demirsoydan "ALİ'NİN ÖYKÜSÜ" EMEKLİLİK KONUŞMAM Prof. Dr. Ali Demirsoy

89 views
Skip to first unread message

Grup Yönetici

unread,
Nov 17, 2012, 9:19:37 AM11/17/12
to erzincan-kemal...@googlegroups.com, turkiye-h...@googlegroups.com, Kemaliye ( Egin ) Tanitim Grubu, kef...@googlegroups.com, Ergü Köyü Yayın Grubu


---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: Ali Demirsoy <demi...@hacettepe.edu.tr>
Tarih: 17 Kasım 2012 14:55
Konu: demirsoydan
Kime: Ali Demirsoy <demi...@hacettepe.edu.tr>


EMEKLİLİK KONUŞMAM


“ALİ’NİN ÖYKÜSÜ”


15.11.2012, Prof. Dr. Ali Demirsoy


Eğer uygun bir ortama düşseydi, zekâsı ve yaratıcılık gücü ile Nobel


Ödülü alacak bir babanın, yine uygun bir ortama düşseydi zekâsı ve


becerikliliği ile kayda geçebilecek; ancak bir ilkokul diploması almak için


bile fırsat verilmeyen bir ananın, 1944 yılının soğuk bir kış ayında,


Erzincan/Kemaliye/Yuva köyünde dünyaya gelmişim. Yedi kardeşin


ayakta kalanı sadece ben olmuşum. Yaşamım boyunca hep en önemli


özelliğim olarak övündüğüm “direnme ve ayakta kalma gücüm” demek


ki o zamanlardan miras kalmış.


Köyümde bitirdiğim ilkokulun, kasabamda bitirdiğim ortaokulun,


Ankara’da bitirdiğim Gazi Lisesi’nin ve mezun olduğum Ankara Fen


Fakültesi Tabii İlimler Bölümünün kalitesini ve bana kazandırdıklarını


Hancı şiirini yazan şairin sözüyle “Ne siz sorun ne ben söyleyeyim…”


1964 yılında Kıbrıs’a çıkmaya çalışan Türkiye, petrol bulamadığı için


kımıldayamadı.


Neredeyse


20-21


yaşında,


neredeyse tam puanla bitiren biri olarak Türkiye’nin harp sırasında


kullanabileceği petrolü bulmak için oluşturulan ekibe stajyer olarak


Türkiye


karalarında


bizi


abad


bulunamayacağını sezinlediğim için geleceğin mesleği diye bilinen


biyoloji akademisyenliğini seçmeye karar verdim.


Atatürk Üniversitesinde açılan böyle bir kadroya üniversite hocalarım


beni uygun buldular ve 1966 yılının 26 Haziranında başarılı bir öğrenci


olarak “Nobel Almak Üzere” trene bindim. Atama işlemi bitip de


2


sandalyeme oturduğumda “uyduruk kaydırık bir doktoraya” da razı


beğendiğim


taraflarımdan


biri


de


yürüdüğüm yolu revize edebilme oldu.


Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunlar ne o gün ne bu gün yakamızı


bırakmadı. Üniversitede çalışmaya başladığım gün karşılaştığım siyasi


oyunları,


tehditler,


darplar


meslektaşlarımıza kadar uzanan öldürme olayları bizi kemirdi durdu.


Bazen bir derenin kenarına oturup da geçen her yılın adına bir taşı suya


attığımda, Can Dündar’ın iskeletini kurduğu, benim yaşadıklarımla


değiştirip uyarladığım şu şiiri hep mırıldanırım:


Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:


…."- N'apıyorsun" diye sordum.


"- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece


Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk


göğüsleyenlerin, zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.


İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin


bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?


Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu


raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...


Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin


karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi...


tezgâhından


meyve


almayacağımız


cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın,


üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.


Velhasıl ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.


3


bütün


gençliğimiz


ve


şimdi


çocuklarımıza


devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz...


"- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir


kenardan sessizce..."


Sonunda bomba Atatürk Üniversitesine düştü, çoğunu kardeşim


bildiğim, sevgiyle bağlandığım, hep dost olarak andığım bir sürü insan


yurdun dört bir tarafına saçıldı, benim nasibime hiç de düşünmediğim


hatta haz etmediğim Hacettepe Üniversitesi düştü. Belki giderim diye


yanımda getirdiğim paketlerin bir kısmını belirli bir süre açmadım bile.


Ancak şu anda karşımda ön sıralarda oturan saçlarının rengi atmış,


beni deli dolu halimle hatırlayan, taşkınlıklarıma büyük bir özveriyle ve


sevgiyle karşılık veren, her zaman yüzlerindeki sevgi ifadesinin içtenliğini


okuduğum birçok insan, ağabeyim, ablam; çalıştığım bölümdeki


insanların sevgisi, saygısı saklı tuttuğum paketleri bir bir açmama neden


Anabilim dalı, bölüm başkanlığı, kısa süreli de olsa dekanlık gibi


görevlerim, uzun süre yürüttüğüm yönetim kurulları ve senatörlük gibi


üyeliklerim, sonunda beni gerçek bir Hacettepeliye dönüştürmüştü.


Hacettepe’nin ve Türkiye’nin geçirdiği en bunalımlı dönemlerde, 1980


darbesinde ve onu izleyen baskıcı süreçlerde bu kadroyla omuz omuza


oldum. Köklerim Hacettepe’nin derinlerine kadar inmişti; öyle de kaldı.


Bu üniversitede kalmanın ve Siz’in gibi değerli meslektaşlarımla


neredeyse bir ömür geçirmenin onurunu hep yaşadım. Çoğunuz bana


olması gerekenden fazla hoşgörülü davrandı ve sevgisini hiç ihmal


etmedi. Bütün bunlardan sonra eğer birileri yıllar sonra Ali Demirsoy da


Hacettepe Üniversitesinde çalışmış dedirtebilirsem, bu da benim bu


üniversiteye armağanım olacaktır.


4


sadece


makale


yazıp,


atıf


düşünmedim; hele hele unvan almak için yapılması gereken bir angarya


görmedim.


Bilimsel


düşüncenin


geliştirilmesini


duygusunun artırılması olarak gördüğüm için kitlelere bu açıdan


ulaşmayı en önemli görevim bildim. Bunun gerçekleşmesi için zaman


zaman riskleri de alarak avazım çıktığı kadarıyla bağırdım; cılız birkaç


yankının dışında karşılığını ne yazık ki alamadım. Ancak, bir gün,


eminim, bu ülkenin geleceğinde çok daha iyi günler yaşanacak ve o gün,


bu günün siyasi çekişmeleri, patırtı ve gürültüleri içinde kaybolup giden


düşüncelerim ve sesim, çok daha iyi yankılanacak; işte ben o gün


yeniden doğmuş olacağım…


Bunca yıl içinde neler oldu neler bitti?


Aslında 33 yaşında profesör olmam nedeniyle, benimle aynı yaştaki


insanlar bile deneyimlerimi ve fikirlerimi sormaya başladıkları an, ben,


genç gruptan kopmuştum; ancak yaşlı kuşağa girmek için de çok


Verdiğim yanıtlar, herhalde dinleyenlerin çoğuna büyük bir olasılıkla


çok anlamsız geliyor olmalıydı; ama yine de unvanım nedeniyle çoğu


söylediklerimi can kulağıyla dinliyorlardı; ancak ben bu ilişkiden çok


önemli bir şeyi öğrenmiştim: Bizzat yaşamadan hiçbir şeyin kendi


malımız olacak biçimde öğrenilemeyeceğini keşfetmiştim. Dinleyeceksin,


not alacaksın; ancak zamanı geldiğinde bire bir yaşayacaksın ve o


zaman yaşamın ne demek olduğunu öğreneceksin. Daha önce


öğrendiklerimiz sadece daha hızlı daha kolay ve daha doğru karar


vermemize yarıyor olmalıydı.


Geçen bunca süreç bana başka önemli bir şeyi daha öğretmişti: Belli


5


ki yaşanması, öğrenilmesi ve görülmesi gerekenleri; hatta söylenmesi


gereken sözleri ertelediğinizde ya da yarına sakladığınızda, zamanı


geldiğini sanarak sandıktan çıkardığınızda, bir de bakıyorsunuz ki


geçerliliğini yitirmiş banknotlar gibi tedavülden kalkmış…


Çoğunuz beni yakından tanıdığını düşünebilir. Çünkü en zor


günlerimde yanımda oldunuz. Bir kısmınızla uzun süreler çeşitli


faaliyetlerde birlikte olduk; zaman zaman çatıştık; zaman zaman


dayanışma içinde olduk. Çoğunuzu çocuğum gibi, kardeşim gibi,


ağabeyim ya da ablam gibi sevdim; arkadaşlığımıza ve dostluğumuza


Birbirimizi


tanıdığımızdan


ve


kuşkumuz olmadı. Ancak yine de Dostoyevski’nin bir sözünü dile


getirmeden edemeyeceğim: “İnsanların birbirini tanıması için en iyi


zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır” (Hacettepe Üniversitesinde ne


yazık ki bunu yaşadım). Eğer böyle bir konuşmayı emeklilik nedeniyle


yapıyorsanız; bu cümleye bir ek de yapabilirsiniz: “Emekli olduktan sonra


ilişkilerin sürdürülmesindeki içtenlik, derinlik ve boyut” bu tanımanın son


cümlelerini oluşturacaktır.


Bir şeyi dostlarım ve meslektaşlarım olarak belki merak


edebilirsiniz: Acaba hoca böyle bir emekliliğe hazır mı? Doğrusunu


isterseniz son bir yıl içinde bunu ben de düşünmedim değil. Bir insanın


aktif ve sorumlu bir yaşamdan ayrılması ve kendine emekli sıfatını


yakıştırması –ne derseniz deyin- kolay olmamalı diye düşünüyordum.


Ancak benim dünya görüşüm ve bilimsel yaklaşımım açısından, 1980


yılında başlayan ve gittikçe artan “hayalimde oluşturmuş olduğum


üniversite kavramından uzaklaşma”, üniversite tahribatı, açıkça suskun


üniversite yapısı, beni bu emekliliğe çoktan hazırlamıştı.


6


Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını…


"Uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...


Bir de baktım ki, 67 yılın hesabını doldurmuşum kara kutuya.


Sevgiler, sevinçler, acılar, dostluklar, başarılar, başarısızlıklar, anılar hep


o kutuda. Aceleyle doldurmuş olmalıyım ki hüzünler, kederler ve korkular


ile sevinçler ve mutluluklar kargacık burgacık tıkışmış gibi. Hâlbuki onları


bir takvimin yapraklarını koparır gibi yaşamış, anılarımı bir tespih gibi


Şimdi, sabırla kapatıyorum kara kutuyu, sevgiyle mühürlüyorum


ağzını. Eğer bir gün merak edip de bu kutuyu açacak olurlarsa, içerisini


karıştıranlar teşhis koyacaklar halime...


"Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş; zaman zaman sadece


kendini beğenmiş; kendisiyle dalga geçmeyi de ihmal etmemiş; dünyanın


en güzel ve en iyi kadınlarını eş olarak almış; çok güzel çocukları olmuş,


hak ettiğinden çok dostluk ve sevgi görmüş, acıları ve mutlulukları en üst


düzeyde yaşamış zavallı" diyecekler ya da orta zekâsına, kötü eğitimine


karşın yaptıklarına ve bu ülkeye bıraktıklarına bakıp "sebepsiz alçalmış,


hak ettiğini elde edememiş... herhalde bu nedenle bile bile vurmuş


kendini dağlara... " diyecekler.


Yine de kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek bu faninin


öyküsünü... Belli ki kalanı, benimle gitmesi gereken yere gidecek... Zaten


en mahrem ve en acı sırlarımı dağların yamaçlarına savurdum... Dağ


kekikleri saklayacak bundan böyle sırlarımı... Görünen kısmını bir tek siz


bileceksiniz; eğer bu kutuyu merak ederseniz…


7


Biriniz çıkıp bana sorabilir: Ali Hoca gençliğine dönmek ister misin


diye? Bu soru ilk defa bana sorulmayacak; bundan 2.600 yıl önce ölüme


giderken Sokrates’e de soruldu. “Bir gün geriye dönmek istemem; bu


olgunluğu ve bilgiyi edinmek için 80 yıl çabaladım; tekrar göze alamam”,


dedi. Şansın cirit attığı bu ülkede, benim aynı rotayı izleyerek, bu kadar


güzide ve sevecen bir topluluğun arasına bir daha katılamama riskini


doğrusu göze alamam. Öyle ki:


Hepimizin, en az ileri yaşlarda, yaşamımızın öz denetimini ya da


sorgulamasını yapabilmesi için kendine bir soru sormasının kaçınılmaz


olduğunu düşünüyorum. Kendi sorumun yanıtı çok açık: Ömrü köyde


geçmiş bir ailenin çocuğu olarak doğan; 5 sınıflı tek öğretmenli bir


ilkokulda, hocaları kasabanın memurlarından oluşan ortaokulda, tek bir


deney yapmadan bir mikroskop dahi gösterilmeden mezun edilen bir


lisede okuyan ve tek bir soru sorulmasına bile izin verilmeyen bir


bölümden mezun olan, dünyayı tanımamış bir çevrede gençlik yıllarını


geçiren, siyasi oyunların kol gezdiği bir üniversitede akademik yaşamının


en değerli yıllarını heba eden, hiçbir kursa hiçbir özel eğitime


katılmadan, yaşamının hiçbir döneminde bir dil kursu bile almadan, bir


insan en fazla nereye gelebilirse sanki oraya geldim diye düşünüyorum.


Deryaya atılmış bir tohum gibi, dalgalar nereye sürüklemiş ise orada


karaya çıkmış; kendisi gibi birçok tohumun bu dalgalarla nasıl un ufak


edildiğine tanık olmuş, tutunduğu yerde –beklediği gibi olmasa da-


yeşermiş ve meyve vermiş biri olarak daha fazlasını isteyemezdim. Belli


ki bu süreçte bana şans eşlik etmiş; bu nedenle “keşke” sözcüğünü


kullanmamaya her zaman özen gösterdim. Çünkü keşke sözcüğü aynı


zamanda bana verilmiş, benimle aynı yolda yürümeye başlayan, ancak


8


yolun sonunda istedikleri yere varamayan yetenekli arkadaşlarımdan


esirgenmiş şansın adıdır.


Bir daha sahile çıkacağımı, çıksam da yeşereceğimi düşünemiyorum.


Geri bakıp, yeşeremeyen yetenekleri düşündükçe, çok başarılı bir


yapıldığı


düşünüyorum.


böyle


En


bir


azından


günde,


aktif


karşımda


saygıdeğer topluluğun varlığı bile, benim için taçlandırılmış bir yaşamın


Ham bir elmasın pırlantaya dönüştürülmesi kolay olmazmış; günlerce


onun bir şeylerle tıraş edilmesi gerekirmiş. Belli ki yaşamda da her şey


kolay elde edilemiyor; özellikle duygularımızın olgunlaşması… Yaşama


başlarken sık sık kullandığımız “bana göre” sözcüğü bu törpülenmeden


sonra “bize göre”ye dönüşüyor; “ben demiştim", "ben bilirim", "ben zaten


anlamıştım" sözcükleri anlamsızlaşıyor. Olgunluğa ulaşmak kolay


olmuyor, hayattaki yükselişler ve düşüşler, zor aşılan dönemeçler bu


hızlandırıyor.


Sonunda


kendi


dünyamızın


anlarken, çok garip bir şeyi de öğreniyorsunuz, kendi varlığımızın göz


ardı edilmemesi gereken değerini. Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu


öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Başka şeyler de öğretti bu yaşam


bana: Yaşadıklarımın kazandırdığı bir duyguyla, bir zamanlar sert tepki


gösterdiğim –o gün anlamlı, bugün anlamsız- şeylere alçak gönüllülükle


–çoğu


insan


gibi-


söylemekten


öğrenemeyeceğe benziyorum: “Benim zamanımda” sözcüğünü. Zaman


ve ölüm geriye çevrilemeyen iki evrensel olgudur. Herkes kendi


zamanına aittir ve onun değerleriyle ölçülüp biçilmek ister. Ancak belli ki


ben elimde sıkı sıkıya tuttuğum kendi zamanımın ölçüsü olan –bu günün


9


değerlerini ölçmede yetersiz kaldığını bildiğim- mezuramı bırakmaya


yanaşamayacağım. Her şeyi benim kalıplaşmış ölçü birimlerime göre


devam


arasında


edeceğim.


“benim


Bu


nedenle


zamanımda”


kullandığımda, onu benim eksikliğime verin…


Yaşam insana hep özlenen şeyleri değil, bazen olumsuzlukları da


Eskisi gibi her davete gitmek ve birileri ile dışarı çıkmak istemiyorsun;


bunun için her zaman da arkasına sığınacak bir bahane bulabiliyorsun.


Kendimizi yoracak ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramaya


kalkışmıyorsun. Adres defterindeki çok sayıdaki dostunun gittikçe artan


bir kısıtlama ile özetini çıkarmaya başlıyorsun. Bazen de bunu yapmak


zorunda kalıyorsun; çünkü aradığın telefonlardan gittikçe artan bir sayıda


cevap alamaz oluyorsun. Oyunun kuralı belli, 30'larında dedeni ve


nineni, 40'larında anneni ve babanı ve 70'inde omuz omuza bu yolda


yürüdüklerini kaybediyorsun. İster istemez her şeyde olduğu gibi


ilişkilerinde de tasarrufa gidiyorsun ve gereksiz gördüğün insanları


hayatından atmak istiyorsun.


Sevginin alınıp verilen bir şey olduğunu zannederdim. Hâlbuki öyle


değilmiş; 67 yılın sonunda, almadan da verebilmenin erdem olduğunu


öğrendim. Sevgiye önem vermek gerektiğini, paylaştıkça olgunlaştığını


ve büyüdüğünü, zamanı geldiğinde elde sadece sevginin kalacağını artık


biliyorum. Aileme, meslektaşlarıma ve seçtiğim tüm dostlarıma daha


önce hak ettikleri sevgi, anlayış ve ilgiyi yeterince gösteremediğimin bin


bir bahanesini burada –günah çıkarır gibi- sayar dökebilirim; ancak


bunların hiç birinin sevgi göstermeyi ertelemeye değmeyeceğini de


10


söyleyebilirim. Biliyoruz ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor; ne


kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.


Eğer bu yaşamı bir daha bugünkü bilgilerim içinde tekrarlamak


fırsatı verilseydi ne yapardım?


Büyük bir olasılıkla düşündüklerimin tümünü söylemezdim; ancak


tümünü


kesinlikle


tekrar


tekrar


Hissetiklerimi söyler, düşündüklerimi yapardım.


cansız


ne


olursa


olsun


temsil


(makamlarıylaya ya da unvanlarıyla) değil, ne ifade ettiklerine


bakarak değerlendirirdim.


Yanımdakilere yaşam yolunda yürürken nelere gerek duyacaklarını


öğretmeye çalışırdım; ancak tek başına yürümelerini isterdim.


Yaşlılara ve onların yakınlarına ölümün yıllarla değil, unutmak ve


unutulmak ile geleceğini öğretirdim.


Karşılıksız verilen bir sevginin ve desteğin, yeni doğmuş bir çocuğun


babasının parmağını tutması gibi, bir insana ebedi bir haz


kazandıracağını söylerdim.


Çoğu insanın dağın zirvesinde yaşamayı istediğini, ancak gerçek


mutluluğun ve başarının oraya tırmanabilme biçeminde saklı


olduğunu öğretirdim.


Bir insanın, kendinden aşağıdaki bir başka insana sadece bir kez


bakmaya hakkı olduğunu, onun da o insanın ayağa kalkmasına


yardım ederken olması gerektiğini öğretirdim.


Bu yaşamda çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Ancak çok azı


bundan böyle gerçekten işime yarayacak. Hepsini tıka basa bir


11


bavula sığdırmaya çalıştım. Ancak bu bavulu bir daha açmak için


yeterli zamanın kalmadığını biliyorum. Kaderin kötü cilvesi, bavulun


kapağı kapandığında yolculuk da başlıyor…


Sizi bir daha göremeyeceğimi bilsem, Siz’e bugüne kadar hep


sakladığım, cimri davrandığım samimi duygum olan “Sizleri çok


seviyorum” sözcüklerini bugüne sakladığımı söylerdim.


10. Yaşlı olsun genç olsun, ‘yarın’ kimse için taahhüt edilmiş bir gün


değildir. Bugün belki de sevdiğimiz şeyleri gördüğümüz son gündür.


Bir ‘gülümseme’, bir ‘kucaklama’, bir ‘öpücük’ için zaman ayırmamış


olabiliriz, pişman olmamak için hemen gereğini yerine getirirdim.


11. Birlikte yaşadığım insanları daha çok severdim, onlara özen


gösterir; ‘seni anlıyorum’, ‘affet beni’, ‘lütfen’, ‘teşekkür ederim’ ve


bildiğimiz bir dolu sevgi sözlerini sarf etmek için çekingen ve cimri


12. Yetiştirdiğim öğrencilere bilgi verme çabamdan biraz zaman


ayırarak, onlara küçüklere daha şefkatli, büyüklere daha saygılı


olmayı ve özellikle akademik sürecin bir ustalık çıraklık gibi


olduğunu; ustasına saygıyı esirgeyenlerin olsa olsa sadece sıradan


bilgi pompalanmış bir teknisyen olabileceğini öğütlerdim.


13. Yasalara ve kurallara saygı göstermenin uygar dünyanın bir gereği


olduğunu, ancak bir akademisyenin hangi yasa olursa olsun, toplum


yararına ve bilimsel gerçeklere ters düşen şeylere, çıkarı için,


suskun kalamayacağını, model özelliğini yitirmiş bir akademisyenin


yarardan çok zarar vereceğini öğretirdim.


12


olarak


Bunu


borcum


sormanız


olup


da


şaşırtıcı


olmadığını


Hayır, benim kimseye manevi borcum yok! Çünkü ben bilimsel


görevlerim dışında da çok sorunla uğraştım; yazdım, yazıyorum.


Uçmaya kalkışırsan, düşmeyi de göze alacaksın,


Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredeceksin.


Cesur yaşıyorsan bedelini ödeyeceksin


(NIETSZCHE (1844-1900)’den uyarlanarak)


Derin uykulara dalmış yurdumun güzel insanını –babamın vasiyeti


gereğince de- kırk altı yıldır uyandırmaya çalıştım; yazdım, yazdım;


konuştum;


ancak


uykusu


o


kadar


derinleşmişti


başaramadım; ayrılırken kurumumun, mensup olduğum camianın ve


güzel yurdumun alnına öpücük koymadan önce, başucuna bir yazarın


dediği gibi şu notu koymadan edemeyeceğim: Sonunda anladım ki sen


uyumadın,


uyutuldun;


belli


ki


kendi


uyanamayacaksın, tekrar yaşama dönebilmen için birileri uyandırmalı.


Ben ve benim kuşağım ne yazık ki bunu başaramadı. Aslında başına bir


talih kuşu konmuştu; seni 1920 yıllarında birileri uyandırmıştı; ancak sen


yine derin uykuya dalmayı tercih ettin. Eğer bir daha böyle büyük bir


adam yoluna çıkarsa, tarihinde iki defa derin uykusundan uyandırılmış


tek millet sen olacaksın.


GELELİM BU YAŞAMIN BİLANÇOSUNA


Bir insanın yaşam bilançosu kaç defa yere kapaklandığı değil, her


kapaklandıktan sonra başarıyla ayağa kalkışıdır.


13


sözcük


yaşam


bilançosunun


anahtarıdır. “Keşke ve iyi ki”


Kaçırılmış fırsatları, bastırılmış duyguları, harcanmış hayatları, boşa


yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılları, gecikmiş itirafları, sevgiye


ve aşka ayrılmamış vakitleri, dostlarımıza, ailemize, arkadaşlarımıza


cimri davrandığımız zamanları bir süre sonra “keşke” ile başlayan


cümlelerle anlatmaya kalkışmışsak, gelir gider defterimizin borçlar


hanesi epeyi kabarık demektir.


Keşke sözcüğü gençliğimizde sessizce içimize giren, korkulara,


tabulara, küçük çıkarlara feda edilmiş, “bana ne derler” korkaklığına


kurban edilmiş; farkına vardığımız zaman da son kullanma tarihi geçmiş,


benliğimizi sessizce kemiren eylemlerimizin toplamının adıdır.


Defterin keşke sayfası, insanın pişmanlıklarını, ezikliklerini, sevgi


yoksunluğunu, yaşanmamışlığı, yarım kalmanın ezikliğini, konuşması


gereken yerde susmanın ezikliğini, küçük çıkarlar için en küçük bir riske


koşmanız


gereken


yerde


durmanın


tanımlarken, iyi ki sayfası ise yaşanmışlıkları, doyumu, olması gerekeni


olması gereken yerde ve zamanda yapmayı, söylenmesi gereken sözü


söylenmesi gereken yerde ve zamanda söylemeyi ve sevgi zenginliğini


Neyse ki defterin öbür yanı “İyi ki” ile başlar. İkisinin arasındaki


bilanço farkı yaşanmış hayatın kalitesini verir.


Bu günlere doğru defterimin muhasebesini yaptım: Net bilançoyu


bulabilmek için “İyi ki”lerden, keşkeleri çıkardım; defterim belli ki büyük


bir karla bu hesabı kapatıyor. Neydi beni karlı çıkaran hususlar?


İyi ki aranızda oldum, iyi ki bu alanda çalıştım, iyi ki bu kurumda


oldum, iyi ki böyle bir aile yapısına sahip oldum, iyi ki Siz’i karşılıksız


14


sevdim, iyi ki beni karşılıksız sevdiniz, iyi ki bunca yılı Sizinle geçirdim


diyorum. Açıkça yaşamımın en başarılı yanının, yaşam defterimde


keşkelerin az olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İyi’kilerin


harcında hepinizin büyük katkıları olduğunu da söylemeyi borç biliyorum.


Bu defterin kapanmayan ya kapatılamayacak sayfaları oldu mu?


Oldu. Bu sayfalar aslında hepimizin ortak çabaları ile kapatılacak


sayfalardı. Tarih, 1920 yıllarında İslam ülkeleri arasında Türkiye’ye bir


şans tanıdı; bilime, laikliğe, demokrasiye, bağımsızlığa, özgürlüğe


kavuşturacak yolu çizen insanları karşımıza çıkardı. Benim de içinde


bulunduğum kuşak bunu sadece kalıp olarak alıp, zaman zaman da


çıkarı için slogan haline dönüştürmeden başka bir şey yapmadı;


geliştiremedi, içselleştiremedi. Sonunda biraz önce okuduğum şiirde


görsek


tezgâhından


meyve


adamların” önüne bu değerli insanları ve düşüncelerini didiklemeleri için


dogmanın


kucağına


atılmasına


özellikle


elemanları olarak seyirci kaldık. Küçük dünyamızın sadece “peypırlarla”


örülmesinin yeterli olacağına inandık ve inandırdık. Suskun üniversite


yapısını içselleştirdik. Yönlendirici değil, yönlendirilen olduk. Tarihin


vermiş


olduğu


dik


durma,


analitik


yorumlama ve sonuçları ne olursa olsun doğruyu söyleme erdemlerini ne


mensubu


Niyesini


merak


olarak


etmiş


üzgün


olabilirsiniz;


üniversitelerimizin bu yılki internet sayfalarına bir göz gezdirmenizi


öneririm. Kurban bayramı için internet sayfalarından coşkulu kutlama


mesajları yayınlayan üniversitelerimiz, ne hikmetse, 29 Ekim Cumhuriyet


15


Bayramı için birçoğu bırakın bir bildiriyi ya da kutlamayı, bir tek cümle ile


duygularını ifade etmekten bile kaçınmış gözükmektedirler. Emekli


olduktan sonra, evde istirahata çekilme ya da başka bir eğitim


kurumunda çalışıyor olma da bu sorumluluktan kaçışın gerekçesi


olmamalıdır diye düşünüyorum.


Oysa sessizlik, haksızlığa alkıştır.


Haklılığın onuru, yaşatır insanı...


Susmanın utancı, öldürür...


O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım”la teselli bulmalı


insan. (CAN Dündar’ın Bavulları Hep Toplu Durmalı İnsanın şiirinden).


Her ne kadar bana Doğaperest unvanı yakıştırıldıysa da, her bir


köşesi doğa açısından cennet özelliği gösteren bu ülkenin doğal


varlıklarını korumada yetersiz kaldık. Birçok yerinin vahşi kapitalizme


yem edilmesine seyirci kaldık.


Defterimin bu sayfalarını kapatamıyorum; kapatmayacağım da. Sizin


de içinde müdahil olarak bulunmanız gereken bu sayfalar ne yazık ki


hesap defterimin keşkeler kısmının en kirli sayfalarını oluşturuyor.


Yine de emekli olsam bile:


Başımı alıp yalnız başıma gidebilecek kadar cesur,


Ancak kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeliyim...


Bu utanç verici sessizliği, sese dönüştürebilmek için her şeyi yapmalıyım


(CAN Dündar’ın Bavulları Hep Toplu Durmalı İnsanın şiirinden değiştirilmiştir).


Yine de bu defterin son sayfası şöyle bağlanmalı: Hayatı çok hızlı


koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın


sadece bir yarış değil, her saniyesinin sevdiklerinizle tadı çıkarılması


16


gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Geçmişin


dün, yarının sır olduğunu, yaşamanız gereken en değerli zamanın bugün


Bu günün mutluluğunu bana yaşatan başta bu töreni hazırlayanlara,


katılanlara, yaşamım boyunca bana destek olanlara, sevgiyle bakanlara,


acı ve tatlı günlerimi dostça benimle paylaşanlara teşekkürlerimle, bu


defteri bir daha açılmamak üzere burada huzurunuzda kapatıyorum.


Teşekkür: Akademik geleneğin bir parçası olarak düşünebileceğimiz


hocaya saygının gereği olarak, Sayın Prof. Dr. Nuray Akbulut, Prof.


Dr. Aydın Akbulut, Dr. Esra Elif Aydın Dede, Uzman Yusuf Durmuş,


Araştırma görevlisi Seçil Karahisar, Özlem Mete’ye bu törenin


hazırlanmasında, kişisel gayretleri ve kadirşinaslıkları için; bir kesitini


öğleden sonra izleyeceğiniz hakkımda bir belgesel hazırlamakta olan


film yapımcısı ödüllü Sayın Nurten Şalıkara ve TRT’nin saygın


yönetmenlerinden Muzaffer Evci, çekim ve montaj çalışmalarında


önemli katkıları olan öğrencilerimizden Ali Haydar Tombak’a, düzenli


yayınlanmakta olan “Hacettepe Journal of Biology and Biochemistry”


dergisinin 40. Sayısını (9 Ekim, 2012) bana atfen yüksek lisan ve


doktora öğrencilerimin makalesiyle yayına hazırlayan Sayın ve Saygın


Prof. Dr. Adil Deniz’e ve özellikle bu organizasyonun gerçekleşmesinde öncülük 


yapan Hacettepe Üniversitesi huzurunuzda teşekkür ediyorum.


17




Değerli Kardeşim

Her insanın aktif yaşamında onurla ipi göğüslemeyi beklediği bir zaman vardır. 2012.02.08 tarihinde yaş haddinden dolayı ben bu ipi göğüslemiş bulunuyorum. Aslında bir insanın gelir-gider defterini, keşkelerle iyikilerini karşılaştıracağı en güzel zaman bu olmalı. Yapılanlarla yapılamayanların muhasebesinin en iyi görüldüğü zaman dilimi yine bu zaman olmalı. Bu yazıda, iyi eğitilmemiş, orta zekâlı bir insanın şansa bağlı yolculuğu anlatılırken, yol boyunca öğrendiklerini, çocuklarınıza da iletebileceğiniz bazı gözlem ve deneyimlerini öğrenmek ve paylaşmak isterseniz okuyunuz derim.

Saygılarımla

 

 

Prof. Dr.  Ali Demirsoy

Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Beytepe/ANKARA

Telf: 0312.297 80 40 (aynı zamanda faks)

 




--
Türkiye - Haber,Mail Grubum 
Gruba e-posta gönder : turkiye-h...@googlegroups.com
 
Erzincan Kemaliye Egin Grubum 
Gruba e-posta gönder : erzincan-kemal...@googlegroups.com 

Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362  erzinca...@gmail.com 
 
Tüm dost ve arkadaşlarımı twitter sayfama bekliyorum : https://twitter.com/#!/MiLALDi
 
Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim.
 

EMEKLİLİK KONUŞMAM.15.11.2012.doc
8.jpg
15.jpg
6.jpg
11.jpg
2.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages