144 views
Skip to first unread message

sözler sözler

unread,
Feb 13, 2008, 3:24:28 AM2/13/08
to uzumg...@googlegroups.com, sun...@googlegroups.com, sonro...@googlegroups.com, sewg...@googlegroups.com, paylasim...@googlegroups.com, pax-ot...@googlegroups.com, Nedi...@googlegroups.com, liberal-i...@googlegroups.com, kitl...@googlegroups.com, Kitap-S...@googlegroups.com, Herse...@googlegroups.com, hekim...@googlegroups.com, group...@googlegroups.com, eksi_...@googlegroups.com, dobra...@googlegroups.com, cikma...@googlegroups.com, can-ozel...@googlegroups.com, BURAK...@googlegroups.com, bet...@googlegroups.com, Al...@googlegroups.com, aLBa...@googlegroups.com, aki...@googlegroups.com

Pelin 24.01.2008.13:04

unread,
Feb 14, 2008, 2:46:27 AM2/14/08
to

sende mi gidiyorsun
terk eden edene bu ara
dümeni kırıldı ya gemimin
deli dalgalara
esirim tek başıma
güneşimdin oysa
aydınlık düşüm
içimden geçtikce adın
gülümsemelerimdin
el kadar yüreğimin
dağ gibi umuduydun
yağmurlar gözlerime yağıyor
yıldızsız gecelerde
üşüyorum
üşüyorum anlıyormusun
içimden kanadı kırık kuşlar geçiyor
çığlık çığlığa
ağlıyorlar yanlızlığıma...
seni nerden uğurlayacağım
bir tren
ya da bir otobüs camından mı
el sallayacaksın bana
gülümseyeceğim korkma
gözyaşlarımı hiç görmedin ki
ağlamıyacağım
sende mi gidiyorsun
git bakalım
ben alışığım ayrılıklara
korksam
hiç sevmezdim kimseyi
korkusuz yürek işidir sevmek
seni de severim yokluğunda...


--
Cessurların İşidir Aşk... Kaçışları, Yalanları,Aptalca Oyunları Kabul Etmez. Aşk: Saf, Duru İnsanları Sever...

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:08:50 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Hayat bazen kara mizahtır…
Hayattaki en güzel anımmış doğumum; hayatın tadını anlamadığım, insan yüzlerini tanımadığım zaman…
Sonra, insanoğlu büyüdükçe anlıyor, yalanı, hayını, nankörlükle pişirilen hayatı…
Her zaman hayat dediğim kadar acımasız değildir elbette fakat en son babam bize bilgisayar alınca mutlu olmuştum. Ama bunu gerçek mutluluktan saymıyorum… çünkü babam ve annem sadece hep çocuklarını düşündü. Babam ise ne annemi ne de annesini düşünürdü…neden düşünmesin ki? Allah ona evliliğinin onuncu yılında üç kız evlat vermişti. Kızlarına da sadece bir kere gülümseyebilmişti…Kızlar yılarca babalarının gülüşüne hasrettiler…
Babamın gözü hep parada, kumarda ve alkoldeydi… Gözünü kapkara bir hırs bürümüştü. Her gece severek evlendiği annemi döverdi gözlerimizin önünde… annem bazen uyuyor olurdu babam döverken kendisini; hiç ses etmedi yıllarca… üç kızı için dayandı hayatın acımasızlığı olan babama "ben annesiz büyüdüm, kızlarım anasız büyümesin diyordu" evin köşesinde ağlarken, kendi kendine sayıklıyor olurdu çoğu zaman bu sözleri. Bizler korkardık geceleri babama karşı gelmekten ve uyuyor gibi yapardık… Annem hep üç kızı için ayakta durmaya çalıştı ve babam annemi yıkmak için elinden geleni yaptı.
Bir gün annem dayanamadı. Ölmemek için, jandarma karakoluna gitti. Babamı şikayet etti komutana… Akşam komutan geldi eve, babamı uyardı "bir daha kadına böyle davranırsan, evden uzaklaştırma cezası alırsın" dedi.
Ne olduysa o gün oldu babama. Üç kızı üzerine yemin etti bir daha yapmayacağına. yeminini tuttu babam, annemi hiç dövmedi bir daha; alkolü ve kumarı bıraktı.
İşte bu bilgisayar bunca acının tesellisidir…

yazan: M.T.
derleyen: gürkan adam

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:13:14 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Fosforlu Bin Bir



Bir insan tanıdım;
Yanımdaki değeri bin bir.
Oysa bu yalan dünyadaki
Makamı sadece bir.


Yine bir insan tanıdım;
Yanımdaki değeri
Ancak eder bir.
Oysa şu yalan dünyada ki
Makamı,fosforlu bin bir

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:14:40 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Mutluluk Veren Rüya


Sen hiç konuşamazdın ^gerçekte` güzelim
Öyle olunca sen...
Benim de söze gitmekten ziyade dilim..
Konuşurdu seninle...
Sevgi dolu gözlerim.
Ah güzelim...
Miniciktin sen
Daha bebekliğinde
Inga diyen seslerinde kaldın tek.
Gördüğüm,çile idi çektiğin...
Ama benim,hep gördüğüm...
Ablanı görünce mutlu olup güldüğün.
On altı yıl,gülümdün gülümseyen...
Sevgimizin,ölümsüz ispatı işte...
Dün gece,rüyalarımdaydın yine.
Diyordum ki sana...
Çok yorgunum Ayşe..
Hayret bir şey ama?
Konuştun benimle...
Kalbim coşkular ile taştı sevinçle...
Ah canım benim,kardeşim Ayşe
Bana hep,hayır dualar vardı dillerinde...
KONUŞUYORDUN.

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:16:41 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Bir Kadının Hikayesi


Yıllar öncesine daldı çan çanağı gözleri kadının
Köhne bir meyhanede,rakı şişesinde balık olmak isterken.
Elleri titrerken cigarasını içine nefretle çekti.
Sanki hırsını alıyordu insanlardan
Sanki isyan ediyordu olanlardan.
Bir kibrit kutusuna binip dolaşmak istiyordu dünyayı.
Yaşamı boyunca şehrin dışına bile çıkamamış biri için
çok erişilmezdi bu hayal,biliyordu.
Parmaklarına takıldı gözleri.
Ne kadar zarifti bir zamanlar
Bir kuğu boynu kadar ince,bir oya nakışı kadar göz alıcı.
Şimdilerde ihtiyarlayan siyatik ağrıları.
Bir sandığa sığıverirdi umutları
Bir balonla uçuverirdi hülyaları.
Sonra...
Sonar ard arda gelen yenilgiler
Durmadan göçen duvarlar
Kimsenin dönüp bakmadığı pis kokan suçlar
Yanıp sönmeyen kırmızı lambalar.
Saten geceliklerin iç gıcıklayan hışırtısı
Yalnızlığın dayanılmaz, sağır eden sarsıntısı.
Kadın yorgundu,kadın bezgindi.
Kadın,herşeyiyle kadındı.
Başkalarının karısı
Birilerinin düş seyyarı
Birilerinin göz alıcı oyuncağı
Birilerinin yorganı
Bir başkasının yastığı.
Güz ortasında açıvermiş bir onbir aylıktı o
Herkes uyurken uyanık
herkes içerken hep ayıktı o..
Sustukça asileşiyor,kabullendikçe yiğitleşiyordu sanki.
Her çekişinde cigarasını
alacaklılarıyla ödeşiyordu sanki.
Işıklar söndü.
Tek ışık kadının sigarasıydı.
Bir damla gözyaşı düştü sigaranın üzerine
Sigara söndü.
Sonra tek bir el silah sesi
geceyi ikiye böldü.

m.özcan

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:17:39 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Saklanmak


Dünyanın merkezi artık kırık
İnsanlar kötü ve anlayışsız
Nasıl bu hale geldik, yazık

Dünya

Giderken ruhum hariç her şeyimi aldı
Şimdiyse aklında, yapacağı son alçaklık

Yazdığım her kelimede yazdığım her dizede
Ruhumu saklıyor şimdi beynimdeki kitaplık
Ama dünya şeytani düşünceler ve karanlık

Kalbinde mutluydum şimdi yoksun
Yüreğinden atıldım çırılçıplak
Korktuğum içindir ki
Yazdığım şiirin içinde saklanıyorum

Hissediyorum
Çok yakınlar,
Buradalar,
Geliyorlar

Çok az kaldı
Saklandığım kelimeyi bulacaklar

Hangisi olduğunu biliyorsun
Ya onu değiştir ya da yok et
Ya da hisset

Ama ne olur
Beni yüreğine geri al
Çağır, yaşadığın diyara
Ruhumu sakla orda
Ve bu kez sonsuza kadar
Kadem basalım sırra
u.altun

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:18:29 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Melez Doğdu Bahar


Yaz ile kışın çiftleştiği çılgın dakikalar,
Gebe kaldı karakış ve melez doğdu bahar…
Yasak aşkın meyvesi gibi
Adı yok! kimliği yok çocuklar…
Beklentisiz yarınların düşünde
Elde kalan umutlar…
Nedensiz nedenlerin sorgulandığı
Tek satırlık mektuplar…

Matem havasında eserken rüzgâr,
Okşamadı değdiği yanakları,
Savurdu da savurdu!
Etekleri, saçları…
Ne kadar hüzünlü çalsa da şarkılar,
Bulutlar ağlamadı bu kez.
Üstelik inadına!
Güneşi sakladılar
Çiçekler ödünç almış gibi canı
Dokunsan kırılacak cılız dalları,
Ve…
Yaşama kahır yaprakları
Melez doğdu bahar
Sevdaların kırık kanatları…
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:19:26 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Akıl ve Yürek


Sevgi var olmasına var da bir türlü bulamıyoruz. Nerde marsda mı? Çok yakında olması lazım…Yakında olsaydı görürdük gibime geliyor. Bağlantı da bir hata olmalı yoksa frekansı yakalar sevgiyi bulurdum. Hatlar kopmuş olmalı yoksa bulmuştum. Herkesin bulduğunu bulamamak…. Yok yok zekayla alakalı değil bu… Keşfedileni bulmak zor olmasa gerek…
Baksana millet sevgililer günü ilan ettiğine göre bu tez teoriye dönüşmüştür.

"Sevgililer gününde insan yalnız olduğunu daha iyi anlıyor de mi?"

Sus be seni çıkarır atarım durduğun yerde…Yüreksen yürekliğini bil kafamı attırma…Atarsa biliyorsun titretirim adamı….

"Sen zaten bu gidişle yalnız lakırsın….Aman seni kim ne yapsın. Papuç kadar dil var. Evlere şenlik kaçan kaçana"

Sus dedim sana…Delirtme beni….

Umutsuz sevgi konusunda araştırmamın sonucu…Yandım aman bu ödevi yapamazsam ne olacak? Sevgi yok ki…

"Canım ne istiyor biliyor musun?"

Yine mi geldin sen…Konuşmada çalışayım tezim üzerine…Az kaldı frekansları yakalayacağım. Sanırım devreler karışmış. Bu kabloları ayırdım mı bitti sayılır….

"Senin kablolar kördüğüm olmuş. En iyisi sen beynini çıkar benimle idare et."

Seninle idare etmek mi? Aklımı peynir ekmekle yemedim ben…

"Baksana kablolar girmiş birbirine… Yemişsin peynirle değil ama…

Umutsuz değilim. Evet, yakında çözerim problemi…

"Şöyle gidip türkü dinleyip bir köşede içmek"

Ne söyleniyorsun? Yap o zaman….İstekler sınırlanmaz.

"Hiç sevdin mi sen"

İmkan varsa uygulanır.

"Benim soruma yanıt versene…"

Cevabını bildiğin soruyu neden soruyorsun.

"Hayal kırıklığı yıldırmış…Kendinle birlikte beni de ateşe attın. Bencil olmamalısın."

İşte bu kablo buldum. Sök sökebildiğin kadar. Olabilirlik bizim elimizde

"Her şey değil."

Hayal kırıklığını bilirim. Seni üzdüğüm için özür dilerim. Her şey akıl yürütmeyle çözülür.

"Gönül bizim elimizde değil"

Evet, kotu bir duygu yaşıyorsun. Seni anlayabiliyorum. Akıl yürekten öndedir. Yenildiğini kabul etmelisin

"Aşksız bir yaşam asla olmamalı, aşksız yaşam zevk vermez. Umudu da olsa güzeldir ask"
Umudu mu güzel? Aşkı çürütmek üzere olan bana mı söylüyorsun? Şu mavi kablo varya bunu koparıp attığımda aşk meşk kalmayacak

"sevgiyi hak edecek birini bulma umudunu silemezsin."

Aşklar sevgiler sadece çıkar ilişkisi…Kestim gitti

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:20:15 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Masum Değiliz


Bu tatilde bir diziye takılıp kaldım,sadece bir sahnesine.Sahne akıp gidiyordu ama zihnimde o sahne tıkanıp kalmıştı.Dizinin adı 'sınıf': Edebiyat öğretmeni derste şiir inceliyor, öğrenciler dinlemiyor.Hatta bir kız kulaklığını takmış müzik dinliyor.Öğretmen soruyor ne dinliyorsun diye.Kız Sezen'den ' masum değiliz'i dinlediğini söyleyince öğretmen soruyor: niçin masum değiliz?...İşte bu sahnede aklım şarkıya takılıyor.Şarkıyı açıyor defalarca dinliyorum.Hatta şu anda ben bu yazıyı yazarken Sezen Aksu söylüyor,o söylüyor ben düşünüyorum:


Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece
Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna
Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye
Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan


Hepimiz bir gün kan ter içinde uyandık yalnızlık içinde..Öyle değil mi? Belki en uzağımızdakine belki en yakınken uzaklaştırdıklarımıza ' yalnızlık' adını verip sol yanımıza yükledik hasreti,sevgiyi,acıyı belki de nefreti.O zaman sebeplice aktı gözyaşlarımız…Sonra geçti.Kurudu gözyaşlarımız,unuttuk unutulduk..Bir gün tekrar ağladık sebepsizce…Yani olur olmaz yerde ıslandı kirpiklerimiz…Annemizi andık belki de babamızı..Anımsarken anladık onları…Anlarken daha çok sevdik..Çok sevdik..


Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış
Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan
İçindeki çocuğa sarıl
Sana insanı anlatır


Bir gün başkaları acıttı canımızı,mektup gibi fırlattılar belki de kenara ittiler yüreklerinin kenar mahallelerine; iyi niyetlerimize göz diktiler, dostluklarımızı çok gördüler..O an dönüp çocukluğumuza baktık en masum halimize, bir çikolataya ağladığımız, bir oyuncak için zıpladığımız günleri hatırladık, insanlığımızı anladık


Eller günahkar
Diller günahkar
Bir çağ yangını bu
Bütün dünya günahkar


Neden masum değiliz sorusunun cevabını bulduk…Çünkü bütün dünya günahkardı..Ellerimiz gibi…Dillerimiz gibi…Yüreğimiz gibi..


Masum değiliz hiçbirimiz
Masum değiliz hiçbirimiz


Evet Sezen Aksu doğru söylüyordu..Hiçbirimiz masum değildik, olamazdık…Büyürken kaybettik masumluğumuzu…Hala masumum diyen varsa içindeki çocuğa sorsun, kim bilir belki o anlatır…
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:21:13 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

İki Yüzlü Melekler


sayende sayeban olduk İstanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sad-paremizi
saplanıp hançer misali bir hilal
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım'da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plaklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar nerdeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin İstanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin pazarlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı
a.ilhan

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:21:57 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Çare



Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?(İsmet Özel)

Yürek coğrafyanızda gezdiniz mi hiç? İşgal altındaki yüreğinizde fetihlere çıktınız mı?

Çıkmadınız mı?
...........
Bende çıkmadım...
O halde kendimizin ücrasında yaşayan savaş yorgunu esirleriz hepimiz.Kendi çizdiğimiz sınırları aşmaya korkan bir hükümlü.Kendinin bile ücrasında yaşamaya kendini mahkum etmiş bir hükümlü.İsyanımız var, biliyorum.Ama isyanımızın sebebi ne o ne şu yahut bir başkası.Her isyana teşvikte bir sebep bulur insan kendine, daha doğrusu bir hedef.İsyanına bir şamar oğlanıdır bulduğu.Böylece tatmin olduğunu zanneder.Bunun sonucunda vardığı nokta onu "evet, bu durumun sebebi ben değilim! benim hatam yok!" noktasına getirir.

Kimi zamansa yüreğine indiğini sanır insan."Ben kendimle hesaplaşıyorum" der.Oysa hesaplaşmaya kalktığı şey zaten sıkıntısının kaynağıdır.Kendi ücrasında, kendi sığlığında ihtilaller yapar üst üste.Kendi kendiyle savaşır."Benim hatam yok" düşüncesinin üstüne yıktığı vicdani daralmayı böyle hafiflettiğini sanır."Kendimle hesaplaşıyorum ama bak" der ve sonra yine düşünür.(düşünüyorsa yada) İçine düştüğü durumun kendinden kaynaklandığını anlamasının ilk adımıdır bu...

İlk adımı attığında derin bir kuşku başlar."Bu kadar derine inmemeliyim" gibi düşüncelere kapılır.Nefsi ona ;

- Kal burada! sen kendi ücranda yaşa, sığ sularda kumdan kaleler yap, bir çocuk gibi.Neyine güveniyorsun da engin denizlerde fetihlere çıkacaksın? der.

Haklı görürüz onu.Öyle değil midir? Öyledir tabii.Çünkü insan nefsi karşısında küçük bir çocuğun aklıyla hareket eder.Bırakın bir cevap vermeyi "niçin, neden?" gibi soruları aklına getirmekten bile korkar.Ve nefs sizi kumsalda bırakıp gider açılır engin denizlere, topraklara.
Oynamaktan, oyalanmaktan sıkıldığınızda işte o an gelir "isyan".İsyan etsenizde bu bir "mızmızlanma"dan öteye gitmez! Siz çocuksunuz unuttunuz mu?

Sizin denizlerinizde, sizin topraklarınızda cevherler, inciler mercanlar çıkarır nefs! Siz, kumsalda oynayan çocuksunuzdur, "benim kalem daha büyük, benim oyuncağım daha güzel" der ve oyalanıp gidersiniz kendi ücranızda.
İlk adımı atmak yeterli değildir. İkinci adımda "Bir adem bir alem" gizlidir. İsyanınıza bir sebep aramayın.İsyanınız ve bunun sebebi nefsinizdir.Şeytan size vesvese vermekle kalır..Asla size hükmetme yetkisi yoktur.Allah ona bu yetkiyi vermemiştir.

Bir adım daha atsak yürek topraklarımızı fethedeceğiz.Bir işgal olmayacak bu. İnsan anavatanına, bakîr topraklarına dönecek.Yeter ki bir adım daha...

"Ey huzur içinde olan nefis! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak Rabbine dön." (Fecr: 27-28)

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 15, 2008, 8:22:53 AM2/15/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Gel Git` Ler Arasında


Hayatımıızn büyük kısmı gidenleri geçirmek,kalanları karşılamakla geçiyor.gelenlere HOŞGELDİNİZ demek güzeldir ama HOŞÇAKAL..demek hiç hoş değildir.Her zaman can yakar.Hele o otobüs garında insan seli içinde onun valizlerini yerleştirmek,cebine az biraz daha para koymak,için ağlarken ona güldüğünü gösterebilmek insanı yer bitirir.Sonra o otobüsüne bindiğinde senin elinin hemen cebine girip mendil araması ,gözlerindeki yaşları geri çekmeyi her istediğinde onlaraın dahada öne gelmesi en zor anlarından bitanesidir.Otobüsün farları yandığında arabanın hareket etmesi hemen onu aramaya yöneltir gözlerini!Son birkerede olsa el sallama telaşı içinde sağa sola çarpar elini havaya kaldırmak için çırpınırsın...Ve sonunda görür senin ona ulaşmaya çalıştığını ayağa kalkar oda sana elini sallar acı bi tebessümle...onu gördükten sonra dünyalar senin olur akmaya hazır tüm yaşlar dökülmeye başlar.ama bu onun gitmesine engel olamaz!!Otobüs yavaş yavaş uzaklaşır sen sadece bakmakla yetinirsin...Elin hala yukardadır başın ne kadar eğik olsada indiremezsin onu bir türlü..Onun sana ağlama diye işaret ettiğini görürsün kendi çapında ağlamıyorum dersin yaşlar sel olmaya hazırken.VE o gider.Otobüs gardan çıkar,gözün görebileceği en yakın virajı alana kadar bakarsın ona .Virajıda döndükten sonra yok olup gider herşey .Gözün çok zor gördüğü plakayı görürsün sadece sonra oda gider sessizce...Sana bırakılan tek şeyi se gözyaşlarındır!herşey biter gider ama onlar hep vardır.Ve hep olacaklardır.GİTMEK KALMAKTAN daha kolaydır!Oralarda onu bekleyen bi hayat mutlaka vardır ama kalanın bulunduğu nokta hep aynıdır hiç değişmez.Hatıraların hepsi kalandadır.Baktığı her yerde onun içi daha fazla yanar kavrulur..Gel git`ler arasında bocalar durur...Islak mendili,yaşlı gözleri ve bitmek bilmeyen hatıralarıyla gelmesini bekler...İşte hayatı gel git`ler arasında yaşamak budur!Gelenleri gülerek karşılarken gidenleri gözyaşıyla yollmaktır...

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:24:36 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Hz. SÜLEYMAN (AS) İLE KARINCA
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da, "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.

Cevabin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.

Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.

Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.

Karinca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:28:16 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Komedi Kulübü'nde Uğur Yücel'in "Azınlıkta Kaldık" başlıklı şovunu görmediyseniz çok şey kaybettiniz demektir.
Yücel, olağanüstü sahne hakimiyetini bu kez unutulmaz bir mazinin hizmetine veriyor ve seyircisini hafızasından tutup dünün İstanbul'unun yitip giden ayrıntılarında gezdiriyor.
Neler yok ki o ayrıntılarda? Kiliselerin, camilerle kolkola ibadet çağrısı yaptığı huzur dolu sokak araları... Türk'ü, Rum'u, Yahudi'siyle dünyanın en güzel mozaiklerinden birini sergileyen "gerdanından öpülesi" bir şehir. Yolcularını isim isim bilip, gelmediler mi meraklanan Şirket-i Hayriye kaptanları... Palavracının en esaslısı.. Delikanlının en fiyakalısı... Aşiftenin en belalısı...
Bir yandan kahkahadan kırılırken, bir yandan özenerek, özleyerek dinlediğiniz anıların çok değil, 25-30 yıl öncesine ait olduğunu düşününce içiniz sızlıyor. Kaç bin yılın mirasının şu kadar kısa bir zaman diliminde böylesine hoyratça harcanıvermiş olması ve sizin hasbelkader o zaman diliminde yaşıyor olmanız canınızı sıkıyor. Sucuları, palavracıları, kabadayıları, yosmaları, öğle uykusu arasında sinek vızıltıları, "yine bu sensiz içime sinmeyen" adaları, beyaz eldivenli trafik polisleri ile toprağa gömülen bir kültürün ardından umarsızca ağıt yakıyorsunuz
Dünün ardından hayıflanmak, sıradan bir nostalji histerisi olmaktan çıkıyor, bugüne yönelik bir öfkenin kapısını aralıyor. Yarını kurtarmanın hesabına dalıyorsunuz ister istemez... Yitik bir maziyi, istikbale dönüştürmenin telaşına düşüyorsunuz...

* * *

Beatles'ın o unutulmaz bestesi "Yesterday"de de söylediği gibi "Dün  bütün dertler ne kadar da uzak görünüyordu".
Peki bugün başımızın üstünde sallanıp duran bu gölge de neyin nesi?
Selçuk Erez, son kitabı "İstanbul Nerededir"in önsözünde "Hiroşima'yı atomun, Varşova'yı Hitler'in, Kobe'yi zelzelenin, Pompei'yi Vezüv'ün mahvettiğini" yazıyor ve "İstanbul'u da yoğun görgüsüzlük yiyip bitirmektedir" diyor.
Ben geçen hafta Taksim'de o görgüsüzlüklerden biriyle karşılaştım. Apartman boyu bir bez afiş, gelip geçenlere
"Hey sen" diye laf atıyordu: "...üzerindekinin taklit olduğu buradan bile belli..."
Sloganın altında suratsız bir yüz burun kıvırıyordu Taksim Meydanı'na doğru... Meydandan geçenler bu küstah surata baktıkça paçalarına dolanan "taklit" kotlardan utanıyorlardı belki... O afişin kendisinin bile esaslı bir taklit olduğunu farketmeden...
Neyse ki sonra Umur Talu yazdı da yüreğime su serpildi: Mümkün müydü acaba dün, yani mesela 1 Mayıs 1977'de öyle bir afişi o meydanın baş köşesinde sallandırmak?..
Nasıl devam ediyordu Beatles'ın şarkısı?
"Ansızın gördüm ki; o eski halimin yarısı bile değilim..."

* * *

Tuhaflığa bakın ki Uğur Yücel'i izlediğim ve o afişi gördüğüm hafta aynı zamanda Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girdiği haftaya tekabül ediyordu ve yine aynı hafta "Yerli Mallar Haftası"ydı.
Yine çok değil, çeyrek asır önce ekonomik savaş deyince borsa spekülasyonu değil, tasarruf anlaşılırdı ve yerli mallar haftalarında Taksim'in dört bir yanına "Yerli malı milli servetin membaıdır" türünden yazılar asılırdı. Okullarda da bize "Yerli malı yurdun malı/ Herkes onu kullanmalı" türünden tekerlemeler ezberletilirdi. O zamanlar Uğur Yücel'in anlattığı kentte, yani görgüsüzlüğün yiyip bitirmediği İstanbul'da yaşayanlar için Avrupa mallarına ulaşabilir olmak değil, yerli malı kullanmak bir iftihar vesilesiydi. Kendi üretiminden gururlanmaya alıştırılan o coşkulu genç topluma, kimse tepeden bakıp, "Hey sen, popondakinin taklit olduğu buradan bile belli" diye hitap edemezdi. Lakin artık, Gümrük Birliği'yle Avrupa'ya entegre olan toplumumuzda vitrinlere "Avrupa malı uluslararası servetin membaıdır" yazamayacağımızdan, bu türden "alafrangalıklara" tahammül etmek zorundaydık.
Çünkü yerli malları da  beyaz eldivenli trafik polisleri ve kibar Şirket-i Hayriye kaptanları gibi "dün"de kalmışlardı ve dün Beatles'ın şarkısına eşlik ederek "Düne inanıyorum" diyenler tarihe karışmışlardı. Tıpkı Beatles gibi...
John Lennon da 1968'in kapanış nutkunda "Rüya bitti, herşey aynı kaldı" dememiş miydi?
İşte o yüzden Beatles'ın son albümünün satış rakamları yapımcıları hayal kırıklığına uğrattı. Şu çağda "Kuş Kadar Özgür" başlıklı bir albümün satış şansı ne olabilirdi ki...?
Bugün, düne inanmak, yarına ihanet sayılıyordu çünkü...
Oysa yarın, düne inananların, bugün verecekleri kavgayla kurtulacaktı.

>
Ê
7
5
 

c.d

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:29:54 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

İNANMAK

 

Bardaktan seni içmek

Seni teneffüs etmek havada...

Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek

Seni bulmak yuvada...

 

Yolumuzda aylar, yıllar

Basamak basamak...

Basamakların çıkamadığı yere

Kanatlarınla çıkmak...

 

Boşaltmak takvimden günleri

Günlerin üstünden yollara bakmak

Rüzgarla esmek, sularla akmak...

 

Baharı yollamak yollara

Alıkoymak bir nisanın tadını...

Dışarda herkes gibi seslenmek sana

Ve koynunda söylemek asıl adını...

 

İnanmak, inanmak, inanmak

Ninnilerinle uyuyup, türkülerinle uyanmak...
a.n.asya

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:39:45 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Neredesiniz


Hayat, ayağıma bir zincir dolayıp süründürürken beni
Uzaklara götürmüş, ayırmıştı benden sizleri…

Kış gelmişti…
Artık onun için kış bütün keskinliğiyle, ayazıyla, yalnızlığıyla, terk edilmişliğiyle karşısındaydı…
"Koca Çınar", yapraklarını birer birer rüzgârın ahengine bırakıvermişti…
Aslında o bırakmamıştı, rüzgâr ondan koparmıştı yapraklarını…
Gençliğindeyken yeşertmekle görevli olduğu yapraklar için kökleriyle onlara hayat suyunu emer yapraklarına aşılayarak can kazanmasına vesile olurdu, koca çınarın bir zamanki dimdik gövdesi…
Bütün ömrü boyunca, ağaçların arasında tüm maddi sıkıntılardan uzak, özüne uygun bir ortamda en önemlisi de can damarı olan sevdikleriyle birlikte, mütevazı bir kulübede yaşamayı hayal etmişti… Bu kulübeyi dostluk anahtarı açacak, bacasından hiç eksilmezcesine sevgi dumanları tütecekti…
Ta ki hayallerinin teker teker ondan koparılmasıyla bir balon gibi sönüvermesine kadar…
Yaşam doğarken ona verilen çemberi iyice daraltmış ve o böyle bir başına kulübesinde yalnızlığı teneffüs ederek, her nefes alışında da ciğerlerinin yandığını hissederek, ömür kum saatinin son kum tanelerinin düşmesini beklemek üzere, bu kulübeye terk edilmişti…
Neredeydi onu sevenler. Neredeydi can yoldaşları. Hayatımızın sonuna kadar beraber olacağız dememiş miydi eşi ona. Demişti. O zaman neredeydi. Yaşlanınca çevresindekiler niye uzaklaşmış, bir zaman sonra da kopuvermişti ondan?
Vefasız dünya! Bizleri bu dünyaya hiç ayrılmayacakmışız gibi bağlayan sen değil miydin! Hayat fani dostluk bakiydi hani. Nerede o zaman çevremdekiler. Göster bana!
Gençken yalnızlık kelimesi geçtiğinde kanı donacak gibi olur. Hadi sende. Daha kaç yaşındayız. Daha önümüzde kocaman yıllar var. Diyordu (dostlarına).
Hâlbuki, o kocaman yıllar ne de çabuk geçmişti. Yalnızlık kanını yavaş yavaş dondurmaya başlamıştı…
Bir tren yolculuğu esnasında arkadaki vagonların bir yerden sonra koptuğunu görmüştü. Şu an düştüğü durumla ne de çok benzeşiyordu bu olay…
Yıllar! Lokomotifinize söyleyin! Yavaşlasın biraz olsa da! Yetişemeyenler var deyin!
Ama bütün çığlıkları ağzından çıkıp hayat duvarından yansıyarak boğazında düğümleniyordu…
Yankısını sadece kendinde hissediyordu.
Yalnız, bir başına kulübesinde hayat bardağından yudumluyordu yine...
Yaşı iyice ilerlemiş. Kendi kendine yetemez duruma gelmişti neredeyse. Aslında bu durumun altından kalkabilirdi; ama hayat, yaşama sevincini alıp uzak diyarlara götürmüş, gülümsemeyi unutturmuştu ona… Kulübesinde ölüm ile yaşamın yakalamacılık oyununa tanıklık ediyordu adeta…
Yaşlanacak herkes. Herkes ölecek. İşin enteresan olan tarafı ise herkes bu gerçekleri biliyordu. Ama hayata, yaşama o kadar bağlıydılar ki… Unutulan dostluklar gibi bu gerçekler o unutulmuşluk gözlerinde hapis oluyordu birçoğunun…
Gözleri kararıyordu… Her şey dönüyordu hayatın gençlerin başını döndürdüğü gibi…
Bir şeyler çıkıvermişti ağzından son olarak…
D… o… s… t… l… a… r… ı… m……….
Göz kapakları bir daha açılmamak üzere kapanıvermişti…
O hayat bardağından son yudumunu almıştı bile.
Ölüm her zaman olduğu gibi yaşamı sonunda sobelemişti…
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:41:28 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Dönme Dolap



Minicik kalpler çarpıyordu pırpır…O minicik bedenlerdeki minicik kalplerin,çıkarın,kötülügün, kıskançlıgın varlıgından dahi haberleri yoktu.O kadar safça sarılıyorlardı ki birbirlerine,o kadar masumca gözlerine bakıp,elerinden tutuyorlardı ki…Nasıl insan art niyet arayabilirdi.

Minik Gizem koşuyordu aniden düşüverdi.Ceren elinden tutup kaldırdı,ikisi birden aglamaya başladılar.Birinin gözünden akan yaş,digerinin gözünden akan yaşla birleşti,iki yürek tek yürek oldu adeta .Bir kaç dakika sonra ikisininde gözlerinden akan yaşların yerini yanaklarında açan pembe güller aldı.Güneşi kıskandıracak bir sıcaklık yayıldı soguk yüreklere..

İki melek koşa koşa dönme dolabın yanına geldiler .Binip binmemekte ikisi de karasızdı.İki eş ruh,aynı anda koşup bindiler,çıglıklar atıyorlardı.Korkularını birbirlerine sarılarak unutuyorlardı.Çılgınca eglendiler o gün,lunaparkta binmedikleri hiçbiş kalmamıştı.Onlar büyük bedenlerin yanlarında yürürlerken,hemen fark ediliyorlardı.Bizim dünyamızdan farklı bir dünyadalardı.Başlarının üstünde birer yıldız vardı sanki.Onları masum tutan,koruyan,kirletmeyen..İçlerinn beyazlıgı gibi,giysileri de bembeyazdı.Tek siyahlık ardından bembeyaz ışıklar saçan gözleriydi.İnsanın orda onlara bir ömür boyu,bakası geliyordu.Bizim dünyamızı terk edip,onların dünyasına girmek istiyordu insan.Ne yazık ki ruhlarımız onların dünyasına girebilecek kadar masum ve temiz degildi.

Dost dediklerimizle dönme dolaplara biz de biniyoruz ama onlar gibi degil,ayrı ayrı yerlerdeyiz. Korktugumuzda uzatılmıyor eller,düştügümüzde ,canımız acıdıgında,onların da canı acımıyor,gözlerimizden akan yaşlar,onlarınkine karışmıyor,tek yürek olamıyoruz ayrı bedenlerde.Çıkarlar,kirli düşünceler set kuruyor önümüze. Maalesef ki ayrı dünyalarda ,ayrı ruhlar olarak, "ben" gözlüklerine takıp,asıl kazancın,bir çift tatlı söz,iyi bir kalp taşımak ,iyi bir dost olmak,ardından imrenilerek bakılacak bir insan olmanın keyfini çıkarmak oldugunu unutup,herkesin izledigi yol farklı olsa dahi,sonuçta hep aynı noktaya ulaşacaklarını göz ardı ederek,yolumuza çıkan herkesi ve her şeyi ezip ,yıkıp,hüsrana ugratarak yolumuzda ilerliyoruz.

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:42:28 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Dostun Sitemi Öldürür İmiş


zamanların birinde bir çiçekçi dükkanı varmış.....çiçekçi dükkanına her gün yeni bir çiçek tohumu getirir ve ekermiş...bir gün bir kır papatyası tohumu getirmiş,ekmiş..tüm çiçekler bir arada yaşayıp giderlerken..bizim papatya..
çok narin olduğu için en ufak bir rüzgarda sağa sola yalpalarmış...bir gün yine öyle yalpaladığı zaman yanındaki saksıdan nergis; ben senin saksına geleyim bana yaslanırsın demiş papatya cık buna çok sevinmiş..gel zaman git zaman nergisle papatya çok iyi dost olmuşlar...hatta arkadaş canlısı papatyanın rüzgarda savrulan tohumları başka saksılarada gitmiş fakat diğer çiçekler papatyayı saksılarında istememişler...her defasında nergis ona; üzülmemesini...her zaman yanında olacağını söylermiş...papatyacık geceleri nergis uyuyunca yapracıklarını göğe uzatır..dua edermiş...çiçekçi nergisi satmasın diye...bir gün şiddetli bir rüzgar esmiş......papatyanın ince vucudu dayanamamış ve nergise hızla çarpmış...nergis birden kızmış...papatya yalvarmış...istemeden oldu...rüzgar çok şiddetliydi tutunamadım demiş ama...nergis in gözü hiç bir şey görmemiş..ve papatyanın incecik sapı gibi ince olan yüreciğini kırmış...parçalamış...papatya küsmüş...boynunu bükmüş....usulca köklerini toplamış...esen bir rüzgarın sırtına binmiş...kırlara doğru çekmiş gitmiş...şimdi her ilk baharda kırlarda açan...esen rüzgarlarda..şarkılar söylen..kır papatyaları duyabilen herkese bu hikayeyi anlatır...ama asla bir çiçekçi dükkanında yaşamazlar.....

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 6:43:42 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Ayşecik İle Yasemin Sultan


Ayşecik' in babası sarayın sütçüsüydü. Saray yakınlarındaki bir kasabada küçük bir çiftliği vardı. Her sabah saraya taze süt götürürdü. Çiftliklerinden saray rahatça görülüyordu. İki yıldır Ayşecik arada sırada, " Baba ben de seninle geleyim. Sarayın nasıl bir yer olduğunu çok merak ediyorum " der dururdu. Fakat babası Ayşecik' in kaybolacağından korkar,
" Biraz büyü de o zaman " derdi.

Günlerden bir gün, sabah kahvaltısından sonra babası kızına şöyle dedi: " Ayşecik artık on yaşına girdin. Kocaman bir kız oldun. Yarın sabah hazır ol bakalım. Sen de benimle beraber
geliyorsun. " Ayşecik bu habere çok sevindi. Hemen babasına sarıldı, onu yanaklarından öptü. Annesi kızının bu coşkulu sevincine katıldı, üçü bir sevgi yumağı meydana getirdiler.

Ayşecik gün boyu pek neşeliydi. İçi içine sığmıyordu. Heyecandan yerinde duramıyor, eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Öğle üzeri mutfakta annesine yardım ederken, iki çay bardağı ile üç yemek tabağını kırmıştı. Tabii ki bunları isteyerek yapmamıştı. Zaten annesi hiç mi hiç kızmamıştı. Sadece kendisine, " Ayşecik, ben yemeği sofraya getirebilirim. İstersen masada oturup yemeğin gelmesini bekleyebilirsin, oldu mu canım kızım? " demişti. Annesinin kızması için sebep yoktu ki…

Ayşecik ertesi sabah süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı oldu. Arabaya bindi ve babasıyla birlikte saraya doğru yola koyuldular. Ayşecik sarayın bu kadar büyük olduğunu tahmin etmiyordu. Sarayın iç avlusunda babası süt güğümlerini teslim etmeden önce babasına sarayın içini görmek istediğini söyledi. Bunun üzerine saray görevlilerinden bir kadın Ayşecik' e yardımcı verildi. Ayşecik kadınla beraber sarayın odalarını, salonlarını gezdi, dolaştı. Bir koridordan geçerken karşıdan gelmekte olan beş kız gördüler. Görevli kadın, Ayşecik' e en öndekinin Yasemin Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini,
sözlerine dikkat etmesini usulca söyledi. Yasemin Sultan arkasında nedimeleri olduğu halde
yanlarına yaklaştı. Ayşecik' i bir süre süzdükten sonra görevli kadına dönerek,

" Evet, misafirimiz kim oluyor? " diye sordu. Görevli kadın:

" Efendim, bu kız sütçünün kızı. Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi. "

Yasemin Sultan:

" Ya demek öyle…Ne kadar güzel " dedikten sonra Ayşecik' e dönerek:

" Sarayı beğendiğinizi umarım, arkadaşım. Adınızı öğrenebilir miyim? "

Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Yasemin Sultan' ın dostça tavırlarından çok memnun olmuştu. Hele kendisine 'arkadaşım'demesi yok mu?..Bir dakika önceki heyecanını üzerinden
atıverdi, rahatladı ve sesine tatlı bir çeşni vererek:

" Efendim, adım Ayşecik' tir. Bizim evden saray rahatça görülüyor. Hep merak ederdim, acaba nasıl bir yer diye. İşte sonunda bu amacıma ulaştım. Geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil. Burasını çok sevdim. Bizim evimiz buraya göre oldukça küçük. Fakat ben evimi de çok seviyorum " deyince
Sultan' ın arkasında duran nedimeler gülüştüler. Yasemin Sultan şöyle bir arkasına dönüp baktıktan sonra hafifçe tebessüm ederek,

" Ayşecik, gel istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam ederiz " dedi.

Ayşecik ile Yasemin Sultan, iki saati aşkın bir süre konuştular, dertleştiler. Sonra nedimeleri öğle yemeği için padişahın beklediğini Sultan' a haber verdiler. Ayşecik ile Yasemin Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak dileğiyle ayrıldılar. Ayşecik babasıyla sarayın iç avlusunda buluştu. Süt güğümleri at arabasına yüklenmişti.Arabaya binip evlerine doğru yola koyuldular. Yemekten sonra padişah, Yasemin Sultan' a sütçünün kızı ile odasında görüştüğünden haberi olduğunu, bunu yanlış bir davranış biçimi olarak değerlendirdiğini, bir Sultan' ın alelade bir köylü kızıyla arkadaş olmasının saray erkanı tarafından hoş karşılanmayacağını söyledi.

Bunun üzerine Yasemin Sultan:

" Ayşecik sizin tarafınızdan biraz olsun tanınsaydı, onun hakkındaki düşünceleriniz mutlaka olumlu olurdu.Ayşecik, alelade değil,fevkalade bir köylü kızıdır.İnsanlar giydikleri elbiselere, yaşadıkları çevreye bakılarak değerlendirilemez. Ayşecik…" diye konuşurken padişah sinirli bir şekilde ayağa kalktıktan sonra; " Ayşecik veya Fatmacık, kim olursa olsun…Onunla bir daha görüşmeyeceksin!.. İşte bu kadar! " diye bağırınca Yasemin Sultan ayağa kalktı ve ağlayarak uzaklaştı.

Ertesi sabah babası süt güğümlerini görevlilere teslim ederken Ayşecik, saray avlusunda boşu boşuna bekledi. Öğle vakti babasıyla birlikte eve dönerken, cevabını düşünüp bulamadığı soru şuydu: Yasemin Sultan ile görüşmelerinin hangi sebepten ötürü engellendiği?..

Yasemin Sultan Ayşecik ile görüştürülmemesine çok üzüldü. Yemeden, içmeden kesildi. Birkaç gün sonra hastalandı. Yatağında devamlı olarak " Ayşecik..Ayşecik.." diye sayıklıyor, günden güne sararıp soluyordu. Ülkenin en iyi doktorlarının çabası boşuna oldu. Sonunda padişah Ayşecik' in saraya getirilmesini istedi.

Yasemin Sultan Ayşecik'in gelmesine çok sevindi. Onun berrak bir su kadar temiz ve tatlı sesi hastalığının en iyi ilacı oldu.

Ağlayan gözleri güldü
Yanağında güller açtı
Bir hafta geçti, geçmedi
İyileşti, ayağa kalktı.

Padişah da onu pek sevdi
"İkinci kızım sensin"dedi
Sevgiyle bağrına bastı
Hatasını bağışlattı…

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 7:44:00 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Sensizim…

Bu gece yine sensizim..Ama bu gecenin bir farkı var dünden.Daha çok yanıyorum, daha çok ağrıyor yüreğim, daha çok sızlıyor seni seven kalbim…

Damarlarımda kanımdın sen.Kanım çekiliyor adeta.Dermanım kesiliyor.Gücüm tükeniyor..

Ve biliyorum ki bir gün gelecek, dayanamayacak artık bu beden, bu yürek hasretine, dayanamayacak sensizliğe..

Seni isteyecek, yeter diyecek, benden bu kadar..

Ve ruhum terk edecek bir gece be bedeni.Uçup gidecek sonsuza..

Bir kurtuluş olacak belki bu benim için, yüreğim için, çektiklerim için.Belki kapanacak kanayan yaram böylece..

Bu dünyadan göçmek, sensiz günlere, sensiz gecelere elveda demek iyi gelecek belki..

Ama hala hayattayım ve bu gece yine sensizim

burak yiğit

unread,
Feb 16, 2008, 7:45:59 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
yüreğine sağlık :(
--
GeLme Artık NeYe YaraR..?YoKLuĞunDa BuLDuM SeNi..!

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 7:55:30 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
evet doğancım bunu denemek için yollluyorum bakalım dönecek mi?

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 7:58:30 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Sen Kalbimdesin

Yürekten gelir hani Duygular
Satirlara dökmek istersin
Zaman gelir canin önemi kalmaz
Ama Yardan vazgecemezsin
En büyük Düsmanin Sana Yüregin olur
Firtinalar koparir engelleyemezsin
Ilk kez tatmisindir bu Duyguyu
Zaman zaman isyan edenlerdensin
Gözyasin birikip icine akar
Belkide en fazla aglayanlardansin
Güldügün anlarda olacak elbette
Sonucta sende bir Insansin
Istemezsin Yare actigin Gözlerin
Yari görmeden kapansin
Sakin Kadere sitem edeyim deme
Birakta Felek utansin
Hani farkinda olmadanbazen
Düsünceye dalarsin
Dertlerin Denizinde
Bogulacan sanirsin
Kivrandikca daha cok batar
bir türlü kurtulamazsin
Careyi Hayallerde Umutlarda ararsin
Yanlizlarin yanlizi Sen
Bende hep var olansin
Sen herseyden vazgectigim anda
Tek geriye kalansin

Sen tek yaşama hevesimsin.aşkım son sevenimsin unutma beni Aşkım

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 8:00:51 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Bu yük senden Allahım,çekeceğim,naçarım.Senden sana sığınır,senden sana kaçarım
 
 
yazdıklarım gruba geliyormu doğan..yoksa kendi kendime mi yolluyorum

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 8:02:05 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Dolmak, yavaş yavaş,
Dolmak, damla damla.
Ve taşmak,
Göz pınarından yaş,
Süzülür yavaş yavaş.

Hani?
Bardağı taşıran son damla.
Bazen buğzla gamla.
Çıkıverir bir kelime dillerden.
O bardağı taşıran damla
Yaşlar süzülüverir gözlerden.

Ağlamak diyorlar adına.
Yaşlar boşanınca gözlerden.
Ağlamaksa verilmiş kadına.
Yalnız o mu alınırmış sözlerden?

Yağmura gebe bulut gibi.
İşte doldu ve buğulandı gözler.
Erkeği kadını mı olurmuş?
Ağlamak nimet, ağlasın gözler!

dogan olurluk

unread,
Feb 16, 2008, 8:05:41 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

  GuLnaz YoLLadıkLarın Son Hız Gruba GeLİor:))

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 8:11:32 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Yalan. Her şey yalan. Sevmek, sevilmek, sevildiğini hissetmek herşey yalan. Yalan olmayanlarıda gerçek sevgilerde var gerçi.
Ama bulmak imkansız gibi bişey. Tam onu buldum dersin. Çok geçmeden diri diri sökülen umutlar tükenir biter. Geceler. Ahh o geceler. Uykular kısa bi ölüm; hayattan kopmak gibi gelir oan insana. En güvendiğin; kardeşim dediğin insan bile gelir vuru aldatır ummadığn hareketler yapar bi anlık nefsine yenilerek. Ama insan nereden geldiğini bilmediği gibi gideceği yeride bilmez..
Ama bunu farketmek çok zordur. Herşey toz pembe gelir insana. Bazı şeyler dank edince yalnız hissedersin kendini. Uzaklaşmak istersin herkezden. Hiçbirşeyi umursamazsın o hariç. Yapılan yanlışlar sonucu üzüntün; Çekilen acılar nedini ile de nefret kat kat artar. Ama o anda naparsan kendine yaparsın. Senin uğruna olebileceğin aşkın için yada kardeşin kadar sevdiğin dostun için neler düşünürken onlar kendi keyfindedir. Sen ise bitmek bilmeyen kabuslarda. Sen ölüp ölüp dirilirken o keyfi kahkaların peşindedir. Ama bi süre sonra gene bi dank eder. İNsan şu hayatta napıyosa kendine yapar. Sen acılar içindeyken, seni o hale süreklemiş insan başka arayışlardadır.
Ama inanmaz bunlara duyulan güven acısını askın acısını cekmeyen.

YALANCI YARİM

Bir söz vardı hatırlıyorum. Sen hiç benim olmadın ki, ya aklın başka bi yerdeydi yada başaka birindeydi. Ne kadar doğru bu sözler senin için. Sürekli bi arayış içerisindeydin. Herkeze sen benim gizli aşkımsın diye verdin gazı. Sana yaşatılan acılar dinlediğin şarkılarla beraber seni sürekli başka yollara sürükledi. Herkese umut verip sonunda zavallıların içinde patlatmayı becerdin. Ben seni en başından beri nasıl biri oldugunu biliyordum. Hiç ama hiç umrumda değildin. Belki seni hayata bağlayabilirdim. Ama bu sadece senin iyiliğin için olurdu. Yalan. Hayatta en nefret ettiğim şey yalan. Ama en büyük yalanın bana; sen bana yalan soylememyi öğrettin bi daha yalan soylemiycem diyerek söylediğin yalan oldu. Sen sevginin değerini verilen değerin kıymetini bilmediğin sürece ezilmeye üzülmeye sürünmeye layık bir insansın. İnsanlar yaptıklarını elbet bir gün biçer. Bigün insanlara çektirdiklerin bir bir karsına çıkıcak hiç merak etme. Böyle devam ettiğin sürece yaptıklarını çekmeni temenni ederim.
Birdaha karşıma çıkarsanda sana yapıcaklarımdan ürk.


HEY DOSTUM

Dost kelimesi kanka kelimesi kardeş kelimesi.Ne kadar uzakmış sana. Farkındamısın benim sagladıgım ortamları. Farkındamısın arkadaslarının. Farkındamısın sana verdıgım degerın; ısteklerını yapmam; en zor anlarımda bile. Sana sölemiştim. İnsanlar kendilerine overek bişey kazanamaz. Her sey bi insanın çıkarı için olmamalı. Hazırcı olmamalı. Bişeyler yapmak için çabalamalı.Ama boşa konuştuğumu; sana olan hislerimi güvenimi kaybettiğim gün anladım.
Bişey dikkatini çektimi. Benimle arası bozulan değer verdiğim bazı insanlar seninle kanka oldular hatta daha bile ileri gittin.. Buradan bana verdiğin değerin onemini miktarını çıkartabilirsin istersen. Ama ne gerek var bide onunlamı ugrasıcan. Hayat bir gırgır değil mi?
Hayat bir sınav. Hayat bir yanılgı. Çok güzel günlerim için de minnetarım sana. Ama günahların sebebi bulunamaz. Bi söz öğrenmiştim. Hayatta ne yapmak istiyosan kendin için yap ve yaptıklarından asla pişman olma...


GÖNÜL YARAM

ahh ahh. Bazen diorum ki seninle hiç tanışmasaydım. Her saniye acıyan yüreğim; her saniye içten ağlayan beni çekip çıkarttın oradan. Keşke çıkartmasaydın. Her saniye ölüp ölüp; bügünlri seninle  yaşamaış olmasaydım. Niye böyle oldu. Neden böyle oldu. Boynuma sarılıp içten içten solediğin ''seni seviyorum'' deyişin o an; o an aklımdan hiç çıkmıyor. Sen gerçekten aşkı sevgiyi hakeden bi insansın. İNsanları hatalarıyla kabul etmeli. Etmeyi bilmeli daha doğrusu. Yaşadığımız olaylar senin için verdiğim mücadele ve caba sonucunda içimde doğan umutların biranda senin tarafından söndürlmesi sana kötü davranmama sürükledi. Çünkü haketmiyordum. Bazı şeyleri anlatmaya çalıştım. Bazı zamanda anlatamadım. Sana anlatmak istediklerime ayna karsında provalar yapmak artık benim için sıradan birşey olmuştı. Anladım ki umutlar bitti. Artık tek birşey vardı.
Senin benden nefret ederek kopmandı. Ve oldu. Gerçi içerisinde hesaplanmayan dost kaybı oldu ama oda onun dostluğa verdiği önemi ortaya çıkarttı. Seni tanıdıktan sonra senden başkası olmadı hayatımda. Seni görmemek sevindirici mi üzüntü vericimi bilemez oldum. Çok ihtiyacım vardı sana ama sensiz oldum. Aldandım ahladım hepsi havada kaldı. İnsanlar yaptıklarını yaşı ilreledikçe gözden geçirirse yaptıklarını görür bazı yapılmamsı gereken şeyleri. Sen herşeyinle mutlu olmayı hakedensin. Sen değer verildiğinde değer verensin. Bugun gülen çiçeğim sürekli gülsün bensiz olsa da.
Terk edeni terk etmek büyük zevktir.. Ama seveni terketmek en büyük ................
Böyle olmasını hakettim. İnsanlar yaptıklarını biçer. Yaptığın şeyleri kendin için yap ve yaptığın şeylerden asla pişman olma:) Allah'tan en büyük temennim bütün güzelliklerin yanından hiç eksik olmaması..

altuğ uygun

unread,
Feb 16, 2008, 8:10:18 AM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:32:59 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
yürüyorum hasretin, acının üstüne;
sığmıyorum dünyaya, dar geliyor…
geceler mi uzadı, bu karanlık ne?
gönlümün bayramları, şenliği söndü…"

beni acıtan şeylerin ortasında; sanki hiç acıtmıyor, canım hiç yanmıyormuşçasına;
yangınların ortasından misal yalınayak geçerken bir sessiz uğultu kulaklarımda, sanki az önce susmuş çocukların gülüşen sesleri, sanki az önce davullar susmuş, fişi çekilmiş bangır bangır bağıran radyonun.. öyle bir uğultu var kulaklarımda; içimi tümden sağır eden, bir kesenin içine bütün seven yerlerimi doldurmuşum da sırtıma vurmuşum gibi.. ellerim gitmiş arkandan; gözlerim en son kaybolduğun yerde bekliyor seni.. yalnızlığım hiç böyle darmaduman etmemişti beni; bir sıkıntı çöreklenmemişti içime hiç bu kadar..
şimdi ben nereye gitsem geldiğim yeri özlüyorum; nereye yönümü dönsem, sen..

böyle bir şey midir acı çekmek; kendinden yeni benler çıkartıp, hiçbirinde eski beni göremeden yaşamak. düşüncelerinin karmaşasında, ne yapsam da anlasa birileri, ne desem de bir kişi olsun bu karmaşayı gelip benden alsa ve yerine öznesi yüklemi belli cümleler halinde bana geri verse hüznümü… bırakmalıyım kendimi boşluğa sanki; o zaman iyi olacak her şey, ben herşeyin cevabını bulacağım.. o zaman aydınlığa çıkacağım belki, kimbilir.

"seni kimler aldı, kimler öpüyor seni?
dudağında, dilinde ellerin izi var…

deli gözlerin gelir aklıma;
gülüşün, öpüşün, iç çekişin gelir…"

hiç geçmiyormuş sanki zaman; filmlerdeki gibi uçuşmuyormuş takvim yaprakları… sen bıraktığım yerde duruyormuşsun yanılgısına kapılıp ardıma baktığımda gördüğüm kör edici ışıktan sakınmaya kaldırınca ellerimi yüzüme.. o zaman görüyorum işte asıl beni; çırılçıplağım, arınıp bütün sen suretlerinden… o zaman senin kolunda belki bir başkası; beni öptüğün gibi; bana dokunduğun gibi onun ışığısın artık belki sen… başka bir kadının sesini seviyorsun artık; ona bakıyorsun; onu istiyorsun.. kendi köşemde ben; ışığın ardında bir yerlerde; suretim belki ikinizden uzak; sizi izliyorum… sonra bir vasıta alıp sizi başka diyarlara götürüyor; ardınızdan bakakalıyorum.. yüzümü kaldırıp o ışığın geçtiğini görüyorum o zaman; bu kez hayalini kovmak için ellerim yüzümde, öylesine..
biliyorum ki sen, bir şehrin bir evinde, yanında başka bir kadının sureti; benden çok uzaksın artık.. bense odamda, önümde uzanan hayata bakıp, neresinden tutsam da elimde kalmasa bakınırken; o sessiz uğultuların ortasında… varsın anlamasın kimse; varsın kimse düşündüklerimi cümlelemesin.. varsın kimse bilmesin; bilemesin….

Barış Akbalı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:34:05 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Kendimde yaşadığımsın…

Adresine düşecek binlerce cümlelerden yalnızca birine sığdırıp seslenmeyi öğrendim. Yazdığım bütün dizelerde, bütün satırlarda coşkun akan ırmaklar gibi geldiğim sensin. Sınırlar ötesinden, dağların ardından söylediğin sıcacık sözlerin göğüme düştüğünde, uzatırım elimi göğe; ellerime bulaşsın diye yüreğinin maviliği…

Sevmeyi bıraktığımsın iki yüreğin arasına, gücümün yettiği kadar alsınlar beni diye. Gözlerim uyku nedir unutsunlar diye gecelerde…

Bu bir ürperiş. Anlatsam şiir gibidir sözlerim; öyle bir sevdanın insafına kalır ki ömrüm, sessizce alıp başımı giderim bakışlarından.

Kendimde yaşadığımsın, dünya diye. Dünya diye, sevdana hasret duruşlarımla bu şehrin duraklarında, bu şehrin sokaklarında beklediğimsin…

Kendimde yaşadığımsın; temmuz akşamlarının serinliğinde, coşkulu halaylarda mendil mendil…

Kendimde yaşadığımsın; parmaklarımın arasından öylece düşerken kelimeler sayfalara, yüreğimde büyüyen bir sızı, bir derince yara kalbimde kan/ar/ ırmak…

Kendimde yaşadığımsın; bütün geçen dakikaları bir armağan bilip, dudaklarının kıvrımındaki gülümsemeye boyun eğen; her şeyin kirlendiği bir dünyada… Yaşanan bir tek an´la ahbap olup, konuşur oldum. Yakama takıp sokak sokak gezdirdiğimsin; gözlerimde bu şehri seyredensin.

Kendimde yaşadığımsın; bir yokluğu göğüsler gibi, bir hayali kucaklar gibi kollarımda; iki dudak arasında susan ve hep susan suskular içindesin.

Kendimde yaşadığımsın; ölürcesine yaşanan. Kanadı kırık bir kuş… Bir acı yalnızlıktan geçerken bile, cehennemden geçer gibi…

Kendimde yaşadığımsın; yalnızlıkları çoğaltan kalabalıklar ortasında, gece nöbetlerinde, uyanan günün kızıllığında, derin düşüncelerde, hüzün nağmelerinde…

Kendimde yaşadığımsın; dağlar ötesinde, bir deniz mavisinde, kara gözlerinde; kalan cevapsız sorularda, söylenmiş sözlerde, yetim yazmalarda sen…

Kendimde yaşadığımsın; bensiz söyleşmelerde bile. Yaşanan an´larda ve yaşanacak an´larda. Bir yabancı gibi öykünerek kendime, ha durdu duracak bu dünya dönüşünde, baktıkça içime yıkılan gözlerinle.

Kendimde yaşadığımsım; vatan bildiğim o yüzünün derin çizgilerinde uyurgezer gibi /veya/ bir sürgün gibi…

Sen kendimde yaşadığım gibi, kendimde öleceksin gibi!

BARIŞ AKBALI

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:34:39 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Özledim…

 Umarsızca geçen vaktim meğer ne çok değerliymiş…

 Değerini bilemediğim zaman dilimlerinde,
 paha biçilmez anlar yaşanılmış meğer.
 İnsan bir gece vakti bunca kalabalıkta böyle
 yalnız hissedince anlayabiliyor,
 yalnızlığının boyutunu.

Ve ne kadar kalabalık olursa olsun çevresi,
hep yalnız kalacağını biliyor bir yarısı, yani yarası bir başka kentteyken…

Yarasını sarmak bir yana,
görememekmiş en büyük acısı insanın.
Kanayan bir yara değil gerçekte her daim devam edecek olan…
Kanamayan, bilinmeyen,
görünmeyen ve içini bir haşere misali milim milim kemiren bir illetmiş meğer yara…

Şimdi ne kadar yazarsam yazayım, sen bana gelmeyeceksin bilirim.
"Ben" yine "ben" im işte yapacak hiç bir şey yok.
Yazabildiğim sürece acımı dindiriyorum ve bu yazı işte o yüzden hiç bitmesin istiyorum.
Yazdıkça aklımda canlanan hayaline bir kez daha aşık oluyorum. "Bir daha olmaz"
dediğim çok şeyi içimde bir volkan gibi patlatıyorum. Sana dair
ne varsa önce üzerindeki örtüleri kaldırıyorum, tozunu siliyorum ve
paslı sandıklardan çıkarıyorum yavaş yavaş…

Yüzleşmek zorunda olduğum "gerçek" bir şeyse eğer
anlıyorum ki tek "gerçek" "sen" oluyorsun.

Şimdi ne zaman içinde "sen" geçen cümleler kursam,
boynumu eğiyorum. Gözlerin karşımda değiller biliyorum, ama bakamıyorum…

Bir gün bu yazıları okuyacaksın elbet,
ve işte filmleştirmek istemem ama, belki ben çok uzaklarda olacağım,
eğer çok uzaklardaysam şunu bil ki, aslında hep senin yanındayım.

Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, yuvarlak bir dünya işte ya,
sana yakınlaşıyorum en nihayetinde. Birileri hala bir denizde bir geminin önce dumanını,
sonra bacasını, sonra gövdesini görmeyi beklerken,
ben çıkıveriyorum önce acılarım, sonra gözyaşlarım ve sonra bir
"sen" olarak. Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, yeryüzünün kanunlarına karşı çıkamıyorum işte,
yine sana dönüyorum.

Uzaklaştığım uzaklıklar sana erişirken, yakınlaştığım uzaklıklar,
uzaklaştığım yakınlıklar, uzaklaşamadığım yakınlıklar,
yakınlaşamadığım uzaklıklar hep aynı yere geliyor; sana…

Dünya ne kadar dönerse dönsün, güneşten kurtulamıyor.
Her günün ertesi akşamlar, her akşamın ertesi dünler birbirini kovalıyor sürekli.
Anladım ki, bende yerçekimsel bir kuvvetin etkisinde,
sençekimsel bir hayatta sadece sana dair yaşıyorum.

İnsan bazen en uzağındayken anlıyor, sevdiğinin kıymetini.
İki nokta arasındaki en kısa yol bir doğruyken, ben hep yanlışları tercih ettim biliyorum.
Tercihler belki bana ait değildi, belki çok kavrayamadım kavramları, ama işte en nihayetinde,
sen bir ucundasın dünyanın, ben diğer ucunda.
Ve biliyorum ki artık bizim aramızdaki en kısa yol bir doğru; "Seni seviyorum"…

Karanlıklar hiç bu kadar kararmamıştı…

Yalnızlıklar hiç bu kadar yalnız, sensizlikler hiç bu kadar sensiz,
gözyaşları hiç bu kadar ıslak, acılar hiç bu kadar sancılı,
ben hiç bu kadar bensiz olmamıştım…

Nerdesin..?

Özledim işte seni…

Şimdi ağlamak istiyorum,

Bilmem ağlamak nasıl olur,

Ama özlemeyi bana sor…

Bir hançeri bağrıma basmak gibi,

Her gece koynumda bir yılan,

Gözlerimde bir alevle yatıyorum.

Beynimde karıncalanmış,

Sana ait anıları anıyorum.

Özledim işte diyebiliyorum…

Aklımdaki dua gibi,

Her gece seni okuyorum…

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:35:09 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Ben seni; nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek, soru işaretleriyle dolu cümleler kurup, iki yüzlü ihtiras girdaplarına düşürmek, ünlemle biten heyecanlar, duygular, arzular oluşturup, sonu gelmeyecek maceraların başrol oyuncusu yapmak için değil; Altın sırmalı ipekboli kumaşa büyük harflerle adını adımın yanına yazıp, iki noktanın arasına aşkımın açıklamasını yapmak, seni hangi kavramın ruhuyla sevebileceğimi, hangi açıklamanın beni ve seni en güzel içeriğiyle tarif edebileceğini, sahte sevgilerin paçavra gibi fırlattığı aşıklara, gerçek sevginin anahtarını göstermek için sevdim.

 

Ben seni; kişinin hem dünyada hem ukbada sevdiği ile beraber olacağını bilerek, gerçek sevginin kişinin kendini aşamasında gizli olduğunu hissederek, karşılık bekleyerek sevenlerin ancak mal değiş tokuşu yaptığını söyleyip, hiçbir karşılık beklemeden teklifsiz de sevilebileceğini göstermek, ızdırapla dağlanan sevginin daha da kuvvetli olacağına inanıp ona talip olmak için sevdim.

Ben seni; sevginin coğrafi sınır tanımayan yanını görmek, bulanık suları durultmak, sisli havaları dağıtmak, gözyaşlarından oluşmuş gelincik tarlasının manzarasında kaybolmak, ruh ve mana güzelliğin karşısında doymadan ve durmadan seyre dalıp, makyajsız, tabi, ve sadeliğin karşısında erimek, sevgilinin hisleriyle, onuruyla oynayanları sehpalarda sallandırıp, onu asli mercaına çekip, yüceltmek ve yücelmek için sevdim.

Ben seni, asil kişilerin veya kendini öyle sananların cicili bicili laflarla yamalıklı bohça haline getirdiği sevgisiyle değil; basit fakat yüreğinde yanardağları faaliyete geçirecek fitili elinde tutanların asil sevgisiyle, dağları delmeyi, çöllere düşmeyi, zindanlarda çürümeyi, "Evet beni muradıma erdirecek ilaç budur." diye, bütün tedaviyi reddeden hasta aşıkların, feri gitmiş gözlerine bir ışık olsun diye sevdim.

Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye, muhafazası zor bu eşsiz cevheri beraber gönüllerimize nakşederiz diye, gecelerin ve gündüzlerin girdabına kapılmadan, akşamdan sabaha umudu taşırız diye, en güzel besteleri, sandalda mehtaba karşı, ellerimiz kenetli, Mevla'ya sunarız diye sevdim.

Ben seni, ölçülü, sade, sakin, ahlaklı, giyim ve kuşamıyla tecavüzden uzak, meşru zeminlerde eğlenmeyi bilen, evinin efendisi, çocuklarının annesi, cennetin ayakları altında olduğuna inandığım haya abidesi, kendisini sömürü aracı olarak kullandırtmayan, nerede, ne zaman, ne konuşacağını bilen, nesli azalan sevgili örneklerine isteği çoğalan bir serserinin ironik bir bakış açısı olduğun için sevdim.

Ben seni üç noktalı cümlelerin sonunu kendimce tamamlamak, alfabetik sıralamaya göre şiirler yazmak, tırnak içinde yazılan başkasına ait cümleleri aşkıma tercüman olsun diye alıntılamak, konuşma çizgisiyle başlayıp, seni konuşturup, gözlerinde ve sözlerinde manevi iklimlere yol almak için sevdim.

Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye sevdim…

Ben seni sevdim, yücelsin diye duygular.

Ben seni sevdim, yeşersin diye umutlar.

Bırak bu içi dolmamış cümleleri dediler.

Yine seni sevdim anlamasa da insanlar.

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:35:45 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Ve bir kaderle başlıyordu herşey. Kimsenin bilemediği tahmin bile edemeyeceği bir oyundu hepsi hepsi… Bir oyuncak misali oynadığımız bir oyun değil miydi en nihayetinde hayat ?

Bir ilkbahar esintisiyle başlayan, bir gonca tazeliğinde, dördüncü yaprağını çıkarırken aşkımız, elimizdeki tek oyuncak oluvermişti işte bak. Bir baharı koyuvermiştik hayat yerine, oyuncak diye…

Kışın soğuğu yeni atlaşmış goncalarımızla birbirimize sarılırken sıkı sıkıya, yazın sıcaklığını hissediyorduk tenimizde. Boncuk boncuk terlemiş anılarla karşılayacaktı biliyorduk. Bu yaz farklı olacak hayallerini güderken baharlarımızda, bir kurt misali kapıverdi hayat elimizdekileri. Ne mi kalmıştı elimizde? Bir ölü kuş manzarasında, ufacık kalplerimiz…

Bir aşkı tüketmek kolay olmuyordu ya, bitmemişti işte. Her bahar esintisinde kayboluveren üzerimizdeki kara bulutlar, arasından güneşi sızdırıyordu bize bir armağan misali. Kör olmuş yüreklerimizde bir ışık parlıyordu aniden. Karanlıkta, kıyıda, köşede kalmış bütün hatıralar bir bir kendini gösteriyordu bize. İşte bu yeniden doğuştu.

Bilirim ki her doğuşun bir batışı olurdu. Geçmişten çektiğim kalp sızıları değil miydi beni bu hayata hazırlayan? Tam "işte" derken elimden kaçırıverdiğim bir kedi misali kaçıveriyordu yakalamaya çalıştığım en güzel anılar. Çocukluğumdan kalma acı bir biber misali dilime sürülen tecrübelerim bana kendimi engellememi söylüyordu sürekli. Her baharın bir yazı, bir kışı oluyordu. İlk ve son bahar diye bir şey yokmuş bilirim. Ardında kış sakladığı sürece sonbahar ve yazı barındırdığı için ilk bahar, bu sahte esintiler hep olacakmış.

Öyle değilmidir zaten hayat da? Her aşkın ardında bir pişmanlık, acı barındırmaz mı? Bugün çok güldüm, ağlamam yakın dememizden belli değilmidir sıkıntılı yanlarımız? her ne kadar güzel geçerse geçsin ölüm yok muydu sonunda hayatın?

Bir çocuk ağlamasından rahatsız olurken kalplerimiz, nedir bunca yalan çocuk sevgimiz? Bilmez miyiz her güzel şeyin kötü tarafı vardır?

İşte hayat da böyle bişeydi anlayabildiğimiz. Bize iyi yanlarını tattırırken, çürük tarafları çıkıyordu sürekli bir yerinden. Güzel bir kiraz görünümünde, ama çekirdeğinde kurtlar barındıran bir meyveymiş meğer.

Biz o meyveyi yerken, içimizde kat eden kurtçuklardaz kalbimize ilerle miyor mu en nihayetinde? Her daim yaşayacağımızı sandığımız aşkımız bir yerinden ısırmıyormu? Bir acı, bir iç kanaması, bir beyin uyuşması tadında yitirdiklerimizi düşünürken, yitireceklerimizin acısını ta en içimizde hissetmiyor muyuz?

Boş verelim her şeyi yaşamaya bakalım derken bile kendimizi inandıramadığımız kesin. Yaşamak, en büyük meziyet bilirim. Ama hangimiz güzel yaşayabiliyoruz. Oyuncak diye oynadığımız hayatlarımızın elinde, bir bakıyoruzki roller değişiyor ve biz oyuncak oluveriyoruz. Bilmiyoruz…

Biz en iyisi boş verelim de yaşamaya bakalım yine de.

Unutmamak gerekir her kavuşmanın sonu ayrılık, her aşkın sonu acı, her hayatın sonu ölüm, her kirazın dibi kurt olsada, güzellikler yaşamaya değer.

İyi yaşamalar…

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:45:05 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Kelebek Kanadında Yaşama Sevinci

13.10.2007

 Kanatları kırılmış bir kuş gibi pencerenin önünde duruyordu kadın. Umutları yıkılmış. Güzel olan hiç bir şeyin farkında değildi. Yaşam ve ölüm o ince çizgi üzerinde dengesini kaybetmek üzereydi. Pencerenin dışında yaşanan yoksul intiharları düşündü. Bir çok insan konuşarak anlatamadıklarını dama çıkarak anlatıyordu. İşsizlikten, parasızlıktan bunalan ve her kapı yüzüne çarpılan artık damda iş arıyordu. Sevda ihtilalleri yaşanıyordu yüreklerde ama aşk çok pahalıydı ve köprü üstlerinde satılığa çıkıyordu. "Anlaşılan ve kutsal olan bir tek ölüm müydü?" diye düşündü kadın. Bir kıvılcımla ağaç, orman ve yeşil ölüyordu. Mateme bürününce dağlar bize yeşilin güzelliğini hatırlatıyordu.

 

 Yaşanan her son, görüş mesafesini bir süre açıyor sonra açı yine daralıyordu. Öyle ise intiharı, intihar olmaktan çıkmalıydı. Korumaya çalıştı kendini düşüncelerinin dehşetinden. Kalktı, bir dostunu aradı. Baktı ki dostu ondan daha düşmandı kendine.

 

 Voltalar atarken pencere ve duvar arasında bir kelebek girdi içeriye. Kadın durdu. Kelebeğin güzelliği ile döküldü düşüncelerin dehşeti. Bşının üzerinde dönerek gül kadifesi dokunuşlar ve ışıltılar bıraktı tenine. Ömrünün büyük bir kısmını çirkin bir böcek olarak geçiren, doğanın saçlarını süsleyen bu mutlu fiyonklar, sadece bir gün yaşayarak ipek gibi bir dünya bırakıyorlardı arkalarında.

 

 Kelebek kadının ellerine kondu.Yaşanan son, birşeylerin başlangıcı olmuştu. Yaşama sevincinin açısı yüzseksen dereceyi gösteriyordu. Bir daha nerede, nasıl daralır bilemezdi. Belki de bir kelebek yada doğanın minik mucizelerinden biri, kendi sonuyla karşılaşmak için bir başka açıyı aralardı veya iki çubuk üst üste gelebilirdi. Acele ile cam bir kavanoz bulup kelebeği içine bıraktı.

 Yaşamalıydı. Fırtınaların önünde durarak, depremlerle yıkılmayarak, kırıla -döküle, buruk-ırık da olsa. Kimbilir belki yine bir sevda ihtilali olmalıydı birinin yüreğinde. Bir filazofun sözünü hatırladı:"Güzel yaşamak zordur." Zor olsada yaşamalıydı güzel olan her şeyi.

 

 Tekrar yürüdü pencereye. Gözleri yine dışarıdaydı. Ama köprüleri, damları aramıyordu. Bir çok insan vardı camın dışında. Bir çok umut, acı, mutluluk...Biraz önce ölümün ince çizgisinde olduğunu kimse bilmiyordu ve bilmeleri de gerekmiyordu.

 

 Birgün yaşama sevincinin açısı yine daralırsa nereye bakacağını iyi biliyordu. Kavanozu aldı, evinin en güzel köşesine, her zaman görebileceği bir yere koydu ve uzun zuzun seyretti.

 alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:45:47 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Gece (Handan Gökçek)

5.7.2006

 

"Korkularınızın üzerine gidin!"

 

GECE


Tenimi yırtıyor gece. Gecenin uzun kırmızı tırnakları var. Yarıklar açıyor etimde. Bütün ışıkları yakıyorum. Bütün mumları, kandilleri, kendimi yakıyorum... Camları sımsıkı kapatıyorum, kalın ağır perdeleri, kendimi... Karanlık bulduğu ilk aralıktan, minicik bir delikten sinsice sızıyor içeri, yine uzuyor tırnakları. Evimdeki en ışıklı köşeye sinip haykırarak susuyorum. Kırmızııııııı...

Usul usul gün doğuyor olmalı. Gece çekiyor tırnaklarını etimden. Sindiğim köşeden hızla kalkıp salon camını aralıyorum. Gün gözlerime doğuyor. Sabahın o taze, ferah kokusunu istiyorum. Bütün ışıkları söndürüyorum. Mumları, kandilleri, kendimi... Bütün kapıları açıyorum, perdeleri, camları, kendimi... Beyaz bir elbise giyip, balkona çıkıyorum. Güneş, ağır ağır yüzümde yanmaya başlayıncaya kadar kıpırtısız kalıyorum. Telefonun sesiyle içeri giriyorum. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz Sezen, heyecanla başlıyor konuşmaya:

- Günaydın canımcım. Bir saat sonra geliyorum. Ben gelene kadar sen bavulunu hazırla. Gidiyoruz.
- Nereye?
- Sürpriz.
- Gece yine kırmızıydı Sezen. Çok yorgunum. Hiçbir yere gidecek hâlim yok.
- Geceden ve kırmızıdan kurtulmaya gidiyoruz!
- Çok zor, boşver, deyip kapatıyorum telefonu.

Kocaman beyaz koltuğuma uzanmış tam uyumak üzereyken kapım çalıyor. Söylenerek açıyorum. Sezen kapıda. Kilosuyla hiç uyuşmayan çevik hareketleriyle içeri dalıyor, yatak odama geçip yatağın altından bavulumu çıkartıyor. Elbise dolabını açıp, eline geçeni hızla dolduruyor bavula. Konuşuyorum, soruyorum, bağırıyorum. Beni duymuyor sanki. Kolunu tutup sıkıyorum, göz göze geliyoruz. Saçlarıyla aynı renk olan o simsiyah gözlerinde bir damla parlıyor. Sesi öyle sıcak ve yumuşacık ki… Anne gibi.

- Haftanın iki üç günü uyuyamıyorsun. Doktora gitmiyorsun. Daha ne kadar kaçabilirsin geceden, kırmızıdan? Bana bir bak, geceyi de kırmızıyı da seviyorum ve hâlâ yaşıyorum. Üstüne gidip yaşamalısın belki. Lütfen beni seviyorsan...
- Tamam. Ama beni yalnız bırakmayacaksın. Ve mumlarımla kandillerimi de alacağız, diyorum. Gülüyor. Sımsıkı sarılıyoruz. Gözlerinde parlayan damla yanaklarına süzülüyor.

Altı saat boyunca Sezen araba kullanıyor, ben uyuyorum. Gözlerimi açtığımda deniz kıyısında, küçük bir otelin önüne park ediyoruz arabayı. Bagajdan çantalarımızı alıp, otele giriyoruz. Resepsiyondaki genç adamdan odamızın anahtarını alıyoruz. İkinci katta 301 numaralı odanın kapısını açıyoruz. Şirin bir oda. Su yeşili perdeleri ve aynı renk yatak örtüleri var. İki yatağın arasında hoş bir komodin. Karşıda bir elbise dolabı. Dolabın sağında balkon kapısı. Yatakların başucunda ve tavanda kocaman karpuz gibi lambalara baktığımı gören Sezen:

- Bu gece odada olmayacağız. O lambalar hiç yanmayacak canımcım!
- Ya ne yapacağız?
- Çok güzel bir balık lokantasına gideceğiz. Sonra otelin hemen yanında bir park var oradaki salıncaklara bineceğiz, seni gecenin kucağına doğru sallayacağım.
- Ve ben öleceğim.
- Ölmeyeceksin.

Ölmedim, ölemedim. Restoranın, tam önümdeki o kocaman camından izledim, ışığın gökyüzüyle vedalaşmasını. Güneşin batışı görünmüyor burada. Her şey birdenbire oluyor. Kırmızı, mor, lacivert gölgelerle doğuyor karanlık. Gecenin uzun kırmızı tırnakları yok.

 

HANDAN GÖKÇEK

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:46:50 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Titreyen Anılar

26.10.2007

Summer Breeze Art Print by Alice Dalton Brown

 Titreyen ellerimde tutuyorum gençliğimin kanıtlarını. Benimle birlikte şu masanın çekmecesinde yıllardır aynı anılar yaşıyorlar. "Şu resme hapsolsaydım" diyorum. Lise son sınıfta okulun bahçesindeki en büyük çam ağacının altında çekilmişiz. Ayşe, Elif, Hasan, ben ve sen. Güller açmış gülüşlerimizde. Bakışlarımızda bir ilkbahar ışıltısı, sanki hep böyle kalacakmışız. Esen rüzgarlarla tutuşan gelincik tarlalarıydı gibi kanımız. Hayatın kötü sürprizlerinden henüz haberimiz yok.

 

 Oysa bu gün, zamanın haylaz rüzgarları dört bir yana savurmuş hepimizi. Ayşe liseden hemen sonra bir subayla evlendi ve bir daha görmedim. Elif ile yurt dışına çıkıncaya kadar uzun yıllar görüştük. Bir daha haber alamadım. Hasan'ı okulun en son günü gördüm. Kim bilir nerelerde, hala yaşıyor mu? Ah! Sen kara gözlü, yağız delikanlım! Dudaklarındaki güllerle, gözlerindeki baharlarla, karşı koyup zamana gittin. Çıplaklığından kederli ağaçlar gibi yaşlandım. Bahar hiç uğramadı senden sonra dallarıma. Kimsenin yüreğine sığmadı yüreğim, zaman tenimi yalayıp geçtikçe bıraktığı her iz sana gelen yol oldu.

 

 Kadın, resmi göğsüne bastırırken bir damla yaş asılı kaldı kirpiklerinde. Usulca fısıldadı:"Keşke hapsolsaydım o resme". Bir gök gürültüsüyle koptu anılardan. Yağmur başlamıştı. Gözlerini dayayıp gökyüzüne yıllardır anılarıyla yaşattığı o ilk aşkının da kendisi için ağladığını düşündü.Gözleri çakmak çakmak yanıyor, bulutların arasından sesleniyordu:"Dön artık". Garip bir huzur sardı yaşlı yüreğini.

 

 Oturduğu yerden kalkıp camı açtı. Kirpiklerinde asılı kalan damlaların elinden yağmur damlaları tuttu. Birlikte süzüldüler kadının titreyen dudaklarına. Gümüş renkli saçları düştü yüzüne, gözlerindeki güzel şehri sis kaplamıştı yıllar önce. Zamanın kavramı gözlerinde, ellerinde eriyip gitmişti sanki.

 

 Aşkı, anıları, özlemleri bir anda taşmış; önce bedenini, sonra odayı, gökyüzünü, dünyayı kaplamıştı adeta. Titreyen dizleri, eriyen kemikleri, yumuşacık kasları onu daha fazla ayakta taşıyamadı. Camı kapattı, bir şal aldı omuzlarına.

 

 Lise ve üniversite yıllarını birlikte geçirmişlerdi. Kadın öğretmen olarak tayinini beklerken, delikanlı askere gitmeye hazırlanıyordu. İlk kez ayrılıyorlardı. O gün hissetmişti içinde bir şeylerin koptuğunu. Kara gözlerine en son baktığında aralarında otobüs camının soğukluğu vardı. Şeffaf bir duvar gibi aralarında duran camın ardından dokunmuştu en son ellerine. Bir buz parçası ellerinden yüreğine düştü. Haykırdı:

 

- Seni bekleyeceğim. Seni seviyorum.

- Döneceğim gülüm. Bekle.

 

 Beklemişti özlemle. Her gün bir mektup bırakmıştı postaya. Beklemişti umutla. Beklemişti, ta ki delikanlı bir tabut içinde dönene kadar. Onunla birlikte bir yarısı da ölmüştü sanki.

 

 Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Yarım kalan yanlarını hiç kimse onaramadı. Çocuk sevgisini öğrencilerinde giderdi.

 

 Cam kenarındaki koltuğuna zor oturabildi. Gözleri hala gökyüzünde, elleri resimle birlikte göğsünde kenetlenmişti. Bir çift el uzandı karanlık gökyüzünden. Tuttu o elleri, göğsündeki resim yere düştü. Yağmur dindi. Gökyüzü sakinleşti.

 alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:47:43 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Düğün ( Handan Gökçek )

6.8.2007

 
 
 
 
DÜĞÜN
 
 
Kırmızı, sarı, turuncu, mavi tüllerin içinde elleri… Ellerinde  yapraklı kınalar kıvrılıyor. Sesi yanık bir adamın türküsü, yankılanıyor bozkırda. Davullar…Yürek gümbürtüsü…Dumanlı yemekler, kafalar dumanlı… Geceyi düşündükçe, şehvetle sarıyor içini on beşlik gelinin hayâli. Sapsarı gülüyor. Onca toprak helâl olsun siyah saçlarının her teline. Kesilen onca koyun azdı bile öylesi bir güzelliğe. İlk karısını alırken hiç bunları hissetmemişti. Yaşı geçtikçe içi mi coşuyordu ne?…
 
Pembe peçesinin altında ağlıyor dudakları. Altın bilezikli kolları dizlerinin üzerinde. Kınalı parmaklarıyla sımsıkı yapışmış kırmızı kadifeden şalvarına. Gün hiç batmasın, gece hiç olmasın. Bozkırın tozlu topraklarında, oyun oynadığı arkadaşının babasına karı mı olacaktı şimdi? Ağanın oğluna gelin gidecek sandıydı önce. Sevindiydi. Küçük kuzular gibi zıpladıydı yüreciği. Ölseydi keşke. Ablası gibi kaçsaydı o da sevdiğine. Sonra ikisini bir öldürselerdi. Bir çift öfkeli gözü üzerinde hissediyor, kafasını kaldıramıyor. Davullar…Yürek gümbürtüsü.  
 
 Bebeğine sımsıkı sarılmış, beyaz badanalı dört duvar üstüne yıkılıyor. Gözleri karşısındaki odanın tahta kapısına yapışmış, çekip alamıyor. Kendini de sallıyor bebeği ile birlikte, ne bebek avunuyor ne de kadın. Alnının ortasındaki çiçek dövmesi küçülüyor. Öfkesi  ölüm kokuyor burnunun ucunda. "Büyük oğlan istiyordu bu kızı diyemedim ahh!" Diyemedim…"Kendi sesini unuturdu çoğu zaman kadın. Beş çocuğu büyütmek, davarları gütmek, ekin biçmek, gece olup da baygın yatağa düşünce üstünde herifini bulmak kolay mıydı? Şimdi herif o tazenin üstünde olacak geceleri. Ya sonra ne olacak? Oğlan ne edecek? İlk göz ağrısı, ilk bebesi. Nerede şimdi? Davulları duyunca kaçtı gitti. Davullar…Yürek gümbürtüsü…
 
Koştukça peşini bırakmıyor davulların sesi. Çok uzak dağlarda bir çiçek soluyor. Gücü yettiğince haykırıyor delikanlı " Babaaa!!" Yeryüzü kayıyor ayaklarının altından. Taşa toprağa savuruyor tekmelerini. Geri dönmek yok artık. Ev, bark, kardeş, ana, baba, yâr yok.
Tüllerin arasında kayboluyor eller. Usulca akşam iniyor bozkıra. Birer birer dağılıyor erkek kalabalığı. Sesi yanık adam susuyor. Ateşler söndükçe, ağanın ateşi yükseliyor. Davullar uzaklaşıyor. Yürek gümbürtüleri kalıyor geride. Silahlar son kez patlıyor.
 
Renkli baş örtüleriyle iki kadın gelinin kollarına giriyor. Bir odadan diğerine sonra öbür odaya götürüyorlar. Dizlerinin bağı çözülüyor kızın. Her yer dönüyor. Bebesiyle köşeye büzüşüp kalmış kadınla göz göze geliyorlar. Gözler önlerine akıyor. Kız koşup sarılıyor kadına."Bırakma beni" Kadın usulca itiyor kızı. Diğer kadınlar tekrar yapışıyorlar kollarına. Tahta kapıdan içeri sokup beyaz kanaviçe işli örtülerle, beyaz tüllerle süslü yatağa oturtuyorlar. Kırmızı pullarla işli bir örtüyle kapatıyorlar yüzünü… Her yer kan içinde. Ölüm kokuyor oda.
 
Kadın bebesine iyice sarılmış hızla sallanıyor. Odadan çıkan kadınlar onu da alıyorlar. Arka odalardan birine götürüp bırakıyorlar. Diğer çocuklar yer yataklarının üzerine oturmuş şaşkın bakıyorlar analarına. Bebesini beşiğe yatırıp çocuklarına birer birer sarılıyor. Bebek beşikte ağlıyor. Onu kucaklayıp son kez emziriyor. Çocuk emdikçe gözlerinin yeşili büyüyor. 
 
-1-
Delikanlı toprağın, karanlığın içinde ağlıyor. Derin sessizlikte yüreğinin sesini duyuyor. Dinliyor. Ayağa kalkıp hızla köye doğru koşmaya başlıyor. Ayağı bir taşa takılıp düşüyor yeniden kalkıyor. Köye yaklaştıkça düğün alayının dağıldığını, meydanın boşaldığını görüyor. Duruyor yüreği atmıyor artık, kulakları sağır, ayakları sakat. Amcasının evinin önünde durup amca oğluna sesleniyor. Çocuk heyecanla geliyor. Av tüfeğini istiyor ondan. Çocuk önce "olmaz" diyor. Delikanlı yalvarıyor. Çocuk "Olmaz, hem ne yapacaksın bu saatte?" Ağanın düğünü şerefine sıkacağım." diyor. Çocuk, silahı getiriyor.
 
Ağa odaya giriyor. Yüreğinde çalan davullar hâlâ susmamış. Titreyen elleriyle açıyor kırmızı örtüyü. Bir çift siyah göz öfkeyle bakıyor yüzüne. Sapsarı gülüyor ağa. Kız hızla ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor, yüzüne inen bir tokatla yıkılıyor yatağın üzerine. Bağıra bağıra ağlıyor. Ağa hızla soluyor.
 
Kadın, kulaklarını kapatmış; kızın ağlamasını, ağanın solumasını duymak istemiyor. Elleri yetmiyor sesleri kesmeye. Çocuklar ağlıyor. Kadın ağlıyor.
 
Kızın üzerindekileri yırtarcasına çıkarıyor. Kız hiç kıpırdamıyor. Gözleri görmüyor, kulakları duymuyor, eli ayağı tutmuyor, nefes alamıyor. Ağa kıllı vücuduyla uzanıyor kızın üzerine.
 
Bozkırda bir silah patlıyor. Köy halkı irkiliyor yataklarından. Sonra bir daha. Kadınlar, erkekler, çocuklar koşuyor köyün tozlu yollarında. Ağanın evine geliyorlar. Kadın, elinde çiftesi yatağın başında oturuyor. Ağa kanlar içinde kızın üzerinde yatıyor. Kızın gözleri tavanda, kolları iki yana açık ağanın kanları içinde titriyor. Delikanlı avluda donup kalmış kıpırdayamıyor…
 alıntı

gulnaz

unread,
Feb 16, 2008, 12:48:38 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

DÜŞ HIRSIZI

21.11.2006

'"Muchacha

 

DÜŞ HIRSIZI

 

  Onu ilk gördüğümde gözlerindeki çılgın yıldızlar aktı içime. Farklıydı, diğer insanlardan çok farklıydı. Yanındaki kadınla konuşurken garip bir heyecan duyduğu belliydi. Ellerinin hareketleri gözlerinden taşan ışıkları topluyordu sanki. Yanına kadar sokuldum, bir bedenim olmadığı için beni fark etmedi. Siyah saçlarına estim ılık bir yel gibi. Karanlık bir tünelden geçtim. Sonsuz, derin bir mavi içine aldı beni. Ucu bucağı olmayan bir sahile çıktım. Oradaydı. O sahilde, başındaki alaca mavi eşarp saklamıyordu gece saçlarını. Bir martı dolaştı saçlarının üzerinde, usulca topladı yanaklarının üzerinden gözyaşlarını. Sonra, diğerleri geldi. Martılarla birlikte yürüdü kadın, ileride duran sandalın yanına kadar. Durdu. Martılar balıkçının etrafına toplandı. Balıkçı, cebinden çıkardığı ekmek kırıntılarını serpti sandalın kenarlarına. Martılar iştahla yemeğe koyuldu. Sandaldan aldığı bir torbadan mavi balonlar çıkardı balıkçı. Teker teker şişirip martıların bacaklarına bağladı. Hepsinin gagasına bir öpücük kondurdu. Havalandı martılar. Yüzlerce balon maviledi gökyüzünü. Kadının göz yaşları da katıldı onlara. Mavilendi yanakları.

 

  İçinden çıktığımda gözlerindeki yıldızlar yoktu. Ellerini iki yana salmış gökyüzüne bakıyordu. Dudaklarından öptüm usulca. İrkildi. Parmaklarıyla dudaklarına dokundu. Gözleri hala gökyüzündeydi. Belki balonlarını arıyordu ama onları ben çaldım.

 

  Günlerce dolaştım gökyüzünde. Birer birer söndü. Kayboldu mavi balonlarım. Gücüm tükenmek üzere, vücudum ağırlaşıyor. Koyu gri bir renk alıyor bedenim. Aşağıda duran yaşlı adamın ne güzel gözleri var. Okyanus gibi. Arkasından yaklaşıp usulca girdim içine. Genç bir kız, yüreğinin tarlalarında. Başaklar ve saçları birlikte savruluyor gökyüzüne. Bembeyaz, uzun bir elbisesi var. Karlar yağıyor üzerine. Her kar tanesi, beyaz güvercin oluyor. Ayaklarının dibinde toplanıyor kızın. Ve onu alıp yükseliyor gökyüzüne. Bir delikanlı koşuyor başakların arasından, haykırıyor kıza:"Ne olur gitme!" . Onu duymuyor kız.

 

  Bitmiş ama derin izler bırakmış bir geçmişi yaşıyor belli ki. Onu bu güze getirip ayrılıyorum bedeninden. Gözleri sığlaşmış, bakışları gökyüzünde kızı ve güvercinleri arıyor sanki. Onları ben çaldım. Onları ben çaldım. Çalmasam yaşayamazdım.

 

  Kimseye görünmeden insanların arasında dolaşmak, onları izlemek ne güzel. Milyonlarca dünyam var sanki. Fakat umutlu yürekler bulmak, renkli düşlerle karşılaşmak, gülümseyen dudaklar görmek ne kadar zor.

 

  Onları bu halde gördükçe onlar gibi olmadığıma seviniyorum. İstediğimde kuşlarla birlikte uçabiliyor, en derin denizlerde dolaşıyorum. Toprağın derinliklerinde gökyüzüne, meraklı başlarını topraktan çıkarıp güneşe merhaba demek için sabırsızlanan çiçekleri görüyorum. Ama bütün bunları yapabilmek için düşlere ihtiyacım var. Güzel düşlere.

 

  Serseri bir rüzgar eşliğinde yapraklar yağıyor caddelere. Rüzgarla birlikte yerden kucak kucak yapraklar toplayıp tekrar savuruyorum gökyüzüne.

 

  Siyah mantosuna sıkı sıkı sarılmış bir kadın geçti yanıbaşımdan. Yaprakları bırakıp peşine takıldım. Telaşlıydı. Elleri ceplerinde, omuzlarını kaldırmış, başı önde, koşar gibi yürüyordu. Sürekli arkasından önünden dolaşıyor, bir türlü içine giremiyordum. Gözlerinden gökyüzüne kuğular havalanıyordu, biraz yükseldikten sonra her biri şimşek olup çakılıyordu kaldırımlara. Az kalsın bir tanesiyle çarpışıyordum. Evlerin, dükkanların, parkların, kafelerin önünden hızla geçiyor, hiçbir yere girmiyordu. Bir şey unutmuş gibi birden durdu. Ellerini ceplerinden çıkardı, derin bir nefes aldı. O boşluktan yararlanıp süzüldüm gözlerinden içeriye.

 

  Rengarenk bir gökkuşağı sardı etrafımı. Her yerde renklerin dansı vardı. Kırmızının ellerinden tuttum. Erişilmez dağlar vardı, kızıl alev renginde. Dağların ardında bir delikanlı, ellerinde tan rengi güller. Sımsıkı tutuyordu. Parmaklarının arasından dirseklerine doğru ince bir kan sızıyordu. Damla damla akıyordu kadının gözlerine. Bıraktım kırmızının ellerini. Geriye doğru baktığımda sarıyı gördüm. Takıldım peşine.

 

  Bir papatya tarlasının ortasında onu gördüm. "Seviyor, sevmiyor, seviyor…" Papatyanın yaprakları yağdı gökyüzünden. Seviyor, ama nerede? Dedi kadın haykırarak. Son yaprakta düştü saçlarına. Eğildi, çiçeği kopartmadan teker teker  yapraklarını çekti. "Dönecek, dönmeyecek, dönecek…" Yapraklı kalan son çiçekti önündeki. Bütün tarla sarı tohumlarla kaldı.

 

 İşte mavi geçiyor. Mutluluk rengi. Koştum peşinden. Yağmurun gümüş ipliklerine sarılmıştı delikanlı. Kadın da delikanlıya. Yine kuğular uçuyor gözlerine doğru, çıkar çıkmaz şimşek olacaklar.

 

  Ben nasıl çıkacağım? Çıkarsam kadın gökkuşağı olmadan yaşayabilecek mi? Çıkmazsam ben yaşayabilir miyim en güzel renklerin bile hüzünlendiği bu düşte? Gerçekte bütün renkleri yasaklamış, düşlerine saklamış. Neden peki? Sadece yasak aşkı yüzünden mi? Aşk bu kadar güçlü mü? Yoksa insanlar mı savunmasız ona karşı?

 

  Hemen çıkmam gerek buradan. Bir kuğunun kanadını yakalasam, gökkuşağını ona bıraksam! Alırsam ölecek. Biliyorum. Hiçbir insan renksiz yaşayamaz. Peki ben düşsüz? İşte son kuğu geçiyor. Hemen arkasında siyah var. Yetişmeye çalışıyor ona. Hadi çabuk ol. Uç, al beni. Güçlükle yakalıyorum kanadından. Bütün renkler geliyor benimle. Evet işte gözleri. Hızla çıkıyorum.

 

  Dalgaların delicesine dövdüğü bir kayalıkta buluyorum kendimi. Kadın hemen önümde duran büyük bir kayanın üzerinde yatıyor. Kıpırtısız. Dudaklarında garip bir tebessüm. Delikanlı duruyor hemen yanıbaşında. Ellerini tutmuş kadının. Onları son kez birlikte görüyorum. Beraberce yükseliyorlar gökyüzüne. Ellerimde tuttuğum gökkuşağını sallıyorum arkalarından. İkisi de dönüp bana bakıyorlar. Dalgalar yutuyor gökkuşağını.

 

  Kıpırdanmaya çalışıyorum, olmuyor. Bedenim ağır. Usulca bırakıyorum kendimi oynaşan dalgaların arasına. Ben burada kalmalıyım. Düşler insanlarda.

 

 

Handan Gökçek

burak yiğit

unread,
Feb 16, 2008, 7:10:00 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
ne desem de bir kişi olsun bu karmaşayı gelip benden alsa ve yerine öznesi yüklemi belli cümleler halinde bana geri verse hüznümü…

16.02.2008 tarihinde gulnaz <gulnazc...@gmail.com> yazmış:

burak yiğit

unread,
Feb 16, 2008, 9:30:07 PM2/16/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
.......

16.02.2008 tarihinde gulnaz <gulnazc...@gmail.com> yazmış:

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:12:54 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Hayat dersleri
Bugünümüzü çalan iki hırsız var; geçmişe ilişkin pişmanlıklarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız.


Bu iki hırsız bugünümüzü alıp götürür.

Yaşamaya kıyamayıp geleceğe attığımız yaşantılarımız (bugün'lerimiz), gün gelir, yaşanmadan geçmişte kalır. İçinde bulunduğumuz anı yeterince yaşamadığımız zaman, geleceği hakkıyla yaşama şansımız azalır.

Çünkü :

Her şeyi biriktirebilirsiniz, ama zamanı biriktiremezsiniz, kendinizi de biriktiremezsiniz. Böyleyse, yaşanmadan ertelenmiş günleri ileride yaşama ihtimalimiz yoktur..

Bugün ne varsa yarın tarih olacaktır ; tarih olmadan onların kıymetini bilmekte keyif vardır.

Geçmiş bu an artık yoktur ; gelecek ise henüz yoktur.

Eğer sürekli yas içindeyseniz geçmiş sizi kontrol ediyor demektir; sürekli korkuyorsanız gelecek sizi kontrol ediyor demektir ; eğer yasla ve korkuyla başa çıkmışsanız, bugününüzü kontrol edebilir, geleceğinizi planlayabilirsiniz.

* Milliyet / Arka Pencere

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:14:50 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
GEÇMİŞİNLE SAVAŞMAYI BIRAK Ondan hepimizin var: Kişisel tarih.
Özgürleşmek
> mi istiyorsun? Mutlu olmak mı istiyorsun? O zaman geçmişinle
uğraşmayı
> bırak. Savaşma artık kendinle. Kapalı çekmeceleri ikide bir açmanın,
kendine
> acımanın, kimseye bir faydası yok. Hepimiz sevdiklerimizi kaybettik.
Zor
bir
> çocukluk geçirdik. Ya da annemiz babamız boşandı. Her ne ise.
> Değiştiremeyeceğine göre. O yaşananlardan alacağın dersi al ve
yürrrrü...
>
> GÜNDELİK PROBLEMLERLE UĞRAŞ Gündelik hayat problemleriyle uğraşmak
fevkalade
> iyiymiş. Bizi depresyondan korurmuş, daha büyük problemlere karşı
> hazırlarmış. Hem boş oturanı Allah sevmezmiş! Şimdi kalk bankaya git,
oradan
> Migros'ya uğra, kızını anaokulundan al, oğlunu kursa götür. Sakın
söylenme,
> bu tür şeyleri vakit kaybı olarak da değerlendirme. Gündelik hayat
> problemleri, insanın hayatla temasını sağlarmış. Zihni oyalarmış.
>
> ZİHNİNİ DİNLENDİRMEYİ ÖĞREN Hah işte, bu önemli. Bu zihin de hep
oyalanacak
> değil ya, arada dinlenecek! İstersen, televizyonun önündeki koltukta
iki
> seksen yayıl, televizyona bak, istersen kitap oku, istersen gün
içinde
> uyukla ya da öğle paydosunda git bir alışveriş merkezinde dolan,
vitrinlere
> bak, ya da spor yap, yürü, yüz, kik-boks yap, balık tut, pencereden
dışarıya
> bak, müzik dinle, şarkı söyle, hayal kur, seviş, neyse seni olan
bitenden
> bir süreliğine kopartan şey, onu yap. Kendin için yap. Şarj olabilen
pil
> gibiymiş zihin, şarj etmezsen ayvayı yermiş. Bir de gece uykularının
> kıymetini bilecekmişsin.
>
> KONTROLLÜ PATLAMALAR YAŞA Çok sevdim bu lafı: "Kontrollü patlamalar."
Şimdi
> arkadaşlar, bütün problemlerimizi çözmemiz imkansızmış. Böyle bir
zaman
hiç
> gelmeyecekmiş. Hayat böyle bir şeymiş. E peki o zaman, aklın yolu
birmiş,
> üzerimizdeki baskıyı azaltmamız gerekirmiş. İşte bunu yapmanın yolu,
sadece
> 3 kelime: "Kontrollü Patlamalar Yaşa!" Atma yani içine, neyse derdin
söyle,
> patla. Birine patla. Oh be. Ve rahatla.
>
> KURTUL ŞU SUÇLULUK DUYGUSUNDAN Suçluluk duygusu, bu çağın
hastalığıymış.
> Hepimiz bitmez tükenmez suçluluk duyguları içinde kıvranıp
duruyormuşuz.
Ve
> bu kötü bir şeymiş aslında. Şöyle düşünmek gerekiyormuş: "Herkes
suçluluk
> duyacağı şeyler yapmıştır, ben de yaptım anasını satayım. Gurur
duyuyor
> muyum kendimle? Hayır. Peki olan biteni değiştirebilir miy(d)im?"
Cevap
> evetse, "Şöyle şöyle yapabilir(d)im" diyorsan, hálá şansın var git
yap,
haaa
> iş işten geçmişse, sen lazım gelen her şeyi yapmışsan... Ee o zaman
be
güzel
> kardeşim, uğraşma artık, yeme kendini, bitirme, bırak, bırak,
bırak...
> Kurtul şu suçluluk duygusundan.
>
> ASLA YATAĞA MUTSUZ GİRME Bayıldım buna. Söylenecek bir şey yok. Asla
yatağa
> mutsuz girme'den başka!
>
> AFFEDİCİ OL Çocuklarınla, annenle babanla, kocanla, karınla,
sevgilinle,
> metresinle, kedinle, köpeğinle küs kalma... Çok istiyorsan küs ama
çabuk
> barış. Affedebilmek, affedici olmak, çok mühim bir hayat dersiymiş
bu.
> Birilerini, bir şeyleri affedemediğin takdirde o duygu içinde
kemikleşirmiş.
> Bu da zararlı bir şeymiş. Ucu insanın kendisine dokunurmuş. Yani
affederek
> başkalarına değil, kendine iyilik yapıyorsun aslında... Affet gitsin!
>
> HİÇ KİMSEDEN NEFRET ETME Bu da en mühim derslerden biri. Nefret de,
olumsuz
> düşüncelerin, duyguların kişinin içinde kemikleştirmesine sebep
olurmuş
> ki.... Fena ki, ne fena... Herkesi sevmesek de, nefret etmeyelim
arkadaşlar!
> Bize zarar...
>
> KENDİNİ TAKDİR ETMESİ BİL İnsanın kendini sürekli dövmesi de iyi bir
şey
> değilmiş. Durup bir başlangıç noktasına göz atmak gerekirmiş,
neredeydim,
> nereye geldim. Öyle yani. "Ben iyi şeyler de yaptım" diyeceksin,
kendini
> seveceksin. Sev! Ama durumu çok da abartma, kendini gereğinden fazla
sevmek
> de zararlı...
>
> NEGATİF OLANI KIŞKIŞLA Ben size bir şey diyeyim mi, eskiden bu
"pozitif
> olmak", "pozitif düşünmek" lafları çok geyik gelirdi bana. Artık
gelmiyor.
> Evet kardeşim doğru, pozitif olmak gerekiyor şu hayatta. Ve negatif
olanı
> kışkışlamak. Budur yani. En büyük sır, en büyük ders budur. Çünkü
hayatta
en
> kolay şey, depresyona girmek. Mutsuzluk da bulaşıyor. O yüzden ben
mutsuz
> olmayı bir hayat biçimi haline getirmiş olanlardan uzak durmaya
çalışıyorum.
> Size de mutlu bir hafta diliyorum.


Ayse ARMAN

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:16:41 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Sadece bu sabah için, içimden ağlamak geldiği halde yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim Sadece bu sabah için, ne giymek istediğinin seçimini sana bırakacağım ve gülümseyerek ne kadar yakıştığını söyleyeceğim Sadece bu sabah, çamaşırları yıkamaktan vazgeçip seninle parkta oynamaya gideceğim Bu sabah bulaşıkları lavaboda bırakıp bulmacanın nasıl çözüldüğünü bana öğretmeni izleyeceğim. Öğleden sonra telefonun fişini çekip bilgisayarı kapatacağım ve arka bahçede oturup seninle köpükten balonlar uçuracağım Bu öğleden sonra dondurma arabası için çığlıklar attığında sana hiç kızmayacağım ve gelirse bir tane alacağım Bu öğleden sonra büyüdüğünde ne olacağın hakkında hiç canımı sıkmayacağım. Yada seni ilgilendiren konularda ikinci bir düşünce üretmeyeceğim Bu öğleden sonra kurabiye pişirirken bana yardım etmene izin vereceğim ve tepende dikilip düzeltmeye çalışmayacağım Bu öğleden sonra Mc Donald's a gideceğiz ve iki tane çocuk menusu isteyeceğiz ki, iki oyuncak alabilesin Bu gece seni kollarımda tutacağım ve nasıl doğduğunu seni ne kadar çok sevdiğimi anlatacağım Bu gece küvette suları sıçratmana izin vereceğim ve sana hiç kızmayacağım Bu gece geç saate kadar oturmana ve balkonda oturup yıldızları saymana izin vereceğim Bu gece yanına uzanıp en sevdiğim TV programlarını bir kenara bırakacağım Bu gece sen dua ederken parmaklarımı saclarında dolaştırıp bana en büyük armağanı verdiği için Tanrıya şükredeceğim Kayıp çocuklarını arayan anne ve babaları düşüneceğim Yatak odaları yerine çocuklarının mezarlarını ziyaret edenleri ve hastane odalarında donuk bakışlarla,daha fazla içlerinde tutamadıkları çığlıklarıyla hasta çocuklarını seyreden anne babaları düşüneceğim Ve bu gece yanağına iyi geceler öpücüğü kondurduğumda seni biraz daha sıkı ve biraz daha uzun tutacağım kollarımda Tanrıya senin için teşekkür edip bize yalnızca bir gün daha vermesi için yakaracağım.....
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:19:31 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
ben anneyim...

" Seni,bir hücreden yaşamaya layık bir canlı haline getiren benim.Seni ıstırapların en büyüğü ile doğurdum;sevinçlerin en büyüğü ile kollarıma aldım.Sana ilk davranışı,ilk gülüşü, ilk bakışı, ilk heceyi ben öğrettim.Seni karşılıksız , menfaatsiz , ilk ben sevdim.

Sana hayatta lazım olacak ilk dersleri ben verdim.Senin yüzünden ilk acıyı ben duydum.İlk ağlayışlarını benim göğsümde dindirdin.İlk sırrını bana açtın.İlk dost beni edindin.

Ben anneyim!
Bana herzaman güvendin.İlk aşkını ben hissettim.Üzüntülerin benim üzüntülerim oldu.Seni pencerelerde bekledim, gelişinle kapılara koştum.Seni herzaman aynı duygularla bağrıma bastım, seninle iftihar ettim , seninle taçlandım, şereflendim.

Ben anneyim!
Ben,Allah'ın en büyük lutfuna layık görülmüşüm.Ben bereketim, yeryüzünde iyi ve güzel, kötü ve çirkin herşeyin mesuliyetini taşıyorum.Medeniyet benim, mazi benim , gelecek günlerin ümidi benim.

Ben anneyim!
Ben insanlığın başı ve sonuyum.Ben hayata şekil veren sanatkarım.İstediğim renkleri kullanır , istediğim gibi yontarım.Beynine ilk nakşolacak sözler, kalbine ilk yerleşecek duygular benim duygularımdır.Ben cennet ve cehennemim.Ben istersem sevgi, kardeşlik ve dostlukla büyütürüm;istemezsem kinle , düşmanlıkla içini doldururum.Ben dünyaya nizam veren iradeyim.


Ben anneyim!
Ben sabır ve tahammülüm.Ben en yumuşak ve en sertim.Cesur olmayı nasıl benden öğrendiysen , korkuyu da ben sana öğrettim.Seni ilk öpen ve ilk döven benim.Sevmek, aşık olmak, şefkat, kin, dostluk ve düşmanlık duygularının hepsi bende..

Ben anneyim!
Bir acı duyarken beni çağırırsın.Ben teselliyim.Ölsem bile gözüm arkamdadır.Ben endişelerin derin kuyusuyum, kendi içime düşerim.Ben bütün alakaların mihrakıyım.Cömert olduğum kadar hasis, kıskanmaz göründüğüm derecede kıskancım.


Evet, seni kıskanırım!Sen benim eserimsin, sen benim emeğimsin.Sen benim güzel günlerim, geçen ömrüm, bütün hatıralarımsın.Seni kıskanırım.Seni bu duyguyla bunaltır, isyan ettirir, üzerim.Seni kendime hasretmek isterim.Bunun için kıskanırım seni.


Ben anneyim!
Ben saygının mihrabıyım.Önümde diz çökmeni, gönlünde yer etmeyi isterim.Hakkım ödensin isterim.Unutulmaktan korkarım.Baş üstünde ve baş köşende yerim.
Bu benim hakkım!


Ben anneyim!
Ve son nefesimde...Her zaman..
Sütüm ve hakkım helal olsun yavrum derim

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:20:22 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
35 yaş...

Otuz beşime bastım geçen hafta... İlk yarı bitti : Hayat:1 Ben:0...!!!... Ama belliydi böyle olacağı Nicedir başlamıştı belirtiler: Yolda çocuklar "Amca su topu atıversene" diye seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü, Baktım; lise fotoğraflarım sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eski dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş, seyahat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içimdeki uçurtmanın ipini çekercesine... Bizim zamanımızda diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde, Hayret daha dün değil miydi benimkisi? Yıllar yılı dudak büktüğüm "ölümden sonra hayat" masallarına kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye... İple çektiğim Haziranlara sırt çevirmişim. Yaşamın orta sahasına girmişim, irkilmişim... Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan; Biri, "daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla, asıl şimdi başlıyor hayat!... Bundan sonrası rahat!" Lakin "Buydu görüp göreceğin" diye efkarlanıyor öteki... ikinci yari geçer hızla, yaslanırsın zamanla... Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak "Sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler. 35'le çoktan tanış olanlarsa "Hayata hoş geldin" pankartlarıyla karşılamadalar... İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın... kavganın... aşkın... Bense şaşkın... devre arası bilançolarındayım. Son dönemde kim bilir kaç kez eski anıları yaralı ele geçirdim,belleğimin derinliklerinde?... Kim bilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken?... Ve sustum vicdan sorgularında... Aksi sedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun... Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık, şaşıp kalıyorsun... Oysa herkes bilmezden gelse de- skoru belli oyunun: 30'larda dedeni ve nineni kaybediyorsun, 40'larda anneni ve babanı... Ve 70'lerde kendini... Şimdi devre arası, yolun yarısı... Bugüne dek ancak tanıştık hayatla... Ben ona kendimi tanıttım, O bana kendini... Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı... Zaferlerim onlar benim, olgunluğumun yapıtaşları... Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım bile aşağı...Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım... Ne var ki her şey yarım... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... İhanetlerin hesabı sorulmadı... Nazım'ın dedidiği gibi "Kopardım portakalı dalından ama, kabuğu soyulmadı, sevdalara doyulmadı..." "Doydum diyen görmedim ki ben zaten..." Lakin gel de zamana anlat bunu...Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin... Baktım ikinci yari kapıda... ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını. Acılar, sancılar bir çekmecede sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi, Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... Kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime... "Çok mutlu ölmüş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler Ya da, "Sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara!..." Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin... Kalanı benimle gelecek...Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatalarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı... Skoru bir tek Ege'nin suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir... HAYAT : 0 BEN : 1

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:21:03 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
dizimdeki yara izleri...

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar.. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış. Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş. Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa, uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları iple çekerlermiş. Kavga etseler de kin tutmaz, her gün yeniden dünyalar kurarlarmış. Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş. O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş. Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dershanesi, hazırlık kursları. Bilmezlermiş hamburgeri, MTV'yi, interneti, cep telefonunu, tetrisi,nintendoyu... Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri keşfetmeyi. Bilirlermiş horoz sekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları. Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı. Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, ayni kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş, kaybedince kapişi, Teksas'ı, Tommiks'i, Konyakçi'nin dişlerini... İç içe konan naylon topları, tastan kale direklerini. Üç korner bir penaltıyı. Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını... Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarili kalemini, yoğurtçuyu,kalaycıyı, hallacı.. Evlerin arkasındaki odun kömür depolarını. Yakar topun yakısını. Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı. Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-ödleği. Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma, topaç virtiözlügünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paraları.. Açık hava sinemalarını, frigo-buzu... Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış. Yaslar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin çocuklarının başlarına çok isler açmış. Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köseyi dönme, adamını bulma, mali götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatin yenilgisi, çaresizlikleri,tatminsizlikleri ile başbaşa kalmış. Çocukları mi? Çocukları simdi koca koca apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar. Anneleri babaları onları çok seviyor. Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor. Hafta sonları hep beraber Karum ya da Galleria'dalar. Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor Çocuklar trafik kaygısıyla kösedeki markete dahi gönderilmiyor. Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dershane reytinglerini izliyorlar. Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar. :-):-):-):-)ek oynamayı değil ama taban puanları çok iyi biliyorlar. Hayata açılan pencereleri; Windows 95, 98... Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor... Ve şehrin dışında ağaçlar; tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor. Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları... Hiç sopa yememiş,ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış,dizlerinde yara kabukları olmamış çocukları..

(can yücel)

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:21:35 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
sahip olduklarımızın değerini bilmek...

Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar. "Eski gazeteniz var mı, bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. "Zengin mi?Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne denli zengin olduğumu

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:24:02 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Cürmüm İle Geldim Sana


Medîne-i münevverede saatçılık yapmakta olan Ali Osman isimli İzmirli bir Türk vardı. Bu zât Medîne-i münevvereye hicret ettikten bir müddet sonra, mesleği olan işi yapmak üzere bir dükkân açmak için izin almaya çalıştı. Uzun süre bunu sağlayamadı. Parası bitti. Bir gece Allahü teâlâya iltica ile yalvardı. O gece rüyâsında esmer, kır sakallı, uzunca boylu bir zât;
- Evladım, resmî dâireye girdiğinde sağ tarafında gördüğün şu üçüncü şahsa mürâcaat et. Gerisine karışma buyurdu.
Ali Osman Efendi sabahleyin doğruca denilen şahsın yanına gitti. O şahıs, Ali Osman Efendi'ye;
-Seni [.] mi gönderdi? Git hemen dükkânını aç, işine başla, dedi.
Ali Osman hemen gidip dükkânı izin almış gibi açtı. O şahıs izin belgesini sonradan gönderdi. Bir müddet sonra rüyâsında aynı zâtı gördü. O zât;
-Oğlum bana Kuddûsî derler. Cebine bir hediye koydum, onu al ve amel et, dedi. Ali Osman Efendi uyandığında cebinde Kuddûsî hazretlerinin şu şiirinin yazılmış olduğu kâğıdı buldu:



Ey rahmeti bol pâdişâh,
Cürmüm ile geldim sana,
Ben eyledim hadsiz günâh,
Cürmüm ile geldim sana.

Hadden tecâvüz eyledim,
Deryâ-yı zenbi boyladım,
Ma'lûm sana ki neyledim,
Cürmüm ile geldim sana.Senden utanmayup hemân.
Ettim hatâ gizlü ayân,
Urma yüzüme el-emân,
Cürmüm ile geldim sana.

Aslım çü bi katre menî,
Halk eyledin andan benî,
Aslım denî, fer'îm denî,
Cürmüm ile geldim sana.Gerçi kesel fısk-ü-fücûr,
Ayb-ı-zelel çok hem kusûr,
Lâkin senin adın Gafûr,
Cürmüm ile geldim sana.

Zenbim ile doldu cihân,
Sana ayân zâhir nihân,
Ey lutfü bî-had Müste'ân,
Cürmüm ile geldim sana.Adın senin Gaffâr iken,
Ayb örtücü Settâr iken,
Kime gidem sen vâr iken,
Cürmüm ile geldim sana.

Hiç sana kulluk etmedim,
Rah-ı rızâna gitmedim,
Hem buyruğunu tutmadım,
Cürmüm ile geldim sana.Bin kerre bin ol pâdişâh,
Etsem dahî böyle günâh,
Lâ-taknetû yeter penâh,
Cürmüm ile geldim sana.

İsyânda Kuddûsî şedîd,
Kullukda bir battal pelîd,
Der kesmeyip senden ümîd,
Cürmüm ile geldim sana.
Ali Osman Efendi, o günden sonra bu şiiri okumadan işine gitmedi ve verilen vazifeleri devamlı yaptı.


gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:24:46 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
ÇARŞAFIN İÇİNDEN SANA NE


Haçkalı Baba, bir gün karısı Zehra Hanımla birlikte yolda giderken arkalarından gelen biri nefsinin buyruğu ve gözünün kuyruğu ile Hoca'nın çarşaflı hanımını merak ediyormuş:

"Acaba bu çarşafın içinde nasıl bir beden var? Filan fdiye merak ederken, adamın içindeki hinliği ve hainliği gönül ekranında seyredip duran Hoca, adama yol kenarındaki bir evi göstererek:
-Ha bu evin içi nasil bir yerdur uşağum? diye sormuş.
Adam:
-İlin evinin içinden dışından bana ne baba? diye cevap vermiş.
Bunun üzerine Haçkalı Baba:
-Doğru dersin daa! Doğru deysin eyi de... İlin çarşafından sana ne de içindekini merakedip duraysun daa? Diye gürleyince, adam ibiğini bükmüş toz olmuş.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:25:16 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
EKMEK VEREN ELİ KIRAN BABA

Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
Geriye bakıp eliyle işaret etti:
- İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
Kapıyı açar açmaz da sordu:
- Kim verdi ekmeği hamala?
Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:
- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...
"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:25:35 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Aynen Senin Gibi Olmak İsterim
Bir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok... Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var...
Genç:
-Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz.
Diyor.
Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp:
-Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir.
Genç:
-Aynen senin gibi olmak isterim.
Diyor.
Bu çok güç bir şey... Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin!
Cevabını veriyor Azizan Hazretleri...
Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor:
-Benim âlemde tek muradım bu... Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak... Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum!
-Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun!
Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40'ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:26:01 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Kertenkeleyi sen mi yarattın? (1)

Üstad bir gün bize,
"Ben tesbihat ve dua ile meşgul olacağım. Siz gidin biraz gezin" demişti.
Bu gezinti sırasında bir taşın üztünde bir kertenkeleyi vurup öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü bana dönerek:
"Evini harap etmişsin" dedi.
Ben de,
"Bizde 7 kertenkele öldürenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler" dedim.
Bu defa Üstad,
"Otur da konuşalım. Kim haklı kim haksız?
O hayvan sana saldırdı mı?"
"Hayır!"
"Elinden bir şeyini aldı mı?"
"Hayır!"
"O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?"
"Hayır!"
"Senin mülkünde mi, arazinde mi geziyordu?"
"Hayır!"
"O hayvanı sen mi yarattın?"
"Hayır!"
"Bu hayvanların niçin yaratıldığını biliyor musun?"
"Hayır!"
"Bu hayvanı yaratan Allah, senin öldürmen için mi yarattı? Sana kim öldür dedi. Bu hayvanların yaratılışında binlerce fayda ve hikmet var. Onu öldürmekle hata etmişsin."
Karınca yuvasını dağıtmayın
(1)

Erek Dağı'nda havalar iyice soğuyuncaya kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Buraya bir oda yapmamızı istedi. Biz de hemen çalışmaya koyulduk. Başladık kazmaya.
Kazı yaparken bir karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Kazıyı durdurmamızı istedi. Sebebini sorduk:
"Bir ev yıkıp bir ev yapmak olur mu?" dedi. "Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın. Başka bir yeri kazın."
Biz başka bir yeri kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Bana yardım eden bir arkadaş vardı. O, "Böyle olur mu hiç?" diye bana sordu. "Üstad gelir gelmez, karıncaların üzerine toprak atalım. Yok eğer böyle giderse bu odayı yapamayız."
Sonunda oraya bir odacık yaptık.
Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı. Kendisine şekeri niçin koyduğmuzu sorduğumuzda, şöyle demişti:
"Bu da onların çayı olsun."


gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:26:25 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
ÜÇ MESELE

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri r.a., hac için yola çıkıp Medine'ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:
-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.
-Böyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah'a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır'a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:
-Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?
-Kadın erkekten güçsüzdür.
-Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?
-Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.
-İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.'in sözüdür. Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.
Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:
-Namaz mı daha üstün, oruç mu?
-Namaz oruçtan üstündür.
-İşte bu da deden Rasulullah'ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.
Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:
-Sidik mi daha pis, meni mi?
-Sidik meniden pistir.
-Eğer deden Peygamber s.a.v.'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah'a sığınırım.
Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife'yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur. (1)

ÜÇ SUÂL VE BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;
"Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.
Sormaya başladı:
"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."
Şems-i Tebrîzî hazretleri;
"Öbür sorunu da sor!" buyurdu.
O;
"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Peki öbürünü de sor!" buyurdu.
O;
"Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
Ve;
"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.
Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
"Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."
O kimse şaşırarak;
"Ağrıyor ama gösteremem." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez.
Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.
Yine bana;
"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak
aranmasın?" buyurdu.


Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:26:49 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Peygamber isen mucize gösteresin
Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. Râhib dedi ki,
- Sen nerelisin?
Ebû Bekr dedi;
- Arz-ı Hicâzdanım.
Tekrâr sordu:
- Ne iş yaparsın.
Ebû Bekr,
- Tüccârım, dedi.
Râhib dedi ki,
- Yâ Arabistanlı kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta'bîrini ister isen, ücretini ver, dedi.
Ebû Bekr 'radıyallahü anh' oniki dînâr çıkarıp, verdi.
Râhib dedi ki:
- O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde şefâ'atinden unutmasın.
Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh',
- Bana bir mektûb ver, dedi.
Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre 'radıyallahü anh' verdi. O mektûbun mevzû'u şu idi.
(Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma'lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. O rü'yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ'atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm etmişdir.
Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü anh'; ey rü'yâyı ta'bîr eden kişiye:
- Eğer ta'bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi.
Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede 'sallallahü aleyhi ve sellem' vahy eyledi. Bir gece o büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü teâlâya da'vet edenin da'vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' ile buluşdu.
Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki:
- Ne olaydı, islâma geleydin.
Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki:
- Yâ Muhammed 'sallallahü aleyhi ve sellem'! Peygamber isen mu'cize gösteresin.
Hazret-i Resûl-i ekrem 'sallallahü aleyhi ve sellem', Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki,
- Sana o mu'cize yetmez mi ki, o rü'yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta'bîr etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta'bîr edene on iki dînâr verdin ve yüz dînâr dahâ va'd etdin. Rü'yâyı ta'bîr eden, on iki satır bir mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup, mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular.
Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' işitip, parmak kaldırıp,
- (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya'nî sen, o Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.

Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:27:17 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
BİR DELİYE BİR VELİ ROLÜ

Ebu Müslim Havlani bir toplulukta konuşulanları dinler.Hemen hepsi de hanımından şikayette bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim'de şikayet filan yoktur. Derler ki:– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?
Omuzlarını silkerek cevap verir:
– Bizimki veli filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…
– Öyle ise derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle?
Cevap verir:
– Ben usulünü biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!…
Büsbütün meraka düşerler.
– Deli gibi biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan kendilerini alamazlar.
Şöyle izah eder Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.
Der ki:
– Allahü Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam'ı topraktan yarattığında bedenine önce aklı koydu. Akıllı bir adam oldu.
Sonra öfkeyi yarattı. Ona da Âdem'in bedenine girmesini emretti.
Öfke:
– Ben dedi. Âdem'in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz bir yerde asla duramayız!…
Rabbimiz buyurdu:
– Ey öfke! Sen Âdem'in bedenine girmeye çalış, oraya yönel. Akıl senin geldiğini görünce hemen çıkıp gider, kendi yerini sana bırakır. Böylece sen de Âdem'in bedeninde hükmünü icra eder, onu deli yaparsın.
Ebu Müslim burada der ki :
– İşte biz hanımla bu konuda anlaştık. Dedik ki; mademki insana öfke gelince akıl gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır. Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan deli adamdan her şey beklenir diyerek veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir deliye bir veli rolü oynayacaksın.
Ebu Müslim burada şunu da ilave eder:
– Tabii der, bu sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım. Aklı gelip de akıllı insana muhatap olduğumu anlayıncaya kadar, bu sabır devam eder.
Ebu Müslim bundan sonrasını şöyle tamamlar:
– İşte der ey dostlar, benim hanımdan şikayetçi olmayışımın sebebi budur. Gül gibi geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir deliye bir veli rolü oynayın, öfkelenince karşı taraf veli rolüne girsin, sabır ve tahammülü esas alsın, göreceksiniz ki tartışma kısa zamanda son bulacak, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle dolacak. Çünkü öfkeli taraf kendisine karşılık verilmeyişinin takdirini, minnettarlığını duyacak. Bu da mutluluk vesilesi olacak. Sakın "bir deliye bir veli rolü basit bir şey" deyip de geçmeyin. Sadece bir deneyin yeter. İşte size güzel geçinmenin sırrı. (1)


gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:27:51 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
BİZ DE VAKTİYLE GÜZEL YİYECEKLERDİK!

Halîfe Hârûn Reşîd bir gün .] ile sohbet ederken;

-Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış, dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül;
-Müsâde ederseniz bir danışayım, dedi.
Halîfe;
-Kime danışacaksın, kimsen yok ki? diye cevap verdi.
Behlül de;
-Ben danışacağım yeri biliyorum, dedi ve oradan ayrıldı.
Hârûn Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halîfeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halîfe Hârûn Reşîd ona;
-Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevâbı, dedi.

Behlül;
-Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil, dedi.
Halîfe heybetle;
-Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu, dedi.
Behlül de;
-Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;

-Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma,dediler.
Bu sözlerdeki ince mânâları anlayan Hârûn Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.

Kaynak:
1) Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları
2) Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:30:06 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Hayvanlar bir gün kim daha çok doğurabilir diye çekişmeye başlarlar.
Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar.
"Sen kaç tane doğurabiliyorsun" diye sorarlar aslana.
"Bir" diye cevaplar dişli aslan;
"-Fakat ben aslan doğururum..."
(...DERS: Nitelik nicelikten önemlidir)
***
"Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum" diye sorar anne yengeç yavrusuna...
"Düzgün yürüsene" der...
"Pekala anne" der yavru.
"-Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim..."
(...DERS; Hareketler sözlerden önce gelir)
***
Aslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin kokup kokmadığını sorar.
"Evet" diye cevaplar koyun. Aslan bu cevaba kızar ve koyunu oracıkta parçalar.
Daha sonra kurda seslenip yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar.
"Hayır" diye cevaplar kurt korkudan. Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz.
Sıra tilkiye gelmiştir. Aynı soruyu tilkiye de sorar. Tilkinin cevabı şöyle olur;
"-Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor..."

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:34:48 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Elinizde bir pinpon topu var. Bu pinpon topunu 1 metre yükseklikten yere bırakıyorsunuz. Top yerden 33 cm yükseliyor. Sonra elinize başka büyük bir top alıyorsunuz. Bu topu da aynı yükseklikten bırakıyorsunuz; bu top da 33 cm yükseliyor. Ancak amacınız bu toplardan en az birini 4 metre yükseltmek.

Bunu nasıl yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Toplardan birini hızla yere çarpmayı düşünüyorsunuz. Ama oyunun kuralı şiddet kullanmayı içermiyor. Yine de siz hızlı bir hareketle pinpon topunu olanca gücünüzle yere çarpıyorsunuz ama top sadece 90 cm yükseliyor.

Size verilmiş olan bir süre var. 4 dakika içinde bu sorunu çözmeniz gerekiyor. Birkaç defa daha deniyorsunuz; ama her iki top da aynı ölçüde yükseliyor. Eğer toplar 1/3 oranında yükseliyorsa 12 metre yükseklikten bırakılan top 4 metre yükselir diyorsunuz. Ancak içinde bulunduğunuz odanın tavanı 4 metre. Oyunu kuran kişi, üstelik bu oyunun kurallarından birinin, topu 1 metre yükseklikten yere bırakmak olduğunu belirtiyor.

Hızla düşünüyorsunuz, neler yapabileceğinizi ama bir türlü çözümü bulamıyorsunuz. Sürenin sonuna doğru, oyunu size oynatan kişi, "Toplar birbirine yardım edebilir mi?" diye soruyor. Siz bu soruyu dahi anlayamıyorsunuz. Top birbirine nasıl yardım etsin ki! Sürenin sonunda oyunu oynatan kişi, iki topu alıyor. Pinpon topunu büyük topun üstüne eliyle koyuyor ve iki topu ayna anda bırakıyor. İki top bir metre yükseklikten yere düşüyor ve pinpon topu 4 değil, 5 metre yükseliyor.

Bu yaşamda büyük sonuçlara ulaşmak istiyorsak, daha önce denenmemiş yöntemleri denememiz gerekiyor. Yepyeni bir bakış açısıyla problemlere ve hatta çözümlere yaklaşmak gerekiyor. Bu problemin çözümünde büyük top küçük topa yardım ediyor. Büyük top yere düşerken önce yere çarparak küçük topu tavana kadar sıçratıyor. Biz de kendi yaşamımızda ilerlemek istiyorsak yardım etmeye ve yardım almaya açık olmalıyız. Dünyadaki büyük başarıların hemen hepsinin arkasında birilerinin yardımı ya da işbirliği vardır.

İşbirliğine kapalı olan insanların bu dünyada alabileceği sonuçlar oldukça kısıtlı. Örneğin, kolye satan iki sokak tezgahı düşünün. İkisi de rakip ve diğerinin daha az kolye satmasını istiyor. Sonuçta ikisi de diğerinin işini baltalamaya çalışıyor ve her ikisi de daha az kolye satıyor.

Çocuklarını girişimci yapmak isteyen baba, iki çocuğuna iki kasa elma alıyor. Çocuklar bir sokağın kenarında elma satmaya çalışıyorlar; ama işler iyi gitmiyor. Her ikisi de birinci günü pek para kazanamadan bitiriyor. Geceleyin ne yapabiliriz, diye düşünüyorlar ve bir formül buluyorlar. İkisi de elmalara farklı fiyat koyuyor. Bir tanesinde elmanın kilosu 4 Yeni Türk Lirası, diğerinde ise 3 YTL. Böylece oradan geçenler, elmaların aynı olduğunu görünce ucuz olan 3 YTL'lik elmalardan alıyor. 3 YTL'den elma satanın elmaları bitince 4 YTL'lik elmalardan takviye yapıyorlar ve akşama kadar bu modelle elmaları bitiriyorlar. Günün sonunda da kazandıkları parayı paylaşıyorlar. Halbuki iki kardeş, işbirliği yapmasa ikisi de belki de hiç elma satamayacak ya da çok az satacak.

Büyük başarıların sırrı, işbirliği, uyum ve yeni fikirleri uygulamak gibi görünüyor.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:35:45 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Anasınıfı öğretmeni, sınıftan Mert'i ayırdı ve çocuklara "Mert'i parmağıyla havaya kaldırabilecek var mı?" diye sordu. Çocuklar bu soru karşısında şaşırdılar. Ama kimse Mert'i havaya kaldırmak için gönüllü olmadı. Sonra öğretmen "Sizce bu imkânsız mı?" diye sordu.

Çocuklar hep bir ağızdan "İmkânsız." diye bağırdı. Öğretmen de Mert'i bir tabureye oturtup sınıftan dört çocuk çağırdı. Çocuklara işaret parmaklarını açıkta bırakıp ellerini yumruk yapmalarını söyledi. Sonra da çocuklara parmaklarını taburenin oturma yerinin altına koymalarını söyledi. Ardından da "Üçe kadar sayacağım, sonra aynı anda Mert'i kaldırmayı deneyeceksiniz." dedi. "Üç!" deyince çocuklar Mert'i yerden 50 cm. kaldırdılar. Mert, öğrenciyi kaldıran çocuklar ve deneyi izleyen çocuklar şaşkındı. Öğretmen, şöyle dedi: "Çocuklar, bir şeyin imkânsızlığı sadece sizin kafanızdadır. Bilimle imkânsızı yenebiliriz."

Aslında olan olay şuydu. 6 yaşında bir çocuk ortalama 20 kilo kadardır. Bu yaşta ortalama bir çocuk da işaret parmağıyla rahatça 5 kilo kaldırabilir. Dört çocuk yirmi kiloluk bir arkadaşlarını rahatça kaldırıyor; çünkü kişi başına 5 kiloluk bir ağırlık düşüyor. Deneydeki püf noktalarından biri de aynı andalık ve uyum. Çünkü eğer çocuklar aynı anda yapmazlarsa Mert kalkamadığı gibi tabureden düşebilir de.

İmkânsız görünen bir şeyi yapabilmenin yollarından biri öncelikle yapılabileceğine inanmak, daha sonra bilimden ya da matematikten yararlanmak, ardından da uyumlu bir takım oyunu göstermek.

Aynı anasınıfı öğretmeni çocuklara birer tane balon dağıttı ve çocuklara balonu delik kısmından değil, delik olmayan kısmını ağızlarına alarak şişirmelerini söyledi. Tabii ki balon şişmedi. Balonu yanlarından şişirmesini söyledi o da olmadı. Sonunda balonu normal yerinden, delik kısmından üfleyen çocuklar, belirli ölçüde balonları şişirdiler Ardından öğretmen dedi ki: "İşte çocuklar bazen bazı noktalar yaşamda çok daha etkilidir. Dolayısıyla nereye odaklanacağımızı iyi bilmek gerekir."

Öğretmen sınıfa kol saatini göstererek "Kol saatimin saniyesinin tık tık edişini duyuyor musunuz?" diye sordu. Kimse duymuyordu. Öyle olunca öğretmen bir kâğıt havlu rulosu çıkardı. Her çocuğun kulağını, kol saatine rulo mesafesinde tutuyordu. Sonra ruloyu hızlıca çekip "Saatimin saniyesini duyabiliyor musunuz?" diye sordu. Yine duymamışlardı. En son olarak kâğıt havlu rulosunu kol saatinin ucuna, diğer ucunu da çocuklardan birinin kulağına dayadı. İnanılmaz bir şey oldu. Saat ile kulakları arasındaki uzaklık aynı olmasına rağmen, çocukların her biri rulonun ucuna geçince saniyenin "tık tık"ını duymaya başladı. Öğretmen, "Bir şeyi gerçekten öğrenmek istiyorsanız odaklanmanız gerekiyor. Sesi duyabildiniz; çünkü kâğıt havlu rulosu sizin odaklanmanızı sağladı ve çevredeki diğer seslerden sizi yalıttı." dedi. Hayatta da başarı elde etmek istiyorsanız, dikkatinizi başarmak istediğini şeye vermelisiniz.

Anaokulu öğretmeni, elindeki uzaktan kumandadaki düğmelerden birine basarak, uzaktan kumandanın önündeki ışığı görüp görmediklerini sordu çocuklara. Çocukların hiçbiri ışığı görmedi. Ama sınıftaki televizyon açıldı. "Kumandadan çıkan kızıl ötesi ışınları, insan gözü göremiyor." dedi. "Acaba bu kızıl ötesi ışını görebilir miyiz?" diye yeni bir soru sordu. Çocuklar, kumandanın önüne bir kâğıt koydu. Ama yine de göremediler. Ardından bir fenerle baktılar yine göremediler. Sonunda öğretmen kendi kameralı cep telefonunu çıkardı. Uzaktan kumandanın bir düğmesine basarken cep telefonunun kamerasını açtı. İnanılmaz bir şekilde cep telefonunun kamerası kızıl ötesi ışınları görerek, ekrana yansıtıyordu. Çocuklar büyük bir şaşkınlıkla kızıl ötesi ışını izledi. Ardından öğretmen açıkladı: "İmkânsız diye bir şey yoktur. Sadece bir şeyi başarmak için gerekli şartlar oluşmamıştır. Şartlar oluşunca, imkânsız imkânlı hale gelir."

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:36:11 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Anasınıfı öğretmeni, önüne 40 kadar kitap yığmış, elinde üç parça, kenarları 40 santim olan kare şeklinde üç karton var.

Kartonlardan birini gösterip çocuklara, bunun, önündeki kitapları kaldırıp kaldıramayacağını soruyor. Çocuklar, kitapların çokluğuna ve kartonun cılızlığına bakıp "Kaldıramaz." diyor. Anasınıfı öğretmeni elindeki kartonu alıp 10 santim yüksekliğinde kenarları olan, içi boş bir sütuna dönüştürüyor. Masanın üstündeki kitapları birer birer bu sütunun üstüne koymaya başlıyor. Karton inanılmaz bir şekilde hiçbir kırılma olmadan 20 kitabı rahatlıkla taşıyor. Ancak 32. kitaba gelince karton kırılıyor.

Ardından öğretmen elindeki ikinci kartonu üçgen bir kesitli, yine ortası boş bir sütuna dönüştürüyor. Sonra da tekrar kitapları bu sütunun üstüne dizmeye başlıyor. 33. kitap konduğunda sütuna hiçbir şey olmuyor. Üçgen formlu sütun, kare sütundan daha dayanıklı görünüyor. 34, 35, 36 derken, 37. kitapta bu sütun da yıkılıyor. Çocuklar hayretle öğretmenlerini izlerken, öğretmen son kartonu alarak çember oluşturacak bir şekilde kıvırıyor ve çember şeklinde bir sütun elde ediyor. Tekrar kitapları sütunun üstüne dizmeye başlıyor. Otuz sekizinci kitabı koyduğunda sütun hâlâ son derece kuvvetli görünüyor. 40 kitabın hepsini sorunsuz bir şekilde taşıyor. Öğretmen yandaki odadan bulduğu 10 kitabı da daha getiriyor. Bu kitapları da diğer 40 kitabın üstüne koyuyor ve sütun 50 kitap taşıdığı halde hiçbir sorun olmuyor. Ardından çocuklara "Kare sütun, üçgen sütun ve çember sütun, bu formların hangisi en güçlü?" diye soruyor. Çocuklar çember sütunun en güçlüsü olduğunu söylüyor.

Öğretmen bu deneyden çıkan dersleri açıklıyor. Öncelikle küçük bir cismin, kendisinden katlarca ağır bir cismi taşıyabileceğini söylüyor. Kartonun kalınlığı 1 milimken, en zayıf form olan kare sütun şeklindeyken 330 milim kalınlığında bir ağırlığı taşıyabiliyor. Dolayısıyla hayatta küçük ya da büyük olmaktan, hafif ya da ağır olmaktan daha önemli olan, hangi formda olduğumuz. Kendimizde yaptığımız bir form değişikliği tüm sonuçları etkileyebiliyor.

İkinci olarak, kare, üçgen ya da çember sütunların üçü de birbirine çok benzedikleri halde ve yan alanı aynı büyüklükte olmalarına rağmen, bu formların taşıma güçleri birbirinden farklı. Demek ki formdaki küçük değişiklikler, sonuçları radikal ölçüde değiştirebiliyor.

Deneyi tersine bir sırayla yapsak ve çember sütunun 50 kitap kaldırabildiğini gördükten sonra üçgen ve kare sütunu denemeden ne kadar kitap sayabileceklerini tahmin etmeye kalksak aynı sayıda kitap kaldırabileceğini düşünebiliriz.

Bu deneyi yapmadan matematik hesabına girişmek de bizi yanıltabiliyor. Çevreleri aynı büyüklükte olan üçgen, kare ve çemberin alanlarını hesaplayabiliriz. Çember en büyük alana sahiptir. Buradan yola çıkarak en büyük alana sahip olanın en çok sayıda kitap taşıyabileceğini düşünebiliriz. Kare ikinci en büyük alana sahip formdur. Üçgen ise en küçük alana sahiptir. Ancak taşıma gücü olarak üçgen, kareden daha fazla kitap taşıyabilmektedir. Öyleyse taşıma gücünün, bu formların alanlarıyla bir ilgisi yoktur. Ancak bu formların içleri dolu olsa, kare üçgenden daha fazla kitap taşıyabilir.

Bir çocukta işe yaramış olan bir eğitim stratejisi başka bir çocukta işe yaramıyor. Bir derste işe yarayan ders çalışma stratejisi bir başka derste işe yaramayabiliyor. Birilerini etkili şekilde yönetmek için kullandığımız teknik, bir başka grubu yönetmekte işe yaramayabiliyor.

Öyleyse aynı gibi görünen iki insan, iki kardeş, iki olay, iki evlilik, iki işyeri, iki problem bile farklı şartlarda farklı sonuçlar elde ediyor. Önceden elde ettiğimiz öğrenmelerin birçoğu aslında, gelecekte yanlış genellemeler yapmamıza yol açmaktan başka bir işe yaramıyor.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:37:43 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Nasıl Mutlu Olunmaz?

Mustafa Akyol

Makale

Bu yazıda "Beyaz Türkler"den ve onların mutsuzluk sendromundan söz edeceğim.

Beyaz Türkler kavramını dilimize ünlü sosyoluğumuz Nilüfer Göle kazandırmıştı. Göle, bu kavramla, kendilerini Türkiye'nin "ilericileri" olarak gören asker-sivil bürokrasiyi ve entellektüelleri kast etmişti. Benim sözünü edeceğim kesim ise, Beyaz Türkler'in genç jenerasyonu. Çoğu kolejlerde, hatta sonra yurtdışında okumuş, 1980 sonrası ortamda büyüyerek "köşe dönme" kültürünü özümsemiş, iyi mesleklere, Batılı yaşam standartlarına kavuşmuş, genç ve orta yaş kuşak insanlarımız.

Beyaz Türkler, görünürde, mutlu olmak için pek çok nedene sahipler. Bu ülkenin yaşam standartlarının bir hayli ötesindeler. Adeta küçük Asya'da New York'u, Londra'yı veya Paris'i yaşıyorlar. Değerli entellektüellerimizden Rıfat Bali, Beyaz Türklerin bu bohem yaşamının iyi bir yansımasına işaret etmişti: İstanbul'daki bir partiyi, "Burası New York, karşısı Üsküdar!" diye duyuran bir davetiye...

Beyaz Türklerin çoğunun yaşamındaki en büyük değeri ise aslında tek bir kelimeyle özetlemek mümkün: Tüketim... Yaşamları daha fazla ve daha kaliteli tüketim üzerine kurulu. İyi kazanç sağlayan işlerde çalışmak ve böylece daha iyi evlere, arabalara, giysilere kavuşmak... Gezmenin, eğlenmenin ve belki de gösterişin doruklarına çıkmak... Hep daha fazla tüketmek ve bu tüketimi de, bol "marka"lı bir yaşam biçimi içinde, eşe-dosta duyurmak.

Bu renkli hayat Beyaz Türkler tarafından yaşanırken, medya aracılığıyla da "öteki Türkiye"ye daha da süslenip seyrettiriliyor. Bu öteki Türkiye'nin "televole kültürü" içinde yanıp tutuşan kısmı da, Beyaz Türkler gibi olmak, onlar gibi tüketebilmek için can atıyor.

Ama acaba bu renkli hayat Beyaz Türkleri mutlu edebiliyor mu ki?


Mutsuzluk Krizi

Kuşkusuz her bireyin mutluluk ölçüsü ve düzeyi birbirinden farklıdır. Ancak Beyaz Türkler'in çoğunda garip bir mutsuzluk sendromu olduğunu gösteren ve "içerden gelen" sesler var. Milliyet'in genç kalemi Ece Temelkuran, bir yazısında bu sendromdan şöyle söz etmişti:

"Sanıldığından daha çoklar. Gitgide çoğalıyorlar. Etraftalar. Hayatı panzehirsiz kaldıramıyorlar. Sipram, Prozac, Xanax, Lustral ve benzerleri olmadan devam edemiyorlar. Anti - depresansız çekilmeyen bir hayat bu; panzehiri alınmazsa öldüren... Yirmilerin sonunda, otuzların başındalar. Hepsi "başarılı" çocuklar. İyi okullarda okumuş, iyi işlere girmiş insanlar. Hayatlarında ters giden pek bir şey yok ama yine de mutlu değiller.... İlaçsız üstesinden gelinemeyen, hatta nedeni bile pek anlaşılamayan bir mutsuzluk dalgası var etrafta; marka giysiler üzerini örtüyor."

Bir başka deyişle, Beyaz Türklerin pek çoğunun psikolojisi, reklamlarda veya magazin basınında gösterildiği gibi iç açıcı değil.

Acaba neden?

Aslında sorun, sadece Beyaz Türklerle değil, onların coşkuyla benimsedikleri tüm bir "modern yaşam"ın kendisiyle ilgili. Varolma amaçlarını daha fazla paraya, kariyere, statüye, cinselliğe ve eğlenceye ulaşmak olarak belirleyen çağımız insanların çoğunda, yaygın bir mutsuzluk, bir depresyon hali var.

Bunu da en iyi sanatçılar ifade ediyor.

1999'da çevrilen ve tüm dünyada yankı uyandıran "Fight Club" (Dövüş Kulübü) filmi, bu ifadenin çarpıcı örneklerinden biriydi. Filmde, iyi bir ev ve iş sahibi olan genç bir adamın, tüm bunlarla bir türlü mutlu olamayışı ve sonunda kendi benliğinden ikinci bir karakter çıkararak bir tür "anarşi örgütü" kurması anlatılıyordu. Filmin "filozof" aktörü Tyler Durden (Brad Pitt), örgütün üyelerine şöyle sesleniyordu:

"Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için... Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız. Televizyonla büyütüldük ve bir gün hepimizin milyonerler, film yıldızları veya rock starları olacağına inandırıldık. Ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz ve feci şekilde asabımız bozulmuş durumda..."

Beyaz Türklerin çoğu "bu asabı bozulmuşluk" durumunu ya yaşıyor ya da yaşamamak için kafalarını kuma biraz daha gömüyor, takviye olarak da "Prozac" alıyor. Her tüketim düzeyi onlara yeni bir kurtuluş vaad ediyor; bir üst model arabayı, bir öncekinden daha "çılgın" bir eğlenceyi hedeflemenin bir tatmin duygusu var elbette. Ama o hedefe varınca tatmin hemen ortadan kalkıyor. Kendisine varılınca yok olan çöl serapları gibi, modern yaşamın mutluluk paketleri de açılınca anlamsızlaşıyor.

Peki Beyaz Türkler nasıl kurtulur? Nasıl mutlu olurlar?

Elbette bunun cevabını her insanın kendi başına bulması gerekiyor. Ancak bilge siyasetçi Süleyman Demirel'in yöntemiyle düşünerek, önce olmazları belirlemek; yani, önce insanı neyin mutlu etmeyeceğini tespit etmek, iyi bir başlangıç olabilir.


Reklamların Sahte Dünyası

İlk tespit, tüketimin insanı mutlu etmeyeceğidir. Reklamlarda milyonlarca kez gördüğümüz; şu marka arabayı kullandığı veya bu marka gazozu içtiği için mutlu olan insan tasvirleri, tek kelimeyle aldatmacadır. Din adamı kimliğinin yanında derin bir entellektüel de olan İngilitere Başhahamı Jonathan Sacks, bu konuda şu yorumu yapıyor:

"Bize yeni moda blue jean'i, şu saati veya bu arabayı almakla elde edeceğimiz vaad edilen mutluluk, az sonra yeni bir ürün tarafından yok edilmekte ve o ancak yeni ürünü almakla yeniden mutlu olacağımız söylenmektedir. Tüketim toplumu, arzuları uyandırma, tatmin etme ve sonra yeniden uyandırmadan oluşan sonuçsuz bir süreci izler. Nihai huzura giden bir çabadan ziyade, bir tür bağımlılıktır." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 40)

Hayattaki hiç bir maddi kazanım, hiç bir statü aşaması "kurtuluş" olamamaktadır. Her biri yanında yeni sıkıntılar, yükler ve bir de "tüm bunları kaybetme korkusu" getirmektedir modern insana...

Peki acaba bu gibi maddesel şeyler değilse, aşk mıdır insanı mutlu edecek şey? Günümüzde pek çok genç, özellikle de genç kız, bu inançtadır ve "gerçek aşk"ı bulup beyaz atlı prensiyle mutluluğa yürüme hevesindedir.

Oysa bu heves de modern eğlence endüstrisi tarafından insanlara çizilen toz pembe bir senaryodan kaynaklanır ve gerçeğe uymaz. Dikkat ederseniz, romantik filmlerin çoğu, çiftlerin türlü badireleri atlatıp evlenmeleri ile sona erer. Görkemli bir düğün sahnesinde etrafa gülücükler dağıtırlar. Hayatın anlamını o törende bulmuş gibidirler... Ancak gerçekte bir kaç ay sonra aşkın büyüsü sönecek, eşler bir diğerinin olumsuz yönlerini de görmeye başlayacaklar ve evlilik yaşamın rutin bir parçası haline gelecektir. Duruma göre belki iyi bir rutin olabilir, ama bir "kurtuluş" değildir.

Bir zamanlar 68 kuşağını motive etmiş olan entellektüel çabalar da, paradan veya "aşk"tan biraz daha doyurucu olabilseler bile, yeterli değildir. Jonathan Sacks şöyle der:

"Aydınlanma sonrası sistemler — bilim, ekonomi veya siyasi ideolojiler — ilk başta ortaya koydukları kuşatıcı iddialarından geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Bilim tarifsel; ekonomi ilişkisel, siyaset ise yönetseldir. Bize neyi ve nasıl sorularının cevabını verebilirler, ama "neden" sorusunun cevabını veremezler." (Jonathan Sacks, "The Dignity of Difference", 2003, s. 37)

Çünkü sorunun cevabı daha derinlerdedir.


Sonsuzluğa Özlem

Beyaz Türklerin ve genel olarak modern insanın yaşadığı kriz, insanoğlunun amaç ve özlemlerini, maddesel dünyayla sınırlamalarından kaynaklanır. Oysa Hz. İsa'nın İncil'de söylediği gibi, "insan yalnızca ekmekle yaşamaz".

M.I.T., University of California, Berkeley gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders vermiş olan Amerikalı düşünür Houston Smith'e göre, "Bu dünyanın sınırlı varoluşu, insan kalbini tam olarak tatmin edememektedir. Çünkü insanoğlunun doğasına, günlük deneyimimizin bize veremediği 'ötedeki' bir şeye özlem duyma hissi kazınmıştır." (Houston Smith, Why Religion Matters, 2001, s. 28)

İnsan, kendinden ve etrafındaki her şeyden daha büyük, daha mutlak bir ideale bağlanma ihtiyacındadır. Bu ihtiyacı reddettiğinde, kendi doğasına aykırı davranmış olur. Modern insan, ve bu arada bizim Beyaz Türklerimizin çoğu, bu temel gerçeği göz ardı ettikleri için krizdedirler. Kimi düşünürlerin "anlam krizi" dediği şeydir bu. Hayatın anlamını, aslında anlam oluşturamayacak şeylerde aramakta ve sonuçta anlamsız hayatlar yaşamaktadırlar.

Öte yandan modern insanın bencil ahlakı da, kendi doğasına aykırıdır. Dünyada ve ülkemizde milyonlarca insan yarı aç ve fakir biçimde yaşarken, israf ve açgözlülükle dolu bir tüketim çılgınlığı sürmek, vicdansızlıktır. Ve vicdan, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bu yolun yanlış olduğunu söyler insana. İnsan o vicdanı daha da bastırabilmek için uğraştıkça, insanlıktan o kadar uzaklaşır. Mutsuzluk ise kaçınılmaz bir sonuçtur; çünkü mutluluk insanlara özgü bir duygudur.

Peki kurtuluş nerededir?

Başta belirttiğim gibi, hepimiz bu soruyu kendi vicdanlarımızın içinde cevaplamak durumundayız.

Ama şu kesindir: Beyaz Türklerin sahip olduğu, öteki Türklerin çoğunun da imrendikleri şeylerin hiç biri, mutluluk veremezler. Hayatı kolaylaştıran, renklendiren birer araç olabilirler; ama amaç olamazlar.

Bir diğer kesin gerçek ise, tarih boyunca kendilerini en mutlu hissetmiş olan insanların; almak yerine vermeyi, bencilik yerine fedakarlığı ve madde yerine anlamı tercih edenler olduğudur.

Bir bildikleri vardır belki de...

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:40:50 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Parayla mutluluk satın alınır mı?

Melih Arat

Makale

En çok ne için dua ediyorum biliyor musun? Bir arabam olsun istiyorum. Yakın bir yerde de yazlığım. Eşimi alıp hafta sonları yaşadığım atmosferi değiştirmek istiyorum.

Başka istediğin bir şey yok mu?

Olmaz olur mu, yeni model taşınabilir bir bilgisayar almak, evin dekorasyonunu değiştirmek, kendime ve eşime yeni model cep telefonları almak istiyorum.

Yok mu başka istediğin bir şey?

Olmaz olur mu, herkes gibi zengin olmak ve zenginliğin satın alabileceği her şeye sahip olmak istiyorum.

Ben bunlardan vazgeçtim; bunları istemiyorum.

Neden vazgeçtin; Nepal rahipleri ya da dervişler gibi mi olmak istiyorsun?

Bu söylediklerine sahip olmak seni mutlu mu yapacak?

Elbette! Çok param olsaydı ve istediklerimi alabilseydim mutlu olurdum tabii.

Çok paranın ve istediklerimize sahip olmanın bizi mutlu edebileceğinden emin değilim. Birçok insan tanıyorum, bu söylediklerinin çoğuna sahipler, ev, araba, yazlık ve bol para… Ama onları pek mutlu görmüyorum. Sahip olmak insanı mutlu etmiyormuş gibi geliyor.

Sen akıllı bir insansındır; "para mutluluğu satın alamaz" gibi klişe bir şey demeyeceksin herhalde. Adam çok zengin; ama kızı okulda başarısız ve adamın hiç beğenmediği çocuklarla arkadaşlık ediyor gibi örnekler vermeyeceksin diye düşünüyorum. Ya da adam zengin, büyük bir şirketi var; ama haftada yedi gün çalışıyor. Sürekli şirketin sorunlarını çözmek, insanları yönetmek, toplantılara katılmakla zamanını harcıyor; sahip olduklarını tadına vararak kullanamıyor gibi açıklama da yapmayacaksın sanırım.

Evet, haklısın. Sahip olmak insanı mutlu etmiyor derken bunları kastetmiyorum. Söylediklerin de örnek gösterilebilir; ama beni böyle düşünmeye iten bunlar değil.

Peki, ne öyleyse?

Bana öyle geliyor ki, çevremizle sağlıklı ve insanca ilişkilerimizin olması bizi mutlu ediyor. Diyelim ki, harika bir sitede, harika bir dairede oturuyorsun; ancak bir komşun var ve tanıştığınız ve sürekli karşılaştığınız halde sana hiç selam vermiyor. Ya da evlisin, çok varlıklı bir ailesiniz; ama eşinle hiç geçinemiyorsunuz. Çocuğunuz var, eşinle akşam sinemaya gitmek istedin ve çocuğunu annenlere bırakmak istedin; ama annen "senin çocuğuna dadılık yapamam" diyerek reddetti. İşyerinde orta kademe yöneticisin, güzel bir odan, şirketin tahsis ettiği son model bir araban var; ancak yan odadaki yöneticiyle sürekli çatışma içindesin. Bu söylediklerimden biri hayatında olsa mutlu olabilir misin?

Herhalde olamam.

Bir de şöyle düşün; cebinde paran çok az; kirada yaşıyorsun ve sahip olmak istediklerinin çok azı var. Bununla birlikte eşinle harika bir ilişkin var; komşuların dünyanın en dost canlısı insanları; annen baban her konuda çok anlayışlı ve sana destek oluyorlar; sen küçük bir memursun; ama işyerindeki çalışma arkadaşlarınla harika anlaşıyorsunuz. Varlıklı bir insan olmasan da, bu ilişkilerin varlığı seni mutlu ve huzurlu yapmaz mı?

Ne demek istediğini anlıyorum; sağlıklı ilişkiler, geleneksel anlamda mal mülke sahip olmaktan daha önemli. Sağlıklı ilişkiler huzurlu bir yaşamın kaynağı. Sana katılıyorum; sağlıklı ilişkilere sahip olanlar huzurlu olurlar. Mutlu olmak için başka başlıca bir şey gerekiyor.

Peki, sence mutlu olmak için gereken başlıca şey nedir?

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:41:36 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Hızlandırılmış hayat tehlikesi

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU

Makale

Hayatı daha iyi yaşamak istiyorsanız zamanı daha iyi kullanmalı, onu daha değerli ve yaşanabilir kılmalısınız. Oysa bugünkü 'hızlandırılmış hayat' (fast-life) biçimimiz, zamanın elimizden kayıp gitmesine neden oluyor, en önemli şeyin 'sağlık' ve 'mutluluk' olduğunu unutturuyor.

ZAMAN avuçlarımızın içinden müthiş bir hızla kayıp gidiyor. Ve biz hiçbir zaman bitmeyecek olan bir 'yapılacak işler listesi'ni bir an evvel tamamlayabilmenin telaşıyla koşturup duruyoruz. Oluşturduğumuz gereğinden uzun bu 'yapılacak işler listesi'ni tamamlamakla o kadar çok meşgulüz ki sahip olduğumuz en önemli şeylerin 'huzur' ve 'sağlık' olduğunun farkında bile değiliz. Bizi sevenleri, sevdiklerimizi, hayatın güzelliklerini ve daha pek çok şeyi fark etmeden, hayatın bize verdiklerine şükretmeden...

Bu 'amaç odaklı yaşam biçimi' ve hızlandırılmış hayat (fast-life) tıpkı fast food yiyecekler gibi bir şey. Lezzetsiz, keyifsiz, sentetik ve plastik! Sonsuz zamanın bize ayırdığı küçücük bir bölüm olan hayatımız, zaten yeteri kadar kısa ve çoğu kısmı zaten bize ait değil (hayatın neredeyse üçte biri uykuda geçmektedir). Zamanın geri kalanını iyi değerlendirmenin, anı yaşayıp hissetmenin kısacası hayatı fark edip keyfini sürmenin asla unutulmaması gerekiyor.

Hayatı daha iyi yaşamak istiyorsanız zamanı daha iyi kullanmalı, elinizden kayıp gitmesine izin vermemeli, sıkı tutmalı ve onu sonuna kadar yaşamalısınız.

Yaşanmamış ve kaybedilmiş zamanların bir daha geri dönmemek üzere yanınızdan geçip gittiğini, bizim için yitik vakitler haline geldiğini söyleyen Debbie Ford çok haklıdır. Doya doya ve iyi yaşanmış bir hayatın huzur, mutluluk ve sağlık dolu dakikalar, saatler ve günlerin alt alta toplamından başka bir şey olmadığını lütfen unutmayın.

Kendinizi nasıl hissediyorsunuz

'Mutluluk, sağlık ve huzur'dan oluşan bir eşkenar üçgenin tam ortasında yer alabilmeniz için yanıtlamanız gereken ilk şey, kendinizi nasıl hissettiğinizdir. Hastalıkta ve sağlıkta, gençlikte ve yaşlıklıkta hayatınızı en iyi şekilde yaşayabilmeniz için kendinizi iyi hissettiğinizden emin olmalısınız. Bu soruyu evet olarak yanıtlamak için birşeyleri mutlaka yapmanız gerekiyor. Işte onlardan ilk 20'si:

Kendinize karşı daha nazik, cömert ve saygılı olmalısınız.

Kendinizi beğenmeli, beğenmediğiniz yönlerinizi araştırmalı, eğer varsa onlardan kurtulmalısınız.

Başarılarınızı önemsemeli, gücünüz ve yeteneklerinizin farkında olmalısınız.

Her başarınızı önemsemeli, kutlamalı ve yenilerine basamak yapmalısınız.

Size keyif veren, coşku ve neşe yükleyen şeylerle daha sık birarada bulunmalısınız.

'Mükemmel bir hayat yaşamak' tutkunu olmamalı, her şeyin ve her günün mükemmel olamayacağını unutmamalısınız.

Önemli insanlar için sakladığınız davranışları önce kendiniz için kullanmalısınız.

Hak ettiğinizden fazlasını istememeli, hakkınızı aramalı ve almalısınız ama bazen biraz daha azına razı olmalısınız.

İç hesaplaşmalardan, kendinizle yüzleşmekten korkmamalı, utanmamalı, kaçmamalısınız.

İyi ve güzel şeyler beklemeli, olmasını istediğiniz şeyleri ısrarlı ama akıllı bir tutumla aramalısınız.

Sizi herkesin sevip desteklediğine, güvenip saygı gösterdiğine, sizden saygı ve dostluk beklediğine inanmalısınız.

Sahip olduklarınızdan gurur duymalı, onları asla küçümseyip aşağılamamalısınız.

Olanla yetinebilmenin, çok şükür diyebilmenin huzur verici limanından ayrılmamalısınız.

Hayatınızı yeni farkındalıklar, kazanımlar ve arınmalarla büyütmeli değiştirmeli ve çoğaltmalısınız.

Kendinizle barışık kalmalısınız.

Yarına dair iyi duygular geliştirmeli, dünün geçmişte kaldığından kuşku duymamalısınız.

Hissettiklerinizi yaşayacağınızı ve onların bir süre sonra size mutlaka yansıyacağını unutmamalı, iyi güzel duygular içinde olmaya çalışmalısınız.

İyi ve güzel şeylere niyetlenmeli, hergüne iyi duygularla başlamalı ve tamamlamalısınız.

Kendinize verdiğiniz değeri unutmamalı, ona yeni ve etkili destekler katmalısınız.

Paylaşmak, yardım etmek, hoş görmek, affetmek, barışmak, güvenmek sihirli kelimelerdir. Bunları sık sık kullanmalısınız.

Birkaç dakika yeter

'Her şeyin tamamen değişmesi için sadece birkaç dakika yeter!' Bu cümleyi günde bir kez hatırlamanızı ve tekrarlamanızı Öneriyorum. 'Bir dakikada düşüp kafanızı kırabilir, en yakınızı bir kazada kaybedebilir, bir dostunuzun kanser olduğunu çalan bir telefonda öğrenebilirsiniz. Bir dakika içinde yıllardır kırgınlık ve kızgınlık duyduğunuz, karşılaşmadığınız, unuttuğunuz eski bir dostu telefonla arayıp barışabilir, sonra da koltuğunuza şöyle bir yaslanıp çayınızı yudumlayabilirsiniz. Ve yine bir dakika içinde köşede sessizce bekleyen radyonuzu açıp odanızı müzikle de doldurabilirsiniz'.

Akşam evinize bir demet çiçek, küçük bir kese kağıdı kestane, bir kutu çikolata ile dönmek için de bir kaç dakikanızı ayırmanız yeterlidir

Umut yaşamın biricik ilacıdır...

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:42:17 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Balkonunuzu sebze bahçesine çevirebilirsiniz

Evde Domates yetiştirmek keyifli bir uğraş. Domates çekirdeklerini bir peçete üzerine koyup kurumasını sağlarsınız. Bahar gelince suda ıslatıp çekirdekleri peçeteden ayırırsınız. Bir saksıya torf koyup ekersiniz.

Makale

Yazın Hormonsuz, dalından yeni kopmuş el emeği göz nuru domates, biber, salatalık yemek istiyorsanız ve toprakla uğraşmayı seviyorsanız ama Bahçeniz de yoksa Size göre bir Hobimiz var.

Evde Domates yetiştirmek keyifli bir uğraş. Domates çekirdeklerini bir peçete üzerine koyup kurumasını sağlarsınız. Bahar gelince suda ıslatıp çekirdekleri peçeteden ayırırsınız. Bir saksıya torf koyup ekersiniz. Çıkan fidelerin her birini ayrı saksıya dikmek ve artan fideleri komşulara dağıtmak gerekir.
Saksıda sebze yetiştirmek, bahçesi olanların bile zaman zaman başvurduğu bir yöntemdir. Balkon veya iç mekanlarda ise çiçek yetiştirmekten daha farklı, hoş bir tecrübe olabilir. Bahçe sahibi olmadan da sebzelerin doğal lezzetini, onları dalından koparmanın zevkini keşfetmek bütün emeklere değecek kadar caziptir.

Müsait yer varsa epey ürün verecek minik bir bahçe kurulabilir. Sebzelerin çoğu mevsimlik bitkilerdir ve ömürleri kısadır. Ancak mevsime göre farklı bitkilerle bu bahçeyi yıl boyunca canlı tutmak mümkündür. Camekanlı balkonlarda kış aylarında turfanda denebilecek sebzeler yetiştirilebilir. İç mekanlarda ise bol güneş alan bir pencere önünde bazı sebzeler yetişebilir..

Saksıda yetiştirilebilen sebze türleri süs biberi veya kiraz domatesle kesinlikle sınırlı değildir. Arzu edilen her türlü sebze bu yolla elde edilebilir. Ancak oldukça fazla emek isteyen bu uğraşa değecek kadar ürün verebilecek veya dekoratif özelliği olan sebzelerin tercih edilmesi daha doğru olur.

TOPRAK-BESİN
Sebze için kullanılacak toprak, dış mekan bitkileri için hazırlanmış ticari torflar olmalıdır. Bahçe toprağı içinde bir çok zararlı ve ot tohumu taşıyabilir. Ayrıca saksı içinde çabucak betonlaşarak kökleri boğabilir. Steril hazır toprak en iyisidir. Toprak daha önce başka bitkiler yetiştirilmemiş , yani taze olmalıdır.Özellikle iç mekan bitkileri toksik özelliklerini toprağa geçirmiş olabilir.

Ticari toprak karışımlarında en az 10 hafta yetecek kadar besin maddesi bulunur. Sebzeler geçici bitkiler olduğu için besin takviyesi pek gerekmez. Zaten aşırı besin sebzelerin yeşile kaçması, çiçek dökümü, dolayısı ile az meyve vermesi gibi neticeler doğurur.

Besin gerektiğinde çiftlik gübresi ve suni gübre kullanılmamalı dır. Hazır organik besinlerden az miktarda kullanılabilir. Pellet şeklinde (besinin yavaş çözülmesini sağlayan bir madde ile kaplanmış granül) tabii gübrelerden toprağa önerilen miktarda karıştırılır.

FİDE-TOHUM
Bütün sebzeler tohumla yetiştirilebilir. Ancak sadece birkaç fide ekilecekse domates, biber, patlıcan fide olarak alınırsa daha iyi olur. Salatalık, fasulye, bezelye, mısır, havuç,nohut gibi sebzeler tohumla ekilir.

Tohum ve fide alışverişi daima güvenilir yerlerden yapılmalıdır. Fasulye, bezelye, mısır gibi iri tohumlar ekilmeden önce birkaç saat ılık suda bekletilerek daha çabuk çimlenmesi sağlanır.

Domates, biber, patlıcan gibi fideler tohumdan yetiştirilmek isteniyorsa mart ayında tohumlar iyi toprak doldurulmuş saksılara seyrekçe serpilir. Üzeri 1 cm. toprakla örtülür ve hafifçe bastırılır. Saksılar oda sıcaklığında(18-20 c.) direkt güneş almayan aydınlık bir yerde bulundurulur. (Üzeri bir cam veya streç film ile kapatılırsa tohumlar çok kısa sürede çıkacaktır) Püskürteçle tohumlar çıkıncaya kadar sulanır. Çıkan fideler tutulabilecek hale gelince en kuvvetlileri bırakılmak kaydı ile seyreltilir. Fideler biraz büyüyünce küçük saksılara şaşırtılır. Bol aydınlık ve serin bir yerde bir hafta kadar güçlendirilir. Havalar ısındığında balkondaki nihai yerlerine dikilir.

Salatalık, bamya gibi sebzeler de bu şekilde erkenden ekilebilir.

EKİM-DİKİM
Saksıda yetişen sebzelerin hasat zamanı daha kısa sürer. Bu bakımdan mesela salatalık, mısır, marul,soğan gibi sebzeler fasılalarla birkaç defa ekilebilir.

Saksıda sebze yetiştirmenin azımsanmayacak avantajlı yönleri vardır. Toprağı işlemek gerekmez. Hazır topraklarda zararlı yumurtaları, yabani ot tohumları barınmaz. Bitkinin toprağı saksıda daha çabuk ısındığı için bitkiler kolay büyür. Gerektiği zaman saksıların yerini değiştirmek mümkündür.

Mümkünse bütün sebzelerin bodur cinslerini ekmek daha iyidir. Bununla beraber yeterli su ve besin verildiği takdirde diğer türler de saksıda yetiştirilebilir.

IŞIK
Sebzelerin çoğu bol güneş ister. Özellikle meyvesi için yetiştirilen türler böyledir:

Domates, biber, salatalık, fasulye, patlıcan, mısır gibi..

Hafif gölgeye toleranslı olan sebzeler kök ve yaprakları kullanılanlardı r:

Marul, pazı, havuç, soğan, gibi..

SAKSI
Toprak, tahta veya plastik saksı kullanılabilir. Plastik saksılar toprağın nemini uzun zaman muhafaza ettiği ve hafif olduğu için daha uygundur. Evde bulunan uygun kaplar da drenaj delikleri açılarak pekala kullanılabilir. Derin tahta kasaların içinde de gayet güzel sebze yetişir. Soğan, sarımsak,marul, tere, roka gibi sebzeler için idealdir. Önemli olan saksıların yeteri kadar derin ve iyi drenajlı olmalarıdır. Sebze saksıları en az 25- 30 cm. derinlikte olmalıdır.

DESTEK
Salatalık, fasulye ve bezelye gibi tırmanıcı bitkiler, sırık domatesi gibi boylu fideler için destek gerekir. Tırmanıcı sebzeler için her saksıya1,5-2 metre uzunluğunda 2 -3 adet ince ama sağlam çubuk dikilir. Kiraz domates veya bodur bezelye saksıları yüksek bir yere yerleştirilerek dalların aşağı sarkması sağlanabilir. Sırık domatesler bir çubuğa nazikçe bağlanarak destek yapılır. Meyvelerden ağırlaşan biber, patlıcan fideleri de çubuklanmalıdır.

İnce çıtalar kafes, merdiven veya çadır şeklinde çakılarak sebzeler için daha dekoratif destekler yapılabilir. Bezelyeler ise dallı budaklı ince çalılara sarılmaktan hoşlanır.

* Fazla rüzgâr sebzeleri kavurur ve dalları kırabilir. Tedbir alınmalıdır.
* Sebzelerin hepsi havadar mekanlara ihtiyaç duyar.
* Fazla sıkışık yerleştirilmiş saksılar hastalığı davet eder. Bitkiler ışığa doğru uzar ve cılızlaşır.
* Saksıları aralıklı ve büyükten küçüğe doğru kademeli yerleştirmek lazımdır.
* Bitkilerde yaprak biti görülürse sabunlu su püskürtülür.

BALKONDA YETİŞTİRİLEBİLEN SEBZELER

DOMATES
Her cins domates saksıda yetiştirilebilir. Bodur domatesler tabii ki daha elverişlidir. İlkbahar ortalarında en az 25-30 cm. çap ve derinlikteki saksılardan her birine tek fide ekilir. Bol güneş alan rüzgarsız bir yere konur. Sırık domateslerine 1,5 metre boyunda sağlam bir veya iki çubuk dikilir. Bitki uzadıkça yumuşak bir bağla bağlanır.Fide büyüdükçe birkaç alt yaprak ve yaprak dibinden çıkan filizler alınır. Bu filizleri almaya koltuk alma denir. Bitki tek veya iki dal halinde büyütülür. Böylece fazla yeşile kaçmaz ve meyvesi iri olur. Yaprak biti görülünce sabunlu su püskürtülür. Domateslere 3 haftada bir mantar ilacı yapılırsa bitki çabucak hastalanıp ölmez. Fideler baştan fazla sulanmaz. Yoksa yeşile kaçar ve çiçek döker. Meyveye durduktan sonra düzenli olarak sulanmalıdır. Bodur kiraz domates fidelerinde koltuk alınmaz.

BİBER
Fideler aynı domates gibi ekilir ve sulanır. Biberden koltuk alınmaz. Bunun yerine tepeleri minicik koparılarak bitkinin dallanması sağlanabilir. Biber pek ilaçlanmak istemez. Fazla iri cinslerde meyve zamanı çubukla desteklemek gerekir.

PATLICAN
Domates gibi ekilir ve sulanır ve koltuk alınır. Patlıcan pek ilaç istemez . İri, çizgili patates böceği musallat olursa elle toplanıp yok edilir. Meyva zamanı destek gerektirir.

FASULYE
Taze yenebilen yer fasulyesi veya sırık fasulye cinsleri saksıda gayet güzel yetişir. Yeşilliği, hoş kokulu çiçekleri, yeşilden sarıya, mora ve alacalı türlere kadar meyveleri gayet dekoratif görünecektir. Bazı kırmızı çiçekli türler güzellikte değme sarmaşığa taş çıkarır. Saksılara 3'er tohum batırılır. Sağlıklı büyüyebilmesi için her saksıda tek bitki bırakılır. Sırık cinslere 1,5 -2 metre boyunda ince çubuklarla destek yapılır. Yıl boyunca bir kaç kere ekilebilir.

BEZELYE
Bezelye ılıman bölgelerde sonbaharda sert iklimlerde ilkbaharda ekilir. Saksıya 3-4 tohum 1 cm. derinlikte batırılır. Çıkan fidelerden en kuvvetlisi bırakılır, diğerleri sökülür.Kış boyunca toprağı nemli tutulmalıdır. İlkbaharla beraber düzenli ve sıkça sulanır. Bodur cinsler istemez ama uzayan türlere çalılarla destek verilmelidir.

SALATALIK
Salatalıkların güvenilir firmaların melez tohumlarından ekilmesi iyi olur. Bu cinslere fideler fazla uzamaz. Her çiçekten bir meyve vererek geleneksel türlerden çok daha fazla ürün sağlar. Ayrıca uzun ömürlü ve hastalıklara dayanıklıdır. Saksıda yetiştirmek için bu önemlidir. Bahar aylarında yetişmiş salatalık fideleri de satın alınabilir ancak kalitesinden emin olunamaz. Tohumla ekimde her saksıya 3'er tohum 1 cm. derinlikte batırılır. En kuvvetli bir fide bırakılır. Saksı rüzgar almayan, güneşli bir yere konur. Bitki henüz büyümeden destek çubukları sağlanır. Salatalıklar böceklenmez ancak 2 haftada bir mantar ilacı yapılması iyi olur.

SOĞAN- SARMISAK- PIRASA
Çoğumuz filizlenen soğanları saksı diplerine dikerek büyütmüşüzdür. Bu sebzeleri salata malzemesi olarak saksıda yetiştirmek çok kolaydır. Soğan ve sarımsak eksildikçe yılın her döneminde ekilebilirler. Kışın da güneş alan kapalı ve serin bir balkonda gayet sağlıklı yetişir.

Pırasa saksıda fazla büyümez ama soğan gibi salatalarda kullanılmak üzere yetiştirilebilir. Fidesi temmuz sonunda ekilmeye başlanır.

YEŞİLLİKLER
Kıvırcık ve marul fideleri her saksıya bir adet veya uzun saksılara 2-3 fide olarak ekilir.

Roka ve tere tohumları genişçe saksılara serpilir. Her iki ayda bir tekrar ekilirse yıl boyu el altında bulunurlar.

Yaprak kereviz ve pazı da saksıda yetiştirilebilir. Toplandıkça tekrar yapraklanarak uzun süre ürün verirler.

Bu tür sebzeler yumuşak ve kaliteli toprak doldurulmuş tahta kasalarda çok güzel yetişir. Yaz aylarında hafif gölgede, diğer zamanlar güneşli yerde tutulmalıdırlar. Aydınlık, kapalı balkonlarda kış boyunca yetiştirilebilirler. Suyu sevmekle beraber aşırı sulama bitkileri çürütebilir.

BAMYA
Bamya saksıda yetiştirildiğinde ürün olarak fazla bir şey ifade etmez. Ancak hatmi çiçeğine benzer harika çiçekleri ve hemen ardından büyüyen ilginç meyveleri ile ideal bir süs bitkisi olabilir. Tabii türlüye ilave edilecek kadar ürün almak da mümkündür.

Bamya gün boyu direkt güneş alan bir yere ekilmelidir.

Mayıs başlarında önceden sulanmış saksılara 3-5 tohum 1 cm. derinlikte ekilir.Toprağı arada bir püskürteçle nemlendirilir. Fazla sulanırsa tohumlar çıkamadan çürür. Fideler çimlenince her saksıda bir tane bırakılır. Saksı büyükse birkaç fide kalabilir.Yetiş kin fideler ince bir çubuğa bağlanabilir. Fazla suyu sevmez.

NOHUT
Nohut eğreltiye benzer bitkisi ile son derce hoş görünüşlüdür. Yemesi lezzetli, taze nohut çocukların hoşuna gider. Bahar aylarında önceden ıslatılmış taneler saksılara ekilir. Her saksıda 1-2 fide bırakılır. Bol güneşli bir yerde büyütülür. Fazla su ve gübre verilirse yeşile kaçar ve fazla meyve vermez.

HAVUÇ
Tohumlar geniş ve derin bir saksıya seyrekçe serpilir. Çıkan fideler tutulacak kadar büyüyünce 5 cm aralık verilerek seyreltilir. Havuç suyu sever. Tohumlar yılda bir kaç defa ekilebilir.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:43:40 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Çocukluğun Ölümünü Durdurmak!

Çocuklar tüketim dünyasının içine çok erken giriyor ve bu dünyanın aracı durumuna geliyor. Okullarda başarı artık testlerle ölçülüyor, çocuklarımız düşünmeyi öğrenmiyor.

Küçültülmüş resim 
 

ERDAL ATABEK

Bir İngiliz gazetesi, Daily Telegraph, 13 Eylül 2006 tarihli sayısında birinci sayfadan bir mektup yayımladı. Bu mektup, 101 akademisyen, yazar ve sağlık uzmanı tarafından desteklenen bir kampanyanın başlangıcı oldu. Kampanya ''günümüzün çocuklarının yaşamına ilişkin eleştirel düşünceleri'' kamuoyunun dikkatine sunuyordu:

''Çocukluğun Ölümünü Durduralım'' .

Kampanya sözcüsü Sue Palmer, ''Çocuk Yetiştirmeyi Unuttuk mu'' sorusuyla İngiliz kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlıyor ve şunları söylüyordu:

''Evet, biz İngilizler, rekabetçi bir toplum yarattık ve bu yolla zengin de olduk ama bunun yan etkileri oldu, şimdi bu yan etkiler karşımıza dikildi. Çocuklarımız oyun oynamayı bilmiyor, arkadaşlarıyla birlikte oyun oynamıyorlar ve dünyayı tanıyamıyorlar. Oyun, çocuklar için çok önemlidir ve dünyayı tanımanın aracıdır. Ama çocuklarımız şimdi, elektronik eğlence dünyasının yoğun etkisi altında yaşıyor ve gerçek dünyayı tanıyamıyorlar. Onlar için her şey sanal dünyanın içinde olup bitiyor.

Çocuklarımız tüketim dünyasının içine çok erken giriyorlar ve bu dünyanın aracı durumuna geliyorlar. Okullarımızda başarı artık testlerle ölçülüyor, çocuklarımız düşünmeyi öğrenmiyorlar. Anne baba ilişkileri çok azaldı, anneler ve babalar çocuklarını çok az görüyorlar, çünkü aşırı çalışıyorlar ve çocuklarını görmeye, onlarla bir arada olmaya zamanları kalmıyor. Bu gidişi durdurmamız ve ne yaptığımızı düşünmemizin zamanı geldi ve geçiyor.''

Sue Palmer'ın sözlerini önce NTV radyoda BBC yayınında dinlemiş ve heyecanlanmıştı m. Bizim yıllardır söylediklerimizi sonunda İngiliz uzmanları da kendi toplumlarında fark ediyorlardı.

Çocuklar ve gençler her geçen gün neden sorun oluyorlardı?

Doğal bir gelişme süreci olan çocukluk ve ergenlik nasıl oluyordu da ''güçlükler ve sorunlar dönemi'' durumuna geliyordu.

Bunun açık bir yanıtı var, artık çocukları anne babaları yetiştirmiyor.

Çocukları, elektronik araçlar, televizyon, internet, reklamlar, alışveriş dünyası yetiştiriyor, yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Sorun budur.

Annelik ve babalık, sadece bu biçimlendirmeye hizmet etmekle yükümlü sayılıyor.

Çocukların anne ve babalarının görevini böyle algılamaları benmerkezciliklerin in doğal bir sonucudur.

Doğal olmayan, anne babaların da kendi görevlerini böyle algılamaları, böyle davranmayı doğru anne babalık olarak kabul etmeleridir.

Çünkü genç anne babaları da giderek daha çok oranda elektronik dünya yönetiyor. İnternet, televizyon, reklamlar ve alışveriş dünyası.

Anne babalar da bu dünyanın bir parçası olmuşlardır, çocuklar da bu dünyanın bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

Bu arada gözden kaçan çok önemli yapısal özellikler var ki, bunlar çocukluk ve gençlik döneminde kazanılacaktır ya da yaşam boyu kazanılmayacaktı r:

Sorumluluk almak ve taşımak.

Güçlükler karşısında dayanıklı karakter.

Kendi dışındakileri anlama ve kendinden bekleneni kavrama.

Adalet duygusunu kazanma ve bu duyguyu yaşam değeri yapma.

İşte, çocukları nasıl olursa olsun başarıya yöneltme, sanal bir dünyada varsayma, alışverişi yaşamın her şeyi sayma telaşında gözden kaçanlar bunlar olmaktadır.

Sonra da paranın alacağı her şeye sahip olan insanlar neden mutsuz olduklarını bir türlü anlayamayacaklar, kimsenin kendilerini anlamadığından yakınacaklar, dünyanın adaletsiz olduğunu söyleyip duracaklardır.

Doğrudur, dünya böyle bir dünya olmuştur, daha da böyle olacaktır.

Çünkü insanlar ''sahici insan'' olmaktan vazgeçmişler, yapaylaşmışlar, robot- laşmışlardır. Hepsi de bir örnek robotlar olmaya yönlendirilmektedir.

Sadece çocuklara değil, insanlığın tümüne de yazık oluyor.

Hepimizin geleceğini ilgilendiren bir konu...

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:44:23 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Hoşgörmek ve Öğrenmek

Prof. Dr. İsmet BARUTCUGİL

Makale
Farklılıkların ilişkileri zenginleştiren, kişisel gelişimi destekleyen boyutunu görebilen insanlar gerçekten farklı kişilerle bir araya gelmekten, onlarla yaşamaktan ve birlikte çalışmaktan çekinmeyeceklerdir.

İnsanlar arası ilişkileri zorlaştıran en önemli nedenlerden biri gözlemlenen ya da algılanan farklılıklardır. İnsanlar çoğunlukla kendilerine benzeyenleri, kendileri gibi düşünen ve davrananları beğenirler, farklı olduğunu düşündükleri insanlarla olan ilişkilerinde tedirginlik duyarlar, sorunlar yaşarlar.

Çoğu insan kendisiyle mutludur. Kendini beğenir. Kendi özelliklerini başkalarından üstün görür, kendi düşünce ve davranışlarını da daha doğru bulur. Bu nedenle, benzer özelliklere, düşünce ve davranışlara sahip insanlarla daha iyi ilişkiler kuracağına inanır. O insanlarla birlikte yaşarken ve çalışırken daha uyumlu ve sağlıklı ilişkiler sürdüreceğini düşünür.

Bu nedenle, birbirine yakınlaşmak isteyen insanlar kendilerini bir elmanın iki yarısı, ruh ikizi ya da bir fidanın iki dalı olarak nitelendirirler. Aynı şekilde ayrılmak isteyen eşler de mahkemeye başvurduklarında ayrı dünyaların insanları olduklarını söylerler.
Çoğu kez, çevredekiler de tencerenin yuvarlanıp kapağını bulmasını, davulun dengi dengine vurmasını beklerler. Bütün bunlar, bir bakıma uyumlu ilişkilerin yalnızca birbirine benzeyen insanlar arasında olacağını ima etmektedir.

Ancak, yakın çevresinde yalnızca kendisine benzeyen insanlar bulunan
kişiler kısa bir süre sonra bu ilişkilerden sıkıldıklarını, hiçbir yeni duygu yaşamadıklarını, herhangi yeni bir şey öğrenemediklerini fark edeceklerdir. Birbirlerine benzeyen insanlardan oluşan ekiplerin yaratıcı, üretken ve canlı olamadıkları da bir gerçektir. Bu insanlar ve ekipler sürekli kendilerini tekrarlarlar. Yaptıklarını yapmaya, bildiklerini birbirlerine öğretmeye devam ederler.

İnsana yeni duygular yaşatan, sürekli öğrenme fırsatları ve kişisel gelişim olanakları sağlayan ilişkiler farklı insanlarla kurduğu ilişkilerdir. Farklı özelliklere, düşünce ve davranışlara sahip insanların birbirlerine söyleyecekleri, öğretecekleri çok şeyler vardır. Sürekli olarak birbiriyle fikir, düşünce, bilgi ve duygu alışverişinde olurlar. Bu da o ilişkiyi anlamlı, verimli ve heyecanlı kılar.

Bilgi, amaç, yöntem, inanç ve değerler bakımından birbirinden farklı olan insanların aralarındaki ilişkilerde çatışma olasılığı oldukça yüksektir. Ancak bu, tümüyle o insanların yaklaşımına, niyetine bağlıdır. Bir farklılığın ilişkiyi iyi ya da kötü etkilemesi, diğer bir ifadeyle çatışmaya ya da ortak kazanca dönüşmesi tarafların nasıl bir tutum içinde olduklarına, birbirlerine nasıl baktıklarına bağlıdır.

Burada kritik nokta farklılıkların ilişkileri engelleyici değil, geliştirici özellikler olarak görülebilmesidir. Farklılıkların ilişkileri zenginleştiren, kişisel gelişimi destekleyen boyutunu görebilen insanlar gerçekten farklı kişilerle bir araya gelmekten, onlarla yaşamaktan ve birlikte çalışmaktan çekinmeyeceklerdir. Tam tersine, bunu özellikle tercih edeceklerdir.

Farklı kişilerle ilişkiyi sağlıklı ve sürekli kılmanın ön koşulu hoşgörüdür, anlayıştır. Önyargılardan, tipleme ve etiketlemeden arınmış ilişkiler çok daha sağlıklı olacaktır. Farklılıkları yok saymak, görmezden gelmek yerine onları oldukları gibi kabul etmek, anlamak ve saygı duymak ilişkileri geliştirici bir davranış olacaktır. Ne yazık ki çoğu kez bu yapılamamakta, tam tersine, farklılıkları öne çıkaran, eleştiren, suçlayan, şikâyet eden sözler ve davranışlar birbiri ardına gelmektedir.

İlişki içinde olduğumuz insanlarda karşılaştığımız farklılıklar doğuştan gelebileceği gibi sonradan da kazanılabilir. Bazı farklılıklar da yaşam tercihlerinden kaynaklanabilir. Bazılarını ilk bakışta görebiliriz, bazılarını da zaman içinde ancak onlarla
birlikte yaşadığımızda ve yakın çalıştığımızda fark edebiliriz. Bu arada, çoğu farklılıkların da yanlış algılamaların, önyargıların, iletişim ve anlayış yetersizliğinin ve kişisel yorumların sonucu olduğunu kabul etmek gerekir. Hoşgörü sınırları dar, gelişmeye ve değişmeye kapalı, içe dönük insanlar genellikle farklılıkları kabullenmek istemezler. Sonuç olarak ta ilişki kurmakta ve ilişkilerini sağlıklı bir şekilde sürdürmekte zorlanırlar.
Buna karşın, iletişimi güçlü, karşısındakini anlamaya çaba harcayan,
hoşgörü sınırları geniş insanlar farklılıkları asla bir sorun olarak görmeyeceklerdir. Bir sorun yaratmaması için de yanlış algılama ve yorumlamalara neden olacak sözlerden ve davranışlardan özellikle kaçınacaklardır. Farklı bilgi ve düşünceleri, davranış ve yaşam tarzlarını kendileri için öğrenme ve gelişme fırsatları olarak göreceklerdir. Günümüz toplumlarında başarılı, huzurlu ve güvenli yaşamanın bir ön koşulu olan yüksek ilişki zekâsı, ilişkileri bir çatışma süreci olarak değil, sürekli öğrenme ve kişisel gelişim aracı olarak görmeyi gerektirmektedir.
 

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:45:11 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Sade yaşam çok yaratıcıdır

Balçiçek Pamir

 

Mayorka'ya iner inmez Inka'ya doğru yola çıkıyorum. Inka Miguel Fluxa'nın hem yaşadığı hem de çalıştığı, bütün ayakkabı tasarımlarının yapıldığı sessiz sakin küçük bir kasaba. Inka'da Son Forteza isimli malikaneden içeri giriyoruz. Etraf yemyeşil. Büyük ahşap kapı açıldıkça portakal ağaçları gözükmeye başlıyor. Camper ailesinden Andrea otomobili park ediyor ve "Biraz yürüyeceğiz" diyor. Ayağımda topuklular. Zorlanıyorum zorlanmasına ama umurumda değil. Etrafta sadece kuş sesleri. Miguel Fluxa bembeyaz bir salonda karşılıyor bizi. Topuklu ayakkabılarımı görüncebelli belirsiz gülümsüyor "Tabii burada herkes Camper giyer, ancak topuklu Camperlarla rahat edebilirsiniz" Başımı sallıyorum, sonra gayr ihtiyari etrafımdakilerin ayakkabılarına bakıyorum. Tasarım ekibi, sekreterler, güvenlik görevlileri, temizlikçiler... Herkes ama herkes Camper giyiyor. "Ya eşiniz?" diye soruyorum Miguel'e, "Eşiniz sıkılmıyor mu sadece sizin markanızı giymekten?" Sıkılmıyormuş. Anladığım kadarıyla İspanya'da Camper giymek sadece modayı takip etmek değil aynı zamanda bir ruha sahip olmak demek. Miguel ile etrafı dolaşıyoruz bir taraftan da 35 yıllıkbaşarılarını konuşuyoruz. Miguel anlatıyor "Babamın başlattığını biz sürdürüyoruz. Dünya gün geçtikçe değerlerini, gelenek ve göreneklerini kaybeden toplumlarla dolu. Bizim hedefimiz kendimize ait değerleri saklayabilmek ve bunu bir yaşam tarzı haline getirmek." Çakıl taşları, yemyeşil ağaçlar, ahşap minimalist kapılar ve sadece kuş sesleri... Basitlik mi? Sadelik mi? Mütevazılık mı? "Hayat biçimi" diyor Miguel. "Sadece bakmak değil baktığınızı görmek gerek. "Bakın etrafınıza" diye devam ediyor. "Dünyayı geziyoruz ama dönüp buralara geri geliyoruz

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:46:16 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Çocuğunuzun dürüst bir insan olması sizin elinizde!

Hilmi Orhan http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=2098

Makale

BİR UYUM bozukluğu olan yalanın özü, yalana niyet etmektir. Hatayla bir şey söylendiğinde o yalan olmaz. Çocuğumuzun ağzından çıkan her gerçek dışı söz, onun yalan söyleme niyetine delil teşkil etmez.

Çocuğumuzun dudaklarının arasından dökülen tüm sözler, önce onun tasavvur dünyasında bulunur. 3-5 yaş döneminde çocuklarımız, hayal dünyalarında ürettikleri şeyleri sanki gerçekmiş gibi çevresindekilere anlatırlar. Bunları yalan olarak isimlendirmemek gerekir. Çünkü çocuk bu dönemde 'gerçek' ile 'hayal'i birbirinden ayırt edebilecek zihinsel ve dil yeteneğine sahip değildir. Her şeyi görselleştirme, rüyalaştırma, fantezileştirme eğilimindedir. Farkında olmamız gereken şey, karşımızda bir yalancı değil bir çocuğun durduğudur. Bunu böyle kabul etmeliyiz. Sanki gerçekmiş gibi hayal kurmak, çocuk gelişimi açısından son derece normaldir.

Bu ayrımı yaptıktan sonra, şimdi kasten yalan söyleyen, yani bilerek gerçeği çarpıtan çocukları ele alabiliriz. Bunun aslına bakarsanız birkaç sebebi var. Çocuklar güç korkusuyla, dikkat çekmek için ya da sırf eğlenmek için yalan söyleyebilirler.

Güç korkusundan dolayı

Kendisinin güçsüz olduğunu düşünen bir çocuk, yalan söylemek sûretiyle güçlü olan kimsenin onayını alabileceğini ya da ondan kendisine gelebilecek muhtemel zarardan kurtulabileceğini düşünebilir. Anne babanın çocuğu aşırı kontrol ettiği ailelerde genellikle bu durum geçerlidir. Çocuk, anne babasından, davranışlarına ilişkin olumlu bir cümle duymadığı için yalan söyler. Mesela, "Yazılıdan beş aldım," der. Böylece onların onayını almaya çalışır. Bu tür yalan, daha sonra gençlik yıllarında fabrikasyon usulü yalana dönüşür. Ne, nerede, kiminle soruları üzerinden genç, ilginç kombinasyonlar kurarak yalan söyler. Fakat şunu çok iyi bilmeliyiz ki, bu tür yalanın yerleşmesi, gençlik yıllarından çok önce gerçekleşir. O bakımdan, anne babaların yalanın çocuklarında bir alışkanlığa dönüşüp dönüşmediğini erken yaşlarda takip etmesi önemlidir.

Dikkat çekmek için

Bazen yalan, doğru söylenmesi halinde elde edilemeyecek şeylerin elde edilebilmesine yardımcı olabilir. Söz gelimi, ihmal edilen bir çocuk, yalana başvurduğunda dikkat çekebilir. Özellikle de söylediği yalanın büyükler tarafından kabul göreceğini biliyorsa… Bunun yanısıra, özellikle gençlik yıllarına doğru çocuklar hem dikkat çekmek hem de kendi gerçeklerini örtmek için yalan söyleyebilirler. Daha çok arkadaş grubu arasında gerçekleşen bu durumda genç, parçalı bir aileden geldiğini ya da fakir olduğunu saklamak için akla hayale gelmez şeyler uydurabilir ("Yazın Paris'teydim," "amcam fabrikatör" gibi).

Eğlence olsun diye

Zeki çocuklar eğlenmek için de yalan söyleyebilirler. Başlangıçta bunlar basit şakalar olarak görülür. Fakat masum da olsa bu basit şakalar, daha sonra söylenecek büyük yalan ve aldatmaların fidanlığı olabilir. Bu noktada sevgili Peygamberimizin (asm) tavrını hatırlamamız gerekiyor. Efendimiz, şaka dahi olsa söylediği söze yalan karıştırmazdı. Bir keresinde kendisiyle konuşma halinde olduğu yaşlı bir kadına "Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek" demiş ve kadıncağız da bundan çok üzüntü duymuştu. Sonra Efendimiz, tebessüm ederek, "Çünkü genç olarak girecekler" diyerek yaptığı şakanın içyüzünü açıklayarak, yaşlı kadının gönlünü almıştı. Buradan anlaşılan şu ki, söylediğimiz sözün şaka olması, içine katılan yalanı masum kılmaz. O sebeple şakalar da en fazla yanlış anlamaya müsait doğrular içerebilir, ama yalan içeremez.

Öte taraftan, yalanın çocukluğun belli bir döneminde bir arayış emaresi olarak görülebileceği, anne baba tarafından bilinmelidir. Bunun farkında olmak lâzımdır. Çocuklar 6-7 yaşlarında sınırlarını keşfetmek, yakalanmadan ne kadar yalan söyleyebileceklerini görmek için yalan söyleyebilirler. Böyle bir şey meydana geldiğinde, anne baba olarak bir adım geriye çekilip çocuğumuzun niyetinin ne olduğunu anlamamız gerekir. Çocuk burada gerçek anlamda yalan söylemek niyetiyle değil, yalanın sonuçlarını test etme niyetiyle yalan söylemektedir. Üzerine gitmeden oyununu bozacak kadar söz sarfedersek, çocuğumuz bu deneyimini de yara almadan atlatmış olur.

Eğer çocuğunuzun yalan söylediğini farkettiyseniz, şu maddeleri aklınızda tutunuz:

1. Çocuğunuza karşı aşırı yumuşak ya da aşırı sert olmayın. Herşeyde olduğu gibi, bu konuda da 'denge' çok önemli. Aşırı yumuşak ya da aşırı sert tepkilerin psikolojik ve ahlâkî sonuçları hiç istemediğimiz yönde gerçekleşebilir. Amacımızın aksine, bu yaklaşımlarla çocuğumuzun yalancı olmasına zemin hazırlamış olabiliriz.

2. Çocuğunuz sıklıkla yalan söylüyorsa, onu yüksek sesle azarlamaktan özellikle uzak durun. Çocuğunuz yalan söylese bile, ona 'yalancı' demeyin. Anne baba olmanın temel amaçlarından birisi, çocuğunuzu doğruyu yanlışı ayırabilecek ve kendi iradesiyle ahlâkî davranışlar sergileyebilecek bir noktaya ulaştırmaktır. Bu bakımdan, çocuğunuzun kendisini 'ahlâklı bir insan' olarak görmesi çok önemlidir. Siz ona 'yalancı' derseniz, çocuğunuzun 'ahlâk binası'nın temeli daha baştan yıkılmış olur. Çocuğunuz sizin ona güvendiğinize ve ondan en ahlâklı davranışlar beklediğinize kesin olarak inanması gerekir. Bir çocuğun yalan söylemeye karşı işine yarayacak en önemli motivasyon kaynağı işte bu inançtır. Dolayısıyla yalanı bir alışkanlık haline getirmiş bir çocukla karşılaşıldığında, ilk bakılacak yer ebeveyn-çocuk ilişkisidir. Eğer bir çocuk kendisini yalan söylemek zorunda hissediyorsa, bunun anlamı büyük bir ihtimalle o çocuğun anne babasının kendisine güvenmediği ve ona gerektiği kadar değer vermediğidir.

Çocuğun yalana başvurmasının bir başka nedeni de, kendi bakış açısı ile anne-babasının bakış açısı arasındaki çatışmadır. Bu yüzden çocuğunuzun yalan söylediğini farkettiğinizde, kendisini daha doğru ifade etmesi için "Belki unuttun" veya "Galiba dikkat etmedin" gibi düzeltme fırsatları oluşturmalıyız. Çocuğa bu şekilde yaklaşılırsa, kendisine güvenen birisini aldattığı için utanacak ve içinde doğruyu söyleme isteği uyanacaktır.

3. Çocuğunuz ceza gerektiren bir davranışını size gelip itiraf ediyor ve özür diliyorsa, en iyisi onu affedin. Çocuğunuz gelip size dürüstçe itirafta bulunuyorsa, onu affederek ödüllendirmelisiniz. Fakat o anda bunu yapmak zor olabilir. Sizi bekleyen iki yanlış seçenek, biri aşırı diğeri ise çok yumuşak tepki göstermenizdir. Aşırı tepki gösterip onu asla affetmeyeceğinizi söylerseniz, onun gelecekte hatalarını kabullenmekten korkar hale getirirsiniz. Öte yandan, çok yumuşak tepki gösterip kolaylıkla ve sanki onu onaylar gibi affederseniz, o zaman çocuğunuz yaptığı yanlışın ciddiyetini hiçbir zaman anlamayacaktır. O yüzden, ikisinin ortası bir tavırla çocuğunuza onu affettiğinizi söylemelisiniz.

4. Yalan söyleyen çocuğunuzla başa çıkmanın tek başına en etkili yolu, sizin doğru ve dürüst bir örnek olmanızdır. Çocuğunuz sizden yalanın hiçbir türünü duymamalıdır. Peygamberimizin (asm) şu hadîs-i şerifte bu noktanın önemini vurgulamaktadır: "Allah'ın Elçisi, çocuğunu çağırıp ona bir şey vereceğini söyleyen bir anne gördü. Ona vaat ettiği şeyi çocuğuna gerçekten verip vermeyeceğini sordu. Sonra, ona, ''Eğer o dediğini vermezsen, yalan söylemiş ve günah işlemiş olursun.' dedi." [Ebu Davud ve El-Beyhaki]

Anne baba olarak çocuğunuzun size yalan söylediğini farketmeniz hiç hoş bir durum olmasa da, anne babaların çoğu bu durumla karşı karşıya kalır. Bazen, daha önce dediğimiz gibi, yalana geçici olarak başvurur çocuk. Fakat bu evrede aldığımız tutum, sonucu tayin edeceği için önemlidir. Hayatın tümünde olduğu gibi, çocuğunuzu terbiye etmenin en güzel yolu, sizin ona örnek olmanızdır. Fazla para üstü veren satıcıya hakkınız olmayan kısmını iade ettiğinizi çocuğunuzun görmesi çok önemlidir. Burada küçük miktarda bir paradan bahsediyoruz belki, ama bu davranışınızın çocuğunuz üzerindeki etkisi paha biçilmez olacaktır.

İşte bu şekilde küçük ya da büyük her olayda sizin dürüst davranışlarınız ve doğru sözleriniz, çocuğunuzun ideallerini şekillendirir. İyi bir mü'min olmaya çalışmanız, sizin kadar çocuğunuzun da iyi bir insan olmasına yardımcı olacaktır.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:47:12 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Ayşe ÇAĞLAYAN

Genç Yaklaşım (Ekim-2006)

Ne çok duyar olduk "imaj" kelimesini. Hatta duymaktan öte ne çok kullanıyoruz. Ama üzerinde fazla kafa yormuyoruz… Mesela "imaj"ın tanımını yapın desem nasıl cevap verirdiniz? Bir kişinin dış görünümü mü? Bir markanın tüketici üzerinde bıraktığı etki mi? Bir ülkenin, başka ülkeler gözündeki yeri mi? Yoksa hepsi birden mi?


 

Yabancı kaynaklı bir kelime olduğunu tahmin edebileceğimiz "imaj" acaba dilimize öz anlamıyla mı girmiş, yoksa her şeye nüfuz eden yozlaşmadan o da nasibini alarak farklılaşmış mı?

Dilerseniz tüm bu soruların cevabını imajlar dünyasında çıkacağımız küçük bir gezintide vermeye çalışalım…

 

Her şeyin bir imajı var


 

Şöyle bir düşünürsek, her şeyin bir imajı olduğunu anlayabiliriz. Mesela; biriyle tanışmadan önce dış görünüşüne göre bir fikre varırız, bir yemeğin sunuş şekli çok lezzetli olduğunu düşündürebilir, bir kitabın adı ve kapak tasarımı sıkıcı olduğu izlenimini verebilir, reklamlarda gördüğümüz deterjanın lekeleri anında çıkardığını zannedebiliriz. İşte edindiğimiz tüm bu fikirler, düşünceler birer "imaj"dan ibarettir. Ancak bizde oluşan bu imajların doğruyu yansıttığını söylemek mümkün değildir. Çünkü, aynı şeyler başka başka kişiler üzerinde çok farklı imajlar oluşturabilir.


 

Bu noktada imaj ile gerçek arasındaki fark ortaya çıkıyor. İmaj konusundaki tartışmalar da tam bu noktada başlıyor. Çünkü imaj, aslında gerçeğin zihnimizdeki yansıması olmalıyken, gerçeğin olabildiğince çarpıtılmış hali olarak karşımıza çıkıyor.


 

İmaj-gerçek ilişkisi


 

Kökeni itibariyle Fransızca bir kelime olan imaj, genel olarak zihinde tasarlanan- oluşan izlenim mânâsında… Oldukça soyut bir kavram olduğu için, farklı tanımlamalara ve algılanışlara da sahip imaj. Tabi bu farklı tanımların ve algılanışların satır aralarında toplumsal ve kültürel etkiler mevcut.


 

Mesela günlük kullanımlarda, başka insanlar üzerinde "oluşturulmuş" bir izlenim anlamında kullanılıyor. Yani, tamamen dış görünümle kendisi hakkında istediği algıyı oluşturma ile alakalı. Bu tür imajda kişinin nasıl olduğu değil, nasıl göründüğü, insanlar tarafından nasıl algılandığı önem kazanıyor. Bu durumda imaj, gerçek kişiliği yansıtmaktan çok, örten bir maske haline geliyor. Örneğin, gerçekte çok da okuyan, bilgili bir insan olmamasına rağmen, kişinin böyle bir izlenim uyandırması için kalın çerçeveli bir gözlük takması ve elinde bir kitap taşıması yeterli oluyor, bu imaj anlayışına göre. Örnekler çoğaltılabilir; entel, modern, karizmatik, dürüst vs.

 


 

İmaj, medya ve moda


 

Kişilerin bu türde bir imaj edinmelerinde en önemli kaynak medya. Medyanın empoze ettiği belli yaşam tarzları kişinin kıyafetinden konuşma tarzına, gittiği mekanlardan dinlediği müzik türüne kadar belli tüketim kalıpları sunuyor. Bir imaj oluşturma çabasındaki kişilere de bu kalıplardan birini alıp tatbik etmek kalıyor yalnızca. Tüketimi daim kılmak adına sürekli değişen bu kalıplara kısaca "moda" deniyor. Eğer kişi modaya uymuyorsa, olumsuz bir imaja sahip oluyor. Görüyoruz ki, imaj modayla sıkı sıkıya bağlı. Ancak yalnızca dış görünüşle sınırlı kalan moda anlayışı, "öz"den ve "gerçek"ten uzak imajlar oluşturuyor.


 

Kültürümüz ve imaj


 

İmaj gerçek kişiliği gizlemektedir. Sahte kişilikler insanlar arası ilişkileri, dolayısıyla da toplum düzenini bozar. Bu yüzden kültürümüz kişilerin kendilerini olduklarından farklı göstermelerine hoş bakmıyor. İnanç ve kültürümüzde, bunu ifade eden bir çok kavram mevcut. Örneğin; münafıklık; kişinin Müslüman olmadığı halde kendisini müslümanmış gibi göstermesi... Riya, gösteriş yapmak... Dalkavukluk, kendi çıkarı için, başkalarına yaranma çabası, yağcılık... Öte yandan, samimiyet, içtenlik, dürüstlük, ihlas aranan özelliklerdir...


 

Görüyoruz ki; kültürümüz sahteliği, sahtekârlığı asla kabul etmiyor. İnanç ve kültürümüzün bu konudaki tavrını özlü şekilde ifade eden Hz. Mevlânâ'nın sözünü hatırlayalım: "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!"


 

Reklam ve marka imajı


 

İmajlar dünyasındaki yolculuğumuza "marka imajı"ndan devam edelim. Acaba, günlük alış verişlerimizde, bir ürünü tercih sebebimizin onun bizdeki imajı olduğunun farkında mıyız? Son yıllarda "marka imajı", pazarlama ve reklamcılık sektöründe büyük önem kazandı. Çünkü imaj, tüketicinin ürün tercihini belirleyen faktör. Ürünün markasının imajı, bu özelliği itibariyle en az ürünün kendisi kadar önem taşıyor. Çünkü çeşitliliğin bu denli fazla olduğu bir pazarda yer almak, tüketicinin dikkatini çekmekten geçiyor. Bu nedenle kıran kırana bir imajlar savaşına tanık oluyoruz. Çünkü, tüketicinin gözünde bir marka olumlu bir imaja sahip değilse, o markayı tercih etmesi mümkün olmaz. Marka imajı oluşturmanın en etkili yolu reklam. Reklam, gerek ürünün ambalajı gerekse reklam filmleri ve bilboardlarla tüketicide olumlu bir izlenim oluşturur ve tercih etmesini sağlar. Ancak, pazarda yer almak kadar tutunmak da önemlidir. Bu sebeple, marka imajı, ürünün sahip olduğu özelliklerle, yani "gerçek"le azami derecede uyumlu olmalıdır. Aksi takdirde marka tüketicinin güvenini ve pazardaki yerini kaybeder.


 

İmaj nelere kadir…


 

Bir zamanlar dünya iki kutupluydu. Bir tarafta Amerika, öbür tarafta SSCB. Dünya'daki diğer ülkeler, ya Amerika'nın ya da Rusya'nın yanında yer alıyordu. Şimdi bunun imajla ne alakası var diyebilirsiniz? Ülkelerin bu iki kutuptan birini seçmelerinin altında yatan en önemli faktör "imaj"dan başkası değildi. Amerika ve SSCB yaptıkları işbirliğiyle, birbirleri hakkında korku hikayeleriyle oluşturdukları korkunç imajlarla, diğer ülkeleri birbirlerinin kucağına iterek dünyayı aralarında paylaşmışlardı.

 


 

21. yy'da kutuplaşma ve imajın etkisi


 

Günümüzün tek kutuplu dünyasında, düşmanı artık yeşil kuvvetler temsil ediyor. Yani, İslam düşman ilan edildi.


 

Ortadoğu'da yaşanan sıcak savaşların yanı sıra, dünya kamuoyunu etkilemek üzere yapılan soğuk savaşta da imaj yine başrollerde. Amerika, İsrail ve diğer emperyalist ülkeler, İslam coğrafyasında yaptıkları işgal ve katliamları meşrulaştırmak için İslam hakkında oluşturdukları olumsuz imajlardan büyük ölçüde yararlanıyorlar. Acaba İslam âlemi, bu imaj savaşına karşı bilinçli bir karşılık verebiliyor mu?


 

İslam âleminde, özellikle de ülkemizde batıcı "aydın"lar, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkeler tarafından oluşturulan olumsuz imajı benimsediklerinden, imaj savaşında bu ülkelerin yanında yer alıyorlar. Bu olumsuz imajın düzeltilmesini de dinde reform, ya da dinden uzaklaşmakta görüyorlar.


 

Bu noktada sorulması gereken asıl soru şu: Batılı politikacıların kendi toplumlarında ve İslam ülkelerindeki bazı yönetici ve elit kesimlerde oluşturduğu "İslamiyet" algısı, gerçek "İslamiyet" ile ne kadar örtüşüyor? Aslında hem Batılılar, hem de ülkemizdeki batıcılar, genellikle kendi kafalarındaki yanlış İslam imajını, "gerçek İslam" zannederek karşı çıkıyorlar. Çatışma da bu noktada başlıyor. Çünkü bu durum, ironik bir şekilde Batılılar ve batıcıların da yanlış bir imaj kazanmalarına sebep oluyor. Onlar da "İslam karşıtı" olmakla suçlanıyorlar. Halbuki, onlar İslama değil, kendi kafalarındaki İslam imajına karşılar ve bu imaja zaten Müslümanlar da karşı çıkar. Bu durumda, onları İslam düşmanlığı ile suçlamak yerine, bilgisizliklerini gidermek gerekmez mi? Yani, gerçek-imaj uyumunu temin etmek… Bunun en güzel yolu da, doğru İslamı ve İslama layık doğruluğu hal ve tavırlarımızla göstermekten geçiyor.

 


 

Sonuç


 

İmaj gördüğünüz gibi, bir insanın kişiliğinden, bir ürünün markasına, bir ülkenin siyasetinden, ülkeler arasındaki dev kutuplaşmalara, savaşlara kadar her alanda etkili ve önemli bir role sahip.


 

İmaj konusu, yazı içindeki başlıklarla sınırlı değil elbette. İmajlar dünyasında çıktığımız bu küçük gezinti burada sona eriyor. Ama kim bilir, belki siz çıktığımız bu gezintiye devam eder ve imajın daha nice farklı yansımalarını keşfedersiniz!..


 

 


 

Kaynaklar:


 

1- Çetinkaya, Murat , Tüketim Çağında Estetik, Köprü dergisi, sayı:71 

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 8:48:05 AM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Çöpten Beslenenler"

Tüketim karşıtı eylem ve akımlar arasında kendisinden yeni yeni söz ettiren akımlardan birisinin ismi "Freeganizm." Çıktığı yer ise, yine tüketim bağımlılığının ve tüketim esaslı hayatın en üst düzeyde seyrettiği ABD.

Makale
Dr. Veli SIRIM
Kişisel Gelişim Dergisi-Ağustos 2006
Batı dünyasında hakimiyetini bütün gücüyle sürdüren, ahtapot gibi geniş kitlelerden her bireyin içindeki duygularına kadar saran "tüketim kültürü," bir yandan da birbirinden ilginç muhalif akımları ortaya çıkarıyor.
Tüketim karşıtı eylem ve akımlar arasında kendisinden yeni yeni söz ettiren akımlardan birisinin ismi "Freeganizm."
Çıktığı yer ise, yine tüketim bağımlılığının ve tüketim esaslı hayatın en üst düzeyde seyrettiği ABD. Son gelişmelere bakılırsa, İngiltere'de de epey bir taraftar bulmuş. Diğer Batı ülkelerine de sıçrama ihtimali çok yüksek. Zira bu ülkeler, çok belirgin ortak özelliklere sahip.
Freeganizm "free" (özgür) ve "vegan" (hiçbir et ürününü yemeyen, vejetaryen) kelimelerinden türetilmiş. Her ne kadar isminde vejateryenlik yer alsa da, hareketin geldiği noktada bu özellik geri planda kalmış. Belli bir ürün yerine, her şeyi boykot etme ve mümkün olduğunca bir şey satın almayarak kapitalist döngüyü kırma gibi bir ana hedefleri var. Süpermarket çöplerine atılan yiyecekleri topluyorlar. Atılan eşyaları kullanıyorlar.
Onlar için zengin muhitlerin çöp konteynerleri, süpermarketlerin rafları gibi. İsteyen gelip istediğini alıp gidiyor.
İlk bakışta, hepimiz için biraz ilginç, belki biraz da masum bir hareket gibi görünüyor freeganizm. Aslında haklılık payları var gibi. Örneğin Amerikalı freeganlaran John Philips çöpün yiyecek için bir hazine olduğunu söyledikten sonra şöyle devam ediyor: "Çöpten yemek sağlıksız diyorlar. İnsanlar öylesine tüketim çılgını olmuş ki paketi açılmamış olanları bile çöpe atıyor."
Bu ifadelerden hareketle freeganistlerin ekmeklerini "çöpten" çıkardıklarını düşünüp, onlar hakkında takdir hisleriniz galeyana gelmiş olabilir. Ancak dikkat edilmesi gerekli bazı önemli noktalar var. Uygulama ve öne sürülen görüşlerden hareketle freeganizm sosyal olduğu kadar politik bir hareket. Amerikalı John Philips'in çöp kutuları hakkındaki şu sözü dikkat çekici: "Onlar kapitalizmin çöp kutuları olabilir, ama sosyalistlerin buzdolapları."
Bu ifade aslında, tarihî süreç içinde Sosyalizmin Kapitalizme bir tepki olarak ortaya çıktığına dair tarihî bir gerçeğini de gösteriyor.
Freeganizme tersten baktığımızda, sanki kendimizi mayınlı bir tarlada buluveriyoruz. www.freegan.info isimli sitede yer verilen bazı bilgiler ister istemez zihinlerdeki soru işaretlerini artırıyor. Her şeyden önce, "çöpten beslenme" için, "çöp" olarak anılan atıkların, üstelik "kaliteli atıkların" olması gerekiyor. Bu ise, yaşadıkları toplumda kaliteli ve kullanılabilir ürünlerin dahi sürekli atılmasını gerektiriyor.
Akımın takipçileri bir ücret ve maaşla çalışmayı "kendilerini kalıplara soktuğu, ay sonunu getirmek için çok da bir şey ifade etmediği" için reddediyorlar. "Temel ihtiyaçlar giderildiği takdirde ele geçen maaşın hiçbir anlamı yok" diyorlar. Buradan hareketle kendilerini "Gönüllü işsiz" olarak da niteliyorlar.
Diğer yandan, "çöpten beslenme" hareketinin mimarları, bu tepki hareketinin nihaî hedefini net olarak ortaya koymuyorlar. Diğer bir ifadeyle, kapitalizm ve tüketim anlayışının sürekli var olacağı gibi bir düşünce ortaya çıkıyor.
Olayın bir de kendi öz kültürümüzle bağdaşmayan yönleri var. Gerek dinimiz, gerek sahip olduğumuz moral değerlere göre, sonuçtan sebebe değil, sebepten sonuca doğru bir çizgi takip edilmesi gerekiyor. Örneğin, gerek birey, gerekse toplum düzeyinde israfın önüne daha ilk adımda geçiliyor. "Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz" emri, hayatın hemen her alanında pratiğe geçiriliyor. İktisatlı olmanın önemi, toplum içi yardımlaşma ve dayanışma hemen her fırsatta dile getiriliyor.
Yerde gördüğü bir parça ekmeği öpüp alnına koyan bir milletin evlatlarıyız. Tüm dünya insanlığına "Bizde çöpten beslenme olmaz!" diyebilmeliyiz.
Tabii hareket ve yaşantımızla.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 12:01:34 PM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Aysel Gürel yaşamını yitirdi
17 Şubat 2008 Pazar 17:41
Söz yazarı Aysel Gürel, tedavi gördüğü hastanede vefat etti.
Alınan bilgiye göre, Metropolitan Florence Nightingale Hastanesi'nde ''akciğer kanseri'' tanısıyla tedavi gören Aysel Gürel, karaciğer yetmezliği nedeniyle saat 16.30'da hayatını kaybetti.

Gürel'in kızı Müjde Ar ve bazı yakınlarının da ölüm haberinin ardından hastaneye geldiği öğrenildi.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 12:02:28 PM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
EĞİTİME ARA VERİLEN İLLER
17 Şubat 2008 Pazar 18:50
Yoğun kar yağışı nedeniyle okulların tatil olup olmayacağı sorusu da yavaş yavaş yanıt buluyor. İşte ara verilen iller;

Yoğun kar yağışı nedeniyle okulların tatil olup olmayacağı sorusu da yavaş yavaş yanıt buluyor. Valiliklerden tatil kararları gelmeye başladı.

KOCAELİ

Kocaeli'nde yoğun kar yağışı nedeniyle ilköğretim okulları ve liseler ile Kocaeli Üniversitesi'nde yarın eğitime ara verildiği bildirildi.


ZONGULDAK

Zonguldak'ta etkili olan yoğun kar yağışı nedeniyle ilk ve orta dereceli okullar, Valiliğin aldığı karara göre pazartesi günü bir gün süreyle tatil edildi. İlçelerde ise hava şartlarına göre Kaymakamlara yetki verildiği bildirildi.

KONYA

Konya'daki yoğun kar yağışı nedeniyle, ilköğretim, lise ve Selçuk Üniversitesi'ndeki eğitime pazartesi günü bir gün ara verildiği bildirildi.

SAKARYA

Yoğun kar yağışı nedeniyle Sakarya Üniversitesi'nde (SAÜ) eğitime yarın ara verildi.

SAÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Durman, kar nedeniyle kampüsteki ara yolların kapalı olduğunu belirtti.

BURSA

Bursa kent merkezi ve ilçelerinde yoğun kar yağışı nedeniyle eğitime bir gün ara verildi.

Bursa Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, yoğun kar yağışının yarın öğle saatlerine kadar devam edeceği belirtildi.

SİVAS

Sivas'ta olumsuz hava koşulları nedeniyle ilk ve orta dereceli okullarda eğitime 1 gün ara verildi.
    
Sivas ve ilçelerinde etkisini gösteren olumsuz hava koşulları nedeniyle kent merkezi ve ilçelerdeki ilk ve ortaöğretim okullarında eğitime 1 gün süreyle ara verildi.

ÇANKIRI

Çankırı'nın Orta ilçesinde yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle okullar bir gün süre ile tatil edildi.
    
Çankırı Valisi Ali Haydar Öner, Orta ilçesi hariç diğer ilçe ve il merkezinde eğitim öğretimin devam edeceğini, Orta ilçesinde tipi nedeniyle okulların Orta ilçe merkezi ve köylerinde bir gün süre tatil edildiğini söyledi.

BALIKESİR

Yoğun kar yağışı nedeniyle Balıkesir genelinde eğitime bir gün ara verildiği bildirildi.

KAHRAMANMARAŞ

Yoğun kar yağışı nedeniyle Kahramanmaraş merkez ve bağlı köylerde eğitime 1 gün, Andırın ilçesinde ise 2 gün ara verildi.

SAMSUN

Kar yağışı nedeniyle Samsun il merkezi ile ilçe merkezlerindeki okullar 1 gün, köy okulları ise 2 gün tatil edildi.

YALOVA

Yalova kent merkezi ve ilçelerinde, yoğun kar yağışı nedeniyle eğitime bir gün ara verildi.

YOZGAT

Yozgat'ta yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle ilköğretim ve liselerde eğitime 2 gün süreyle ara verildi.

ORDU

Ordu'da yoğun kar yağışı ve olumsuz hava koşulları nedeniyle okullar 1 gün süreyle tatil edildi.

ADIYAMAN

Adıyaman Valisi Halil Işık, etkili olan kar nedeniyle köylerde okulların bir gün tatil edildiğini açıkladı.

Adıyaman ve ilçelerindeki yoğun kar nedeniyle İl Kriz Merkezi Adıyaman Valisi Halil Işık başkanlığında toplandı. İl Kriz Merkezi, merkeze bağlı köylerde ve Çelikhan ilçe merkezinde 1 gün, köy okullarında 2 gün, Gölbaşı, Besni, Tut ve Gerger ilçe merkezleri ve köylerinde bir gün tatil edilmesine karar verdi.

gulnaz

unread,
Feb 17, 2008, 12:03:43 PM2/17/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Konya'da maç ertelendi
17 Şubat 2008 Pazar 18:14
Konyaspor ile Galatasaray maçının hakemi Barış Şimşek, maçı yarına erteledi..
Turkcell Süper Lig'de yapılacak Konyaspor-Galatasaray maçının hakemi Barış Şimşek, olumsuz hava koşulları nedeniyle karşılaşmanın yarına ertelendiğini bildirdi.

Konya'da yaşamı olumsuz etkileyen kar yağışı nedeniyle beyaza bürünen Konyaspor-Galatasaray maçının oynanacağı yeşil saha, sabah saatlerinde başlayan çalışmalar sayesinde kardan temizlendi.

Maçın hakemi 16.30'da sahaya çıkarak kar temizleme çalışmalarının devam ettiği sahanın durumunu inceledi. Ardından yarım saat sonra tekrar sahayı kontrol eden maçın hakemi, sahada top sektirerek, maçın oynanıp oynanamayacağını kontrol etti.

Daha sonra stada gelen Galatasaray kafilesinden Teknik Direktör Karl Heinz Feldkamp, teknik heyet ve yöneticiler de sahada bir süre inceleme yaptı. Yaklaşık 20 dakika sonra tekrar sahaya gelerek inceleme yapan Teknik Direktör Feldkamp, Galatasaray Futbol A.Ş Genel Müdürü Adnan Sezgin ile bir süre görüştü.

Son olarak saat 18.00'de sahaya yeniden çıkan maçın hakemi Barış Şimşek, sahayı tekrar kontrol ettikten sonra maçın olumsuz hava koşulları nedeniyle yarına ertelendiğini bildirdi.

Karşılaşma yarın saat 13.00'de yapılacak.

PAF takımları arasındaki maç da yoğun kar yağışı nedeniyle yarına ertelenmişti.

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:00:15 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
sensizlik dolu bir gecede yine
sana şiirler yazıyorum.
duymuyorsun
özlemleri yollarına seriyorum,
görmüyorsun.
sensiz olamam diyorum,
gülüyorsun...

*****

nelerden geçtik
ne badireler atlattık
her şey geçti... bir şey geçmedi.
her şey bitti... bir şey bitmedi.
belli mi olur
dönersin yine bir gün...

*****

rüyalarıma geliyorsun bazen
tam sarılacağım,
kayboluyorsun.
gündüzler kabus oluyor,
çünkü yoksun.
gerçek miydi yaşadıklarımız diye,
düşünüyorum çözemiyorum.
hayal gerçek karışıyor birbirine
öylesine yaşıyorum.
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:07:57 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Tanımsız bir sevdanın koynunda
İki kişilik bir ayrılık büyüttüm
Sen yoktun içimde
Olmamalıydın hiçbir zaman
Sen sandığım bir düş gördüm
Arka bahçemin yıkık duvarlarında
Resmine baktım, aldandım
Yok yaşadım aşkı
İşgüzar bir rüzgara kapıldım
Benliğime yeni yeni kelimeler dizdim
Sıralı cümleler...

Uçurumun kenarına geldiğim gün
Gözbebeklerimden bir sel düştü
Yılların afetinde git gel karmaşası
Ve sahipsiz umutların beklenti yumağı
Bir celsede alır canımı
Neydi bunca yaşanan?
Her şeyimdin,
Hiçbir şeyim oldun
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:10:43 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Aşk ve düş kırıklığı

Çok fazla aşkım oldu,
çok fazla düş kırıklığı..
ve hançer yarası yüreğimde..izi silinmeyen.

Koşuldu koşumlarım,
hazırdı yüreğim...hazırdı ruhum..!
delicesine tırısa kalktım,
yolun yarısını geçtiğimin farkında olmadan.

Sonra aşklarım...ya da aşk sandıklarım..!
ve sonunda nokta........lar..
düş kırıklığı..

um ların uz larla karışıklığı,
ve gerçeğin acımasızlığı..
bir an geliveren uykunun sonu,
rüya bitti,
şimdi uyanma zamanı...!

yeni aşklar..
aramalıyım..bulmalıyım..

Çok fazla aşk,
çok fazla düş kırıklığı.! !
 

Yusuf Koç

 

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:12:11 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Bir zaman gelir
Düşler seni alır
Yok olursun içinde
Bir zaman olur
Haykırırsın..
Boşluğa sessizce
Düşünemez olursun
Seni zaman yutar
Boğuşursun kendinle
Aynalarla dertleşirsin
Ayna o eski ayna değildir
Kırılmıştır yansısı
Bir zaman olur
Kanar yüreğin
Durduramazsın
Ayna da belirsiz suret
Bakarsın boş
Gözlerle..
aman avucunda dır
Tutamazsın...
Kırılır kenarından
Ağır ağır
Ve sen durduğun yerde
Ateş almayan silahın
Ha bire basarsın tetiğine
Anlaşılmaz bir ses yankılanır

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:13:08 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Çok mu özelsin sanki benim için?Kendin hakkında ne biliyorsun ki?Sen mi beni yemeden içmeden keseceksin?Senin yüzünden mi uyanacam uykumdan kanter içinde?Alkolik olacağımı mı sanıyorsun beni terk ettiğin için?Hıh...sen ne anlarsın ki...Şimdi bakıyorum da 46 kiloyum.Deliksiz bir uyku çekmeyeli aylar oluyor.Her gece kadehin dibini buluyorum.Bir duyan olurda,tutkumuza zarar gelir diye kendime bile itiraf edemezken,nasıl olur da bu bedbahtlığımın sebebi ''sen'' olursun?

gulnaz

unread,
Feb 18, 2008, 7:15:19 AM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

 


 

 

    



Upuzun...
Sancılı bir geceye düşer
Susuşun...
Kırmızıya boyanır yüzüm / kan-ter içinde...

Aşk öncesizliğine yenilirken,
Ölü kelebekler yapışır alnımın tam ortasına
Sığıntı bir aşk, mülteciliğine ağlar / gitmesene...

Sensiz(liğe) düşüyorum yar,
Uçurum diplerinde, yarasa sessizliğinde üşüyorum / sarsana
Kör bir kadının kendini, aynada seyredişidir ki
düş dökümüm,
bu yüzden hep paslıdır sözcüklerim,
Giderken,
Siyahi gülüşünü unutmuşsun dudağımın kenarında / alsana...

Uzağındayım yar...
Kanatır zaman / diş izi bırakır ki,
Suda yanan çığlığım var gördün mü? ...



















   

okan şara

unread,
Feb 18, 2008, 1:32:23 PM2/18/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
hamsi

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:19:19 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Günbatımında başlar özlemler. El ayak çekilmeye başlayınca bu yalancı kentten, kalırsın baş başa bir sen, bir yalnızlığın, birde özlemlerin… Ellerin üşümeye başlar yoksa sevgilin yanında… En büyük özlem de onadır ya Kendini hep yarım hep eksik hissedersin. Duvarlar üstüne gelir Onun yokluğunda. Yaktığın sigara bile senin gibidir biraz acı biraz kederli yanar.

Sonra bir şarkı tutturursun yada geliverir aklına. Söylersin ama O duymaz, istersin gelmez. Özlersin onu. Sonra bir bakmışsın iki damla yaş akmış yanaklarından ona doğru. Süzülürken yaşlar yanağından dudaklarına, öper de yollarsın o yaşları Ona. Özlemişsindir.

Sonra ardından bir sigara daha yakarsın sonra bir tane daha bir tane daha... Baktın olmuyor, bulamıyorsun bir çare atarsın kendini yatağa uyuyup kurtulmak için bu özlem acısından… Önceleri acı zannedersin ama, sonra anlarsın ki o senin sevginin ateşi, sevginde onun oksijeni. Ama bilemezsin ki her şey daha ağır daha acı olacaktır şimdi.

Kapatırsın ışığı girersin yatağa… Bir de bakmışsın bedenin yalnız, bedenin buz gibi. Ararsın beklersin bir dokunuş, bir sarılış… Uyurken duymak istersin o sıcak nefesin verdiği huzuru ama, sende bilirsin ki sağın karanlık solun karanlık. Hani alışmıştır kulakların duymak ister iyi geceler sözünü, küçücük masum bir öpücük istersin… Yalnızsın ne duyarsın ne hissedersin.

Bir serseri mayınsındır artık… İçin özlem yüklü yüreğinde bir derin yara beklersin uykuyu bir sağa bir sola dönüp. Dedim ya yalnızsın ne uykun gelir ne sızısı diner gönlünün. Uyumak için kapatırsın gözlerini gözünün önüne mutlu anlar gelir, gülümser sana. O tebessüm ettikçe senin yüzün asılır. Sonra haykırmak istersin içinden ama, olmaz. Sonra bir küfür sallarsın yalnızlığına bir isyan edersin özlemine. Kızıp durursun sonra uyuya kalırsın… Sabah kalktığında geceden kalma hüznün hala damarlarında dolaştığını hissedersin… Sonra iş güç derken uzaklaşıverir damarlarında dolaşan bu serseri hüzün… Rahatlarsın.

Ama unutmuşsundur ki, gün batımında başlar özlemler...

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:20:15 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Bugün sana üşüyorum, içimde sessiz çığlıklar ardı ardına kopuyor, arzularım yoklukla öpüşüyor. Bütün geceleri sabahlara bağlıyorum, senin bana ağlayışını hatırlıyorum, her sevişmemizden sonra sen bana sırtını döner ağlardın, ben niye ağladığını her soruşumda sen sadece bilmiyorum derdin ve ben kendimi her soruşumda suçlu hissederdim.


"Sen kendini suçlu hissettiğin için ağlıyordun , sen ağladığın için ben kendimi suçlu hissediyordum."


Şimdi yoksun ama ben hala kendimi suçlu hissediyorum, belki de suç seni benden ayıranda ama bunu sende bende bilmiyoruz.
Şimdi yoksun; her telefon çalışında sen olmadığını bile bile telefonu ben açıyorum, ne olursa olsun dönmeni hep istedim, her sevişmemizden sonra ağla, teninde başka tenin kokusunu getir ama dön.


Her gecemiz gizli bir günahtı kendimizden habersiz, olup biten her şeye rağmen biz günah ağacının birer meyvesiydik ama sen hep ağlıyordun, Ah! Niye ağladığını bir bilsem, niye gittiğini ve gidişinden sonra dönmek istemediğini, Ah! Bir bilsem.
Bıktım, öylesine bıktım ki önünde diz çöküp sana "git eğer başka biri varsa ve seni ağlatmayacaksa ona git, beni terk et, yeter ki ağlama" ama ben bunları söylerken bile sen ağlıyordun.


"Siz hiç sevdiğinizi başka birine gitmesi gerektiğini söyleyecek kadar sevdiniz mi?"


Umutsuzum ve bugün sana üşüyorum, uzaksın, uzaklığın içimi üşütüyor, yokluğun içimi kanatıyor. "Birini unutman gerekiyorsa başka birine sığın" bunu sen söylemiştin bana, senin teninin kokusunda başka hiçbir tenin kokusunu solumadım, hiç kimseyle göz göze gelmedim çünkü seni unutmak istemedim, sen benim vazgeçilmezliğimsin, yüreğimde sana ait bir şeyler var ve yaşadığım sürece var olacak. Bugün sana üşüyorum çırılçıplak bir yürekle...

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:21:00 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Elimde kalem senli birşeyler yazmak isterken, hani küçüklüğümüzde defter kenarlarına yaptığımız süsler vardır ya, onlarla dolduruyorum kağıdın her yanını...

" SEN BİR YERLERDE BEN BİR ŞEHİRDE AKŞAM OLUNCA BENİ HATIRLA!..."

Seninle konuşur gibi konuşmak istiyorum kağıtla...

Ama olmuyor cümlelerim kenar süslerinin arasında asılı kalıyor!...

Aklımdan deli fikirler geçiyor, sonra kendi düşüncelerime oturup kendim gülüyorum, yok olmaz diye...

O en sevdiğim resmini açıyorum, bakıyor, bakıyor, sonra susuyorum!!!...

Ben senin resimlerini değil ki, ruhunu özlüyorum, bunu bal gibi biliyorum!... Cümlelerini, paragraflarını, onlara kattığın manayı seviyorum, bunu ben bal gibi biliyorum ama kimbilir sen bilmiyorsun?...

Aklıma yolculuklar geliyor, yolun sana varacağını bildiğimden iptal ediyorum tüm biletleri...

Korkuyorum, geldiğim de, seni gördüğüm de, içimdeki seni bulamıyacağımdan çok korkuyorum İNAN!... Yokluğun da, içimde büyüyen sen, sana benziyor mu, kestiremediğimden çok korkuyorum!!!...

Bir kartalın ki kadar keskin bakışların, bakıyor mu başkalarına?...

Düşüncesi bile kanımı donduruyor, iliklerime kadar üşüyorum, O AN!!!...

Seni düşünmeye başlayınca, hani derler ya, kelimenin tam anlamıyla çin işkencesi yapıyorum kendime, olabileceklerin en acısını düşünerek!...

Sonra durup düşünüp içime düşürdüğüm yangınlara, yine kendim su serpiyorum...

Hayalinle, hasretimin sınırlarını ölçüyorum!!!

Öyle bir an gelecek ki, hasretimin sınırı bulunduğum şehrin sınırlarını aşacak, yolculukları göze alıp sana koşacağım!!!

Sonu, hayalimdeki seni kaybetmek bile olsa ( belki de olmaz), göze alacağım bunu!!!

Göze alacağım!...
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:23:02 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Seni Seviyorum Çünkü...
Her sabah kalktığımda yaşamak için tek nedenim, sen varsın... Fakat seni sevmek için binlerce nedenim var...

Seni Seviyorum Çünkü...
Bu siyah beyaz dünyada tek renk sensin, Bir ressamın fırçasından çıkmış gibi... Ama alalade bir renk değil, Gökkuşağının her tonunu gölgede bırakan bir renk...

Seni Seviyorum Çünkü...
Bu soğuk günde içimi ısıtan bir esinti gibisin... Hafiften esiyorsun, iliklerime işleyerek... Sonra da kaybolup gidiyorsun, daha nereden geldiğini anlayamadan...

Seni Seviyorum Çünkü...
Seni Sevmekten başka bir şey gelmiyor içimden... O kadar doğalki bu duygu ruhumun derinliklerinde, Sanki doğduğumdan beri var... Sadece ortaya çıkmak için seni bekliyordu...

Seni Seviyorum Çünkü...
Sensiz bir yaşamı artık düşünemiyorum... Sensiz bu kuru dünyada yaşamaktansa, ölümün soğuk nefesini öpmeyi bir daha hiç seni görmemektense hayata arkamı dönmeyi tercih ederim...

Seni Seviyorum Çünkü...
Ne zaman bir aşk şiiri duysam, mısralardan sen akıyorsun... Ne zaman eski bir şarkı gelse kulağıma, Gitar telleri arasından süzülen notalar, seni getiriyor bana...

Seni Seviyorum Çünkü...
Sen hep benimlesin... Gözümü kapatmam yeterli seni görmem için... Tatlı narin tenini...

Seni Seviyorum Çünkü...
Gözlerinin içinde binlerce yıldız, Gecenin karanlığını delip geçiyor... Bana bakarken kendimi yıldızlara tepeden bakıyor gibi hissediyorum...

Seni Seviyorum Çünkü...
Benliğim sana ait ... Sen onu buruşturup çöpe de atabilirsin, kalbine yakın bir yere de koyabilirsin... Tanrım !!! O kalbine yakın bir yerde olmak istiyorum...

Seni Seviyorum Çünkü...
Sen sensin... Ama sen beni ben olduğum için seviyor musun ??? Onu kim bilir...

Seni Seviyorum Çünkü...
Seni Sevmeyi Seviyorum...
Seni koklamayı seviyorum...
Sana dokunmayı seviyorum...


Seni Seviyorum Çünkü...
Saçların ellerimin arasından kayıp giderken,
Dünyada cenneti bulmuş gibiyim...
Bir an elimde tutuyorum o cenneti...
Bir an sonra belki de tamamen ellerimden kayıp gidecek...


Seni Seviyorum Çünkü...
İçimde bir umut var...

Seni Seviyorum Çünkü...
Güzelliğine melekler imreniyorlar... Dünyada ise, Ölümlüler arasında galiba bir tek benim gibi bir iki şanslı Onu fark edebiliyor...

Seni Seviyorum Çünkü...
Ölene kadar, yok olana kadar seninle olsam,
Bu herhalde bir ceza gibi gelir,
Daha çok senle olamadığım için...


Seni Seviyorum Çünkü...
Senin tarafından Sevilme fikri bile bir insanı hayatı boyunca mutlu edebilecek kadar güzel ve asil...

Seni Seviyorum Çünkü...
Seni anlatmak için mısralar yetmiyor ...
Düşünüyorum bir kış gecesi bunu yazarken,
Acaba kaç şair senin güzelliğini anlatmak için binlerce mısra yazdı ...


Seni Seviyorum Çünkü...
Senin gülümsemen güneşin doğuşu gibi,
İnsana her şeyi unutturuyor,
Sadece seyredip tadına varma hissi uyandırıyor...


Seni Seviyorum Çünkü...
Bu kadar nedenden sonra bile SENİ ne kadar SEVDİĞİMİ anlatamadım.
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:24:19 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, 'ne güzel gözleri var' derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, 'mavi gözlüm' diye severdi.

 

Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu.

 

Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî.

 

Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, 'tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur' dedi.

 

Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya  emin olmak için sordu:

 

- Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur?

 

- Evet, hem de sonsuza kadar.

 

Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, 'mavi gözlerinin kahverengi olacağı' hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, 'ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur' dedi.

 

Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu.

 

Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu.

 

Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu.

 

Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca 'bu derdin sadece bir çaresi var' dedi. 'Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak' dedi. Herkes sevindi. 'Bundan kolay ne var' dediler. 'Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı' dediler. Ermiş, 'kolay gibi görünüyor ama  o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak' dedi.

 

Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu.

 

Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu.

 

Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden  batan güneşi görebiliyordu. Bir 'ah' çekti. 'Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim' dedi.

 

Kız annesinin bu sözlerinden o kadar duygulandı ki gözleri dolmuştu. Her an ağlayıp, annesini kurtarabilirdi. Biraz daha zorladı kendisini ve gözlerinden bir damla yaş süzülerek yanaklarından akmaya başladı. Yanaklarından süzülen damlalar annesinin dudaklarına düştüğünde dizinde soğuk bir bedenin varlığını hissetti sonra. Mavi gök yüzünü siyah bir örtü kaplamış, artık gün batmıştı.
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:25:47 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Erkek arkadaşım haftasonu için bir dağ yürüyüşü yapılacağını söyler ve beni davet eder. Bu arada yakın birkaç arkadaşla günler öncesinden anlaşıp plan yaparlar.

Geziden bir gün önce, kız arkadaşım iyi bir falcı duyduğunu ve ısrarla beraber gitmek istediğini söyler. Elbette, falcı dedikleri de anlaştıkları ve benim hiç tanımadığım bir arkadaşlarıdır. Falcıya gittiğimizde, kız arkadaşımla ilgili bir sürü şeyi bildiğini görünce, ben de fal baktırmak istediğimi söylerim.

Falcı anlaşıldığı üzere, benimle ilgili de doğru şeyler söyler.. Haftasonu katılacağım geziyi bile bilir, ama o geziye katılmamam gerektiğini, kötü şeyler hissettiğini söyler. Tam ayrılacağımız esnada sonsuz aşka kavuşacaksın, az kaldı der..

Bu imkansız diye düşünürüm,çünkü ben hep sevgilerin ölünceye kadar değil, sonsuza dek olduğunu savunan biriyimdir. Falcının bana bunu söylemesine inanamam.

Geziye katılmak isterim, ama bir yandan da içime bir kurt düşmüştür. Bu arada, akşam bir başka arkadaşım beni arar, tabi o da ekiptendir. Beni rüyasında bir dağda gördüğünü ve çok korktuğunu anlatır. Bu rüyayı da dinleyince, tüm bunların bir işaret olduğunu ve geziye gitmemin iyi olmayacağını anlarım ve bunu erkek arkadaşıma söylerim. Onun da gitmesini istemediğimi belirtirim.

Tabi o mutlaka katılması gerektiğini,arkadaşlara söz verdiğini söyler. Bu arada geziye gitmediğim için, haftasonunda kız arkadaşımla, sinemaya gitmek üzere anlaşırız.

Gezinin yapılacağı sabah, erkek arkadaşımla telefonda vedalaşırız ve beni çok sevdiğini, kendisine bir şey olursa üzülmememi, sonsuzlukta da beraber olacağımızı söyler.. Bu durum benim sinirlerimi iyice bozmuştur.

Maillerimi kontrol ettiğimde, yine ekipten bir arkadaş, burçlarla ilgili bir mail yollamıştır. Benim burcumun olduğu bölümde, bugün hayatınızdaki en kötü günlerden birini yaşayabilirsiniz, bir yakınınızı kaybedebilirsiniz yazmaktadır.

Artık ipler kopmuştur. Ağlayarak, erkek arkadaşımı ararım. Telefonu kapalıdır.. Bu arada kız arkadaşım gelir ve sinemaya gitmek üzere, dışarı çıktığımızda, evin karşısındaki bilboardlarda "sonsuz aşk" yazmaktadır.

Bunun benle bir alakası olduğu aklımın ucundan dahi geçmez; ama erkek arkadaşımı kaybedeceğim gibi bir his gelir kalbime. Bu kadar olay tesadüf olamaz diye de düşünürüm. Karmaşık duygular içindeyimdir. Israrla erkek arkadaşımın telefonuna ulaşmaya çalışırım, ama nafile kapalıdır. Dokunsalar ağlayacak hale gelmişimdir.

Sinemaya gittiğimizde film başlar. Benim ve erkek arkadaşımın fotoğraf ve videoo görüntülerinden hazırlanmış kısa bir filmdir bu. Tüm bu yaşadıklarımın bir oyunn olduğunu o zaman anlarım. Bu sırada salonun ışıkları yanar. Erkek arkadaşım sahneden: seni seviyorum ve sonsuza dek benimle olmanı istiyorum diye seslenir...
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:26:44 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

 

 

 

Ne seni unutabiliyorum Nede senden kalanları* Başımın içinde bir ur gibi büyüyorsun. Seni unutmamanın verdiği acılara dayanamıyorum artık...

Unutamamanın Bu kadar ezici kahredici olduğunu bilmezdim* her yerde* her zaman benimle birliktesin* işin kötüsü herşeyde seni hatırlıyorum. Kalabalıkta gelişi güzel söylenmiş bir söz bile yetiyor seni düşünmem icin

Yanlızlığımda ise sesin kulaklarımda* avuçlarının sıcaklını hissediyorum. Yaşanmış zamanlar bir film şeridi gibi geçiyor hafızamdan* anılarımızı en küçük noktalarına kadar birer birer hatırlıyorum... İşte o zaman bu seni unutamayan başı* duvarlara vura vura parçalamak geliyor içimden. Renklerin Kokuların* seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak harikulade birşey olurdu belki... ama sende unutmasaydın...

Beni unutmadığını* hala sevdiğini bilsem herşeye katlanırdım. Unutamamanın değilde unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir kaybolurdum...

Sevmek bir bakıma unutmamaya mahkum olmaktır...
Sevilmemişsek; birde unutulmaya mahkum oluşumuz var en hazini.
insan* unutabildiği kadar güçlüyse ; unutamadığı ölcüde yıkık ve ezik kalıyor. ancak bir kurşun kadar uzaktasın benden biliyorum ve ciğerlerime saplanmış bir kurşun gibisin hala. Seni çıkarıp atmakta elimde değil Sana gelmekte... Gelsem ne değişecekki ? Gözlerin eskisi gibi Gülebilecekmiydi? Hayırlayacak sevinecekmiydin ? Hiç konuşmadan << bende seni özledim >> diyebilecekmiydi ellerin? Hayır değil mi! Öyleyse hiç gelmeyeceğim sana. Böylesi daha iyi

Gün oluyor seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum.. Sokaklar evler cadedeler vitrinler* seni hatırlatıyor. Hatırlatmasın diye...

Gün oluyor anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını... Çünkü; Biliyorum* nereye gitsem benimle geleceksin yada gittiğim her yerde senden birşey olacak...

SENİ;
UNUTABİLDİGİM GÜN YENİDEN VE DAHA ÇOK SEVMEYE BAŞLAYACAĞIM...

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:27:33 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
''Sana bir şarkı daha yapacağım
Adı unuttum seni olacak
Belki de kimseleri aramıyorum
Tanrım bu yaraları kim saracak"


Sonu gelmeyen bir masala beraber koyduk son noktayı. Teker teker kapattık mutlu günlerin sayfalarını… Sevgilerimizi kalbimize,kalbimizi içimize gömdük... Kalbimizin ne dediği kimin umurundaydı… Böyle olması gerekiyordu başkalarına göre. Böylesi bizim için en iyisiydi. Biz neden bunun farkında değildik. Eğer iyi olan buysa neden felç olmuştu sol yanımız? Gözlerim neden uykuya hasret kalmıştı? Ben neden yeniden sigaraya başlamıştım? Sen neden gülmüyordun eskisi gibi gözlerinle? Son sözümüzdü ; "BİTMEYECEK" demiştik… Ve bitmedi işte…

"Karşımda resmin duruyor
Günlerim sensiz geçiyor
Bir ömür böyle nasıl sürecek
Dayanamıyorum
Zaman nasıl hızlı geçiyor
Gözlerim dolu dolu oluyor
Saatlerce seni izlemeye doyamıyorum"

En yakınımdaki insan el olmuştun şimdi. Evde seni başkası bekliyordu. Yatağında bir başkası yatıyordu. Sana akşam yemeklerini O hazırlıyordu. "Canım" diyordu beklide sana. Cuma akşamları Taksim'de onunla geziyordun. Ve belki de sen ona "karıcığım" diyordun…

Bu masal da fazla sürmedi. Sen başrol oynayamayacak kadar beceriksiz birisin kabul et bunu. İşte bitiyor hayatında kim bilir kaçıncı hikâye. Yine başaramadın… "Bitiyor" dedin. "Bitkisel hayatımızdan o cıvıltılı günlerimize geri dönelim." Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ben bile… Ve hiçbir şey eskisi gibi olamazdı zaten…

Geri geldin. Seni deli gibi özlerken yoktun. Yalnız ağladım geceleri. Yağmurda yalnız ıslandım. Tek başıma yaşadım seni. Taksim'de yalnız gezdim. Üşüdüm yazın ortasında. Sol tarafımda hep bir sızı taşıdım en içten kahkahamı attığımda. Ama seviyorum işte… Yapabileceğim bir şey yok… Bende özledim seni, eski günleri… Ama dedim ya hiçbir şey eskisi gibi değil ve olamaz… Kalbim sen diye bağırsa da mantığım buna el vermiyor… Affet…


"Şimdi kalbimi mi beynimi mi dinleyim
Anlamadım ki ben simdi neyleyim
Seni çıkarıp içimden atamıyorum
Hayır hayır ama artik olmaz
Bundan böyle yerin dolmaz
Seni çaldığın kalbime gömüyorum"


Sensiz belki de hiç gülmeyeceğim hayatımda. Bir daha "sen" olmayacak dünyamda. Ben artık kendi şehrimde yaşıyorum, kendi karanlık yalnızlığımda...
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:28:12 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Gidişimin ardından sessizlik çaLacak kapıLarını..Tek başına kalacaksın hayatın dikenli yollarında..Batacak,canın acıyacak..SoracakLar sana beni,nerede diye? BişeyLer söyLemek isteyeceksin..Boğazına takılan hıçkırıktan söyleyemeyeceksin..SUSACAKSIN!

Gidişimin ardından arayacaksın beni..Ama bulamayacaksın. Benzin atacak,gözLerinin feri kaçacak, yere düşeceksin..Gidişimin ardından ağLayacaksın için için, yoksun diye...

Gidişimin ardından mahvolacak tüm hayatın..ZamanLarın ikişer ikişer atLayacakLar, tarihten kopartacaksın bensizLiği..SoracakLar neyin var? diye..SuçLu yanın daLganacak tüm benLiğinde..PişmanLığın saracak o gece renkLi gözLerini. Rengini kaybedecek göz bebeklerin..ANLATAMAYACAKSIN.. Gidişimin ardından yıLgın rüzgarLar esecek, yağmurLar yağacak..AnLamsız kalacaksın tüm bu hüzünLere..Hiç dinmeyecek göz yaşların,giden bana ağLayacakLar, ADİCENE...

Gidişimin ardından anıLar canLanacak bellegin de,kovacaksın gitmeyecekLer..Oturup düşüneceksin yanLışını..Savaşacaksın içindeki benLe..
Kendini başka şeyLerLe oyaLamaya çaLışacaksın fakat akLından çıkamayacağım..ÖLüme yakLaşacak ruhun, öLümü hak edemeyeceksin! BensizLiğine.AĞLAYACAKSIN..Gidişimin ardından zamanLar hızLı gecicek, sen unutmaya yüz tutmuş anılarımızı susturacaksın.."O" sana dokundukça sen kaçacaksın, "Hadi bana şarkı söyLe güzeL sesinLe"diyecek, sen söyLemeyeceksin! Yapamayacaksın "O"nsuz..Sesim Sessizliğin olacak.KONUŞAMAYACAKSIN..Gidişimin ardından seLe kapıLacaksın şehrinde..Kurtaran oLmayacak yaLancı bedenini..Kimsesiz kaLacaksın..SokakLar küs,kaLdırımLar ısssız,sen yaLnız ve bensiz..Saranın oLmayacak..ÜŞÜYECEKSİN..

Gidişimin ardından seneLer geçecek, ve sen UNUTTUM sonunda diyeceksin..Ve bir gün teLefonun çaLacak..Bir ses! beni hatırLatacak ve sen işte o gün ÖLECEKSİN..

Sebep; UNUTAMAMAK... Zanlı; HAYALIM... Faili BEN... Meçhulü SEN...
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:32:56 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
memLeketimsin sen benim.. hanqi topraqı karı$LaSam, sana doLanıyor adımLarım..
sen benim, yataqımSın.. hanqi yaStıqa qömüLSem,
sonum oLuyor uykuLarın..

hırımsın sen benim.. hanqi kapıyı caLsam, sevdana yakaLanıyor yüreqim..
dinmek biLmeyen haSretimsin.. ı$ıkLara vuruLSam, ıSLıqına kavu$uyor tenim..

ucsuz buCakSız yakarı$Larımsın.. hanqi öLüme boyun bükSem, bir dOkunu$a yırtıLıyor kefenim..
sevi$emediqim tümceLerimsin.. terinLe yıkanSam, namuSum oLuyor titreyi$Lerim..
öyLe aqır qeLiyor ki her cümLe, biLmiyorum neden.. canım yanıyor..

a$k, bu kadar yakınımdan qeCmemi$ti..
sendE sarSıLdıqım kadar sarsıLmadım hiC.. beLkidE hiC.. !

benSe, ku$andıqım suSkunLukta uykuLar mırıLdanıyorum..
her yeni mıSrada yeni bir küCük cıqLık daha.. her yeni uykuda, bir minik serseri daha..
uykuLarımı sana dev$iriyorum daim ederek, sokuLduqum tenindE arıyorum benLiqimi.. tamamLama arzuSu..!
zaten ya$ım ba$ımdan a$kın, sürükLeniyorum uCSuz buCakSız coqrafyana..

oySa tüm benLer, sendEki bi keLimeye $ahit..oySa sen, benim taptaZe qenCLiqimSin..
doyaSıya sarıLamayı$ıma yanıyor sınırLarım..

zihnimin en derin yerine sıZan aSiLiqimSin sen.. bedenimin iSyanı, diLLerimin qünahıSın..

her yoruLu$umun manaSı sendendir bundan böyLe..

cıramSın yakmaya.. doqumSun ya$Lanmaya..

bir hayatı iki eden dü$ünceLerimSin ben senim.. iki hayatı bir eden dü$LerimSin..
tadı damaqımda tüm $iirLerin.. qeLmi$Lerin, qeCmi$Lerin..
bir tek $imdiSi yOk yarınımın, bir tek $imdiSi senSiz qünLerimin..!
soyutLarın hepSini sOydum qeCemden, aLLar ku$andım qireCeqim rüyaLara..

$imdiLer..
kayıp ama qüZeL, yitik ama biti$ik..

qitmek iStemiyorum qöqSünden.. kuLaqımdaki mırıLdanı$Ların dinSin iStemiyorum..

sen.. ucurumumSun benim.. ne vakit dü$eCek oLSam, tutunduqum daLLarımSın..
öLümüne yaS ettiqim coCukLuqumSun sen..
seSime bezenen türküLerimsin..
hanqi martı cıqırSa, qözLerimi dü$ünmeksizin yumduqumSun..

sen benim.. iLk qenCLiqimSin..
ne vakit ya$LanSam, derinLiqiyLe qüZeLLe$tiqim.. serinLiqiyLe diriLdiqimSin..

sana boquLuyor kimSesizLiqim.. yOktan var ediyorum dertLeri..
qün a$ımı qiBi a$ırıLıyorum qözLerinden..
hiCe sayıyorum biZSizLiqi..
sana sOnLanıyor iC ceki$lerim.. iCimdEn bir hiC cıkıpta, o bendim diyemiyor senSizLiqe..



yoLLarda avareyim ben yine qörebiLiyormusun..
saq eLimdE ciqaram.. soL yanımda aqırLıqın.. bOynumda yükün, adımLarım da ayakLarın..
yürüyorum öyLe serseri.. öyLe itaatkar..
sOn soLdan sapmı$ım.. yoL yOku$.. yoL sapa..
meCaLim kaLırmı sanıyorsun daha..
benim tenim o tren yoLunda, "Gitme.." dEmeye cabaLarken kitLendi dudakLarıma..
biLirsin.. dELi severim ben.. tıpkı sen qiBi doqdum dünyaya..


her a$k.. bir adım iSter..
kar$ıLıkSız atıLan adımLarda, mutLuLuk arar qözLeri..
bana her zaman kar$ıLıkSız adım atan, bitaneCik ba$ beLama..

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:34:47 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com





Siqara dumanında qeLiyorsun bana bir yudum sevqiyLe… Ve o bir yudum sevqi umut oLup akıyor yüreqime..

Ah sevqiLi, kendi kendine oyunLar oynayan bir çocuk qibi oyunLar kuruyorum üstüne..
Ve oyun sonLarında daha bir umutLanıp bekLiyorum qeLeceksin sen diye..

Bir qün i$e qiderken yerdeki kareLere dikkat ederek iLerLiyorum meseLa yoLda..
Seviyor sevmiyorLar diLimde yer etmi$, bir kare seviyor bir kare sevmiyor diyor senin için..
Oyun bu ya i$te; istiyorum ki seviyorda bitsin kareLer, sevmiyorda biterse yanLı$ saydımLarLa avutuyorum bu sefer kendimi..

Sonra; yoLda qiderken yine, duyduqum iLk $arkı ondan qeLsin diyorum, sebepsiz yeni bir oyun daha koyuyorum hemen önüme..
Sevmiyor diye çıktıysa heLe o kareLer kesinLikLe pes etmiyorum, hemen oracıkta ba$ka bir uqra$ buLuyorum sevdirebiLmek için kendimi sana..
$arkıLardan anLam çıkartıyorum; öyLe ki en hareketLi $arkıda biLe qüzeL bir söz yakaLıyor qüLümsüyorum..

yOk yOk, o da dü$ünüyor beni, o da özLüyorLarLa avutuyorum kendimi..

Tıpkı bu qeCeki qibi…

Bu qece, bir siqara dumanında qeLiyorsun bana..
asLında kaçıncı siqara dumanı oLduqunu ben de biLmiyorum ama ; bir siqara dumanında i$Liyorsun sebepsiz tekrar yüreqime..

Sahi sen, siqara dumanından çember yapmasını biLir misin sevqiLi?

qüLme, hadi qüLümseme…

Demi$tim sana haLa çocuk bir yanım vardır diye unuttun mu yoksa?
qidi$inLe o çocuk yanım aqLamak yerine oyunLar kuruyor kendine ne var bunda ?

Bu qece bir siqara yakmı$ken akLımda sen, bir anda siqara dumanından çemberLer yapmaya çaLı$ırken buLdum kendimi..
Tıpkı okuduqum kitabın sayfa sonundaki keLimenin anLamını biLiyorsam diyerek ba$Ladıqım oyunLar qibi..
Tıpkı be$ dakika içinde teLefonum çaLarsaLarLa avuttuqum qibi kendimi..

Ve çember yapamadıqım her siqaranın üstüne ba$ka bir tane daha yaktım qecenin bir yarısı çakmak krizine inat kibrit çöpüyLe..
Bir zamanLar yüreqimdeki seni yaktıqım o son kibrit çöpü iLe beLki dE..

Kaç siqara bana qöre yamuk çıktı bu qece biLmiyorum sevqiLi, kaç siqaraya suç attım çember çıkaramadım diye..
Ve kaç saattir öyLe daLmı$ bir çembere umut baqLayıp sevqi diLeniyorum..
qecenin bir yarısı senden haberin oLmadan biLmiyorum ya; çocuk yüreqim kurmaya devam ediyor oyunLarını…

Yüreqim, tıpkı terk ediLmeyi biLemeyen yetim çocukLar qibi oyunLar kuruyor kendine..

Bazen yerdeki bir ta$La qetiriyor senin sevqini bana, bazen bir kitap sayfasında
Ya da iLk duyacaqım $arkıda.. Tıpkı bu qece oynadıqım çember çıkarma oyunu qibi, ne oLursa oLsun en umutsuz anımda…

BiLmiyorum ki bu kaçıncı siqara..


oySa..
paBucLarım eSkimi$ti benim, tren rayLarı üStündE denqemi kaybetmemeye caBaLayan coCukLuqumda..
qözLerim, her zamankinden daha da parLaktı bayram saBahLarı..
iStediqim $ey, hiCbir zaman benim´di.. sadece, bir ciftti ama her zaman hayaLLerimi süSLedi..
renqi a$k renqi, iSmi iSe haLa yOk
alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:35:59 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

ah benim inSan kuSurum..qeL artık uSLandır beni..

    ne o , qitmiyorsun.. acıyor musun bana yoksa? acıtmıyorsun oysa…





Sustu keLimeLerinde mevsimLer..
artık ya$adıqın tek $ey zaman/ deqi$meyen, dönü$meyen, ta$ımayan ve ta$ınmayan..
Düz ve kırıLqan sadece zaman, dedi..



Bu oyun bittiqinde, neden bu kadar uzun sürdüqünü soracaqım sana, henüz deqiL bittiqinde..
Ve sen saçLarının arkasına sakLadıqın bir miLad masaLıyLa buLa$ıp diLime konu$acaksın..
camdan kör, hataLardan köz oyunLarın içinden çözüLdüqünde deqiL, kırıLdıqında unutma...

Dünüm önümde, dur´ un pe$imde..
Bir cümLenin ortasında KAL´mayan harf dizimLerinde ve her sözün ötesinde..
NasıLda çöktü üzerimize kaLamayı$Ların, qidemeyi$Lerin, sevemeyi$Lerin bo$ odaLarı..
Senin parmak uçLarında benim dudakLarımı kiLitLeyen sözLerin sonLarı..

Benim sonLarım..
Senin öLümün..
Daha iLeriye daha uzaqa daha sana..
Sırtına, ayana, kasıkLarına..
Benim öLümüm..
SınırsızLıqımın qerçekLiqinde..
Gördüm..
Kördüqüm..
GüLdüqüm..


GerçekLiqin dü$tüqünde
Son düqüm......?


Son düqüm, kuyuLarın içindeki sabır suLarının akmaz bir buLutun qöLqesi oLurken sen,
ayetLerini indirecektin qözLerimdeki vahaya..
Son düqüm çözüLen deqiL kırıLan oLacak..

Son düqüm, eksik izLerin qöLqesinde,
qözLeri qör - qöLqesi kör..
ayetLerin, yaqmur indiremeyen buLutun konduqu vahada..


Vaha diyaLektiqinde çöL ve qör qeceLeri buLa$ır keLimeden kesikLere..
merhemi bir piramit ininde sakLı oLan bir bakı$ hatırına dü$ürsen de eLLerinden kumLarı,
onLar zamana akacak..
Unutma sadece zamana akacak keLimeLerden ve kaLan seLde de, küLde de..

Yanacaksın, kumun qöLqesinde buLanık rüzqârLar akLını çaLacak
yanarsın küLün oLmaz......
Ta$arsın akamadan, bozamadan yerini yurdunu bir niL sesi varken eLLerinde, qörürsün qörmemecesine..
ÇöLde vaha oLur,
azat etmek seni?


AkLımı yasLadıqım notaLardan bir sibemoL bekLiyorum $imdi
biLmediqimden deqiL,
haritanın diqer yüzünü merak ettiqimden..
tüm bu kapıLarın anahtarının sakLı oLduqu odaya qötürecek bir yoL oLmaLı
o yoL da oLmaLı..

YoLdan vazqeçmek için qecikmi$ sabahLar aramaktan yoruLduqunda,
asLında senin qöLqende sakLı oLduqunu anLayacaksın en uzak ihtimaLe kaLkan bir sorunun duraqında..
Duyacaqının tüm sözLer oLduqunu sana kim söyLemi$ti ki..
parça umutLu hava tahmin raporLarında bahsediLmeyen bir doqa oLayı qibi bakma yüzüme!

basit sen yaqmasaydın ben ısLanmayacaktım..

Sen yaqmasaydın ben biLincimin en kayıp kıtasında medeniyetimin önce
ate$i sonra küLü sonra seni buLmasını bekLeyecektim..

KüLLer küLLere - suLar suLara evLat..
Gerçeqi, sadece qerçeqi vahiy etmeni bekLerken dizLerimin kö$esinde ve eLLerimin üstünde,
önce sen söyLedin sonra ben tekrarLadım..
" ve senin üzerinde uçuyorum qibi hissediyorum, qerçeqi buLmak için öLdüqümü hayaL ederek"

Gerceqi buLmak için,
öLdüqünü hayaL ederek, yakLa$tım kapına qünün iLk ı$ıkLarına ve sabundan yanmı$ qözLerin dezenfekte kanLarına
Akar mıyım?
AkLayabiLir miyim kendimi kendimden, akLıma sıqdırabiLir miyim..
biLekLerimdeki bu izLer, koLLarımda, omzumdaki hepsi..
Hepsi senin içindi hatırLa.. sıq suLar diLedim etime / akar mıyım?






    unudmadan..
    üSdünü aCık unudma qeCeLeri..
    buraLarda hava qündüzLeri yoqun nemdEn kaLma ani soqumaLar ya$ar..


 

 

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:37:37 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

senin neyine yanayım

 

 

Sana hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bütün sözcükler yetersiz.. Hiçbir şey yazmak istemiyorum. Engin denizlerde kulaç attığım, üstüme gökkuşağını kuşandığım bu aşk yalanmış. Şimdi karanlık sularda boğuluyorum. Gökyüzü kurşun gibi ağır. Ne yana dönsem yalan. Gülüşler yalan, vaatler yalan..İnsanlar yalan. Ben seni mi sevdim..Senin gözlerinle mi baktım dünyaya.. senin ellerinle mi çiçek derledim.. sevinçti, aşktı göğsüme bastım. Kocaman bir yalanı seninle mi yaşadım? Gözlerine baktığım zaman cennet bahçesine geçerdim.. Bir aldatmacaymış, kötü bir rüya.. Kötülüğün bile bir yüzü vardır, bir görünüşü.. ama en beteri buymuş.. bu aldatmaca. Bir masal olsaydın razıydım, bir şiir olsaydın, alır saklardım.Güzel bir yüz kalırdı senden geriye, hoş bir anı.. kimsenin dokunamıyacağı bir tarih. Ama hiçbir şey kalmadı.. Bir yokluğu varsaymışım. Bir HİÇ'e sarılmışım. Çölde serap bile değilsin. Serabın gizli ışığı vardır. Sen ışığı yutan karanlık.. bir kör kuyu.. Ben kör kuyularda kaynak suyu aramışım. Nasıl olsa biterdi bu aşk. Ama unutulmaz bir hatıra, gençliğin en güzel anısı olarak kalsaydı.. Sen hiçbir şeyin değerini bilmedin. Kökün çürük, yaprağın kül, meyvan zehirmiş. Ben seni aşkın yerine koymuş aldanmışım. Kabahat sende değil, ben insan tanımamışım. Sana karşı öfke duymuyorum, kırgın değilim, kızgın değilim.. Çünkü sen zaten yokmuşsun. Asıl kızılacak kişi benim.. Küçücük bir toz tanesini bir mücevher sanmışım. Senin ihanetin bana koymadı..Beni kahreden, beni yokeden, beni bin pişman eden tek şey.. bir aşk yaratmış tek başına yaşamışım. Sen zaten yokmuşsun ki.. ? senin neyine yanayım

alıntı

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 2:39:59 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

HoşÇAkal

 

 

Başaramadım canım.. Başaramadım fedakarlıklarımın altında seni taşımayı..
Üzerime yığılan demir kapıların altında zayıf kaldım..
Kırmızı,sana sadece kırmızı demeliyim. Ben başaramıyorum kırmızı. Hatırlamak dışında bir mucizem yok.Bir şeye inandım.Bir şeye ve sadece bir kere ağlayarak dans ettim.Oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım..
Elini tutmuştum sonra sonra bırakmıştım..
Bu kentte beni hala sırtında taşıyan bir aşk var. Tekrar doğmamı ölümüm kadar çok isteyen…
Her şey dönüyor beynimde ve kendi etrafındaki tüm masumiyeti yok ediyor. Cehennemi sevmekten başka elimde insanca kalan ne var ki ? Herhangi bir sokakta sana rastlama ihtimalim olmadığı için seviyorum cehennemi.Cehennemi ruhu hala üşüyenler için istiyorum.Kendi kötülüğümü istiyorum,sana kıymış olmanın bedelini senden giden ayaklarımın yanmasını hissederek ödemek istiyorum.. Son bir defa ara ve yüzümü cennetine çek istiyorum…

Bir dilenci gibi yalvarıyorum yine de cevap vermiyor sözcükler.
Sözcükler bana kazık attı.

Neden kendimi böyle kötü hissettiğim ve ağladığım gecelerde yanımda mutlaka çocukluğum oluyor.Kırılan gözlük camlarıma mavi camlar taktırmamı istemiştin.. Mavi göz kalemimi hiç sürmedim. Anla artık ben maviyi hiç sevmedim.
Ve Anadolu yakasında da mavi cam kalmamış.Kırık,ezgili yarılanmış öpüşler var buralarda.
Yanlış bu sözcükler .
Yanlış bu dokunuşlar.
Yanlış bu anlaşılma isteği.
Bütün gün boğazıma çıkıp inen sözcükler.. Bir sokaktan kendiminkine nasıl geçmeliyim..
Hangi yanlışın gururuna inmeliyim sence? Sen hiç ayağına düşen gölgene acıdın mı? Aşk,her zaman ele vermiştir beni.
Şimdi nasıl itiraf etmeli,5 gün 5 gecedir gömleğine sarılıp uyuduğum,yakasına yapıştığım bir rüyayı nasıl kendim yaptığımı. Yine susturmalıyım kalbimin kalabalığını..Kendimi yok ederken bir yalanı içimde yaşattığımı bilerek beklediğim tüm sabahlar sen ol diye sayıklicam….Neye içimdeki kırgınlık..
İnan kölesi olabilirdim gözlerime saldığın derinliğin. Başaramadım canım…
Üzerime yığılan demir kapıların altında zayıf kaldım..
Ben hep bağışlanmak isteyen kadın.Bir gün beni bağışlarsın diye…Ama vazgeçtim artık bundan da…

 

 


HoşÇAkal

burak yiğit

unread,
Feb 19, 2008, 4:58:23 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Seni Seviyorum Çünkü...
İçimde bir umut var...

Seni Seviyorum Çünkü...
Bu kadar nedenden sonra bile SENİ ne kadar SEVDİĞİMİ anlatamadım.
--
GeLme Artık NeYe YaraR..?YoKLuĞunDa BuLDuM SeNi..!

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 6:06:46 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Ceyhun Atuf Kansu - Veda

Sessiz bir damla dahi olsa,
süzülmesin yanaklarından.
Benim gözlerim dahi dolsa,
güller saçılsın dudaklarından.

Bağlamasın bakışların ufukları,
çaresizliğin.. kör düğümüne.
Vuslatına değin, taşısın umutları,
sadece.. ikimizin düğününe

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 6:08:39 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Aziz Nesin - SEVMEYİ ÖĞRENİYORUM ANNE

Sevmeyi ilk annemle öğrendim.
O; beyaz yüzlü, güzeller güzeli kadından.
Seveceksin, herşeyi der,
Sevmenin anlamını, yüceliğini
Anlatırdı kırık kelimelerle.

Sevmeyi hala öğreniyorum.
Kuşları, böcekleri, çirkinlikleri,
-hamam böceklerini bile,,,
Birtek ikiyüzlü
Dostlları,
İhaneti,
Ve yalanı sevemedim.,
Bağışla beni anne.
Kurşunlayanı sevdim,
Dağlarda yaşayanları sevdim .
Dostluğa ihaneti sevemedim anne.

Bağışla beni anne.
Sevmeyi sen öğrettin
Bir bir yapıyorum dediklerini,
Sevmeyi daha çok seviyorum anne.
İhanetler olmasa, dostluklar bozulmasa,
Ne çok seveceğim daha anne.

Sevmeyi daha da çok sevdim anne.
Sen ne dedinse yaptım.
Birtek kalleşliği,
Hainleri,
Arkadan bıçaklamaları sevmedim.
Bağışla beni anne.
Seninle sevmeyi özledim.

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 6:09:19 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com
Ümit Yaşar Oğuzcan - Sevgi

Hani sözlerde duvaksız gelin gibi dolaşan,
Hep kulak ardı ettiğimiz sevgi...
Nankör ruhlarımızda yarım,yamalak
Pazarlıklara sunduğumuz sevgi,
Ne kadar ucuz üretip,allayıp pullayıp
Körpelere can değil ruh acıtarak
Ömür yakarak sattığımız sevgi...
Adını camlara yazdığımız
Özünü sandıklara kaldırdığımız,
Bir elde kum...bir elde altın sevgi...
Lafı oldu mu aslan kesildiğimiz,
Kopyasını güzel çıkarttığımız,
Atıp tuttuğumuz,bizim sandığımız
Aslında ta en baştan yanıldığımız
Varlığımızın tek bestesi sevgi
Ödünç aldığımız...
Göz alabildiğine değil,
Akıl alabildiğine büyükken
Dilde beş para...un ufak ettiğimiz
Şimdi hikaye...
Şimdi masal...
BİR VARMIŞ...BİR YOKMUŞ SEVGİ…

gulnaz

unread,
Feb 19, 2008, 6:11:57 AM2/19/08
to Kitap-S...@googlegroups.com

Ben Sustum Uzaktaki Yar!

Bak ben sustum,sustum be belalim sustum
Dudaklarimin arasinda ki sarki,
Saclarimi oksayip giden rüzgar,
Yüregimin kaniyla yazdigim siirler,
Akan deryalar,nehirler sustu
Sustu be uzaktaki yar sustu
Hep konustumda ne oldu ki;
Bitkin,kirgin,perisan yasadim
Kanimla yazdim yüregime nakisladim
öyle cok sevdim ki seni
Sevdim de ne oldu ki;
Kara sapli bicak sirtimda yasadim
Sabahlara kadar inleyip,
Günesi göz yasimla selamladim
Hayallerime yazdim,düslerimde topladim
Yüregime koydum seni,
Yüregimin en derin yerine
Koydumda ne oldu ki;
Ben sustum sen söyle uzaktaki yar
Söylesene gönül yaram ben zaten hep susmadim mi
Bu dört duvar arasina hapsedilip,
Susmaya makkum edilmedim mi
Kizim diye sevmek hakkim degil mi
Seni hayal edip seni sensiz yasamadim mi
Duvardaki resmine bakip bu gözler ,
Kahir dolusu aglamadi mi
Ben sustum yigidim sen söyle ben sustum
Söylesene hasretim sana deyilmiy di;
Bu yalvarislar,bu yakarislar
Canim gibi sevmedim mi seni,
sevipte canima katmadim mi
Söyle be uzaktaki yar ;
Ismini dudaklarima hece yapmadim mi
ALLAH´imdan sonra ,sana tapmadim mi
Seni mavi bulutlara yazip ,
Düslerimde toplamadim mi.
Sana olan sevdami söyle ;
Yildizlara haykirmadim mi
Ben haykirdikca,yildizlarim bir bir kaymadi mi
Söyle düsmedimi yildizlarim düsüp kaybolmadi mi
Gök yüzü birden kararip ,
Simsekler cakip , kasirgalar kopmadi mi
Cehennem gibi yanan yüregimin üstüne,
Yagmurlar yagmadi mi,
Yagmurlarin yüregimi söndürmedigine sahit olmadin mi
Hep sana yanmadimi yüregim söyle yanmadi mi
Ben sustum be adamim ben sustum sen söyle ;
Ben zaten hapsedilip susmaya makkum edilmedim mi
Kirli bir gömlek gibi cikarilip atilmadim mi
Sabahi olmayan yorgun gecelerle hayalinle girmedim mi
Hep ayni iskenceyle sabahlari beklemedim mi
Söylesene birtanem sevdanla yüregimi daglamadim mi
Ayaz geceleri sensiz titreyerek bitirmedim mi
Söyle yarim ben sustum , ben zaten hep susmadim mi
Nemli kirpiklerimde sensiz geceleri öldürmedim mi
Yüregim sizlarken , yarali gönlüme kirilmadim mi
Yüregime hep ayni aci , hep ayni iskence dolmadi mi
taptimda sana ne oldu ki ;
Hep yikilip kahir dolusu agladim
Ayaz geceleri ugrunda titreyerek yasadim
Diz cöküp önünde avuc acip yalvardim
Yalvardimda sana ne oldu ki ;
Kalbinin dilencisi , yüreginin kölesi oldum be belalim
Ah!!! Ah!!! yüregim kaniyor , gözlerim agliyor
Tükendim be yigidim tükendim
Yoruldum , halim kalmadi , yikildim oldugum yere
Yikildim be delikanlim yikildim ,
Ben sustum be adamim ben sustum
Yemin ederim ki sustum
Gönlümden her seyi alip giden kasirga sustu
Hep söylemek istedigim o sarki var ya ;
Dudaklarimin arasindaki o sarki sustu
Penceremin camina vuran yagmur damlalari sustu
Yüregim sustu konusan dilim sustu
Ben sustum uzaktaki yar sen söyle
Ben sustum , sustum , sustum , sustum ,
SUSTUM

alıntı

It is loading more messages.
0 new messages