W a l d o r f E ğ i t i m i_Tarhan Onur

150 views
Skip to first unread message

H62 ders BELGELİĞİ

unread,
Mar 23, 2009, 5:58:48 AM3/23/09
to ders BELGELİĞİ kapsama alanı
W a l d o r f E ğ i t i m i
Tarhan Onur

İlk Waldorf Okulu, Antropozofi'nin kurucusu Rudolf Steiner'in Birinci
Paylaşım Savaşı sonrası yoksul Almanya'sında 1919 yılında Stuttgart
kentindeki Waldorf-Astoria sigara fabrikasının işçileri için verdiği
bir dizi eğitim konferansı sonucu kurulmuştur.

Yaşamın herhangi bir alanında yenilik önerileri getirebilmek için,
yaşamı yalnızca yüzeysel ele almak yetersiz kalır, diyen Rudolf
Steiner yaşamı bir bitkiye benzetmektedir. Yaşam, tıpkı bitkide olduğu
gibi, yalnızca gözlerimizle gördüğümüzden ibaret değildir, tıpkı bir
tohumun içinde verili genetik bilgiler gibi, derinlerde gelecekte ne
olacağının bilgisini de taşır, der. Yapraklardan sonra ne tür
çiçeklerin ve meyvelerin geleceğini, ancak o bitkiyi derinlemesine
araştırmışsak bilebiliriz. Bunun gibi insanın doğasında olanı da
okumayı bilmek gerekir, zira doğal gelişme, geleceği içinde taşır.

Gelişmekte olan bir insan varlığının nasıl yapılandığını anlamak için,
doğasına insanbilimsel göz atmak gerekir.

· Dünyaya gelen çocukta gördüğümüz yegane varlık parçası, diğer
canlılarda da olan fiziksel bedenidir. Bu fiziksel beden, geri kalan
fiziksel dünyayla aynı maddelerden, yani minerallerden oluşmuştur ve
aynı fizik yasalara tabidir.
· Ancak mineral üzerinde etkin olan kuvvetler, onun canlı bir varlık
olmasına yetmez. Canlı varlık haline gelmesi için başka bir "içsel
kuvvet" etkin olur. Bitkiler ve hayvanlar dünyasıyla birlikte sahip
olduğumuz bu bedene, "yaşam bedeni" de denir. Bu beden, fiziksel
bedenin maddeleri ve kuvvetlerinin büyüme, kendini üretme ve beden içi
sıvıların içsel devinimini düzenler. Aynı zamanda fizik bedenin
yapılandırıcısı, mimarı ve sakinidir. Nasıl rüzgarı ya da elektriği ve
manyetizmayı göremiyorsak ama etkileri üzerinden var olduklarını
biliyorsak, bu yapılandırıcı güçler bedenini de göremeyiz, ama var
olduğunu biliriz.
· İnsanın üçüncü varlık parçası duyumsama bedenidir. Bu beden acı,
haz, içgüdü ve heyecanların taşıyıcısıdır. Bitkilerde duyumsama bedeni
yoktur, yalnızca fizik ve eter beden vardır. Bitkilerin dış uyaranlara
tepki vermesini, duyumsama olarak yorumlayamayız. Zira burada önemli
olan, bir varlığın dıştan gelen bir uyarana bir yanıt vermesi
değildir, önemli olan daha ziyade bu dışsal uyaranı, bir içsel süreç
sayesinde işleyip dönüştürerek acı, haz, güdü, arzu şeklinde
yansıtmasıdır. Bu içsel süreç önemli olmasaydı, o zaman turnusol
kağıdının belli kimyasal maddeyle temasta renk değiştirmesine de
duyumsama denirdi. Duyumsama bedeni yalnızca hayvanda ve insanda
bulunur.
· İnsan, kendisini doğanın diğer varlıklarının ötesine aşırtan
dördüncü bir varlık parçası daha geliştirmiştir. Bu da "Ben" denen
varlık parçasıdır. Herkes masaya masa, sandalyeye sandalye der, ama
"ben", insanın ancak kendisi için dillenebileceği bir sözcüktür.
İnsanın "ben" diyebilmesi için, kendi içinde tanışmış olduğu bir
varlığın farkına varmış olması gerekir. İçinde kendi düşüncesiyle
kavrayabildiği bir dünyayı, kendi dünyasını taşımaktadır. Buna "ben-
bedeni denir ve insan ruhunun taşıyıcısıdır.

Ben ancak toplumsal çevreyle ilişki ve iletişim halinde gelişir ve
kendi yazgısını gerçekleştirir. Öte yandan ben, bedende de bir ben-
organizasyonu oluşturarak, bu sayede bilincin altına derinlere kadar
uzanarak bedenin işlevsel düzenini ve yapısını, insana yaraşır şekilde
ve bireysel olarak biçimlendirir. Hiçbir insan organizması diğerinin
aynı değildir. Alın, yüz, ses, eller, duruş hepsi bir kerelik ve
birbiriyle karıştırılamaz bir kişiselliğin dışa vurumudur. Bu bireysel
damgalanma ta metabolizmaya kadar uzanır.

Ben'in uyanmasıyla, insan hayvanın ötesine geçer. Ben bütün varlık
parçaları üzerinde çalışır ve haz ve acı, sempati ve antipati
inceltilerek arındırılır, duyumsama bedeni dönüştürülür. Yaşam bedeni
üzerindeki çalışmalarıyla onu, alışkanlıkların ve kalıcı eğilimlerin,
karakter ve belleğin taşıyıcısı haline getirir. Beni yaşam bedeni
üzerinde çalışmamış bir insanın henüz yaşantılarının anıları yoktur.
Bu ancak üç yaş civarında çocuk kendisine "ben" dediğinde başlar,
artık anımsamaktadır.

Steiner'e göre, dik duruş, devinim ve yürüyüşteki bireysellik, dil ve
kendini ifade, bakışlar ve son olarak da düşünme, duyumsama ve irade
asla bedenselliğin bir sonucu değildir, tersine sürekli kendisini
bedensellikte gerçekleştiren bir ruhsal-tinsel varlığın
dışavurumlarıdır.

Eğitim, insanı madde ve ruh düalitesi içinde değil, fiziksel-bedensel
varlık, ruhsal varlık ve tinsel varlık olarak üçlü yapıda ele alan
yaklaşımla ancak verimli ve özgür olabilir.

Eğitim

Eğitimci olarak işte insanın bu dört varlık parçası üzerinde
çalışmakta olduğunun bilincine varması gerekir. Bu varlık parçalarının
gelişimi, yaşamın birbirini izleyen yedişer yıllık bir ritim içinde
değişik dönemlerinde farklı biçimlerde ve üç doğumla gerçekleşir.

Fiziksel doğum öncesi, oluşan insan henüz başka bir fizik bedenin
içinde, annenin rahminde dış dünyanın etkilerine karşı korunmaktadır.
Fizik dış dünyayla doğrudan teması yoktur. Yaşama ortamı annenin fizik
bedenidir. Doğumla çocuğun bedeni ve duyu organları fizik dünyaya
açılır. Ancak yaşam bedeni ve duyumsama bedeni hala koruma altındadır.
Yaşam bedeni dediğimiz yapısal güçler bedeni, genetik kalıtım yoluyla
edinilen veriler üzerinde çalışarak onu dönüştürür ve biçimlendirir.
Fizik beden, çocuğa ana-babadan ve atalardan kullanıma sunulmuş bir
model bedendir. Doğumdan sonra başlayan bireyselleşme ile, tıpkı
babadan miras kalan bir evde, yeni sahibi nasıl mevcudu kendi zevkine
ve ihtiyaçlarına göre dönüştürüyorsa, yaşam bedeni de benin yardımıyla
bedensel evini dönüştürür. Bu dönemde öğrenme örnek alma ve taklit
yoluyla gerçekleşir. O nedenle, anne-babaya sevgi ve şefkat göstermek
yanında, bilinçli davranmak bakımından büyük görev düşer. Yönlendiren,
koruyan, gözeten ve ölçüyü veren olmalıdırlar. Zira çocuk, anne-babaya
sonsuz güven duyar ve onların otoritesini sorgusuz sualsiz kabul eder.

Süt dişlerinin düşüp yedi yaş civarında kalıcı dişlerin gelmesiyle
ikinci doğum gerçekleşir ve bu koruyucu sarmal da kalkar. Yaşam bedeni
de artık yalnızca fizik bedenin biçim kazanmasına hasredilmez,
özgürleşir ve daha önce bedene ve duyularla algılara bağlı olan düşlem
gücü, dünyanın bağlantılarına katılır. Çocuk artık toplumsallaşmış ve
okul çağına gelmiştir. Artık dışardan çocuğun belleğine hitap
edilebilir. Bu da yapısal olarak öğrenmenin temelidir. Çocuk artık
dışarıdan motive edilebilir. Bu kez öğretmenlere büyük görev düşer.

Daha önce bilinçdışı bir olgu olan öğrenme, şimdi çocuk için faal ve
hedefe yönelik oluşturulabilir hale gelir. Bu dönemde öğrenme saygı ve
otorite üzerinden olur. Resimler ve simgeler üzerinden öğrenir. O
zamana kadar bilinçdışı olarak eğitmeni örnek alıp taklit ederken,
artık çevresiyle daha ruhsal bir ilişki içindedir. Ruhu önemsenmeyi,
sevilmeyi ve döllenmeyi bekleyen bir meyve gibidir. Bu yüzden
sevebileceği ve saygı duyabileceği eğitmene ihtiyacı vardır. Sevgi
dolu otorite, çocuğun yüreğine ve ruhuna hitap edecektir. Zira bu
yaşta duygular, irade ile düşünce arasında köprü vazifesi görür.
Alışkanlıklar, vicdan, karakter, huylar bu dönemde gelişir. Duygusal
zekanın gelişimi sanat dersleriyle desteklenmelidir.

Ama duyumsama bedeninin koruyucu kalkanı hala sürer ve ancak cinsel
olgunluğa erişmeye başlarken on dört yaş civarında ergenlik çağıyla
üçüncü doğum gerçekleşir. Bu dönemde çocuğun hakikati arayan
erişkinlerle ilişki ve iletişim halinde bulunması gerekir. Soyutlama
becerisi açığa çıkmıştır. Özgür yargı gücünün gelişmesiyle nedenler
araştırılır. Nesnellik gelişir. Ders sırasında, bilimlerde neyin nasıl
düşünüldüğü safha safha birlikte yaşanmalıdır. Gencin cesaretini,
yaratıcı zekasını zorlayacak ve tüm gücünü göstermesini gerektiren
yıllık dönem ödevleri hazırlanmalıdır.

Yirmi bir yaşına gelmiş bir genç, kendi kendinin bilincini
geliştirmiş, özdeşliğini gerçekleştirmiş ve bir dünya görüşü edinmiş,
toplumsal yaşama girerek katkı sağlayacak hale gelmiş ergin bir kişi
olmuştur. İstiyorsa meslek eğitimi ya da araştırma yapmak üzere
üniversiteye gider. Sonuç olarak eğitim, yönlendirilmeli öğrenmeden,
giderek kendi kendine belirlenen öğrenime geçmeli ve insanın özgür
iradesini kullanabilme yetisi geliştirilmelidir. Doğal gelişme, bir
kültürel gelişmeye akarak biçimlenmelidir.

Burada ele alacağımız 0-6 yaş grubundaki çocuk, Rudolf Steiner'e göre
baştan sona bir duyu organıdır. Özellikle ilk üç yılda tıpkı diğer
memelilerde olduğu gibi, çocuğun fizik organlarının gelişerek içine
doğduğu ortama uyum sağlaması, başlıca taklit ve örnek alma yoluyla
gerçekleşir. İlk aylarda anne şefkat ve gülümsemeyle üzerine
eğildiğinde, çocuk da zamanla gülümsemeyle karşılık verir. Fiziksel
ortamda olup biten ne varsa, hepsini taklit eder ve bu sırada fiziksel
organları yapılanır ve gerekli, kalıcı insani biçimlere yönlendirilmiş
olur. Zaten eski beyin içgüdüsel olarak kolları ve bacakları sürekli
hareketli kılar. Hareketler sinir sisteminin gelişmesini sağlar. Bu
dönemde gelişme, içten gelen bu güdülerle dıştan gelen içeriklerin
karşılıklı etkileşimi sayesinde gerçekleşir. Algılananlar yeni beyne
kaydedilir ve edinilen fiziksel, duyusal izlenimler hemen taklit
yoluyla denenir. Steiner, "çocukken duyu izlenimleri soluk almak
gibidir, soluk vermeye denk düşen edim ise taklittir" der. Yürümeyi
de, konuşmayı da taklit yoluyla öğrenir. Önünde ayakta dimdik duran ve
uzamda ileri doğru hareket eden örnekler olmazsa, çocuğun yürümeyi
dahi öğrenemediği, geçen yüzyılda Uzak Doğu'da bulunan kurtların
yetiştirdiği çocuklar sayesinde kanıtlanmıştır.

Yürüme organıyla birlikte konuşma organının gelişmesi hemen hemen at
başı gider. Zaten dışkılamanın kontrolü de bu dönemde öğrenilir.
Çocuk her şeyi adlandırmaya başlar ve nesne ile nesnenin adı iki ayrı
kanalda kaydedilir. Bu, çevreye ve nesnelere ilk mesafe kazanmanın
başlangıcıdır ve böylece üç yaş civarında "ben" duygusu oluşur. Ben,
kayıtları birleştirir ve bütünsel bir dünya oluşmasına yardım eder.

İlk yıllarda her şey oyun, her nesne oyuncaktır. Bu dönemde çocuğun
beyni uygun oyuncaklarla uyarıldığında, fantezisi harekete geçirilir.
Fanteziyi beslemenin yolu, çocuğun eline bitmiş, her şeyiyle dört
dörtlük oyuncaklar vermemektir. Bir çapıt parçasının bağlanarak ya da
düğümlenerek baş, kol ve bacaklardan ibaret bir bedene
dönüştürülmesiyle ortaya çıkan bir bebek, ağlayan, konuşan, yürüyen
bir bebekten çok daha elverişlidir. İnsana ait gözlemlediği her şeyi
çocuk düş gücüyle çapıt bebeğe ekler. Bu tıpkı uygun hareket
alıştırmalarıyla elin kaslarının gelişmesine benzer, çocuk çapıt
parçasını düş gücünü kullanarak insana benzer hale getirecek
tamamlayıcı çalışmayı yaptıkça beyni de gelişecektir. Oysa hazır bebek
karşısında beyne yapacak iş kalmaz. Yine kuklalar, iplerle hareket
ettirilen canlılar ya da sağa sola çekilerek olay örgüsünü
değiştirmeye izin veren masal kitapları düş gücü ve beynin
biçimlenmesi için yararlıdır.

Çocuk oyun sırasında bütün benliğiyle oradadır. Büyüklerde çoğu zaman
eksik olan bir "şimdi ve burada" yoğunlaşması içindedir. Bu sırada
çocuğa zaman tanımalı, deneyler yapması sabır ve şefkatle
desteklenmelidir. Örneğin bir kibrit kutusu, çocuk için her şey
olabilir. Gemi, araba, uçak. Nesneye, o sırada deneyimlemek ve uyum
sağlamak istediği koşullara göre, anlam verir. Daha önce
gözlemlediklerinden yararlanarak olayları kurgular ve taklit eder.
Oyun bittikten sonra ise, o yine bir kibrit kutusudur.

Gelişen bu nesneye mesafe duygusu, zekanın ve bilincin gelişmesinin
temel öğelerinden biridir. Düş gücü çocuğa, var olanın ötesine geçmek
ve kendi yapıp etmesiyle olabilecekleri biçimlendirme gücü verir. Yani
çocuk oyun ve taklit yoluyla hem gerçekliğe uyum sağlar, hem de var
olanı değiştirmek için yeni tasarılar geliştirir. Bu sırada ortaya
çıkan imgelerin zihnini faaliyete geçirmesiyle, onları karşılaştırır,
birbiriyle bağlantıya sokar veya belli niteliklere göre ayırır. Bütün
bu izlenimlerin hammaddesi, nesne ve ortam duygusuna dönüşür.

Baştan sona duyu organı olan çocuk, çevresindeki sevinç, öfke, nefret,
aşk gibi duyguları ve sevecen, kaba ya da ince davranışları bütünüyle
titreşimler halinde algılar ve taklit eder. Oyunlarında bu duygu ve
davranışların izlenimlerini ve yorumlanmasını gözlemleyebiliriz.
Sevinç ve coşkular sıcak duygulardır ve çocuğun gelişimine yardımcı
olur. Gıdalarla beslenme kadar bu tür sıcak duygularla beslenme de çok
önemlidir. Yaşadığı ortamda böyle taklit edebileceği sağlıklı örnekler
ve davranışlar sergilenmelidir. Demek ki prensipte, çocuğun yanında
taklit etmesini istemediğimiz hiçbir hareket ve davranışta
bulunmamalıdır. İnsan kendisi, çocuğa yapma diyeceği hiçbir şeyi
yapmamalı ve hiçbir sözü sarf etmemelidir.

Konuşma da taklit yoluyla ve duymayla öğrenildiğinden, çocukla
konuşurken düzgün ve doğru bir dille konuşmalıdır. Çocukla birlikte
söylenen şarkılar, güzel ritmik izlenimler bırakmalıdır. Şarkının
anlamı değil, ritmi, melodisi önemlidir. Gözüne ve kulağına gelen her
şey canlandırıcı olmalıdır. Ayrıca ritmik hareketler ve danslar organ
biçimlendirici kuvvete sahiptir. Oyunla karışık ve düş gücünü
faaliyete geçiren öyküsü olan dans hareketleri sırasındaki duygusal-
bedensel coşkulu katılım, organizmayı ısıtır. Öğrenme süreciyle bu
bakımdan sindirim arasında bir benzerlik vardır. Öğrenilenlerin
sindirilmesiyle bellek oluşur. Öte yandan bedensel hareketlerde
karşılaşılan en ufak zorlamanın bile üstesinden gelmek, irade
eğitimine yarar. Öğrenme sürecinin başlıca bir haz alma süreci olması
bedensel faaliyet sırasında beyinde üretilen kimyasalların yardımıyla
kolaylaştırılır.

O nedenle çocuk büyülü yıllar denen bu ilk yedi yıl içinde daha sonra
öğrenmeyeceği kadar çok şey öğrenir ve kalıcı dişlerin çıkmasıyla,
buna paralel olarak taklit ve oyun sayesinde algılama, deneme,
uygulama, ama aynı zamanda değiştirme ve dönüştürme yeteneklerini
geliştirerek sonunda toplumsal bir varlığa dönüşür. Korunmalı aile
ortamından çıkıp okula gitme zamanı gelir. Artık ikinci doğumu da
gerçekleşmiş olur.

İlk Özgür Waldorf Okulu 19919da Stuttgart'da kurulmuştur Waldorf çocuk
yuvasında uygulanan pedagojinin çekirdeği, çocuklarla erişkinler arası
ilişkilerdir, yani birebir karşılaşmadır. Çocuklarla erişkinler
arasında, insanın bedensel, ruhsal ve tinsel gelişimini destekleyen
ilişki ve karşılaşma biçimleri için gerekli temelleri oluşturmaya
çabalayan bütünsel bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır.

Waldorf eğitimi asla bir program, bir reçete olarak uygulanamaz.
Tersine daima ve sadece o anki somut ve bir kerelik çocuk-eğitmen
ilişkisinden yola çıkar. Yaklaşım daima gelişme ve denemedir. Okul
öncesi dönem için metodik-didaktik önerileri yoktur. O nedenle
eğitmene sürekli kendini eğitme temelinde büyük özgürlük içinde bu
karşılaşma ortamını sağlama görevi düşer.

Bu eğitim sisteminin gelişimine kısaca bir göz atacak olursak, 25.
Şubat 1861de Kraljewec, Macaristan'da doğan ve 30. Mart 1925 de ölen
Rudolf Steiner'in yaşam öyküsü de önemlidir.. Teknik Üniversitede
Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji ve Felsefe okudu. 21 yaşında 1882de
Goethe'nin fen bilimsel yapıtlarını basıma hazırladı. 1891de
üniversiteyi bitirdi ve 1892de felsefe doktoru oldu. 1894de Özgürlüğün
Felsefesi adlı kitabı basıldı.

Steiner öğrenimi sırasında daima yardımcı ders verdi. 1884de dört
çocuklu bir aileye ev öğretmeni oldu. 4. çocuk hidrosefali hastasıydı
ve doktorlar ile anne-baba eğitime uygun olmadığına inanıyorlardı.
Steiner bu çocuğun eğitimine 10 yaşında başlıyor. Çocuğun henüz uyuyan
ruhsal yeteneklerini, özürlü bedeniyle bağlantıya sokmaya çalışıyor ve
bedensel ifade üzerinde egemenlik kurmayı öğretiyor. Sevgi dolu
yaklaşımla çocuğun ruhsal faaliyetleri uyanıyor. Ekonomik dersler ve
ritmik gün bölümü uyguluyor. Çocuk iki yıl içinde ilkokulu ve sonra
liseyi bitiriyor. Hidrosefali geri gidiyor. Daha sonra bu genç
üniversitede tıp okuyor. Sonra asker olarak 1. dünya savaşında şehit
düşüyor.

Steiner, bu çalışma sırasında insanın ruhsal-tinsel yanıyla bedensel
varoluşunun bağlantılarını idrak ediyor. Fizyoloji ve psikoloji
öğreniyor, eğitim ve öğretimin bir sanat haline gelmesi gerektiğini
anlıyor. Öğretmek için insanın üç varlığı beden, ruh, tin dikkate
alınmalı diyen Steiner, sevgi dolu birebir ilişkinin önemini
vurguluyor..

Steiner'e göre, toplum canlı bir organizmadır. İnsan gibi ve bütünsel
birlik olarak ele alınmalıdır. Toplumsal organizmanın üçlü bir yapısı
vardır:

- tinsel ve kültürel yaşam
- hukuk ve devlet yaşamı
- ekonomik yaşam

İdealleri de sırasıyla özgürlük, eşitlik, kardeşliktir.

· Tinsel kültürel yaşam ancak özgürlük ilkesi mutlak geçerli olursa
insana yaraşır biçimde gelişebilir. Bu alanda bireysel inisiyatif
geçerlidir.
· Yasal ve devlet yaşamı ancak sınırsız demokrasi ile insana yaraşır
biçimde gelişir, burada eşitlik, bireysel yetenek potansiyelinden
bağımsız hukuk ve devlet önünde eşitlik geçerlidir.
· Ekonomik yaşam, insani ihtiyaçların düzenlenmesine yarar. İnsan
başkalarının yeteneklerinden bağımlıdır. İhtiyaçların tatmini, burada
kardeşlik temelinde gerçekleşmelidir.

Okul özgür toplumsal yaşamın, özgür kültürel yaşamın bir parçasıdır.
Özgür tinsel yaşam ilkesi egemen olmalıdır. Okul denen organizma,
insanlar arası ilişkilerin yasalarının ve birlik oluşturmanın
gerçekleştirildiği toplumsal yerdir.

Bütün Waldorf yuvaları, genelde ebeveyn inisiyatifi gelişen yerlerde
kuruluyor, tepeden inme değil. Ya da eğitmenler ve ilgili anne-baba
birlikte bu pedagoji uygulaması için uygun yer açıyor. Eğitimle ve
öğretimle aktarılacak şeyler, ancak gelişmekte olan insanın
bilgisinden yola çıkarak ve onun bireysel yetilerini geliştirme imkanı
ve ortamı sağlamak amacıyla oluşturulur.

Steiner, önemli olanın çocuk eğitimi değil, insan eğitimi olduğuna
işaretle, aslında bir irade eğitimi gerektiğini, zeka ve ahlakın
karakter gelişimiyle atbaşı gittiğini belirtmiştir. Eğitim, gerçek
antropoloji temelinde olmalıdır. Burada soru; mevcut toplumsal düzen
için insanın neyi bilmesi ve yapabilmesi gerekir olmamalı; tersine bu
insanın içinde mevcut olan yetenekler nelerdir ve içinde neler
geliştirebilir olmalıdır.

Bu sayede toplumsal düzene, yeni nesilden gelen sürekli yeni kuvvetler
aktarılabilir.
Yani mevcut toplumsal organizasyonun ondan yapmak istediği değil, o
topluma yeni giren gelişen insanların, nesillerin getirdiği yenilikler
önemlidir.

Steiner, özgür insan yetiştirmek istiyor. Bu nedenle, toplumsal
yaşamımızdaki üç baskının, yani din baskısı, devlet baskısı ve
ekonomik baskının mümkün olduğunca dışarıda bırakılması gerektiğinin
altını çiziyor.

Eğitmenler, 1951den beri yılda bir kez toplanarak metodik-didaktik
deneyim paylaşımı yapıyorlar ve bilimsel pedagoji ve psikoloji
bağlamında görüşüyorlar.

Çocuk denen varlığın, bir önceki nesle göre değil, içinde bulunduğu
çağda anlaşılmasına çalışıyorlar. Sürekli reform düşüncesi temelinde
eğitimbilim, erişkinin çocukla karşılaşmasının bilimi olduğundan,
üniversitede kuramsal olarak yapılamaz. Çocuk, ancak böyle karşılıklı
birebir bir ilişki içinde yaşadığında varlığını dışa vuruyor. O
nedenle, çocuklarla sorumlu bir birlikte yaşam biçimlendirmesi olarak
eğitim gerek.

Pedagojik ana yasaya göre eğitimin görevi, oluşan insanın kendi varlık
temelini keşfetmesini sağlamaktır. İçinde bireysellik arzusu, kendini
gerçekleştirme arzusu taşıyan çocuğa gelişme yardımı, yani ebelik
yapmak gerek. Pedagojik olgunun kaynağı ve hedefi, özgürlük kalitesini
geliştirmek olduğundan, eğitmenin özgür istenci önde olmalı. Zorunlu
uyulması gereken talimatlara göre değil, özgürce o saatleri çocukla
birlikte yaşayarak yaşatacak. Waldorf pedagojisi eğitmenden bağımsız
bir program değildir, zira temeli insanın insanla doğrudan
karşılaşması ve birlikte öğrenerek büyümesi ve gelişmesidir.

Eğitmenin varlığı, hareketleri, davranışı, olaylar karşısındaki
tutumu, konuşması, güleryüzü, neşesi, iyimserliği önemli örnek
oluşturur. O bilgisiyle değil, çocuk için kim olduğuyla, nasıl
olduğuyla örnektir. Bu nedenle kendisini sürekli eğitir.

Pedagog yuvanın idaresine ana-babayla birlikte katılır, işçi-işveren
ilişkisi içinde değiller. Birlikte sorumluluk taşıyorlar ve hedef
özgürlük eğitimi. Özgürlük ise, gerçek yaşam koşullarıyla ilişki
kurarak ve özgürce bu ilişkileri geliştirerek mümkün.

Eğitmenin temel alacağı ilkeler şunlar olabilir:

- çocuğun güven ve emniyete ihtiyacı vardır.

Çocuk ruhsal olarak kendini dünyaya bütünüyle hasreder. Olduğu gibi
kendini önyargısızca algıya bırakır. Bedenselliğin kapısı, duyu
organlarıdır. Bu nedenle içinde bulunduğu ortamda olup biten her şey
onu damgalar.

Çocuk aslında dünyanın "iyi" olduğuna inanır. Çevresindeki her şeyi
olduğu gibi kabullenme eğilimindedir. Henüz kritik yoktur. O nedenle,
dünyanın iyi olduğunu tecrübeyle sınaması için uygun ortam sağlamak
gerekiyor. İyiyi daima yeniden gerçekleştirebileceği bir dünya
yaratmasına yardımcı olmalı.

Hayvan, yetenekleri tamam olarak dünyaya gelir ve kendi türüne özgü
içgüdüsel yeteneklerini geliştirir. İnsan ise dünyaya "açıktır" ve
fizyolojik bakımdan bir "erken doğumdur". Rahim dışına çıktıktan
sonraki ilk üç yılda çocuk üç büyük özgürleşme safhası gerçekleştirmek
durumunda:

- fizik dünyaya karşı egemenlik kazanma
- toplumsal, insanlar arası dünyaya karşı egemenlik kazanma
- kavramsal-ideal dünyaya karşı egemenlik kazanma

bu da temel olarak yürümek, konuşmak ve düşünmek ile gerçekleşiyor.

Karşısındaki insanın beni, onun bireyselliği çocuğu etkiliyor. Bu
yüzden benden - bene ilişki önemli. Örnek ve taklit ilişkisi önemli.

Bu yakın ilişki sayesinde çocuk yaşadıklarıyla, iç ve dış ile ben ve
toplumsal çevre olgularının karşıtlıklar olmadığını, tersine ben ile
çevrenin ya da dünyanın bir birlik ve bütünlük olduğunu anlamak
durumunda. İdrak üzerinden ya da zihinsel yolla değil, gördüğü ve
duyduğu ve hissettikleri ile doğal olarak yaşadıklarıyla ve onlardan
içselleştirdikleriyle öğreniyor. Bu yaşlarda moral nasihatler
gereksiz, akılcı öğretiler gereksizdir. Açıklamalar değil, davranış
tarzı önemli etkendir.

Çocuk çevresiyle kritiksiz açıklık ve güven içinde bir karşılaşma
halindedir. Her an ve daima olanla özdeşleşir. Otantiktir, sahicidir.
Edindiği izlenimlere bağlıdır. Bu konumdayken çevreden onay alırsa,
yaşamını biçimlendirmede aktif rol alabilir. Davranışları için
dışardan onaya ihtiyacı vardır ve yaratıcı oyun sırasında onay
alabilmelidir. Öncelikle olup bitene güven içinde izin veren koruyucu
partner olabilen eğitmen gereklidir.

Çocuk için erişkinin nedensel görüş ve yargıları önemli değil, daha
çok dünyaya karşı tutumu ve davranışı örnek alıyor. Bu bilinçli
değildir, ama derin ruhsal izlenim olarak kalıcıdır.

- Çocukta güven duygusu uyandıran üç kalite:

Mekan yaşantısı - zaman yaşantısı - ruhsal düzlem:

Çocuğun mekanı ve ortamı, onun için bir yaşam duygusu aktaracak
şekilde biçimlendirilmeli, neşeli, sıcak ortam yaratılmalı. Günler
sakin ve normal zaman akışı içinde ritmik düzen içinde gelişmeli.

Bu da örnek aldığı erişkinin çevreyle olan ilişkisine bağlı. Erişkinin
öngörülmemiş olaylar karşısındaki tutum ve davranışları önemli;
sorunlar nasıl çözülüyor, ne gibi tepkiler gösteriliyor. Çocuk,
yaşanan anın içinden bir davranış perspektifi oluşmasını ister.
Yanındayken yaşamın evetlenmesi, olumlu yaklaşım örneği sunulması,
sükunet, kararlılık göstermek gerek.

- Mekansal ve maddi çevre

Çocuk için dünya düzen içinde, her şey yerli yerinde olmalıdır.
Çocuğun fonksiyondan arındırılmış ve zorlamasız bir çevreye ihtiyacı
vardır.

Düzen ve itimat ettiği çevreye olan bu ihtiyaç dolayısıyla, emin
olduğu mekanda özgür oyun gelişimi sağlanmalıdır. Oyuncak düş gücünü
kısıtlamamalı, doğal malzemeden yapılmalıdır. Kutular, sepetler,
kestaneler, taşlar, kozalak, çekirdek, dallar, kökler, midye kabukları
vs. Renkli bezler, sağlam raflı dolaplar, yuvarlak masalar, iki
taraftan da kullanılabilecek şekilde odaya konulur. Oyun sırasında
dağılan her şeyi eğitmen fark ettirmeden yeniden düzene koymalıdır.

Çocuk nesneye kendisi anlam verecektir. Bozacak ve sonra yeniden başka
anlam verecek türden malzeme hazır bulundurulmalıdır. Örneğin yapma
bebekte monte edilmiş fonksiyonlardan çıkarak oyunu geliştirir, sonra
bırakır. Zira olasılıkları sınırlıdır. Oysa belli bir tip, belli bir
atmosfer ya da fonksiyon anımsatmayan bebekler, içi yün dolu çapıtlar
hep birlikte bebeğe dönüştürülebilir. Böylece düş gücüne olanak
tanınır.

Duvarlar renkli kuşak şeklinde açık pastel renklerde boyanır. Gözün
dokunma hareketine zemin sağlanmış olur. Bu yatay açık renkler emniyet
duygusu verir, sert ve tekdüze olmadığından, genişleme duygusu verir.
Özgün faaliyete kışkırtır.

- Ritmik yaşam biçimlendirmesi

her gün aynı saatte belli işler yapılmalıdır. Bu güven duygusu verir,
çocuk içsel hazırlık içindedir. Evde de yemekten önce, yatmadan önce
belli ritüeller uygulanmalıdır. Bu sayede çocuk kendisini anlamlı bir
bütünün bir parçası olarak algılar, böylece kendi kendinin bilinci
gelişir.

Birlikte suluboya, plastik hamur biçimlendirme, masal anlatma ve
dinleme, kahvaltı, eurythmie, rond yapılır. Ama yönlendirme aralıkları
verilmeli, arada çocuk kendi başına özgürce ve sınırsızca oyun
yapılandırabilmelidir.

Şarkılı danslı oyunlar yapılır. Rond çok önemli. Burada ritmik
hareketlerin soluk alıp vermeye, kalbin sıkışıp gevşemesine paralel
hareketler şeklinde, yavaş hareket, hızlı hareket ve karşıtlar
arasında salınım olarak basit kompozisyonlar önemlidir..

Oyun sırasında bütünüyle dünyaya batmış olan çocuk, rond sırasında
bedenin belli hareketleriyle yeniden kendine gelir. Rond motorik
gelişmeye yardımcıdır.

Haftanın belli günleri belli işler; belli günde rond, yün boyama,
hamur yoğurma, ekmek yapma ayrı ve belli günlerde yapılır. Yıllık
bayram ve kutlama günleri, zaman yaşantısını sağlamlaştırır. İlkbahar,
yaz, sonbahar, kış ele alınır.

Ritmus aynı şeyin tekrarı değil, benzerin tekrarı, detay her seferinde
ayrı ama konu aynı. Böylece çocukta beklenti davranışı oluşur, ama ucu
açık, ana konu tekrar edilir ama her kez başka türlü gelişir.

- Pratik uygulamalar

Çocuk, doğrudan kendine yönelik ve hedefe kilitli süreçlerle öğrenmez.
Yuvadaki yaşama katılarak öğrenir. Dolaysız süreçler üzerinden
öğrenir. O nedenle yuvadaki yaşam kalitesi, öğrenme kalitesinin
temelidir.

Yaşanan yerin düzeni, temizliği, tamiri birlikte yapılabilir. Ancak
bu, yapay bir çocuğu meşgul etme şeklinde değil, gündelik işlerin
birlikte kotarılması olarak yapılmalıdır.

Yuvada yaşam emre amade kılınmıştır, çocuk gelip katılır. Örme, iplik
boyama, boyaların öğütülmesi, keçe yapma, yemek hazırlama, gündelik
yaşamla doğrudan ilişki sağlar. Tahıl öğütme, elma ve ayva kaynatma,
yaprak ayıklama, dikiş ve hediye hazırlama, bahçede çalışma, tarh
yapma, tohum ekme gibi uğraşlarda öğretmen başlar, çocuk gelip
katılır, malzeme hazırdır. Böylece mantık duygusu gelişir, eşyanın
tabiatını öğrenir.

Bu arada çocuğun talepleri de dinlenmelidir.

- sanatsal faaliyetler > çizme, hareket olarak çember ilk çizim,
yürüyerek çizme, havada çizme
- içsel duygular çizilir, asla düzeltme yok, serbest çizim, konu
verilmez.
- resim sonuç olarak önemli değil, çizim süreci önemli
- Sekiz çizme, sekiz yürüme - beynin her iki tarafını birleştirici ve
geliştirici hareket

Suluboya haftada bir kez, ıslak üstüne ıslak olarak çalışılır. Su ve
boya sabit biçim kalmayacak şekilde dağılır, sürekli değişim halinde,
düş gücü için yararlı. Önemli olan renk kırmızı, mavi ve sarı, sonra
onlardan renk kombinasyonları çıkar.

Bitkisel boyalar birlikte hazırlanır. Suluboya kağıdının masaya
ortalama ve düzgün serilmesi önemli, kırışık ve kabarcık kalmamalı.
Her şey yerli yerinde olmalı. Seçilen tasların büyüklüğü, içine konan
suyun miktarı, ya da seçilen hamurun büyüklüğü daima orantılı olmalı.
Bunların hepsi çocuğun denge ve oran duygusu için önemli.

Tatmin edici çalışma, sükunet getirir. Plastik biçimlendirmede çamur,
toprak, kum, yün ile yapıp etmenin verdiği tatmin önemli, ne
yapacağını söylememeli, malzemeden çıkarak düş gücüyle yoğurmalı

Balmumu verilir, ısındıkça yumuşar ve güzel kokar, sıcak duygu yayar.
Renkli yünler masal sahnelemesi olarak düzenlenir.

Müzik neşe verir. Pentatonik ses mekanı yaratma, ksilofon, çocuk arpı
kullanılır.
Armonika, masal sırasında kukla oyunu sırasında çalınır, haftada bir
uygulama.

Eurythmie

Eurythmie insanın içselliğine hitap eder, onu uyandırmak ve dış
zorlamaların seline kapılan insanın bireyselliği içinde buna karşı
koymak üzere ruhunu faaliyete geçirmek amacı güder.

Konuşma ve şarkı söyleme sırasında gırtlakta ve ona bağlı organlarda
oluşan hareketler, bedensel hareketlerle ritmik biçimde dışa vurulur.
Bu görünür hale getirilmiş dil, görünür şarkıdır. Amaç içsel olayları
bedensel hareketlerle görünür kılmaktır. Konuşma ya da şarkının
harekette görünür kılınmasıdır.

Çıkarılan sesle bütünsel beden hareketi, haftada bir kez uygulanır.
Hareketle dil gelişimi arasında bağlantı vardır. Erkenden medya
tüketimi, dil gelişimine engeldir.

Tiyatro

Çocuk çeşitli rollere girer; basık cüce, sarsak dev, yavaş sümüklü
böcek, hızlı tavşan
Rol yapmaz, bilinçdışı motorik eylem içinde rolün içine girer.
Eğitimcinin ruhsal olarak hazırladığı davranış ve jest içine girer.
Taklit eder.
Okul öncesi dönemde bir rolün ruhsal olarak çalışılması gerekmez.
Önemli olan çocuğun herhangi bir rolde, aksiyonun içinde yer
almasıdır.

Birlikte çocuğun doğum günü kutlanır, oyunlar oynanır, şarkılar
söylenir. Bireyselliğe önem verilmesi, çocuğa içsel sevinç yaşatır.

Çocuk özgür oyunda bakar, gözlem yapar, deneyimi içselleştirir ve oyun
sırasında dışa vurur, sergiler, gözle görünür hale getirir ve
bireyselleştirir. Kopya yapmamalı.

Anlatı

Anlatmak ve dinlemek üzere bir arada oturulur. Canlı ve heyecanlı
anlatı, içeriğe uygun davranışlarla birlikte aktarılır. Daima
tekrarlar olmalı.
Halk masalları, ekonomik olarak içsel resimler oluşturmaya yarayan
masallar, gelişim masalları uygundur. Masaldaki görevler, üstesinden
gelinmesi gereken işler, çözülmesi gereken düğümler yaşamı olumlayan
biçimde anlatılmalı.

Öğretmen masalları ezberler, ama sonra masalın metninde serbestçe
dolaşır ve çocuklarla karşılaşmada, ana göre, özgürce dili geliştirir.
Masalda anlatılan gelişim süreci, çocukta içsel olarak
uyandırılmalıdır. Tonlamalar ve mimikle ifade önemli. İçsel yapılanma
bir gelişme sürecidir, önemli olan enformasyon vermek değil, oyun
sırasında içselleştirerek öğretmektir.

O nedenle aynı masal, aynı ritmik öykü, aynı kukla oyunu 2-3 hafta
süreyle yeniden ve yeniden anlatılır ve birlikte oynanır. İçerik
bilinmesine rağmen, her seferinde içsel olarak yeniden yaratılır. Bu
eskiden Shakespeare ve İngiliz seyirci örneğinde, ya da Çin
tiyatrosunda olduğu gibi, tüm tiyatro izleyicileri için de geçerlidir.
Çin'de izleyiciler akın akın aynı oyunun sadece belli sahnelerini
izlemeye giderler. Alman oyun yazarı Brecht de buna dayanarak Çin
tiyatrosundan pek çok şey almış ve "yabancılaştırma etkisi" denen
olguyu tiyatrosunun temeline oturtmuştur.

Sanatsal anlatı kalitesi, dili geliştiriyor. Dilin doğrudan etkin
olduğu atmosfer önemli, kavramsal ya da algısal amaçlarla enstrüman
haline getirilmeden dili yetkin ve etkin kullanmalı. Zira dil, düşünme
yeteneğini geliştiriyor.



- Medya eğitimi

Elektronik medya tüketiminin, çocuğun ilişkileri, tecrübe ve algı
içerikleriyle nasıl bağlantıya soktuğu incelenmeli. Televizyon
ekranında birbiri ardı sıra akan resimlere bakan gözler, sahici ve
canlı, hareketli bir şeye bakan gözler gibi eksensel hareket etmez;
bakış sanki gündüz düşü görüyormuş gibi donup kalır, açık gözle uyuyan
bir insanın göz ekseni paralelliği içinde kalır.

Nörofizyolojik olarak elektroansefalogramda beyindeki uyanık halde
kaydedilen Beta-dalgalarının yerine, daha yavaş olan Alfa-dalgaları
geçer. Genelde Alfa-dalgaları, uyanıklık ile uyku arasındaki kuşakta
oluşur, oysa ekran önünde sürekli hale gelir. Anımsama yeteneği
azalır.

Anı resimleri kendi üretimimiz olduğundan, bu resimlerin canlı
nesnelerden mi, yoksa medya üzerinden mi alındığı önemli değildir. Ama
bir tabaka derinde, ruhta önemi vardır. Medya üzerinden aktarılan her
şeyin bir eğlence karakteri vardır ve iradi bağlantı kurmayı
engelliyor. Yani medya karşısında insan iradesinde kısıtlanıyor. Medya
eğitimi o nedenle istenci felç eden bu etkiye karşılık öncelikle irade
eğitimidir.

İlk yıllarda iletişim kurma yeteneğinin temeli, özellikle dünyaya
iradi el atma, uzanma, tutmadır. Okul öncesi dönemde iradi el atmayı
desteklemek ve oluşturmak çok önemli.

Waldorf yuvasında elektronik medya, pedagojik çalışmada kullanılmaz.

TV karşısındaki çocukla, kukla tiyatrosu izleyen çocuk arasında
farkları gözlemlemeli.
Tv karşısındaki çocuk genelde hareketsiz, oysa kukla oyunu izleyen
çocuk, sürekli oyuna katılır. Örneğin "Kırmızı Başlıklı Kız" masalını
TV'de izleyen çocuklar, sadece izleyicidir. Oysa kukla oyunu olarak
seyrederken, kurdun arkadan yaklaşma anında ya da avcının görünmesi
sırasında izleyen çocuklar heyecanlanır ve kırmızı şapkalı kızı
uyarmak üzere yerlerinden kalkar ve bağırırlar.

Çocuk için önemli olan, dünyada olup bitenin motorik olarak birlikte
gerçekleştirilmesi, tv karşısında eksik kalır. Hareket bastırılır. Bu
bastırılan hareketler daha sonra açığa çıktığında ise, genellikle
agresyon şeklinde olur. Okul öncesi yuvada görülen agresyonu, sıklıkla
akşam izlenen tv'ye bağlamak yanlış olmaz.

O nedenle yuvada çocukların doğrudan doğruya yaşına uygun hareketlere
yönlendirilmesi gerek. İradeyle ve içsel güvenle yaşamın olaylarına
hareketle katılmalı, yuvada bu sağlanmalı. Eğitimin esası da zaten
irade eğitimidir.

Steiner 12 duyu organından söz eder. Zamanla dumura uğramış gibi
görünse de içten içe bu duyular bizi hayatta tutar, ancak beşe
indirgenmiştir. Duyular, düşünen bilince uygun algı içerikleri sunar.
Üç kategoriye ayırır:

"yer-mekana göre >> deneyimin kaynağına göre duyular

alt duyular >> istenç, irade duyuları, bedenselliğin deneyimlendiği
duyular
orta duyular >> dış dünyanın duyumsandığı duyular
üst duyular >> zihinsel gerçeklerin ve içeriklerin deneyimlendiği
duyular

alt duyular >> dokunma duyusu, yaşam duyusu, kendi hareketinin
duyusu, denge duyusu

orta duyular >> koku alma, tat alma, görme, ısı algısı

üst duyular >> işitme, sözcük, düşünce algılama, ben duyusu

- çocuk gelişiminde ilk yıllarda öncelikle alt duyular, ya da bedensel
duyular gelişiyor. Bedensel gelişimin temeli atılıyor.

Kendisini bedeni içinde nasıl hissettiği, iradi duyular yoluyla
bilince bu bilgiler aktarılıyor. Ancak bunlar, içsel bilinçdışı
algılama yoluyla olur, uyanık bilince varmayan duyulardır. Renk ya da
koku gibi dışardan aktarılmıyor.

İşte bireysel benin kendini evinde hissetmesi, bu bilinçdışı duyuların
aktardıklarından oluşuyor. Bu duyular, ayaktayken, hareket ederken,
dokunurken her an titreşim halinde bilgi aktarır.

Bu kendini evinde hissetme duygusunu sağlamak için, yuvada her şey
olumlu ve neşeli, evetleyen bir havada yaşanmalı, dünyanın iyi
olduğuna inanan çocuk, herhangi ters giden bir şeyin yeniden iyiye
döndürülebildiğini yaşayarak anlamalı.

Örneğin yeşil ağaç algısında, bunun yeşil bir ağaç olduğu cümlesi,
yalnızca yeşil renk ve nesne ağaç ile gören göz arasındaki doğrudan
ilişkide değil. Ruhtaki algısal çalışmada, insandan ağaca bir ilişki
kurulur. İnsan ağacı bir varlık olarak algılıyor, ama bu bilinçaltında
süregiden bir algıdır.

TV'de ise mekan algısı yok aslında. Ya da duyulan, hoparlörden gelen
ses algısı yapay. Kameraman ya da ton meister bu işi izleyici adına
yapıyor ve dünya ilüzyoner bir karaktere bürünüyor.

Oysa çocuk dünyayı var olan canlı bir şey olarak yaşadıkça gerçek
dünyayla ilişkisini sağlıklı olarak yapılandırabilir. Dünya çocuğa
konuşur. Çocuk tepkilerini ona göre ayarlar ve o hareketlerde
kendisini yaşar. Davranışa yönelik bilinç, daima çevresiyle ilişki
içindedir. Bu da kendini gerçekleştirmeyi sağlar.


Okuma önerileri:

Rudolf Steiner, Die Erziehung des Kindes vom Gesichtspunkte der
Geisteswissenschaft, 1947 (Tin bilim açısından çocuğun eğitimi)

Frans Carlgren, Erziehung zur Freiheit, Die Paedagogik Rudolf
Steiners, 1990
(Özgürlük eğitimi, Rudolf Steiner'in pedagojisi)

Peter Schneider, Einführung in die Waldorfpaedagogik, 1982
(Waldorf pedagojisine giriş)

Joseph Chilton Pearce, Die magische Welt des Kindes, 1978
(Çocuğun büyülü dünyası)

Wolfgang Sassmannshausen, Waldorf-paedagogik im Kİndergarten, 2003
(Çocuk yuvasında Waldorf pedagojisi)

***
Referans: Tarhan Onur. "Waldorf Eğitimi", Zil ve Teneffüs Dergisi,
Sayı: 4-5, 2006, s.29-38.

.........................................................................
d e r s B E L G E L i G i
UYE SAYIMIZ: 2003

http://groups.google.com.tr/group/kapsamaalani <<< bu adres üzerinden
sanat-felsefe-eğitim toplum konularında makalelere, bilgi ve belgelere
ulaşabilirsiniz.

Grup odasının iletilerinden R A H A T S I Z oluyorsanız, grup
ayarlarından ya da iletişim adresimize göndereceğiniz mektupla son
vermenizi rica ederiz.

iletişim: kapsam...@googlegroups.com
.........................................................................
d e r s B E L G E L i G i
http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/dersbelgeligi/agac/index.html
.........................................................................
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages