bile bir yüzü vardır, bir görünüşü.. ama en beteri buymuş.. bu aldatmaca. Bir masal olsaydın razıydım, bir şiir olsaydın, alır saklardım.Güzel bir yüz kalırdı senden geriye, hoş bir anı.. kimsenin dokunamıyacağı bir tarih. Ama hiçbir şey kalmadı.. Bir yokluğu varsaymışım. Bir HİÇ'e sarılmışım. Çölde serap bile değilsin. Serabın gizli ışığı vardır. Sen ışığı yutan karanlık.. bir kör kuyu.. Ben kör kuyularda kaynak suyu aramışım. Nasıl olsa biterdi bu aşk. Ama unutulmaz bir hatıra, gençliğin en güzel anısı olarak kalsaydı.. Sen hiçbir şeyin değerini bilmedin. Kökün çürük, yaprağın kül, meyvan zehirmiş. Ben seni aşkın yerine koymuş aldanmışım. Kabahat sende değil, ben insan tanımamışım. Sana karşı öfke duymuyorum, kırgın değilim, kızgın değilim.. Çünkü sen zaten yokmuşsun. Asıl kızılacak kişi benim.. Küçücük bir toz tanesini bir mücevher sanmışım. Senin ihanetin bana koymadı..Beni kahreden, beni yokeden, beni bin pişman eden tek şey.. bir aşk yaratmış tek başına yaşamışım. Sen zaten yokmuşsun ki.. ? senin neyine yanayım
Başaramadım canım.. Başaramadım fedakarlıklarımın altında seni taşımayı..
Üzerime yığılan demir kapıların altında zayıf kaldım..
Kırmızı,sana sadece kırmızı demeliyim. Ben başaramıyorum kırmızı. Hatırlamak dışında bir mucizem yok.Bir şeye inandım.Bir şeye ve sadece bir kere ağlayarak dans ettim.Oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım..
Elini tutmuştum sonra sonra bırakmıştım..
Bu kentte beni hala sırtında taşıyan bir aşk var. Tekrar doğmamı ölümüm kadar çok isteyen…
Her şey dönüyor beynimde ve kendi etrafındaki tüm masumiyeti yok ediyor. Cehennemi sevmekten başka elimde insanca kalan ne var ki ? Herhangi bir sokakta sana rastlama ihtimalim olmadığı için seviyorum cehennemi.Cehennemi ruhu hala üşüyenler için istiyorum.Kendi kötülüğümü istiyorum,sana kıymış olmanın bedelini senden giden ayaklarımın yanmasını hissederek ödemek istiyorum.. Son bir defa ara ve yüzümü cennetine çek istiyorum…
Bir dilenci gibi yalvarıyorum yine de cevap vermiyor sözcükler.
Sözcükler bana kazık attı.
Neden kendimi böyle kötü hissettiğim ve ağladığım gecelerde yanımda mutlaka çocukluğum oluyor.Kırılan gözlük camlarıma mavi camlar taktırmamı istemiştin.. Mavi göz kalemimi hiç sürmedim. Anla artık ben maviyi hiç sevmedim.
Ve Anadolu yakasında da mavi cam kalmamış.Kırık,ezgili yarılanmış öpüşler var buralarda.
Yanlış bu sözcükler .
Yanlış bu dokunuşlar.
Yanlış bu anlaşılma isteği.
Bütün gün boğazıma çıkıp inen sözcükler.. Bir sokaktan kendiminkine nasıl geçmeliyim..
Hangi yanlışın gururuna inmeliyim sence? Sen hiç ayağına düşen gölgene acıdın mı? Aşk,her zaman ele vermiştir beni.
Şimdi nasıl itiraf etmeli,5 gün 5 gecedir gömleğine sarılıp uyuduğum,yakasına yapıştığım bir rüyayı nasıl kendim yaptığımı. Yine susturmalıyım kalbimin kalabalığını..Kendimi yok ederken bir yalanı içimde yaşattığımı bilerek beklediğim tüm sabahlar sen ol diye sayıklicam….Neye içimdeki kırgınlık..
İnan kölesi olabilirdim gözlerime saldığın derinliğin. Başaramadım canım…
Üzerime yığılan demir kapıların altında zayıf kaldım..
Ben hep bağışlanmak isteyen kadın.Bir gün beni bağışlarsın diye…Ama vazgeçtim artık bundan da…
HoşÇAkal
| Ceyhun Atuf Kansu - Veda | |
Sessiz bir damla dahi olsa, süzülmesin yanaklarından. Benim gözlerim dahi dolsa, güller saçılsın dudaklarından. Bağlamasın bakışların ufukları, çaresizliğin.. kör düğümüne. Vuslatına değin, taşısın umutları, sadece.. ikimizin düğününe |
| Aziz Nesin - SEVMEYİ ÖĞRENİYORUM ANNE | |
Sevmeyi ilk annemle öğrendim. O; beyaz yüzlü, güzeller güzeli kadından. Seveceksin, herşeyi der, Sevmenin anlamını, yüceliğini Anlatırdı kırık kelimelerle. Sevmeyi hala öğreniyorum. Kuşları, böcekleri, çirkinlikleri, -hamam böceklerini bile,,, Birtek ikiyüzlü Dostlları, İhaneti, Ve yalanı sevemedim., Bağışla beni anne. Kurşunlayanı sevdim, Dağlarda yaşayanları sevdim . Dostluğa ihaneti sevemedim anne. Bağışla beni anne. Sevmeyi sen öğrettin Bir bir yapıyorum dediklerini, Sevmeyi daha çok seviyorum anne. İhanetler olmasa, dostluklar bozulmasa, Ne çok seveceğim daha anne. Sevmeyi daha da çok sevdim anne. Sen ne dedinse yaptım. Birtek kalleşliği, Hainleri, Arkadan bıçaklamaları sevmedim. Bağışla beni anne. Seninle sevmeyi özledim. |
| Ümit Yaşar Oğuzcan - Sevgi | |
Hani sözlerde duvaksız gelin gibi dolaşan, Hep kulak ardı ettiğimiz sevgi... Nankör ruhlarımızda yarım,yamalak Pazarlıklara sunduğumuz sevgi, Ne kadar ucuz üretip,allayıp pullayıp Körpelere can değil ruh acıtarak Ömür yakarak sattığımız sevgi... Adını camlara yazdığımız Özünü sandıklara kaldırdığımız, Bir elde kum...bir elde altın sevgi... Lafı oldu mu aslan kesildiğimiz, Kopyasını güzel çıkarttığımız, Atıp tuttuğumuz,bizim sandığımız Aslında ta en baştan yanıldığımız Varlığımızın tek bestesi sevgi Ödünç aldığımız... Göz alabildiğine değil, Akıl alabildiğine büyükken Dilde beş para...un ufak ettiğimiz Şimdi hikaye... Şimdi masal... BİR VARMIŞ...BİR YOKMUŞ SEVGİ… |
Bak ben sustum,sustum be belalim sustum
Dudaklarimin arasinda ki sarki,
Saclarimi oksayip giden rüzgar,
Yüregimin kaniyla yazdigim siirler,
Akan deryalar,nehirler sustu
Sustu be uzaktaki yar sustu
Hep konustumda ne oldu ki;
Bitkin,kirgin,perisan yasadim
Kanimla yazdim yüregime nakisladim
öyle cok sevdim ki seni
Sevdim de ne oldu ki;
Kara sapli bicak sirtimda yasadim
Sabahlara kadar inleyip,
Günesi göz yasimla selamladim
Hayallerime yazdim,düslerimde topladim
Yüregime koydum seni,
Yüregimin en derin yerine
Koydumda ne oldu ki;
Ben sustum sen söyle uzaktaki yar
Söylesene gönül yaram ben zaten hep susmadim mi
Bu dört duvar arasina hapsedilip,
Susmaya makkum edilmedim mi
Kizim diye sevmek hakkim degil mi
Seni hayal edip seni sensiz yasamadim mi
Duvardaki resmine bakip bu gözler ,
Kahir dolusu aglamadi mi
Ben sustum yigidim sen söyle ben sustum
Söylesene hasretim sana deyilmiy di;
Bu yalvarislar,bu yakarislar
Canim gibi sevmedim mi seni,
sevipte canima katmadim mi
Söyle be uzaktaki yar ;
Ismini dudaklarima hece yapmadim mi
ALLAH´imdan sonra ,sana tapmadim mi
Seni mavi bulutlara yazip ,
Düslerimde toplamadim mi.
Sana olan sevdami söyle ;
Yildizlara haykirmadim mi
Ben haykirdikca,yildizlarim bir bir kaymadi mi
Söyle düsmedimi yildizlarim düsüp kaybolmadi mi
Gök yüzü birden kararip ,
Simsekler cakip , kasirgalar kopmadi mi
Cehennem gibi yanan yüregimin üstüne,
Yagmurlar yagmadi mi,
Yagmurlarin yüregimi söndürmedigine sahit olmadin mi
Hep sana yanmadimi yüregim söyle yanmadi mi
Ben sustum be adamim ben sustum sen söyle ;
Ben zaten hapsedilip susmaya makkum edilmedim mi
Kirli bir gömlek gibi cikarilip atilmadim mi
Sabahi olmayan yorgun gecelerle hayalinle girmedim mi
Hep ayni iskenceyle sabahlari beklemedim mi
Söylesene birtanem sevdanla yüregimi daglamadim mi
Ayaz geceleri sensiz titreyerek bitirmedim mi
Söyle yarim ben sustum , ben zaten hep susmadim mi
Nemli kirpiklerimde sensiz geceleri öldürmedim mi
Yüregim sizlarken , yarali gönlüme kirilmadim mi
Yüregime hep ayni aci , hep ayni iskence dolmadi mi
taptimda sana ne oldu ki ;
Hep yikilip kahir dolusu agladim
Ayaz geceleri ugrunda titreyerek yasadim
Diz cöküp önünde avuc acip yalvardim
Yalvardimda sana ne oldu ki ;
Kalbinin dilencisi , yüreginin kölesi oldum be belalim
Ah!!! Ah!!! yüregim kaniyor , gözlerim agliyor
Tükendim be yigidim tükendim
Yoruldum , halim kalmadi , yikildim oldugum yere
Yikildim be delikanlim yikildim ,
Ben sustum be adamim ben sustum
Yemin ederim ki sustum
Gönlümden her seyi alip giden kasirga sustu
Hep söylemek istedigim o sarki var ya ;
Dudaklarimin arasindaki o sarki sustu
Penceremin camina vuran yagmur damlalari sustu
Yüregim sustu konusan dilim sustu
Ben sustum uzaktaki yar sen söyle
Ben sustum , sustum , sustum , sustum ,
SUSTUM
alıntı