Devrimci proletarya her ulusal hareketi desteklemekle yükümlü değildir. Tarihsel olarak ileri taleplerle hareket etmeyen, gerici, şoven hatta emperyalist güç odaklarıyla işbirliği içinde olan ulusal hareketlere destek vermek proletaryanın görevi değildir, bu onun tarihsel görevi ile bağdaşmaz.
Sosyalist devrim tek bir hareket, bir cephede tek bir savaşım değildir. Bu savaş, uzun ve zorlu sınıf çatışmaların olduğu, tüm cephelerde, yani ekonomi ve siyasetin tüm sorunları üzerinden süren uzun bir çatışmalar dizisidir. Bu çatışmalar, ancak sınıfsız toplumun gerçekleşmesiyle sonuçlanabilir.
Sınıfsız toplumdan önce çatışmaların sürdürülmesinde mücadelenin uğraklarından birisi olan demokrasi uğruna savaşımın, (buna ulusal mücadelede dahil) proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur.
Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulamayan başarılı sosyalizm olmazsa, aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz ve diğer ezilenleri yanına alamaz.Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı mücadele etmelidir. Bütün bunları göz önüne alındığında bir tarihsel dönemde desteklenmeyen bir ulusal hareketin, farklı koşullarda, proletaryanın destekleyeceği bir ulusal hareket kimliğiyle sahnesine çıkması (ya da tersi) mümkündür.
Bu temelde, değişen koşullar karşısında siyasal tutumunun bu alanda ortaya koyacakları yaklaşımların ulusal önyargılardan, ezen ulus şovenizminden, dar grup çıkarcılığından uzak olmasına bağlıdır. Ulusal sorunda verilecek destek, ezen veya ezilen ulus açısından onların milliyetçiliğini güçlendirmeye çalışmaz. Oysa ulusal burjuvazinin görevlerini üstlenmiş burjuva milliyetçi önderlikler kendilerini sosyalist olarak adlandırsalar da bu tutumun tam tersini sergilemekle yükümlüdürler.
Kapitalizm altında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı isteminin gerçekleşmesi, ancak ezilen ulusun örgütlenmesi ve siyasal mücadeleye girmesi ile gerçekleşir. Bu durum salt ezilen ulus içinde değil, ezen ulus içinde de verili siyasal dengelerin değişmesine, devrimci altüstlüklere yol açar. Bu nedenle genelde ezen ulusun burjuva liberalleri, reformist ve şovenist sosyalistleri, ulusal sorunun artık göz ardı edilemeyeceği bir noktada, ezilen ulusun ayrılma hakkının tanınması yerine “ulusal kültürel özerklik” istemini ileri sürerek, ulusal kurtuluş mücadelesinin içini boşaltmaya (ayrı devlet kurma hakkını yadsımaya) çalışırlar.
Böylece proletaryanın da ulusal sorun karşısındaki devrimci yaklaşımını baltalamak, onun bakış açısını bulandırmak isterler. Her türden liberal, burjuva milliyetçiliğinin öncelikle sınıf mücadelesinin ve işçi çevrelerine fesat sokması ve özgürlük davasıyla proletaryanın sınıf savaşımı davasına pek büyük zararlar getirecektir. Burjuva ve feodal burjuva eğilim, “ulusal kültür” ya da “kültürel özerklik” sloganı ardında gizlendiği için durum daha da tehlikeli olmaktadır.” “Buna karşılık kültürde ulusal özerklik sloganı, bazı ulusların gericileri ve karşı-devrimci burjuvazisi tarafından oldukça kabul edilebilir bir slogandır”.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, ezilen ulusun kendi dilinde eğitim, kültürel olanakların geliştirilmesi, ana dilin özgürce kullanımı vb gibi haklı taleplerini zaten içermektedir. O nedenle devrimci proletarya, bu haklı taleplerin ardına sığınıp ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesinin yerine “ulusal kültürel özerklik” isteminin geçirilmesi eğilimine karşı çıkar. Çünkü ulusal sorunda siyasal çözüm bütün kapsamıyla savunulmadıkça, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yaşama geçirilmedikçe, ulusal sorun varlığını sürdürecek, ezen ve ezilen ulus işçi sınıfının birliğinin önünde engel oluşturmaya devam edecektir. “Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa, bütün ulusların işçilerini birleştirmeli ve “kendisinin” olsun, başkalarının olsun, milliyetçiliğe karşı kesin savaşıma girişmelidir. Kim ulusal kültür sloganını savunuyorsa, onun yeri küçük-burjuva milliyetçilerinin arasındadır, marksistlerin arasında değil.”[1]
Bir toplumda egemen kültür egemen sınıfın kültürüdür. Bu nedenle de “ulusal kültür” genelde büyük toprak sahiplerinin, burjuvazinin, din adamları kastının yerleştirdiği kültürdür. O halde tek başına sınıf mücadelesinden ve kendi kaderini tayin hakkından bağımsız ulusal kültürü savunmak işçi sınıfının ve onun partisinin sorunu olamaz. Bu burjuva taleplerle uzlaşmak anlamına gelir.
Kapitalizme karşı devrimci savaşım, bütün demokratik isteklerle, yani cumhuriyet, halk ordusu, resmi görevlilerin halk tarafından seçilmesi, kadınlara eşit hak verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, vb. gibi isteklerle ilgili devrimci bir program ve taktiklerle birleştirilmelidir. Kapitalizm var oldukça bu istekler, yalnızca bir istisna olarak çarpıtılmış bir halde elde edilebilir.
Demokrasi mücadelesini sadece burjuva hukuk açısından değerlendiren ve her an sınıfın elinden alınabilecek haklar gibi algılanmakta ve eleştirilmektedir. Kapitalizmin varlığı altında demokratik talepler burjuva sınırlar içerisinde ve burjuva iktidarını koruyan çerçevede verilebilirdir. Burjuva hegemonyasına yönelen hiçbir demokratik hak ve talep kabul görülmez. Burjuvazi bir yandan Komünist Partileri serbest kılıyor diğer yandan onlarca komünisti sadece komünizmi savundukları ve örgütlendikleri için cezaevlerine dolduruyor ve bunu savunuyu engellemek için tüm dünyada yeni yasal düzenlemelere gidiyor. Zira burjuva demokrasisinin sınırı buraya kadardır. Oysa işçi sınıfı önderliğinde gerçekleştirilen mücadelelerde savunulan, demokrasi mücadelesi, proleter devrime geçiş için bir kaldıraç görevi görecektir. Demokratik istemlerin küçümsenmesi ve bu konuda mücadele küçümsenmekte ve sosyalizm için mücadele gereğinden sapmak olarak eleştirilmektedir.
Kapitalizm altında demokratik siyasal haklar kuşkusuz kendiliğinden bahşedilmemişlerdir, bahşedilmezler de. Kapsamlı reformlar bile, esas olarak kitlelerin burjuvaziye karşı devrimci mücadelesinin birer yan ürünü olarak gerçekleşmiştir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına (yani siyasal bağımsızlık, ayrı bir devlet kurma hakkına) “kapitalizm altında nasıl olsa gerçekleşmez” mantığıyla yaklaşılması kesinlikle yanlıştır. İkinci olarak ise, devrimci proletarya, geniş yığınları harekete geçirmede önemli bir kaldıraç noktası olacak bu tür istemlere programında yer vererek, bunları kendi mücadele hedefleri arasına katarak, siyasal savaşımın içinde hegemonyayı ele geçirmeye çalışır.
[1] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., s.20