ANADOLU TARİHİ YENİDEN Mİ YAZILMALI?

235 views
Skip to first unread message

Alican

unread,
Jan 3, 2009, 2:15:05 AM1/3/09
to kılıçkaya

İlkokulda, öğretmenlerimiz Anadolu coğrafyasını anlatırken,
avuçlarının içini açar ve ortaya çıkan şekil ile ne kadar benzeştiğini
vurgulardı. Avucumuzla Anadolu'nun coğrafi biçiminin benzeşmesi tuhaf
bir mutluluk kaynağı olurdu minik yüreklerimize. Vatan ile iç içe
olduğumuzu hissederdik.

Ülkemizin tarihine, kültürüne, geleceğine hep bu şirin benzetmenin
gösterdiği basit, anlaşılır, sempatik pencereden bakardık.

Büyüdük.

Dünyayı ve hayatı, resmi kayıtların önümüze koyduğu verilerle
açıklayamaz olduk. Bizim yazdıklarımız kadar, bizim hakkımızda
yazılanlara da göz attıkça doğruların farklı olduğunu görmeye
başladık.

Daha çok okudukça da, bu açılmış avuç, biteviye açılıp kapanan ve her
açılışında farklı nesneler çıkartan bir sihirbaz eline dönüştü. Her
açılışta bu coğrafyaya ait farklı bir özelliği görür olduk.

Tarih ve coğrafyanın, lise kitaplarındaki genel doğruları çok aşan
derinlikleri olduğunu anladık. Her kazının, her objektif araştırmanın
gün yüzüne çıkardığı sonuçlar birer bilimsel gülle oldu, beynimizdeki
dogma surlarında gedikler açtı.

Bu gediklerden birini, belki en kocamanını Sevgili Dostum Erdoğan
Çınar açtı yazdığı dört kitap ile. Tarihe vakıf olduğumu düşünürken,
Anadolu tarihi üzerine bildiğim her şeyi yeniden düşünmek zorunda
kaldım.

Sokrates'in sözünü anımsadım. Bütün bildiğimin hiçbir şey bilmediğim
olduğu gerçeğine biat ettim.

Çınar'ın kitaplarından birisinde işaret ettiği bir benzerliği fark
ettiğimde iyice afalladım. Hacı Bektaş-ı Veli'nin başlığı ile Nemrut
Dağı'nda, binyıllara meydan okuyan Kommagenes Kralları'nın
heykellerindeki başlıkların benzerliği hiç dikkatinizi çekmiş miydi?

Kommagenes Halkı ile Hacı Bektaş'ın köklerinin binlerce yıl önce
kesişmiş olabileceğini duyduğunuzda tepkiniz ne olur?

Hacı Bektaş'ın ait olduğu inanç ve kültür bütünlüğünün, Anadolu
dışında bir coğrafya ile ilgisi olmadığını, Kommagenesleri de kapsayan
onbinlerce yıllık bir kavmi kimliğin devamı olduğunu duyarsanız, neler
düşünürsünüz?

Erdoğan Çınar, uzun yıllar yaptığı araştırmaların neticesinde oldukça
iddialı bir tez ileri sürüyor. Bugün, Aleviliği İslam'ın sınırları
içinde bir inanç kümesi olarak gören tezlerin asılsız olduğunu,
Alevilerin Anadolu'nun kadim halkı Luvi'lerden geldiğini belirtiyor.
Luvi'lerin o dönemdeki adının Aluviler olduğunu, sesli ifadede a
harfinin düştüğünü ve Luviler olarak kayda geçtiğini vurguluyor.

Yazdığı bütün kitapları burada değerlendirmeye ne zamanım, ne bu sütun
yeter. Ama çarpıcı bir örnekle kafanızı karıştırayım, araştırma
arzunuzu tetikleyeyim. Hafızanızın hücrelerine bir provokasyon
düzenleyeyim.

Öğer Tur Türkiye Genel Müdürü Sayın Recep Yavuz, bir süredir sözü bal
kıvamında sunduğu yazılarla dimağlarımıza ziyafet çekiyor. Son
yazısını, siyasi bir gelişmeden hareketle Noel Baba olarak bilinen
dini/tarihi kişilik üstüne kaleme almış. Hepimizin ayet hükmünde
kabullendiğimiz misyonunu anımsatmış.

Ben Anadolu'da böyle bir dini/tarihi kişiliğin yaşadığından, kendisine
atfedilen iyilikleri yaptığından, Anadolu halklarının bu kişiliği
ortak hafızalarına yerleştirdiğinden ve onu bir Anadolu EREN'İ olarak
çağlar ötesinden bugüne taşıdığından emin değilim.

Sizin yürekleriniz Anadolu'ya ait olduğu varsayılan bu dini/tarihi
kişiliğe, kapılarını ardına kadar açabiliyor mu? Örneğin, Truva
Kahramanı Hektor'a duyduğunuz sahiplenmeyi Noel Baba'ya hissedebiliyor
musunuz?

Anadolu'nun en önemli noktalarından birinde böyle bir EREN çıkacak,
insanlara iyilik yapacak, mucizeler sergileyecek, buna mukabil bu
coğrafya'nın, hatta hinterlandının ne edebiyatında, ne inanç
sistemlerinde, ne destanlarında bir satırlık yer bulamayacak.

Böyle ulu bir kişilik, koskoca coğrafyanın belleğinde kendisine bir
şiirlik bile yer edinememiş ise, akıl ve bilim bu durumu sorgulamayı
emreder. Bırakın Anadolu'yu, doğduğu ve yaşadığı rivayet edilen
Demre'nin folklorik mirasında bile tek satır yok ve yöre kültürü ile
taban tabana zıt.

Anadolu halkları, ortak ataları Hititler'in tarım yöntemlerini bile
21.yüzyıla kadar taşımış. Yılın birçok ayının ismi Sümerlerden,
Hititlerden binlerce yıllık bir yolculuk ile bugünlere taşınmış.
Türkçe'de birçok Hititçe kökenli sözcük var. Ama, ortak bellekte, o
dönemde Anadolu'yu iyilikleri ile fetheden bir EREN'E ait bir tek
şiir, deyiş, efsane yok.

Anadolu halkları bu kadar vefasız olamaz.

Erdoğan Çınar, ALEVİLİĞİN KÖKLERİ/Abdal Musa'nın Sırrı isimli
kitabında farklı bir gerçeğin altını çiziyor.

O dönemin Anadolu Halklarına Hristiyanlığı benimsetmekte zorlanan
Bizans İmparatorluğu'nun, çözümü, bu Halkların inanç sistemleri
içindeki kutsal kişilikleri, ritüelleri ve sembolleri köklerinden
kopararak Hristiyanlık potasında eritmekte bulduğunu belirtiyor.

Hristiyanlıktaki aforoz müessesesinin, Alevilikteki Düşkün İlan Etme
müessesesi ile benzerliği dikkat çekici.

Alevilikte, Evren-Dünya-İnsan birlikteliğinin ifadesi olan teslis'in,
Hristiyan İnancında Kutsal Ruh- Meryem-İsa biçimine bürünmesi ilginç.

Anadolu'nun binlerce yıllık Yumurta Bayramı mı daha eskiye dayanıyor,
Hristiyanlığın Paskalya Bayramı mı?

Alevi Cem'inde 12 hizmetliye karşılık, İsa'nın oniki havarisi olması
tesadüften biraz fazla bir benzerlik taşıyor.

Dünya Hristiyanlığı, Demre'li muhayyel Noel Baba'yı allamış, pullamış,
vicdanları en can alıcı noktasından vuracağı hedefi seçmiş ve Noel
Baba imajını ÇOCUKLAR ile cilalamıştır. Çocuklara hediyeler veren bir
Noel Baba figürü kadar etkili olabilecek başka bir sembol bulmak hemen
hemen olanaksızdır.

İyi de, Sivas, Tunceli, Erzincan, Bingöl, ve Muş İllerimizin kırsal
kesimlerinde, uygulanması çok azalmış olmakla beraber, unutulmadan
bugüne ulaşan bir Alevi geleneği var; Khal Kagan...

Khal Kagan, (GAL - GAĞAN) Dersim dilinde eski yılın uğurlanması ve
yeni yılın karşılanması anlamına gelen bir terim. Khal Kagan
kutlamaları Aralık ayının son haftasında KHAL KHELK adı verilen ak
saçlı, aksakallı, gün yüzlü ihtiyar bir adamın, köy çocukları ile
beraber kapı kapı dolaşarak çocuklar için hediyeler toplaması ile
başlar, yeni yılın ilk gününde kurulan bir ayin-i cem ile sona erer.

Sayılan Kentler'in, zamanın birinde Noel Baba'yı kopyaladıklarını ve
Khal Khelk mitini ortaya çıkardıklarını söylemek en hafifinden bu
Coğrafya'nın kültür mirasına saygısızlık olur. O zaman, Noel Baba'nın
bir Khal Khelk türevi olduğunu kabullenebiliriz.

Kimin kimi kopyaladığının bir başka kanıtı var. Erdoğan Çınar
araştırmaları sırasında, Erken Hristiyanların bu kutlamalar için
kaleme aldıkları yalan ve iğrenç iftiralar ile dolu belgelere ulaşmış;
Erken Hristiyanlar, küfür ve aşağılama dolu ifadelerle bu geleneği
reddediyorlar.

Bir süre sonra da baş edemedikleri bu geleneği Hristiyanlık İnancına
monte edip Dünyaya sunuyorlar.

Şimdi, tarih diye yutturulan her şeyi, insan olmanın bize hediye
ettiği aklımızla ve bilincimizle sorgulama zamanı değil mi?

Hangi Noel Baba?

Adil Gürkan
Turizm gazetesinden alıntı
Yazının aslı
http://www.turizmgazetesi.com/articles/article.aspx?id=45560

Alican

unread,
Jan 3, 2009, 2:35:27 AM1/3/09
to kılıçkaya
<Alıntı>

ALEVİLİĞİN GİZLİ TARİHİ-Erdoğan Çınar


Demirin Üstünde Karınca İzi
Chiviyazıları (mjora)

Erdoğan Çınar



(Sayfa:20-21)
Alevi ibadetinin temel taşı, Alevi Cem Töreni'dir (Ayin-i Cem). Alevi
A-yin-i Cem'i, evreni doğuran mucizeden (büyük patlama) bu yana,
evrenin ve yaratılışın geçirdiği bütün evreleri, zengin söz, müzik,
dans ve ritüellerle anlatan olağan dışı bir şölendir. Alevi A-yin-i
Cem'i Aleviliğin başyapıtıdır. Bu başyapıt içinde, bir yandan evrenin
sırları, semboller ve sır perdeleri içinde sahnelenirken, bir yandan
da yaratılış ve insanın halk edilişi ortaya konur. A-yin-i Cem'in
anlatımları bir bakıma Aleviliğin tanımını da oluştururlar. Bu yüzden
A-yin-i Cem, Alevi tarihinin ve Alevi teolojisinin gerçek mecrasını
oturtulmasında en önemli kaynaktır.
Şimdiye kadar araştırmacıların yaptıkları, çok geç zamanlarda ve
Aleviliğin ağır ızdırap dönemlerinde (XV-XVııı. Yüzyıllar arası)
yazılmış, özensiz bir üslupla ele alınmış kimi eserleri kaynak alarak
Alevi tarihini oluşturmak olmuştur ki, bunun sonucunda kafalar çok
karışmış ve özden uzaklaşılmıştır.
Asıl kaynak olan Alevi Sözlü Geleneği ve Alevi ibadeti temel alınarak,
Alevi tarihi incelendiğinde görülecektir ki, gelenek içinde pek çok
kez altı çizilerek vurgulandığı üzere,

ALEVİLİK VE İNSANLIK AYNI YAŞTADIRLAR. ALEVİLİK TARİHİ, İNSANLIĞIN
TARİHİ İLE BİRLİKTE BAŞLAMIŞTIR.

Alevi deyişlerinin, nefeslerinin ve ritüellerinin adeta içine sinmiş
bu son derece iddialı Alevi söylemini doğrulamak, ilk bakışta pek
mümkün görünmese de araştırmalar sonunda anlaşıldı ki, Kadim Dünya'
nın en eski yazılı belgeleri olan on iki bin yıllık Naakal ve Meksika
Yazıtları, beş bin yıllık Sümer Kil Tabletleri, semavi dinlerin ilk
kitabı 3300 yıllık Tevrat ve Hıristiyanlığın. kutsal kitabı İncil,
Aleviliğin bu iddialı söylemini doğrulayan bilgiler ile doludur.
Bu araştırma ile ilk kez, Alevi Sözlü Geleneği, Aleviliğin arşivi
olarak kabul edilmiş ve ilk defa Alevi tarihinin izleri, Alevi
kaynaklarının dışında kadim belgelerde aranmıştır. Alevi tarihi ile
ilgili yeni ve doğru bir açılıma ulaşılmış ve Alevi tarihinin doğru
mecrasına oturtulması amaçlanmıştır. Bu, gelecekteki Alevi tarihi
araştırmaları için kolaylık sağlayacaktır. Alevi tarihine getirilmeye
çalışılan bu yeni perspektif ile, Alevi tarihi ve Alevi tarihinin
başlangıcı ile ilgili şimdiye kadar yapılmış sonu gelmez kısır
tartışmalara olumlu bir katkı sağlaması hedeflenmiştir.
Geçmişte Alevi inanışının İslam ile ilgili olmadığını söyleyen kimi
araştırmacılar olmuştur. Ancak bu sezgilerini cesaret ve açık
yüreklilikle ortaya koyanlar, bu söylemlerine bilimsel bir alt yapı
oluşturamamışlardır. Bu araştırmacılara göre Alevilik, Şamanizm'den
Budizm'e, Zerdüştlük' ten Mandeizm' e, Yahudilik' ten Hıristiyanlığa,
bütün dinlerin bir sentezidir. Bir yaşam biçimi ve bir kültürdür.
Alevilik elbette İslam 'la ilintili olmadığı gibi İslam'ın cemaat dışı
bir mezhebi de değildir. Ancak bunu öne sürenlerin dile getirdikleri
gibi Alevilik, çeşitli dinlerin ve çeşitli kültürlerin etkileşimi ile
ortaya çıkmış, ne olduğu belirsiz bir sentez hiç değildir.
Alevilik, yeryüzündeki hemen, hemen bütün inanışları etkilemiş, semavi
dinlere de başlangıç oluşturmuş, asıl kaynaktır. Yani "Serçeşmedir".
Bu araştırmada, çok katlı sır perdeleri altında özenle saki anmış
Alevi inanışının ruhu ortaya konulmaya çalışılmıştır.

ALEVİ SÖZCÜĞÜNÜN KELİME ANLAMI VE DEĞİŞİMİNDE YAŞANAN SÜREÇLER:

(Sayfa:31-32)
Bu sözcüğün(ALEVİ) kökeni, Anadolu'nun kadimdeki sessiz uygarlığı
Luviler ve Luviler'in çağdaşı ve komşuları Hititlere kadar uzanır. MÖ
2000 yıllarından itibaren Anadolu'ya gelen Hititler, yazışmalarında ve
kayıtlarında çivi yazısı kullanıyorlardı. Ancak Hititler' den günümüze
kalan kimi tabletlerin üzerinde, çivi yazısından başka bir yazı
kullanılmıştı. Resimli işaretler biçimindeki bu kutsal sembollere
"Hiyeroglif' deniyordu. Hiyerogliflerin bir kısım Hitit Dili'nde
yazılmış iken bir kısmı Anadolu'da Hititler Ie birlikte yaşamış ve
derin izler bırakmış bir başka Anadolu halkının dilinde yazılmıştı.
Hititler bu halka, Luviler diyorlardı. Luviler'in kim oldukları
bilinmiyor. Anadolu'ya Asya'dan geldiklerine dair kesin olmayan izler
var. Ancak bir şey var ki Anadolu' da halen kullanılan birçok yer
adının, onların dilinden geldiğini, Anadolu Türkçe'sinde Luvi dilinden
kelimelerin halil kullanıldığını ve asıl önemlisi Hititler aracılığı
ile onlardan kalan yazılı tabletlerde, Anadolu'nun ve insanlık
geçmişinin sırlarının saklı olduğunu, Luviler'le ilgili geniş bir
araştırma yapan Sefa Taşkın şöyle dile getiriyor "İö 2000 li yıllardan
sonra Hititlerin bıraktığı yazılı ve resimli belgelerin bize tanıttığı
Luviler adı verilen halkın, yalnız Anadolu'nun değil insanlığın derin
geçmişi ile ilgili önemli gizler taşıdığı günümüzde yeni, yeni ayırt
ediliyor." "Luvi sözcüğü birçok dilde ışık ve ışık kaynağı anlamına
gelen sözcüklerin kökünü oluşturmuştur. "Lukka, Hititçe' de ışıldamak
karşılığı kullanılıyordu"ı Latince'de ışık lux, İngilizce'de light,
İtalyanca'da lure, İspanyolca'da luz, Almanca'da licht tir. Fransızca'
da Iumiere, Hititçe lukka sözcüğünün tam karşılığı olarak ışıldamak
anlamını taşımaktadır. Bu kadim sözcük Türkçe'de a ön ekini alarak
alev olarak kullanıla gelmiştir (Alev bilindiği gibi Türkçe'de ateşin
kaynağında bulunan akkor halindeki ışık yalımına verilen isimdir. Işık
alevin yansımasıdır.
Luviler, Hititlerin bu halka taktığı bir isimdi ve bu isim, bu halkın
artık var olmayan dillerinde "Işık İnsanları" anlamına geliyordu.
Luviler için Sefa Taşkın tarafından ifade edildiği gibi, Alevilerin de
" ... yalnız Anadolu 'nun değil insanlığın derin geçmişi ile ilgili,
gizler taşıdığı" ve Alevi deyiminin aslında Işık İnsanı anlamına
geldiği, ilerleyen sayfalarda kanıtları ile beraber ortaya konacaktır.
Alevilik üzerine pek çok kitap yazılmış, araştırma-inceleme
yapılmıştır. Bu kitaplarda Alevi deyimi, Ali taraftarı, Ali'yi
sevenler ve Ali'ye bağlı olmanın bir ifadesi olarak ele alınmış,
deyimin Ali kaynaklı olmayabileceği, Ali' den türetiImemiş olabileceği
bir ihtimal olarak dahi ele alınmamıştır.

(On Altıncı Yüzyıl'ın son çeyreğine kadar,Osmanlı Padişah
fermanlarında ve yazışmalarında Aleviler,IŞIK TAİFESİ olarak
anılmışlardır.Osmanlı-Safavi çatışmalarında Işık Taifesi
(Aleviler) Safaviler' den yana oldular.Osmanlı'nın savaşı kazanmasıyla
Işık Taifesine karşı sürek avı başlatıldı.)

(Sayfa:40)
Yapılan katliamlarla soyunun yok olma tehlikesi ile karşı karşıya
kaldılar ve kurtuluş olarak çeşitli kelime oyunlarının arkasına
sığınarak kendilerini korumayı seçtiler. "Işık Taifesi" bugünkü
Aleviler' e, On Yedinci Yüzyıl' dan önce verilen isimdi. Ellerinde
bağlamaları ile köy köy dolaşarak, bu inanışın yayılmasını ve
yerleşmesini sağlayan misyoner ozanlara da "Işık" deniyordu.
Bir kelime oyunu ve bir ses benzerliğinin ardına sığındılar. Aşk, aşık
ve ışık sözcükleri, o dönemde Osmanlı Ülkesi 'nde kullanılan Arap
Alfabesi ile neredeyse aynı harflerle yazılıyordu. Okunuşları da
birbirlerinden pek farklı değildi. Misyoner ozanlar, kağıt üzerindeki
ışık yazısını, aşık olarak okuyarak kendilerine "Aşık" dediler.
Böylece ışıklara yönelik öfke ve şiddeti, kendi üzerlerinden
savuşturdular.

(Yani "AŞIK" KELİMESİNDE GİZLENDİLER! Işıklar beraberinde kendilerine
HORASAN ERENLERİ tanımlaması yaparak gizlenmeyi devam
ettirdiler.Onuncu yüzyıldan başlayarak Anadolu'ya göç eden TÜRKMEN'
lerin anayurdu Orta Asya'ydı.HORASAN sözcüğünün anlamı Fars kökenli
GÜNEŞİN YERİ anlamındadır.Bu insanlar Güneşin yerinden geldiklerini ve
ışık olduklarını usta bir düzenleme ile üzeri örtülü de olsa ifade
ediyorlardı.Asıl isimlerini ve sırlarını kelimelerin arkasına
saklamışlardı.
BU GİZLENİŞ DİYALEKTİK ANLATIMDAN! BAŞKA NE OLABİLİRDİ.)

(Sayfa:41)
Nefeslerde şöyle denmektedir(sözlü gelenek)
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.

Gabari'nin bir nefesinde;
Aşıklarız,ışıklarız elhak gedalarız (Aşıklarız,ışıklarız doğrusu
fakirleriz)
Şeydalarız felek-zedeler müptelalarız (Delileriz feleğin zulmüne
uğramış tutkunlarız)

Belirtmek gerekir ki, On Altıncı Yüzyıl' dan önce söylenmiş Alevi
nefeslerinde, Ali-Hasan-Hüseyin-Kerbela isimlerine pek rastlanmaz. On
Dördüncü Yüzyıl'da yaşamış ünlü Alevi bilgesi ve ozanı Yunus Emre'nin
Divanı, buna en güzel örnektir. Yunus Emre, Hz. Ali, Ehl-i Beyt,
Kerbela sözcüklerini şiirlerine hiç almamıştır. Yunus Emre'nin
nefeslerinde onun bir Işık İnsanı olduğu birçok yerde vurgulanmıştır.

Oruç,namaz gusulü,hac hiccaptır AŞIKLARA
AŞK ondan münehhez halis heves içinde
Ey AŞIKLAR,ey aşıklar IŞIK MEZHEBİ DİN'dir bana.

YUNUS EMRE

(OCAKLAR:Alevi örgütlenmesi ve yayılışı,ocaklar yolu iledir.ALEVİ
sözcüğü ALEV-IŞIK-OCAK(ışıktan,alevden gelen) çevresi içinde
GİZLENMEYE! DEVAM EDER.)

EVRENİN OLUŞUMU:

(Sayfa:47-4
Albert Einstein'in verilerinden yola çıkılarak. Alexander Freidmann ve
Georges Lemaiter tarafından öne sürülen ve George Gamow tarafından
1946 yılında genişletilen, Evrenin Başlangıcı Kuramı'na göre evren,
günümüzden 12 milyar yıl önce sıcaklığı ve yoğunluğu çok yüksek
ışıltılı bir yapının aşırı yoğunlaşması sonucu patlaması ile ortaya
çıkmıştır (Büyük Patlama). Bu yapı, yüksek yoğunluğu ve sıcaklığı ile
maddeyi anında yok eden bir ışıktı.
Güneş sistemimiz yaklaşık 4.6 milyar yıl önce, büyük patlama ile
ortaya çıkmış bir yıldızın dağılmasıyla ortaya çıkan, bulutsu bir
enkazdan doğmuştur. Güneş, sürekli devinim halinde bulunan bu bulutsu
enkazın Oltasında meydana gelmiştir.
Yeryüzünde yaşamın başlangıcı ve sebebi olan büyük enerji, güneşin iç
bölümündeki nükleer füzyon tepkimelerinde, Hidrojenin yanarak Helyuma
dönüşmesi ile ortaya çıkar. Bu enerji, görünür ışık ve kızılaltı ışık
olarak uzaya yayılır.
Işıktan gelen anlamındaki Alevi sözcüğü, etimolojik köklerini, evrenin
ve insanın kendi Yaradılışının ışığa dayalı geçmişinden alır. İnsan
ışıktan gelmiştir, Alevidir.
Aleviliğin yedi büyük ozanından biri olan Şah Hatayi, yaşamın kaynağı
olan enerjinin, bir yıldızdan bir yıldıza dolaştığını, sonunda güneşte
toplandığını, burada yanarak açığa çıktığını ve yeryüzüne ulaşarak
yaşamı başlattığını, bir dörtlüğünde şöyle anlatıyor;

Bir kandilden bir kandile atıldım (Bir güneşten bir güneşe atıldım)
Turab oldum yeryüzüne saçıldım (Toz oldum yeryüzüne saçıldım)
Bir zaman hak idim hak ile kaldım (Bir zaman Gerçek idim Gerçek'le
birlikte kaldım)
Gönlüme od düştü yandım da geldim (İçime ateş düştü yandım da geldim)
Hatayi

(Sayfa:54-55)
YARADAN'IN TANIMI:
Aleviler, İslam'ın temeli olan, bir Yaradan ve yaratılanlar olduğu
inancına katılmazlar. Alevi İnanışı'nda, Yaradan ve yaratılan birdir.
Yaratılmışların bütünü, Yaradan'ın kendisidir. Vahdet-i Vücut
(Varlığın Birliği) olarak ifade edilen bu Alevi inanışını, İslam
kalıplarına sığdırmak mümkün değildir.

ÖLÜMDEN SONRASI:
İslam'ın bir diğer temel inanışı olan, öldükten sonra cennet ve
cehennem inancı, Aleviliğin özünde yoktur. Alevilikte "Devriye"ye
inanılır. Devriye inanışında kısaca, öldükten sonra çeşitli biçimlerde
yeryüzünde tekrar vücut bulunacağına ve yeryüzüne bu geliş gidişIerin
İnsan-ı Kamil (olgun insan) oluncaya kadar süreceğine ve olgunlaşan
insanın bu aşamada geldiği kaynağa geri dönerek Yaradan ile
bütünleşeceğine inanılır. "Devriye" İslam' ın asla kabul etmediği bir
inanış kalıbıdır.

EVRENİN YARATILIŞI:
Alevilik inanışında yaratılış, kudretten kopan ve arşta asılı duran
bir kandilden (Güneş) gelen ışığın yeryüzüne ulaşması ile başlamıştır.
Alevi inanışının esası olan ışık aracılığı ile varoluş, İslam'ın
anlatımları arasında yer almaz.

İNSANIN YARATILIŞI:
Alevilik ile İslam İnanışı arasındaki bir diğer önemli fark, insanın
yaratılışındaki inanç farklılığıdır. İslam İnanışı'na göre Allah
Adem'i topraktan yaratmış ve Adem'in kaburga kemiğinden de Havva'yı
yaratmıştır. Alevilikte ilk insanın yaratılışı çok farklıdır; Alevi
inanışında ilk insan Kırklar Meclisi'nde, Kırklar Meclisi'nin kararı
ile Kırklardan Biri 'nin özünün, seçilmiş varlığa (Güruh-u Naci)
katılması ile yaratılmıştır.
Evrenin yaratılışı, insanın yaratılışı, cennet-cehennem ve Tanrı' nın
tanımlanması gibi en temel konularda İslam' dan çok farklı inanışlara
sahip Aleviliğin, İslam'ın bir mezhebi gibi sunulamayacağı açıktır.
Aleviliği İslam'dan asıl ayıran, bu inanç farklılıklarıdır.
Eğer Alevilik İslam' dan en temel konularda bu kadar keskin çizgilerle
ayrılmamış olsa idi, dört yüz yıl boyunca süren, Aleviliği İslam içine
monte etme ve Aleviliğe aidiyet kazandırma çaba(lama)ları şimdiye
kadar başarıya ulaşmış olurdu.
Aleviliğin kimlik, adres ve başlangıç sorunu yoktur, Aleviliğin kendi
kimliği vardır, adresi kendi evidir.

(Sayfa:73-74)
Anadolu Tarihi bir bakıma, birbirlerine karşı hoşgörüsüz dinlerin
savaşlarının tarihi gibidir.
Hititlilerin egemenlik sınırları içinde, gizli bir uygarlık yaratan
Luviler' den bu yana Alevilik, Anadolu' da hakim unsurların inançları
içine yerleşerek varlığını sürdürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştir.
Aleviler tarih boyunca çok ağır saldırılara maruz kaldılar.
tehlikelerden korunmak için ustaca kelime oyunları kullandılar, ancak
inanışlarından hiçbir zaman vazgeçmediler. Seçtikleri kelimelere biraz
dikkatlice bakıldığında, tanımlama eksiği olmayan, ancak kendilerini
koruyabilecek ses benzerlikleri içeren deyimler olduğu görülecektir.
Başlangıçta bu söz oyunları iyi işlev gördü. Kapalı bir toplum olarak
yaşayan Aleviler, kendilerinin ışık insanları olduklarını biliyorlar,
ancak dışarıdaki insanlara (yabancılara) biz Aleviyiz ve Hz. Ali'ye ve
Ehli-Beyt'e bağlıyız diyorlardı. Böylece mümkün olabildiği kadar
fundamental bağnazlıklardan korunuyorlardı.
Var olabilmek için gizli kalmak, Anadolu Aleviliğinin saklanışının
diğer bir önemli sebebidir.
Yaradılışla başlayan maceranın sahne düzeni içinde, sembol motiflerle
ve mistik bir müzik eşliğinde sahnelenmesi olan Alevi Ayin-i Cem'i,
şimdiye kadar gizli kalmış Alevi inancının temel taşıdır.

BU İNANIŞ KALIPLARI İKİ ANA BAŞLIK ALTINDA TOPLANABİLİR; -YARADILIŞ -
VARLIĞIN BİRLİĞİ (Vahdet-i Vücut)

(Sayfa:75-76)
ALEVİ NEFESLERİNDE YARATILIŞ ÜÇ AŞAMADA ELE ALINIR:

-EVRENİN ORTAYA ÇIKIŞI
-DEVRİYE -
İNSANIN HALK EDİLİŞİ

ALEVİ İNANIŞINA GÖRE YARATILIŞ:

Alevi inanışına göre evrenin ortaya çıkışı,kendinden başka her maddeyi
anında yok edecek yoğunluk ve sıcaklıktaki ışığın patlaması ile
olmuştur.Bu patlama sonrasında birkaç aşama geçirerek güneşte toplanan
enerji,burada yanarak ışığa dönüşmüş ve yeryüzüne ulaşarak dünyada
yaşamı başlatmıştır.
Yeryüzünde yaşam formları,evrim yolu ile çeşitlenmiş,önce cansız
varlıklar(hareketsizler)ortaya çıkmış,sonra bitkiler,hayvanlar ve
nihayet insansı varlıklar vücuda gelmiştir.Bu evrim süreci DEVRİYE
olarak olarak adlandırılır.
İnsanın halk edilişi,Aleviliğin "Sırr-ı Hakikat"' lerinden
biridir.Saklanmış bir gerçektir.Bu ilahi bir sırdır ve Alevi yolu
içinde,dört kapı,kırk makamdan geçerek aydınlanan ve bu sırrı taşımaya
ehil hale gelenlere verilir.Sekahüm sırrı olarak adlandırılan bu
inanışa göre,insan evrimleşmesini bir başka gezegende tamamladıktan
sonra,kendisini öz ve suret olarak yeryüzündeki insansı varlığa
genetik yolla transfer etmiş onun içine yerleşmiş ve yeryüzüne
inmiştir.
Alevi inanışında insan varlığının iki evresi vardır
birinci evrede insan bedenleşmemiş bir enerjidir,ışıktır(nur-ı kadim)
ikinci evrede insan devriye yolu ile evrimleşerek vücut bulmuş ve
cisim olarak ortaya çıkmıştır.
İnsanın bu iki evresi Alevi nefeslerinde ayrılmaz şekilde birbirinin
içine girmiştir.
Alevi inanışının kalıpları,semavi dinlerin
anlatımlarından,uzlaşmaz,örtüşmez bir biçimde ayrılır.Aleviler'e göre
inandıkları şeyler,gerçeklerdir.ALEVİLİK GERÇEKLERİN BİR AMAÇ İÇİN
YETİŞTİRİLMİŞ BİLGELER ARACILIĞI İLE GELECEK NESİLLERE
AKTARILMASINI,KENDİSİNE MİSYON EDİNMİŞ BİR DİNDİR.

(SAYFA:77)
EVRENİN ORTAYA ÇIKIŞI:
Zamanın gerisinde en eski geçmişe gidildiğinde karşımıza " big bang "
denilen büyük patlama çıkar.Evrenin başlangıcını oluşturan büyük
patlama öncesi olağanüstü parıltılı sıcak ve yoğun bir ışık
vardı.Evrende var olmuş her şeyin aslı ışıktır.Bu ışık herşeyin
öncesinde,doğudan batıya,her yeri kaplamaktaydı.Sonra büyük patlama
oldu.Büyük patlama öncesini Jaques Girardon şöyle tanımlıyor
"O çok şaşırtıcı bir andı,yoğunluğu o kadar yüksekti ki maddenin
kendisi bile var olamıyordu.Işımadan başka bir şey yoktu." Yani önce
ışık vardı.
" üstelik o kadar yoğun ve sıcaktı ki maddeyi anında yok ediyordu."
ALEVİ İNANIŞINA GÖRE EVRENİN YARATILIŞI "Yüce bir Nur'dan fışkırma
(büyük patlama-big bang) ile başlamıştır.Bu Nur'dan geliş her şeyin
aslına rucu edeceğini bildiren ilahi yasanın hükmü gereği; Nur'a geri
dönüş ile sonlanacaktır.

(sayfa:7
Bu patlamadan evren doğdu.İnsanlığın bilebildiği bu en eski geçmişten
sonra ortaya çıkan bir yıldızın,daha sonra dağılması ile oluşan enkaz
bulutundan,güneş ve dünyamız ortaya çıktı.Güneşte bulunan ve yanarak
ışığa dönüşen,dünyadaki yaşamın başlangıcı ve sebebi olan enerji,büyük
patlamadan önce asıl kaynakta bulunuyordu.Bu enerji büyük patlamadan
sonra bir yıldızda toplandı.Bu yıldızın dağılması ile güneşe geldi ve
burada yanarak ışığa dönüştü ve yeryüzüne ulaşarak yaşama dönüştü.
Evrenin ve dünyadaki var oluşun ve yaratılışın başlangıcından bu güne
kadar olan tüm safahat,Alevi nefeslerinde şaşmaz bir bilimsel
doğrulukla yer almıştır.

(sayfa:82-83-84-85-86)
DEVRİYE:
Alevi inanışında insan ruhunun asıl kaynağı olan gerçek varlıktan
(Vücud-u Mutlak) ayrılıp,tekrar ona dönünceye kadar geçireceği
evrelere "DEVRİYE" denir.
İnsan babanın beline ananın rahmine gelmeden evvel,önce cansızlar
(hareketsizler),sonra bitkiler ve hayvanlar aleminden
geçer.İnsan,cansızlar,bitkiler ve hayvanlar aleminden önce,dört
kuvvetin içindedir.Bu dört kuvvet toprak,su,hava ve ateş ile temsil
edilir.İnsanın dört kuvvetten önceki hali ise nurdur(ışıktır).Nur ise
Vücud-u Mutlak'tan (Gerçek Varlık) kopmuştur.
İnsanın başlangıcının cansız varlıklar olduğu,buradan sırası ile
bitki,hayvan ve insana,uzun bir evrim süreci içinde doğal seçilim
kuralı ile ulaşıldığı,Charls Darwin tarafından Türlerin Kökeni adlı
eserde ortaya konuldu.Gök bilimciler yeryüzünde yaşamın kaynağı olan
güneşin 12 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlama ile ana
kaynaktan (gerçek varlık) kopan bir yıldızın enkazından doğduğu
konusunda hem fikirdirler.

Yeryüzünde yaşamanın sebebi ve kaynağı güneşten gelen
enerjidir.Ancak,EVRENİN DÖRT BÜYÜK KUVVETİ (TOPRAK,SU,HAVA VE ATEŞ)
OLMASA,DÜNYADA YAŞAM YİNE OLMAZDI.Bu dört temel kuvvet bizi yeryüzünde
tutar,maddede molekül kolezyonu sağlar,yıldızların merkezlerindeki
termonükleer tepkimeleri ve evrenin genişlemesini yönetir.Evrenin kısa
tarihi adlı eserinde Joseph Silk bu dört temel kuvvet için " bir
galaksinin doğumundan,bir bebeğin doğumuna kadar bilinen tüm
olaylardan sorumludur" demektedir.
Alevi inanışına göre insan ruhunun geldiği asıl kaynağa dönüşü ancak
insanın olgunlaşma sürecini tamamlaması ile olur. Önce cansız nesne,
sonra bitki, hayvan ve insan bedenlerinde ortaya çıkan ruh, İnsan-ı
Kamil (eksiksiz, olgun insan) konumuna ulaştığında geldiği kaynağa
geri döner. Yaradan ile bütünleşir, onun içinde erir.
İnsan-ı Kamil'in, gerçek Yaradan olan Vücud-u Mutlak ile bütünleşmesi
ile devriye tamamlanmış olur. Devriye iki yaydan oluşan bir dairedir.
Bu dairenin gerçek varlıktan (Vücudu Mutlak) koparak yeryüzünde cansız
varlığa gelene kadar bölümünü kapsayan evrelere, inen yay (kavs-ı
nuzul) denir. Cansız nesneden bitkiye, hayvana, insana ve insandan
kamil insana ve kamil insandan Yaradan'a dönüşü kapsayan evrelere de
çıkan yay (kavs-ı uru c) denir.
Alevilik'te devriye inancının bir parçası olarak "ruhun ölmezliği"ne
ve "ruh göçü"ne inanılır. Bu inanışa göre ölümlü olan bedendir, ruhlar
ölmez. Bu inanış Alevilik'te "can ölmez ten ölür" cümlesi ile ifade
edilir.
Bedenin ölümü ile, ruh bedenden ayrılarak başka bedenler ve görünümler
altında yeniden ortaya çıkar. Ruh yaşamın kendisidir ve bir enerjidir.
Hiçbir zaman yok olmayacak asıl kaynağına geri dönünceye kadar değişik
görünümlerde hep var olacaktır.
Ancak İnsan-ı Kamil olan insan ruhu gerçek varlığa, asıl kaynağa
(Vücud-u Mutlak) yani Yaradan'a kavuşur, onunla bütünleşir. Alevi
deyimi ile "Hakk ile Hakk olur". Hak ile hak olmak "gerçek ile gerçek
olmak" demektir.

Alevilik'te İnsanı-ı Kamil mertebesine ulaşmış kişiye "eren" denir.
Eren deyimi, olgunlaşma sürecini tamamlamış, İnsan-ı Kamil olmuş Alevi
mürşitlerini, pirlerini tanımlayan bir sıfattır. Bu mertebeye ulaşmış
kişilerin isimleri bu sıfat ile süslenir (Baba Erenler, Horasan
Erenleri, Urum Erenleri gibi).
Erenler ölmezler "Hak'ka yürürler". Bu yüzden Alevi pirleri,
mürşitleri, uluları için öldü denmez "Hak'ka yürüdü" tabiri
kullanılır.

Henüz olgunlaşmamış İnsan-ı Kamil mertebesine ulaşmamış kimseler için
"ham ervah" tabiri kullanılır. Henüz olgunlaşmamış "ham ervah "ların
arkasından "devri asan olsun" (devri kolay olsun) diye dua edilir. Bu
dua ile olgunlaşıp, Yaradan'la bütünleşmesi için "ham ervah"a kolaylık
dilenir.

Alevi Sözlü Geleneği içinde "devriye"yi konu alan sayısız manzum eser
vardır. Bunlar "devriye" olarak adlandırılır. Gufrani'nin devriyesi
bunlara bir örnektir;

Katre idim ummanlara karıştım,
Kaç bulandım, kaç duruldum kim bilir?
Devre edip alemleri dolaştım,
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir?
Bulut olup ağdığımı bilirim,
Boran ile yağdığımı bilirim,
Alt(ı) anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir?
Kaç kez gani oldum, kaç kere fakir,
Kaç kez altın oldum, kaç kere bakır,
Bilmem ki kaç katip ismimi okur?
Kaç defterde kaç dürüldüm kim bilir?

(Sayfa:87-8
İNSANIN HALK EDİLİŞİ:
Evrim Teorisi'nin babası Charles Darwin büyük teorisini 1853 yılında
yayınladığı Türlerin Kökeni (Origin Of Species) adlı kitap ile ortaya
koydu. Darwin evrimleşme kuramı ile, adına doğal seçilim dediği,
genetik olarak güçlü bireylerin hayatta kalarak çoğalmaları ve
güçsüzlerin varlıklarını sürdüremeyip ortadan kalkması sonucu, daha
gelişmiş kuşaklara ulaşıldığını savunuyordu.
Darwin, cansız varlıkların tek hücreli canlılara, tek hücreli
canlılardan çok hücreli organizmalara doğru, yavaş ve emin adımlarla
hareket eden ve insanoğluna kadar gelen evrim sürecini, kanıtları ile
beraber ortaya koyduğundan bu yana insanlar, Tevrat, İncil ve Kuran'da
anlatılan yaratılış hikayelerine olan inançlarından adım, adım
uzaklaşmaya başladılar.
Türlerin doğal seçilim yolu ile çeşitlendiğini, bu yolla cansız
varlıklardan tek hücreli canlılara, tek hücreli canlılardan çok
hücreli karmaşık organizmalara geçerek sonunda insanın Ortaya
çıktığını savunan Darwin' in Evrim Kuramı, semavi dinlerin
teologlarında tam anlamıyla şok etkisi yaptı. Bütün dinler bin
yıllardan bu yana varoluşun yaratılış ile olduğunu söyleye
gelmişlerdi.
Darwin 'in Evrim Kuramı sonu gelmez bir tartışma başlattı. İnsanlar,
yaratılışçılar ve evrimciler diye iki kampa ayrıldılar. İnsanlar
arasındaki bu kamplaşma artarak devam ediyor.
Kutsal Kitapların, yaradılış hikayeleri inandırıcılığını korumasa da,
bilim adamları tarafından birkaç farklı tezle ortaya konan insanın
evrimleşme süreci, tartışmalı konumunu muhafaza etmektedir.
İnsan evrimini nasıl tamamlamıştır? "Kültürel gelişimin tümüne yönelik
usul usul ilerleyen birikimsel bir süreçle mi, yoksa kültürü yaratıp
yönlendirmeye doğuştan ayarlanmış insan beyninin, biyolojik sığasında
bir tür köklü değişiklikle mi yüz yüzeyiz? ,,16 Cambridge Üniversitesi
Arkeloğu Paul Mellars tarafından sorulan bu can alıcı soruya, bilim
adamları doyurucu olamayan farklı cevaplar veriyorlar.

(Sayfa:90-91)
Aleviler evrim yolu ile türlerin değişimine inanırlar,ancak Alevi
inanışına göre devir süreci içinde insansı varlıktan insana
geçişte,evrim sürecine dünya dışı varlıklar tarafından genetik
müdehalede bulunulmuştur.Bu kanıtlanması son derecede zor bir
söylemdir.

(sayfa:109-110)
ALEVİ İNANIŞI'NDA VARLIĞIN BİRLİĞİ Varlığın Birliği anlayışı esas
olarak, Yaradan (Halik) ve yaratılan (Mahluk) arasında ikiliği
reddeden, Yaradan ve yaratılanın tek bir varlık ve tek bir gerçek
olduğunu, yaratılanın Yaradan'dan ayrı
bir gerçeklik olmadığını kabul eden ve bu yanı ile Yaradan ve
yaratılanı ayrı kabul eden (ikilik yaratan) İslam'dan ayrı bir
inanıştır. Varlığın Birliği, Alevi felsefesinin ve inancının özünü
teşkil eder. İslam'da var olan Allah'tan başka Tanrı yoktur (La İlahe
İllallah) söylemi, Varlığın Birliği anlayışı içinde, Allah'tan başka
varlık yoktur (La Mevcude İllallah) cümlesi ile ifade edilir.
Alevi inanışına göre varoluşu yaratan ve yaratılan olarak bölmek,
ikilik yaratmaktır. Yaratan ve yaratılan birdir, tektir. Bu tek olan
Yaradan'dır. Ancak yaratılmış olan her şey insan da dahil, bu tek olan
Yaradan'ın dışında değil onun içindedir. Yaradan ve yaratılan aynıdır.
Yaradan' dan başka varlık yoktur. Yaratılmış olanın tamamı Yaradan'ın
kendisidir. Alevi inanışına göre "en büyük en küçükte gizlidir." Bu
yüzden insan, Yaradan'ın kendisidir. Varlığın Birliği İnanışı, Alevi
deyişlerinde kısaca "Ene-l Hakk" olarak ifade edilir. "Ene-l Hakk",
"ben Allahım" demektir. Bu deyim ünlü sufi Hallac-ı Mansur tarafından
911 yılında Bağdat'ta söylenmiştir. "Ene-l Hakk" dediği için öldürülen
Mansur, dinler tarihinin en gaddar ve en acımasız cinayetlerinden
birine kurban gitmiştir. Ölmeden önce sayısız işkenceler yapılan, bin
sopa vurulan, sonra kolları ve bacakları kesilen, sonra asılan,
ölümünden sonra da başı gövdesinden ayrılarak teşhir edilen ve gövdesi
yakılan Mansur, Anadolu Aleviliği için de efsaneleşmiştir. Varlığın
Birliği İnanışı, Alevi edebiyatı içinde Mansur'un ifade ettiği, "En e-
I Hakk" deyimi ile sıkça tekrarlanmıştır.

Niyaz ehlindeniz zannetme zahid
Meşhur-u cihandır nazımız bizim
Sözümüz mutlaka canana ait
Ene-l Hakk çağırır sazımız bizim
Derviş Ruhuilah
Işık oduna yananlann
Tüm vücudu nur olur
OL ad oda benzemez
Hiç belirmez zebanisi
Andaki mest olanlann
Olur Ene-l Hakk sözleri
Hallac-ı Mansur gibidir
En kemine divanesi

Yunus Emre

Varlığın Birliği İnanışı'na göre Yaradan, mutlak varlıktır.
Evrendeki bütün varlıklar Yaradan'ın yansımasıdır. Varlığın Birliği
Yaradan ile yaratılışı birleştiren, yaradılış içinde denge sağlayan
ilahi bir haldir. Yaratılışın dengede durmasının sebebidir.

(Sayfa:111-112-113)
AYİN-İ CEM VE KIRKLAR MECLİSİ
Resmi tarihin kabul ettiği en eski yazılı belgeler olan Sümer
Tabletleri bizleri Alevi ibadetinin temel taşı olan Ayin-i Cem'in
köklerine ulaştıran, kadim ve kabul edilmiş kaynaklardır. Beş bin
yıldan daha eski zamandan günümüze ulaşmış bir Sümer Silindir
Tableti'nde Ayin-i Cem'in hazırlık bölümleri ve on iki hizmetli, bugün
Alevi-Bektaşi tekkelerinde ve köylerinde yürütülen Ayin-i Cemler' ine
şaşkınlık verecek derecede benzer biçimde anlatılmıştır. Ancak Alevi
geleneği Ayin-i Cem'i, bu kayıtlı ve yazılı beş bin yıllık geçmişten
çok daha eskilere götürmektedir. Alevi inanışına göre ilk Ayin-i Cem,
İnsanın yaratıldığı Kırklar Meclisi'nde yürütülmüştür. Aleviler' in
yeryüzünde yürütüldüğü Ayin-i Cemler İnsanın yaratılması sırasında
arşta toplanan Kırklar Meclisi tarafından yürütülen Cemin yeryüzündeki
tekrarlarıdır.

Bazen hallar, sultanlar Ayin-i Cem'e "eşiğe yüz sürerek" girdiler.
çoğu kez bu kutsal gösteri, kolluk kuvvetlerinin yoğun takiplerinden
kaçırılarak, metruk köy evlerin de. korku içinde, gizlice ortaya
konuldu.
Alevi Ayin-i Cem'i Sırr-ı Hakikati gizlemek, korumak ve sonraki
kuşaklara aktarmak için seçilmiş en eziyetli yoldu. Aleviler on
binlerce yıldır bu eziyetli yolun içinde ağır bir zulüm yükü altında,
büyük bedeller ödediler ama Alevi Ayin-i Cem'ini canlı tutmaktan,
yaşatmaktan vazgeçmediler.

dünyanın sırları yalnızca Alevi Ayin-i Cem'inde veya Alevi
nefeslerinde saklı değildir. Eski dünyada yaşamış birçok topluluk bu
sırları korumak için farklı yöntemler geliştirmişlerdir. Naakaller
sırlarını kil tabletler Üzerine sembollerle yazmışlardı. Kadimde
Meksika' da ,sırlar taşlar üzerine oyulmuştu.Eski dünyada, Mısır'da
Hermes okulundan yetişen bilgeler İskenderiye'de sırlarla donanmış
büyük bir kütüphane oluşturmuşlar, Kumran'da Esenniler sırlarını
kağıtlara dökerek, ağızları mumla kapatılmış küpler içinde toprağa
gömmüşlerdi. Alamut Kalesi'nde Hasan Sabbah , sırların saklandığı
belgeleri, kuş uçmaz yükseklikte, koruma altına almıştı.

Ancak, hiçbir topluluk sırrı saklamada ve bugüne aktarmada Aleviler
kadar başarı sağlayamamışlardır. Aleviler sırlarını Naakal
Tabletleri'nde olduğu gibi kil tabletler üzerine yazmış olsalardı veya
Meksika Tabletleri'ndeki gibi taşa kazımış olsalardı bu sırlar belki
de yıkılmış bir mabedin kalıntıları içinde yok olup gidecekti.
Aleviler bu sırları kağıda döküp kitaplaştırsalardı, muhtemelen
İskenderiye Kütüphanesi veya Alamut Kalesi Kitaplığı'nda binlerce
kitabın uğradığı sondan
kurtulamayacaktı. Veya Kumran Tomarları gibi ıssız bir mağarada
bulunmayı bekleyecekti. Aleviler zor olanı seçtiler ve zulüm yükünü on
binlerce yıldan bu yana hiç can telaşına düşmeden metanetle taşıyarak,
sırlarını bu güne getirdiler.
Alevi inanışının bütününde olduğu gibi Alevi Ayin-i Cem'inde de yoğun
bir Safavi-Şii istilası vardır.

Alevi özneleri İslam özneleri ile yer değiştirmiştir. Alevi ibadeti
içindeki Şii söylemi Aleviler tarafından gizlenmek amacı ile bilinçli
olarak ortaya atılmış, Alevi ibadetinin içindeki Alevi adlar yine bu
gizlenmenin gereği olarak Aleviler tarafından bilinçli olarak İslam
özneleri ile değiştirilmiştir. Müslüman bağnazlığının, soykırımından
kurtulmak için Aleviler tarafından ortaya atılan söylemler, Aleviliği
istila ederek, zaman içinde Aleviliğe İslam'ın cemaat dışı (sapkın)
bir mezhebi görüntüsü vermiştir.

(Sayfa:135-136)
İnsanlığın yaşadığı en büyük felaketi olan. Tufan ve Tufan sonrası,
Ayin-i Cem içinde sembollerle anlatılan önemli olaylardan biridir.

Günümüzden on iki-on üç hin yıl önce yaşanan bu felaket, sadece
yeryüzünün belli bir bölümünü suların basması ile olmadı. Yer
kabuğunun altında sıkışan gazların oluşturduğu volkanlardan fışkıran
sülfiir bulutları gökyüzünü kapladılar, bir yandan da bu volkanların
oluşturduğu patlamalar ve depremlerin oluşturduğu tsunamiler
yeryüzünde su baskınlarına sebep oldu. Gökyüzünü kaplayan sülfür
bulutları uzun süre dünyayı karanlıkta bıraktı. Güneşin ve ışığın
gerekliliği o karanlık dönemlerde daha iyi anlaşıldı. İnsanın
yaratılışından sonra yeryüzünün yaşadığı bu en büyük felaket yakın
zamana kadar Ayin-i Cem içinde sembollerle yaşatıldı.
Aleviler geçmişte yürüttükleri Ayin-i Cemler' de, Ayin-i Cem'in sonuna
doğru ışıkları (çerağları) kısa bir süre için söndürüp sonra tekrar
yakıyorlardı. Hariciler tarafından çeşitli ipe sapa gelmez iftiralarla
(MUM SÖNDÜ) horlanan bu ritüel asılsız ve sonu gelmez iftiralar
yüzünden Ayin-i Cem' den çıkartıldı. Işıkların kısa süreli
söndürülmesi, dünyanın o felaket döneminde karanlıkta kalmasının bir
anlatımıydı. Işık ile karanlığın çekişmesini ve ışığın galip gelerek
insanlığı ve yeryüzündeki yaşamı tekrar aydınlatmasını ifade
bakımından önemli idi.

Not: Kitaptan yazıldığı şekliyle alıntılar yapılmıştır.Kitabı alıp
okumanızı tavsiye ederim.Alevilik kavramına farklı bir bakış açısı
sunmaktadır.Aleviliğin sırlarını gizlemenin bir anlamı yoktur artık
güneş balçıkla sıvanmayacağına göre gerçekler su yüzüne çıkmalıdır.

ALEVİLİĞİN GİZLİ TARİHİ
Demirin Üstünde Karınca İzi
Chiviyazıları (mjora)

Alican

unread,
Jan 13, 2009, 9:18:26 AM1/13/09
to kılıçkaya
Bir başka açıklama Lema UMAY tarafından kaleme alınmış


ANADOLU ALEVİLİĞİNİN ANTİK KÖKLERİ

Anadolu Aleviliği ve Bektaşi inanışlarının tarihsel derinliklerinin,
incelenmesi, yorumlanıp sorgulanması; üzerinde yaşadığımız
coğrafyanın anlaşılması/anlatılması demek olacaktır. Anadolu sadece
siyasal tarihin kavşaklarında önemli bir coğrafya değil, aynı zamanda
dünya teoloji (din bilimleri) tarihçiliği açısından da önemli bir
coğrafyadır. Anadolu inanışları heterotopyasının (homojen olmayan)
yansız anlatılması, bugün yaşadığımız fikir/bilgi ayrılıklarının son
bulması demek olacaktır.


Nitekim, Anadolu inanışları, antik çağlardan günümüze değin yansız
yorumlanamamış, bilgi aktarımı ise Avrupalı oryantalist
tarihçilerinin (doğu bilimleri) sansürleri ile gerçekleşebilmiştir.
Anadolu tarihinde 'yaşanmış ve bitmiş gözüyle' anlatılan kültürel
zenginlikler bu sansürün en önemli kanıtıdır. Bizler biliyoruz ki;
koruyup taşıyabildiğimiz renkleri/bilgileri kullanarak kültürel bir
tablo yaratıp anlatabileceğiz. Bu tablonun en dominant figürünü,
yaşanmış ve bitmiş gözüyle göremiyor, açıklayamıyoruz. Kendimize
cahil kalıyoruz. Alevilik ve Bektaşilik figürünü görüp tanıyabilmemiz,
tablomuzdaki önemini fark edebilmemiz, tarihte kapatılmış sayfaları
açmakla mümkün olacaktır.


7.Yüzyılda Sivas-Divriği (Tebrike), Malatya, Erzincan üçgeninde
şekillenen Paulikian inanışı; Bizans İmparatorluğu'nu oldukça
uğraştırmış, etkileri yüzyıllarca sürmüş bir inanıştır. Paulikianlar,
Bizans İmparatorluğunun siyasi ve dini otoritesini reddediyor,
kiliseleri ve azizleri kutsal saymıyorlardı. Haç'ı, İncil'i ve kilise
ikonlarini kutsal bulmuyor, bu nedenle de kilise ayinlerinin gereksiz
olduğunu savunuyorlardı. Iran maniheizmi ile Hristiyanlığı
sentezleyen bu inanışın mensupları, Tanrı'nın bu yeryüzünde bir
kudreti olmadığını düşünüyor, İsa peygamber'in yeniden dünyaya
geleceğine inanıyorlardı. (mehdici-mesiyanizm) Asıklık (asugh)
geleneği olan Paulikianlar, aşıkların müziği eşliğinde sema dönerek
ibadet ediyorlar, bu törenlere kadın ve erkek birlikte
katılıyorlardı. Kadınlar dilerlerse başlarını örtmüyorlar,
cemaatlerde erkeklerle eşit hak ve statüye sahip bir şekilde
bulunuyorlardı. Çağına göre oldukça özgürlükçü bu tavırları, onların
hakaret ve iftiralarla anılmalarına sebep olmuştur.



Din adına cinsel hayattan vazgeçmiyor, kilisenin koyduğu yasaklara
asla itibar etmiyorlardı. Din adamları evlenebiliyor, bir iş kurup
meslek sahibi olabiliyorlardı. Paulikianlar için, iffet ve erdem en
önemli vasıflardı. Bunlara sahip olduğuna inanan kişinin ibadet etmesi
gerekmiyordu.


Paulikianlar Ermeni'ydiler. Bir kişi, Paulikian cemaatine katılmak
istediğinde, o kişinin kulağına "eline, diline, göğsüne (iffetine)
hakim ol" mührü fısıldanır, bu ritüelin ardından kişi her kim olursa
olsun cemaate alınırdı. (Bektaşilik'le olan benzerliği dikkate
değer)



Paulikian şehirlerinin (Sivas, Erzincan, Erzurum, Malatya) ticaret
yolları ile konumu ayrıca Paulikianlarin ticaret ve el sanatlarında
(kuyumculuk, dokumacılık...) usta olmalarından ötürü bu şehirler
zenginleşip, güçlenmişlerdi. Bizans İmparatorluğu, Paulikianlar ve
diğer Ermeni halkları devlet düşmanlığı ve sapkınlıkla suçlayıp,
haklarında ölüm fermanları çıkarmıştır. Bu halklar yerli olmalarına
rağmen yabancılaştırılmış, isyanları kanla bastırılmıştır.


9. yüzyılda bağımsızlığını ilan eden Paulikianlar, Sivas-Divriği
merkezli bir devlet de kurdular. O donemde Malatya`ye hakim Müslüman
Arap orduları ile güçlerini birleştirip Bizans`a karşı savaştılar
(832). (Müslüman Arap orduları içinde 10.000 kadar Türk süvarisi
bulunmaktadır.)



Müslüman Arap orduları, Paulikianlarin ve diğer Ermenilerin yardımıyla
Ankara'ya kadar ulaşmışlardı. İrili ufaklı bir çok çatışmanın ardından
Bizans galip gelmiş, Arap ordularını geriye çekmeyi başarmıştır. Ve
ardından Bizanslılar, Paulikian- ve Gregoryen- Ermenilere karşı
acımasızlaşarak büyük katliamlar gerçekleştirmiştir. Sivas-Divriği'yi
tümüyle yakıp yıkmış ve Paulikianlari insanlık dışı işkencelerle
katletmiştir. Erzincan, Erzurum ve Sivas`da ki Ermeni halkı katledip
mal varlıklarına el koyan Bizans, dönemin çok değerli ve büyük
mücevherat stokuna sahip bu şehirleri yerle bir etmiştir. Bizans
kayıtlarına göre; katledilen Paulikianlar 100.000 i asmıştır. Bir
kısmi Trakya ve Balkanlara sürülen Paulikianlar, Bogomiller ismini
alıp, 16. Yüzyıla kadar inanç ve ritüellerini korumuşlardır.
Bogomillerin şehirleri ileriki zamanlarda Bektaşiliğin önemli
merkezleri olacaktır. Müslüman Arap emirliğine sığınan Paulikianlar,
oldukça garip bir anlaşma ile Müslümanlığı kabul ediyor göründüler.
Kendi ibadetlerini gizli yapmak, ancak görünüşte Müslüman olmak
şartıyla İslamiyet'i kabul ettiler. Malatya'da Döndü, Döne, Dönüş gibi
isimler yaygındır. Bizce önemli bir rastlantıdır.

Hristiyan Anadolu İslamileşirken, Hristiyanlığı heterodox (çember
dışı) çevreleri İslamiyet`in heterodox/Sünni olmayan yanını tercih
etmişlerdir. Bektaşilik ve Alevilik inanışları içerisinde de İslami
yorumlardan uzak inanış ve ritüellerini yaşatmışlardır. örneğin; ünlü
Bektaşi ozanlardan "Harabi, Hayrani, Aşık Vartan, Nikabi, Coşkuni,
Zeki, Civanaga..." Ermeni olmalarına rağmen Bektaşiliği benimseyip, bu
felsefe için değerli eserler yazmışlardır.



Alevi Bektaşi inançlarının tarihsel temelleri üzerine yayımlanmış
gerek akademik gerekse de popüler tarihçilik çalışmalarında, Paulikian
inanışına değinilmemektedir. Alevi inanışındaki ritüellerin, mehdici
inanışın, müziğin, sema dönmenin, kadın erkek eşitliğinin kökenlerinin
orta Asya ya da Horasan menşeili senkretik (bağdaştırmacı) inanışlar
olduğuna şüphe getirilmeksizin inandırılmaktadır. Oysa ki; bahsi
olunan ritüeller ve özellikler Paulikianlarin gelenekleri olup, ne
Avrupalı orientalist tarihçilerinin (doğu bilimciler) ne de Doğulu
tarihçilerin bahsetmek istemedikleri geçişler ve aynılıklardır. Sivas,
Erzincan, Malatya ve Erzurum yöreleri türkülerinin sahip olduğu ses
aralıkları, armoni ve edebi zenginlik, yerel/yerleşik (otantik)
özelliklerinin kanıtıdır. Ayrıca; bu yöre türkülerinin ve halk
edebiyatının göçmen Abdal müziğine ve edebiyatına hiç benzememesi, bu
sanatsal ürünlerin Horasan etkileşimi ile yaratılmadıklarının da bir
kanıtıdır. Bektaşi ve Alevi ayinlerinde bahsi olunan yörelerin
nefesleri okunmaktadır.

Anadolu Aleviliği, Hz. Ali kültünü 15. ve 16. Yüzyıllarda, Safevi-İran
propagandaları ve Şah İsmail (Hatayı) etkisiyle benimsemiş, Şia
etkileşiminden çok evvel, şuan ki ritüelleri (sema dönme, müzik,
edebiyat, hikayeleme, vecd, eşitlik,özgürlük) ve felsefesine (birlik)
sahip bir inanıştı.


Anadolu Aleviliğini, sadece Horasan ve Orta Asya Shaman kültleri/
Hz.Ali, Kerbela...kültleri ile açıklamayı tercih etmek, büyük bir
cehalet ve tarihi deformasyondur.

Lena Umay

http://www.odatv.com/index.php?id=14476
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages