İ N S A N V E D E L İ L İ Ğ İ
İnsancılık deyimiyle dilimize çevrilen humanisme (ümanizm) bir
yenidendoğuş akımıdır. İlkin antikçağ yapıtları üstünde çalışma ve
onları meydana çıkarma anlamını dilegetiriyordu. Ortaçağın
karanlığında insanlıklarından çıkan Avrupalılar insan'ı Hellen
putçuluğunda arıyorlardı. Biraz da Diogenesin gün ışığında fenerle
adam aramasına benzeyen bu iş, sonunda felsefesel bir deyişe
dönüştürüldü. Deyim, değer ölçüsü olarak insanı alma anlamıyla
tanımlandı. Ortaçağ tanrıcılığından öylesine bıkılmıştı ki, her türlü
değere ölçüt olarak konulması düşünülen insan, sonunda Tanrının yerine
konuldu. Kutsal Roma İmparatorluğunun evrendaşçılığı, [sayfa 174]
bencil bir bireyciliğe dönüştü. Bir bakıma Kutsal Roma İmparatorluğu
(Sacrum Imperium Romanum) bunu hak etmiş sayılırdı. Ne var ki
böylesine bir bireyciliğin sonu el altından gene Tanrıcılığa
varıyordu. Konuşma dilinde bencilik'le eşanlamda kullanılan bireycilik
terimi, felsefede birey'i baş gerçek sayan ve her şeyin birey için
olduğunu savunan bir dünya görüşünü tanımlar. Tarihsel
süreçte ,burjuva sınıfının belirmesiyle meydana çıkmış ve çökmeye yüz
tutan metafizik dünya görüşünün yerini almıştır. Gerçekte dil ve kılık
değiştirmiş bir metafizikten başka bir şey değildir: Metafizik dünya
görüşünün baş gerçeği olan Tanrı'nın yerine Tanrı niteliğinde bir
insan anlayışı getirmektedir: Rönesans düşüncesinden bu yana
Olguculuk, Mahçılık, Pragmacılık'tan günümüz Varoluşçuluğuna kadar
bütün bireyci öğretiler zorunlu olarak öznel düşünceci (sübjektif
idealist)'dirler. Tek sözle hepsinde temel bireysel düşünce, eşit ruh,
eşit Tanrı'dır. Olaylara yön veren formül budur. Bu görüşün elde etmek
istediği amaç da her şeyin birey'i göz önünde tutarak düzenlenmesidir.
Örneğin, ekonomi, toplumu değil, birey'i geliştirmek için
düzenlenecektir; eğitim, toplumu değil, birey'i yetiştirmek için
düzenlenecektir. Bu anlayışa göre toplum, birey'lerden kurulu olmakla
birey'in ürünüdür. Birey'in zenginliği ve mutluluğu toplumun
zenginliği ve mutluluğu demektir. Bu görüş, bilimsel olmak iddiasına
rağmen, zorunlu olarak halk dilindeki anlamına dönüşüyor ve bencil bir
ahlak yaratıyordu. Bireyci insancılığın ünlü düşünürleri Erasmus,
Machiavelli ve Montaigne ister istemez böylesine bir anlayışı
pekiştirerek yeni toplumsal tedirginliklerin tohumlarını atıyorlardı.
Hollandalı bilgin Erasmus (Didier Erasme, 1467-1536), mutluluğa
erişmek isteyen insanlara yeni bir yol gösteriyor: Delilik yolu...
XVI. yüzyılın başında yayımlanan Deliliğe Övgü (Encomium Morias) adlı
ünlü yapıtında şöyle diyor: İnsanlar akla ne kadar bağlanırlarsa,
mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. Davranışlarını akla göre
düzenleyenler, delilerden daha deli olduklarından, insanlıklarını
unutur, Tanrılığa özenirler. Bilim üstüne bilim, sanat üstüne sanat
yığarlar. Bütün bunları da doğaya karşı savaşmak için kullanmaya
kalkarlar. Ey ulu Tanrılar; kendilerine deli, akılsız, budala, avanak
gibi güzel adlar verilen kişilerden daha mutlu kişiler var mıdır
yeryüzünde?..
Erasmus, yenidendoğuş çağının büyük adlarından biridir.
Evlilikdışı doğmuş bir çocuktu. Yaşadığı sürece kendi mutluluğunu
yaratmasını, yarattıktan sonra da korumasını bilmiştir. Bencildi.
Büyük kavgalardan, tartışmalardan kaçınırdı. Ne Katolik, ne de
Protestan olduğu halde, küçük kurnazlıklarla, her iki yönü de
oyalayabilmiş, üstüne sıçratmamıştır. Felsefe alanında büyük bir değer
taşımaz. Ancak klasik Yunan ve Latin düşüncesini çevirip yayarak
çağını geniş ölçüde etkilemiş, uyarmıştı. Aykırı düşüncelerinden,
alaycılığından ötürü kendisini Fransız düşünürü Voltaire'e (1694-1778)
benzetirler. İnsancıdır (hümaniste). Bir bakıma, bütün bu
nitelikleriyle, örnek bir yeniçağ adamıdır. Hollanda' da doğdu,
Fransa'da okudu, İtalya'da gezdi, İngiltere'de yaşadı, İsviçre'de
öldü. Altmış dokuz yıllık ömrü mutlulukla geçmiştir.
Mutluluğu akıldışı yaşamakta bulan Erasmus, bu düşüncesini şöyle
savunuyor: [sayfa 175] Ey ulu Tanrılar, ne komedyadır bu deliler
sürüsü, ama ne de mutludurlar. Biri bir kadıncığın aşkından ölür,
kadın onu ne kadar sevmezse onun sevgisi o kadar artar. Bir başkası
evlenirken kızdan çok, parasını alır. Beriki karısına eliyle
sevgililer bulur. Ötekiyse, karısını öylesine kıskanır ki, bir an bile
gözünden kaçırmaz. Birdenbire gelen ölümle kederlenen bir adam, bin
bir çılgınlık yapar, göz yaşı oyunu oynatmak için parayla ağlayıcılar
tutar. Ötede bundan ötürü için için sevinen bir başkası kederli
görünmeye zorlar kendini, dişini sıkıp kaynanasının mezarı üstünde
ağlar. Daha ötede, mutluluğu uykuda bulan tembeller, kendi işlerini
bırakıp başkalarının işlerini düzenlemek için koşup duranlar. Kimi
borçlarını ödemek için ödünç almakla zenginleştiğini sanır. Şu doymak
bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır, bir kez elden
gidince dünyanın bütün altınlarının geri veremeyeceği hayatını
dalgaların keyfine bırakır. Kimi de evinde rahat rahat oturacağı
yerde, savaşa gider. Bütün insanların en delisi tüccarlardır. Durmadan
kazanmak için en alçak araçları kullanırlar; yalan, yalan yere yemin,
hırsızlık, hile, aldatmalar bütün ömürlerini doldurur. Bu
aşağılıklarına rağmen, gene de kazandıkları altınların kendilerini
yükselteceğine inanırlar. Yükselirler de nitekim. Toplum, parası olana
değer verir. Birçok din adamları da bu aşağılık zenginlikten bir parça
koparmak için onlara en şerefli Tanrı katları verirler. Ey ulu
Tanrılar, bu çılgınlar sürüsü, aldatmak istedikleri kimselerce
aldatıldıkları zaman, sizler de kahkahalarla güler, mutlulanırsınız
sonunda.
Erasmus, deliliği şöyle tanıtıyor: Tanrılar ve insanlar üstüne
sevinç saçan yalnız benim. Anamın adı Neotet'tir (gençlik). Mutluluk
adalarında (Kanarya adalarının eski adı) doğdum. Methe'yle (sarhoşluk)
Apoidia (bilgisizlik) benim sütninelerimdir. İzzetinefis, yüze gülme,
tembellik, şehvet, bunaklık, zevkusefa, Komos (içki sofraları
Tanrısı), Morpheus (rüyalar Tanrısı) hizmetçilerimdir. Bu sadık
hizmetçilerimle, dünyayı yönetenleri yönetirim ben.
İlk mutluluğunuz şu güzelim dünyaya gelmektir. Dünyaya gelmenizi
ananızla babanızın evlenmesine borçlusunuz. Hizmetçilerimden unutmak
olmasaydı ananız o acılara bir daha katlanıp sizi doğurmazdı. Çocukluk
akıldan yoksun olduğundan, eğlendirir, haz verir. Delilik olmasaydı
gençliğin ne tadı olurdu? Nitekim gençliğin adına delikanlılık demiyor
muyuz? Yeryüzünde benden gelmeyen ne sevinç, ne haz, ne de mutluluk
vardır. Tanrı insanlara akıldan çok tutku verirken, ne yaptığını
hepimizden iyi biliyordu. Eğer hizmetçilerimden yüze gülme, iki
yüzlülük, kurnazlık olmasaydı, kadınla erkeği hiçbir güç bir arada
tutamazdı. Kral halkını, koca karısını, uşak efendisini, dost dostunu
bunlarsız yönetebilir mi sanıyorsunuz? En büyük mutluluk, insanın
kendinden hoşnut olması, elindekilerle yetinmesidir. Hizmetçim
izzetinefis olmasaydı bu mutluluğu sağlayabilir miydiniz? Hele insanın
kendinden hoşnut olması kadar güzel ve hoş, oysa delice ne vardır?
Kutsal Kitap'tan birkaç yaprak ezberlemekle cennete gitmeyi
garantilediğini sanan şu zırdeli ne kadar mutludur. Akıllıyla deliyi
ayırt eden nedir? Biri aklının, öbürü tutkusunun peşinde gider. Oysa
akıllıyı aklının peşinden sürükleyen de tutkusudur. Ama o öylesine bir
zavallıdır ki, mutluluk sağlayan bir tutku yerine, mutsuzluk sağlayan
bir tutku seçmiştir. [sayfa 176]
Hele bakın: Kirli ve iğrenç bir doğum, zahmetli bir eğitim, her
yönden gelen tehlikelerle dolu bir çocukluk, yorucu incelemelere,
öğrenmelere boyun eğen bir gençlik, hastalıklar ve sakatlıklarla
çevrili bir ihtiyarlık, acı bir zorunluk olan ölüm... Bu bahtsız ömür
süresince sayışız tehlikeler, hastalıklar; korkular, yoksulluklar,
hapis, alçaklık, utanç, acı, pusu, ihanet, dava, hakaret, hile... Eğer
insanların çoğu akıl yolundan gitselerdi, dünya üstünde kendini
öldürmedik adam kalmazdı. Oysa ben, bütün bu dertleri birbirinden
ayırıp bin bir biçimde yumuşatmasını bilirim. İnsanlara bilgisizliği,
umursamazlığı dağıtırım. Kimine daha mutlu bir talihin tatlı umudunu
yollar, kiminin ayaklarına sevimli şehvetin bir günlük güllerini
serperim. Gönderdiğim düşler onları bağlar. Ölüm perisinin eğirecek
ipliği kalmamış olsa bile, yaşamaya karşı en ufak bir tiksinti duymak
şöyle dursun, onları yaşamaktan ayrılmaya zorlayan nedenler ne kadar
artarsa, yaşamaya bağlılıkları da o kadar artar.
Mutluluk bilgisizliktedir; bir adam vardı. Bu adam evlendikten
sonra, karısına bir kutu dolusu elmas verdi. Elmaslar sahteydi. Adam,
karısını, verdiği elmasların pek değerli olduğuna inandırmıştı.
Kadıncağız çok mutluydu. Bu değersiz cam parçalarına bakarken gözleri
doluyor, elleri titriyordu. Bilgisizliğin verdiği bu mutluluğu, hangi
bilgi verebilir? Ya da bu elmasların sahteliğini bilmeyenin
mutluluğuyla, bu elmasların gerçeğini boynuna takanın mutluluğu
arasında ne fark vardır?
Ah şu mutlu deliler... Yaptıkları bin bir deliliğe ne de
güvenirler. Tanrı katına yüz akıyla çıkmak için nasıl da
hazırlanıyorlar, deliliklerini armağanlandırmak için cennet bile az
gelecek. Tanrının karşısına dizilince kimi balıkla dolmuş karnını
gösterecek. Kimi günde şu kadar yüz hesabıyla okunmuş bin ölçek duayı
ortaya dökecek. Bir üçüncüsü, uzun uzun tuttuğu oruçları sayacak ve
günde bir kez yediğinden ötürü karnının kaç kez patlamak üzere
olduğunu anlatacak. Biri, taşımaya yedi geminin yetmeyeceği kadar çok
tören, tespih,. mırıltı götürecek. Bir başkası altmış yıl eldivensiz
parmakla hiçbir paraya dokunmadığını söyleyerek övünecek. Öteki,
gemicilerin en yoksulunun bile giymekten utanacağı pis cüppesini
gösterecek. Başka biri de kayaya yapışık sünger gibi elli yıl aynı
manastıra bağlı kaldığını haykıracak. Kimileri ilahi okumaktan
seslerinin kısıldığını ilerisürecektir. Kimileri de yalnızlıktan
avanaklaştıklarını ya da susmaktan dillerinin uyuştuğunu anlatacaklar.
Tanrıyı iyice şaşırtacaklar. Bütün bunlardan hiçbir şey anlamıyorum,
diyecek Tanrı, benden daha mübarek olmak isteyenlere verecek cennetim
yok benim, gidin kendinize benimkinden başka bir cennet arayın!.. Oysa
önemi yok bu sonucun. Onlar şimdi benim verdiğim umutlarla
mutludurlar.
Mutluluk bilgisizliktedir. Eğer şu piskopos, giymiş olduğu ak
kaftanın kusursuz bir ömür sürmek, başını örten çift boynuzlu ve
uçları birbirine tek düğümle bağlı külahın eski kutsal kitapla yeni
kutsal kitabı birleştirmek, ellerindeki eldivenin dünyanın
kötülüklerini ellerine bulaştırmamak, asasının kendi güdücülüğüne
bırakılan sürüyü sürekli olarak gütmek ve dikkatini onların üstünden
bir an bile eksik etmemek anlamlarına geldiğini bilseydi, mutlu
olabilir miydi? Böylesine bir sorumluluğun altında yaşayamaz, ezilir
giderdi elbet. Oysa piskoposlarımız o kadar budala değildirler.
Kendileri otlamaya bakar, sürüleri otlatmak işini İsa'ya bırakırlar.
[sayfa 177]
DÜŞÜNCE TARİHİ
Orhan Hançerlioğlu
Altıncı Basım: Eylül 1995, Remzi Kitapevi.
______________________________________
d e r s B E L G E L i G i
UYE SAYIMIZ: 2214
http://groups.google.com.tr/group/kapsamaalani <<< bu adres üzerinden
sanat-felsefe-eğitim toplum konularında makalelere, bilgi ve belgelere
ulaşabilirsiniz.
Grup odasının iletilerinden R A H A T S I Z oluyorsanız, grup
ayarlarından ya da iletişim adresimize göndereceğiniz mektupla son
vermenizi rica ederiz.
iletişim dB:
kapsam...@googlegroups.com
______________________________________
H62 ç a l ı ş m a l a r ı
http://www.avnioztopcu.com
______________________________________