09/01/2012
Bu devlet bize kendi savcısına, polisine, valisine, emniyet müdürüne, bakanına, hâkimine inanmamayı Göktepe davası ve diğer birçok davada gösterdi.
|
|
1996 yılının 8 Ocak günü Metin Göktepe’yi öldürdüler. Genç bir
muhabirdi. Evrensel gazetesinde çalışıyordu. Ümraniye E Tipi
Cezaevi’nde yaşamını yitiren Orhan Özen ile Rıza Boybaş’ın
cenaze törenini izlemek için Alibeyköy’e gitmişti. 500 kişiyle
beraber gözaltına alındı.
Gazeteciyim dedi, dinletemedi. Gözaltına alındı, dövülerek öldürüldü.
Bedeni, gözaltına alınanların tutulduğu spor salonunun büfesinin yanına
bırakılıverdi. Metin nerede diye soranlara bu ülkenin savcısının verdiği
yanıt şuydu: Metin Göktepe akşam üstü bırakılmış, sonra Eyüp’te bir
çay bahçesinde otururken fenalaşıp ölmüştü.
O kadar gözaltına alınan, o kadar polis, herkes gerçeği biliyordu ve bu
ülkenin bir savcısı bunu söyleyebiliyordu.
Sadece o değil. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Göktepe’nin
gözaltına alınmadığının kamera kayıtlarıyla sabit olduğunu söylüyordu.
Sadece o değil, dönemin Vali Vekili Göktepe’nin gözaltına
alınmadığını söylüyordu. Sadece o değil, dönemin İçişleri Bakanı da
Göktepe’nin adının gözaltına alınanların listesinde olmadığını
söylüyordu.
Savcı, Emniyet Müdürü, Vali Vekili, İçişleri Bakanı Metin
Göktepe’nin ailesine, arkadaşlarına, gazeteci örgütlerine, kamuoyuna
özetle herkese yalan söylüyordu.
Bunları hatırlayanlar devlet yetkililerinin her söylediğine hemen
inanmamayı da bu sebeple bilir. Metin Göktepe cinayetinde devletin
savcısı, valisi, emniyet müdürü ve İçişleri bakanı neredeyse devletin
hepsi açıkça yalan söylemekten çekinmedi.
Bununla da kalmadı. Gazetecilerin sürekli eylemi ve muhalefet partilerinin
baskısıyla gerçek yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Göktepe’yi
öldüren polisler hakkında dava açıldı. Ama davayı kimse izlemesin
istediler. İstanbul Alibeyköy’de işlenen cinayetin davası
Aydın’da sonra da Afyon’da görüldü. Göktepe sahipsiz değildi.
Davayı izlemeye o kadar çok insan gitti ki, duruşmaların spor salonunda
görülmesi zorunlu oldu.
Öyle oldu olmasına ama sanıkları bulmak pek mümkün olmuyordu. Bu ülkenin
adliyeleri polislerin adreslerini bulamıyordu. Naz ile niyaz ile sonunda
polisler de bulundu. Ama yargılama sırasında İçişleri Bakanı olan zat,
sanık polisleri pek seviyordu. Önce açığa alınan sanıkları görevlerine
iade etmeye çalıştı. Sonra birini Afyon’a atadı ki davaya gelip
giderken yorulmasın.
Mahkemenin de sanıklarla arası iyiydi. O kadar iyiydi ki kazara sanıklar
hakkında tutuklama kararı veren nöbetçi hâkim hemen sürülüverdi. O kadar
iyiydi ki tarafsız olmadığı gerekçesiyle gelen baskılara direnemeyen hâkim
kendi kendini reddetti.
Neyse uzatmayalım. Duruşmalar, temyizler, Yargıtay falan derken sonunda 6
polis memuruna ‘kastı aşan’ adam öldürmekten azıcık bir ceza
verilebildi.
Örgütlü bir şekilde, ısrarla bütün kamuoyunun izlediği bir davada ancak bu
sonuç elde edilebildi.
Cinayet takip edilmeseydi belli ki dava dahi açılmayacaktı.
Bugün Şerzan Kurt davası o nedenle önemli. Bu devlet bize kendi savcısına,
polisine, valisine, emniyet müdürüne, bakanına, hâkimine hemen inanmamayı
Göktepe davası başta olmak üzere birçok davada gösterdi. Bir de örgütlü,
ısrarlı dava takibinin önemini gösterdi.
Polis kurşunuyla öldürüldüğü ileri sürülen öğrenci Şerzan Kurt’un
davasında devlet, bildiğimiz devlet olduğunu hatırlattı. Ne dedi İçişleri
Bakanlığı: “Kusur Şerzan Kurt’a aittir. Kendisinin o saatte
kargaşa içinde bulunmuş olması bu sonucu doğurmuştur.”
Bu davayı izleyin.