İSLÂM NİZAMI

0 views
Skip to first unread message
Message has been deleted

İQRA

unread,
Apr 7, 2007, 7:27:19 PM4/7/07
to

 

İ SLÂM NİZAMI

 

s

 

EBU'L-A'LA MEVDÛDÎ

 

HİLAL YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

Cağaloğlu - İstanbul

 

u

 

Kitap

İslâm Nizamı

Yazarı

Ebu'l-A'la Mevdûdî

Sayfa Düzeni

Osman Arpaçukuru

Kapak Tasarımı

Ahmet Mayalı

Baskı

İSLÂMDA AHLÂK NİZAMI

 

 

 

İNSANLIĞIN BUGÜNKÜ AHLÂKİ DURUMU

İnsanlığın hayat nehri, durgun ve yavaş yavaş ak­tığı, umumî vaziyetde sakîn ve huzur verici olduğu müddetçe, azîz okuyucu, bu nehrin temiz ve berrak yüzü; sana karşı, dibine çökmüş olan pislik ve tortuları örten bir perde olacaktır. Sen de onun bu manzarası karşısında, huzur ve teselli duyacaksın. Bu nehrin karşısına geçip berrak yüzünü ve görünüşteki temiz manzarasını seyrettiğin zaman, dibine çökmüş olan çamur ve pisliklerin sebebini merak edip araştırmak ve bunların kaynağını, akıp geldiği yerleri bilmek ihtiyacını kolayca hissetmezsin. Su dalgalanıp altı üstüne dön­düğü, dalgaların birbirine girmesiyle bu suyun derinlik­lerindeki pislikler açığa çıktığı ve herkesin göreceği bir şekilde onun üzerinde yüzmeye başladığı zaman; göz­lerinin birazcık feri olanlar görür ki, insanlığın hayat nehri, gerçekten yatakları içinde hertürlü pislik ve tor­tuları da beraberinde taşıyarak akmaktadır.

İşte o vakit, bütün insanlar işe önem verirler, dalgalar arasında akan bu pisliklerin sebep ve kaynağını araş­tır­ma, nehri bunlardan temizleme imkân ve çarelerini düşünme ihtiyacını kendiliklerinden hissederler. Hakikat namına söylemek lâzım gelirse İnsanlık, o vakit uyanıp bu işe bir çare bulmak için koşmazsa bu, onun, kendi­sini saran tehlike ve içine düştüğü felâketi anlayamaya­cak kadar gaflet ve şaşkınlık neşesiyle sarhoş oldu­ğuna açık bir delil olur.

Gerçek olan şey; hakikaten bu zamanın, bizi içinde sürükleyen şu karışıklık ve ıstırap zamanının, insanlığın ha­yat nehrinin taşıp sularının alabildiğine azgınlaştığı o sarsıntılı zamanların tıpatıp aynısı oluşu­dur. Mücadelenin olanca şiddetiyle, bütün memleket ve milletler arasında koptuğunu görüyorsun. Nihayet bu mücadele, insan cemiyetinde öyle bir dereceye geldi ki yalnız topluluk ve miletlere sınırlı kalmayıp aksine fertlere de geçti; bütün millet ve memleketler gibi onları da boğuşma ve mücadele meydanlarına sürükledi. Ve iş, bu insanlık âleminin bü­yük bir kısmının, uzun za­mandan beri içinde biriken nesneleri kusup gözü olan herkesin görebileceği şekilde dışarı atmasına kadar vardı. Böylece, beşerin tabiat ve derununda gizli olan, önceleri ancak büyük bir araştırma ve gözlem sonu­cunda anlayabileceğin çirkinlik ve fenalıkları şimdi çı­rıl­çıplak görmektesin. İnsan cemiyetinin yüzünü örten perde kalktığı için artık, kendi kendisini aldatan veya dünya çapındaki gerçeklere karşı gözlerini kapa­yanlardan başka, vücûdunun sağlam ve hastalık bela­sından salim olduğunu zanneden hiçbir kimse kalma­mıştır ve şimdi, dört ayaklı hayvanlar gibi kendisinde ahlâkî şuurdan eser bulunmayan, yahut duygusu felç ol­muş, akıl ve şuuru uyuşmuş olanlardan başka, bu hastalığın kaynağını araştırıp buna bir çare düşünmeden yatıp uyuyan hiçbir kimse bulunamaz.

İşte, aziz okuyucu, bütün halklarda, topyekün mil­letlerde; insan vicdanının her zaman kin ve nefretle karşıladığı, kötü ve bozuk huyların baş gösterdiğini gö­rü­yor­sun. Hattâ zülüm, haksızlık, kötülük, işkence, ya­lan­cılık, dolandırıcılık, vefasızlık, hile, hiyanet, edepsiz­lik, şehvet ve menfaatçılık, istismar ve bun­lara benzer fenalıklar yal­nız fert ve cemiyet tarafından işlenmemiş, bilâkis millî bir ahlâk ve insanlara ait bir me­zi­yet olmuştur. Büyük mil­let ve büyük devletlerin sosyal hayatlarında, kendilerine mensup olan fertlerin ta­kip edilip hapishanelere girmelerine sebep olan her türl­ü suç ve kötü işleri, bizzat kendilerinin işlediklerini görüyorsun. Her millet, fertleri ara­­sın­dan ahlâksız, mad­rabaz, hileci ve suçluların en bü­yük­le­rini seçmiş; memleket ve millet işlerini onlara teslim et­miştir. Sonra da gölgenin sahibine tâbi oluşu gibi onlara tâbi olmuş, onlar nereye gittiyse o da oraya gitmiştir. Böy­­­­­­lece, o, hayâsızca bütün dünyanın gözleri önünde kö­tülüğün en çirkin şeklini dahi irtikap etmeden bırakma­mıştır. Zümre ve milletler, birbirine yalan yere sayısız if­ti­ralar yapmış ve bu iftiraları, bütün yeryüzüne ilân ederek yaymıştır. Hattâ, radyoların sabahakşam yayınladığı bu yalan ve iftiralarla bütün hava bulanmış, bütün at­mos­fer kirlenmiştir.

İşte bu suretle, her memleket halkı, yani; bütün kı­ta­lardaki insanlar, hırsız ve eşkiya çeteleri haline gel­miştir. Sonra bunlardan birinin, kendi gibi suçlulardan diğer birisini takip etmekte sakınca görmediğini, kendi gibi hır­sızlar topluluğundan her hangi birini teşhir ve yaptığı kötü işleri hayâsızca ilân etmekte hiçbir zor­luk hissetmediğini görürsün. Kıymetli okuyucu, böylesi­nin aynı zamanda biz­­­zat kendisi, insanların malını so­yup almakta, nicelerinin kanını dökmekte, şehirleri yıkıp kasabaları harap et­mektedir. Bizzat kendisinin âmel defteri, ötekisinin âmel defterinden daha az kara değil­dir. Adalet ve insaf, bu gibi kandökücülerin yanında gerçek mânâsını kaybetmiştir. Çünkü, adalet ancak onların kendi lehlerine tatbik edilen bir şey olmuştur. Onlar, hak ve hukukun, ancak kendileri­ne ve kendi arkadaşlarına mahsus olduğunu sanırlar. On­ların (sö­züm ona) yüksek ahlâkları, keyif, ve arzularına göre başkalarının hukukuna tecavüz veye başkalarının hak­larını inkâr etmeleri için kendilerine izin vermiştir. Hattâ onlar, bunu bir iyilik bile saymışlardır. Nihayet bütün milletlerin büyük bir kısmında kötü niyet, aldatma ve hıyanet öyle bir dereceye gelmiştir ki onlar, insanlar­dan bir şey aldıkları zaman fazlasıyla ölçüp tartmayı, onlara bir şey verdikleri zaman da eksik ölçüp eksik tartmayı bir marifet saymışlardır. Bunlar, kendi masla­hatlarına, kendi çıkarlarına göre «iyi» ve «kötü» için be­lirli ölçüler koymuş­­lar, biraz sonra da, başka bir milletin umumî menfaatlerinin kendi çıkarlarına aykırı düştü­ğünü öğrenir öğrenmez bu ölçülerin hepsini alt üst et­mekte hiç gecikmemişlerdir. Başkalarının uymasını is­tedikleri bu ölçü ve esaslara göre kendileri hareket et­memişlerdir.

Böylece, milletlerin büyük bir kısmında gaddarlık, hi­ya­net ve vefasızlık hastalığı alabildiğine yayılmış ve bunlar birbirlerine güvenemez hale gelmişlerdir. Bu yüz­den, görürüz ki büyük devlete mensup delegeler, topla­nıp aralarında dostluk anlaşmalarını ağırbaşlılık ve tam ciddiyetle imza ederlerken aynı anda, kendi millî menfaat ve İhtirasları gerektirirse bu kutsal antlaşmaları ilk fırsatta boğazlamayı kendi içlerinden geçirirler. Ger­çekte işin en ilginç tarafı; bir milletin başkanı veyahut başbakanı gelip bu mukaddes kurbanı boğazlamak için bıçağını bilediği ve bu kutsal anlaşmayı bozmaya hazır­landığı zaman, milletinden bir tek ferdin kalkıp bu ahlâk­sızlığı ve bu dönekliği nefretle karşılamayışı, hattâ bü­tün milletin ona des­tek ve yardımcı oluşu ve bu çirkin fiile katılışıdır. Sahtekârlık, dolandırıcılık o hale gelmiştir ki, sahtekârlar, dolandırıcılar ve münafıklar güzel ahlâktan iyi ve yüksek fikirlerden bahseder olmuşlar; bununla da âlemi kandıracaklarını, kötü emel ve şahsî çıkarları uğruna hiz­met et­tireceklerini ummuşlardır. Sözde yapıcı ve samimi görü­nen bu topluluk, akılsız ahmakları şuna inandırmaya ça­lı­şırlar: İnsanların mal ve canlarını; güya bunlar, kendi şah­­si çıkarları veya içlerinde gizledikleri ihtirasları uğruna harcamalarını İstememekte, bunca sıkıntı ve zorluklara sa­­dece halkın mutluluğu insanlığın hayrı için göğüs ger­mektedirler.

Katı kalblilik, merhametsizlik, göklere çıkmıştır. İşte bü­yük devletler: Bunlardan biri, diğeri üzerine saldırdığı zaman, hasımlarını hiçbir şefkat ve merhamet göstermek­­sizin yalnız ayakları altında tepeleyip ezmez; bir de yaptığı fenalıkları giriştiği tüyler ürpertici işkenceleri sevinç ve gururla radyolardan ilân eder; zemini, buna da mü­sait bulur. Sanki o, dünyanın akıl ve idrâk sahibi insan­­lardan tamamen yoksun olduğundan, dünyayı yırtıcı hay­­vanla­rın, canavarların doldurduğundan emin olmuştur.

Taraftarlık, zülüm ve baskı da aynı şekildedir. İşte büyük milletleri görüyoruz: Bunlar, zayıf milletleri mağlûp ettikleri, kendi gaye ve menfaatlarının gerçekleşmesi için kuvvet kullanarak onlara boyun eğdirdikleri zaman, insafsızca, merhametsizce onları soyup soğana çevir­mekle ye­tinmezler; ayrıca, muntazam metodlarla, dik­katle hazırlanmış usullerle onların şeref ve haysiyet giysilerini da soymaya çalışırlar; onları güzel ahlâk, fazilet ve üstün me­ziyetlerin hepsinden tecrid ederler. Hatta bunlara karşılık, kendilerinin de müstehcen say­dıkları, iğrenip tiksindikleri kötülük ve fesat tohumla­rını saçmak ve her türlü ahlâksızlığı yayıp çoğaltmak için büyük gayretler sarf­ederler.

İşte, misal olarak zikrettiğimiz bu çok kaba kötülük örnekleri ve ahlâkî bakımdan düpedüz rezalet sayılan bu hareketler ancak denizden bir damla, harmandan bir tanedir. Sayın okuyucu, düşünceni derinleştirip nazarî dik­katini, insan cemiyetinin bütün köşe ve bucaklarına ka­dar götürecek olursan, topyekûn insanlığın kokuş­tu­ğunu; ahlâk bozukluğu, huy ve mizaç fenalığı bakı­mın­dan büsbütün kokmuş olduğunu açıkça görürsün. Eskiden fuhuş yerleri, kumarhaneler, meyhaneler ve eğlence yerleri en kötü, en çirkin fesat ve şer yuvaları sayılır; insan cemiyetinde büyük bir çıkar olarak ka­bul edilirdi. Bugün ne tarafa baksan görürsün ki, do­ğudan batıya kadar, bütün insanlığın nice zahmetlerle meydana getirdiği medeniyetin her tarafında çatlak­lıklar belirmiştir. Son­ra bunlar, insan medeniyetinin gövdesine sirayet et­miş, onda çeşitli bozucu maddeler birikmiş ve bu yüzden o, durmadan kanayan bir çıban olmuştur. Şu par­le­man­tolar, yasama meclisleri, bakan­lıklar, resmi daireler, mahkeme salonları, avukat yazı­haneleri, basın organ­ları, radyolar, topyekûn eğitim, ticaret ve sanayi merkezleri. İnsan medeniyet, kültür ve tekniğinin bütün bu görü­nüş­leri iltihap yapmış kana­yan birer yaradan başka bir şey değildir. Elbette bun­ların tedavisi için mahir bir operatörün imdada yetiş­mesi lâzımdır. Fenalığın en büyüğü, felâketin en beteri; Allahın insana verdiği fazi­let­lerin gerçekten en kıymet­lisi olan ilim ve bildiğinin, günümüzde bütün kol ve dallarıyla, insanlığı yok etmek ve medeniyeti yıkmak için kullanılmasıdır. Allahın insan için yarattığı, hayırda kullanması için hazırladığı kuvvet ve diğer hayat vası­talarını artık insanlık kaybetmiş; bunları, bozucu ve yı­kıcı yollarda kullanmakla yok etmiştir. Hattâ kahra­manlık, başkalarını düşünmek, can ve cananı hayır yollarında feda etmek, sabır ve ihtiyat, cömertlik, yüksek koruma ve kuvvetli azim sahibi olmak gibi her zaman fazilet ve üstün meziyet olarak anılacak olan insanî sıfatların hep­sini beşer, kötülüklere ve ahlâk bakımın­dan büyük rezalet sayılan şeylere âlet etmiştir. Bunları insanlık, şer ve fesat için birer vasıta ve imkân olarak kullanmıştır.

 

BUGÜNKÜ AHLÂK TEORİLERİNE BİR BAKIŞ

Yukarda izah ettiğimiz felâketi küçümseyip bu bü­yük şerre göz yummak istemiyorsak, onun bizi, alabildi­ğine istilâ etmesine rıza göstermiyorsak, meseleyi ger­çekten düşünmeliyiz. Sürekli püskürerek çıkan, her fa­zileti silip götüren, insan cemiyetinin köşe ve bucakla­rına kadar sokulan bu selin kaynağını ve fesadın menbaını ciddiyetle araştırmalıyız. Mademki bu bozuk­luk, yalnız insanın ahlâk ve mizacına arız olmaktadır; O halde bunun kaynağını, menşeini ancak, günümüzde ahlâk hakkında yaygın olan fikir ve nazariyelerde bulabi­liriz.

Acaba bugün, ahlâk hakkında yaygın olan fikir ve teoriler nelerdir? Bu mesele üzerinde durur, düşünür ve inceleme yaparsak, prensip ve esas itibariyle bu fikir ve teorilerin iki kısımda toplandığını görürüz:

I. «Allaha ve Ahiret hayatına îman» esasına da ya­nan ahlâk teorileri

II. «Allaha ve Ahiret hayatına îman» esasına aykı­­­rı olan prensiplere dayanan ahlâk teorileri.

Ahlâk hakkında yaygın olan günümüzdeki bu iki tip teori, dünyanın her tarafında ne şekildedir? Bunların in­san cemiyetindeki tesir ve neticeleri nasıldır? İşte bu­rada, bu sorulara cevap vermek için, bu teorileri eleşti­rici bir gözle İnceleyelim:

 

I. ALLAH'A ve AHİRET HAYATINA                                   İMAN ESA­SINA DAYANAN AHLÂK TEORİLERİ

Uyanık ilim adamı için açıktır ki, Allaha ve Ahiret ha­yatına imân esasına dayanan ahlâk teorilerinin tarifi, vazi­yet ve şekli elbette, insanların Allah'a ve Ahiret gününe imânlarının nitekim ve gereklerine bağlıdır. Bu itibarla, beşer nevinin Allaha imânının nasıl ve ne şekilde, Ahiret hayatı hakkındaki yaygın ve revaçta olan fikir ve tasav­vur­larının ne merkezde olduğunu görmemiz, bunun için de dünyanın dört bucağına iyi bir göz atmamız gerekiyor,

1) Konuyu ele alıp İncelersek, Allaha imân eden mil­letlerin büyük çoğunluğunun yüzdeyüz şirk bataklığına düşüp, aslında Allahın hiçbir kuvvet vermediği bir takım put ve uydurma ilâhları O'na ortak yaptığı karşımıza çıkar. Bu çoğunluğu teşkil eden insanlar kendi zanlarınca, günlük hayatlarındaki işlere müdahale eden bir takım ilâhlık kuvvetlerini bu ilâhlara vermişler, olması kendi ha­yal dünyalarında keyiflerine göre canlandırmışlardır. Onlar bu ilâhları, ancak ilâhlık kuvvet ve kudretini kendile­rinin arzularına göre kullanan, bu insanların istek ve he­veslerinin dışında hiçbir işlerinde tasarruf hakkı olmayan, itaatkar ve emirlerine amade tanrılar şeklinde düşün­müş­lerdir. Meselâ, bu insanlar bir kötülük etseler veya gü­nah işleseler, Allah katında onlar için ilâhları şefa­atçi olur ve onların affedilmelerini ister. Eğer onlar, hürri­yet içinde, kendilerine ait hiçbir vazife tanımaksızın, ya­hut başkalarının haklarına karşı hiç bir riayet göstermek­sizin dünyadaki alanları da dolaşırlarsa veya temizi ve pisi, bes­leyici ve zayıflatıcı olanı ayırd edemeyen başıboş hay­­vanlar gibi dünya otlaklarında otlayıp dururlarsa, hu­zurunda takdim ettikleri malûm adak ve muayyen sada­kalarına karşılık ilâhları, onlar için kurtuluş ve mutluluğu sağlar. İşin en tuhaf tarafı; bunlardan biri hırsızlık yapmak için harekete geçtiği zaman, ilâhların kendini koruduğu, polislerin gözünde sakladığı ve o, gücünün yettiği kadar soyup soyuştururken bu ilâhların bekçinin gözlerini per­delediği zannına kapılmasıdır.

Sanki iki taraf — ilâhlarla müşrikler — arasında tam bir anlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşma şöyle olmuştur. Bunlar, ilâhlara hakkıyle imân edip bütün hayrın bu ilâhlara ait olduğuna inanacaklar, onların mukaddes ta­raflarına adak ve sadakalar sunmaya devam edecekler. Buna karşılık ilâhlar da onların işlerini kolaylaştıracak, is­tedikleri hayır veya şerde onları muvaffak edecektir. Ayrıca, öldükten sonra geri dirildikleri, kıyamet günü Ulu Tanrı'nın huzuruna getirildikleri zaman, ilâhlar gelecek ve onları kurtaracaktır. İlâhlar, «Ey Allah, bunlar bizim adam­larımız, sen bunları bağışla ve sen bunları affet» diyerek şefaatçi olacaklardır. Hatta onlardan bazıları Allah huzuruna hiç gelmeyecek, hiç bir sorguya çekilmeyecek, belki de hesapsız ve sorgusuz doğru cennete girecektir. Çünkü bu ilâhların bazıları, önceden onların dünya ha­yatında işledikleri günahları, yaptıkları kötülükleri ört­müştür.

İşte bu çürük inançlar ve şirkten doğan bu vehimler, ölümden sonraki ahiret hayatına imanın biçimini değiştir­miştir. Bunun kötü neticeleri, semavi dinlerin yükselttiği ve ilâhi kanunların kökleştirdiği ahlâkî temellerin hepsini çürütüp güve gibi yeyip bitirmesidir. Tabiî ki ahlâkî kaide ve esaslar, elbette kitapların sayfalarında yazılıdır. Hattâ, insanlar bunları yüceltecek ve saygıyla anmaktadırlar. Fa­kat, apaçık bir gerçektir ki, şirk ve bundan meydana gelen vehimler, müşriklere; işlerinde ve hayat meselele­rinde sarılıp bağlanmaktan kurtulup kaçmak için sapabile­cekleri çeşitli kapı ve deliklere ait, çok ve detaylı yollara sahip oldukları zannını vermiştir. Bu bâtıl inançlar, müş­riklere sanki öyle kuvvetli bir teminat vermiştir ki, onlar ahlâkî bağlardan sıyrıldıkları ve bu bağların hududunu aştıkları zaman, hangi kapı veya yoldan kaçarlarsa kaç­sınlar, işin sonunda mutlaka kurtuluş ve selâmete ulaşa­caklarını zannederler.

2) Müşriklikten ayrılıp Allaha, ölümden sonra yeniden dirilmeye ve kıyamet gününe imânın, müşriklerdekinden daha iyi ve üstün durumda olduğu diğer dinleri inceler­seniz, gerçekten bunlarda da bir fevkalâdelik göremez­mi­siniz. Çünkü, Allahın emirlerinin ve Allaha imân gereklerini donmuş olduğunu, insan hayatının gerçeklerine karşı çok dar bir çerçeve içerisine sıkışıp kaldığını göreceksiniz. Zira bu dinlerin mensupları da ancak sayılı işleri yapıyorlar, muayyen ibadet şekille­rini yerine getirip bazı hususlardan sakınıyorlar. Bunla­rın zanlarına göre, kendilerinden Allahın bütün iste­dikleri bu kadardır. Allahın bütün emirleri, onların ferdî ve ailevî hayatlarında böylesine sıkışmış dar bir çenberin içindeki şeylerden ibarettir. Allahın mükâfat olarak hazırladığı ve genişliği yer ve gökler kadar olan cenneti, işte onların bütün bu işlerinin karşılığıdır. Eğer onlar, bu azıcık vazifeyi yapıp yüce Tanrının farz kıl­dığı o bir kaç ibadeti yerine getirirlerse, artık kendileri tarafından yapılacak ilâhî bir emir veya vazife kalmaz. Hattâ onlar, bütün işlerinde tamamen bağımsız ve günlük hayat meselelerini keyif ve heveslerine göre ayarlamak hu­susunda tam bir serbestliğe sahiptirler. Kendilerine faz­­la gelirse, bu azıcık vazifeyi veya birkaç ibadeti de yapmayabilirler, onlar için önemli değildir. Zira, Allah'ın rah­meti bol ve lütfü herkese şâmildir. Allah'ın, onların kusur ve günahlarını bağışlıyacağı, yaptıkları bütün kötülükleri cennetin kapısında kaldırıp atacağı, hususi ihsanlarını onlara tahsis edeceği ve böylece fazıl ve keremi sayesinde onları, altından ır­maklar akan cennetlere girdireceği de umulabilir.

Böyle mahdud ve dar bir din anlayışı, çeşitli ha­yat meseleleri için semavî şeriat ve dinlerin koymuş olduğu ahlâkî esasların uygulanma alanını daraltmış ve bu esasların İnsanlık toplumunun kalkınmasındaki olumlu etkisini azaltmıştır. Gerçekte böyle bir anlayış, insanlık hayatının büyük ve önemli bütün dallarını, dinle­rin insan için hazırlayıp ona bahşettiği herhangi bir irşat ve hidayetten, herhangi bir şart ve kayıttan mahrum et­miştir. Sonra, Allah'a ve ahiret gününe imân esası için çizilen bu küçük daire, kaçmak için geniş bir gedik veya kocaman bir yol imkanı verir. Bu gedik veya yol, ahlâki bağlardan sıyrılıp kurtulmak istiyenlere bir çıkış veya kaçış kapısı olmaktadır. Zaten bu elverişli fırsatı kaçıran­ları pek az görüyoruz.

3) Yukarda anlatılan şu iki sınıftan durumu daha iyi, imânı daha sağlam, şirkten uzak, Allah'a dürüst bir şe­kilde inanmış. Ondan başkasını dost edinmemiş, yalancı yardımcıların kıyamet günü O'nun azabından kendilerini kurtaracağına güvenmemiş olan dinî zümrelerde şüphe­siz temiz bir ahlâk ve saf bir ruh mevcuttur. Bunlar ara­sında yüksek ahlâk sahibi, güzel ve iyi işler yapan nezih kimseleri görmemiz mümkündür. Fakat apaçık bir ger­çektir ki, umumî olarak bunların, din ve Allah ile kul ara­sındaki ruhi bağlantı hususundaki dar ve mahdut düşünce ve tasavvurlarına hâkim olan zihniyet, dinlerini ifsat et­miştir. Çünkü bunlar, dünyadan büsbütün yüz çevirmişler, hayat meselelerinden ve hayatın gerçeklerinden tamamen ilgilerini kesmişler, belirli bir takım İşleri titizlikle ve de­vamlı olarak yapıp din ve imânın emir ve gereklerini bunlardan ibaret sanmışlardır. Hattâ bazıları, çeşitli nefis terbiyeleri yaparak ruhunu tertemiz etmekle uğraşmış, şu madde dünyasında gayb âleminden sesler işitmek veya ilâhî cemalin parıltılarını görmek için çalışıp dur­muşlardır.

Bunlar sanıyorlar ki, ancak kurtuluş ve saadet yolu, dünya işlerine dalmamakta, hattâ bundan tamamen yüz çevirmektedir. Bunların zanlarına göre, Allah'ın huzurunda bir yakınlık kazanabilmek için, din ve şeriatın çizdiği bir kaç şekli ve görünüşte bazı yaşayış tarzlarını muhafaza etmek yeterlidir. Yine bunlar sanıyorlar ki, çeşitli yollarla ve hususî nefis terbiyesi şekilleriyle nefis ve ruhlarını arındıracak, bir kısım dini ve ruhî vazifeleri yerine getire­rek günlerini geçirirlerse, yapılacak başka işleri kal­maz. Elbette, yaptıkları bu vazifeler de hayatlarında pek az bir yer işgal eder.

Sanki Yüce Tanrı, yarattığı kâinat için parlak parlak kaplar, güzel güzel plâklar, fevkalâde ses alıcı cihazlar veya radyolar, üstün ve mükemmel fotoğraf makinaları hazırlamış ve insanlar da sanki, bir takım ruhî, nefis terbi­yesi ve arındırma yöntemleriyle kendilerini bu âletlere ve bu cihazlara emanetler ve bu suretle de Yüce Tanrıya em­niyet ve huzur içinde dönecekler! İşte zararların en büyüğü, felâketlerin en müthişi, din ve ruhî nizam hakkın­daki bu dar ve yanlış düşüncenin doğurduğu zarar ve felâketlerdir. Çünkü bu düşünce, yüksek ahlâk ve temiz ruh sahiplerini hayat meydanlarından, mücadele safların­dan uzaklaştırmış. onları halvet köşelerine ve inziva ma­ğaralarına çekilmeye sevketmiştir. Böylece meydan, on­ların yerini alan ahlâksızlara ve soysuzlara kalmış; «At da sana kaldı, meydan da sana kaldı.» Atasözü, bir kere daha bu herifler için gerçekleşmiştir.

Kısaca, dünyanın, bu günkü dini durumu işte bun­dan ibarettir. Bu durumu gözönüne alırsak, kolayca anla­rız ki in­sanlığın büyük bir kısmı, dinden uzaklaşmış, bu­nun ne­ticesinde de Allah'a imân ve ibadetin ahlâkî ve ruhî kuv­vetlerinden mahrum olmuştur. Bu ahlâkî kuv­vetlerden yardım ve fayda gören pek az bir grup da, insanlığa önderlik yapmaktan kendiliğinden vazgeçip mücadele meydanından kaçmıştır. Tabiatiyle bu grup; tıpkı elektrik yüklü olduğu hâlde ihmal edilen, kendi haline bırakılıp kullanılmayan, hiç faydalanılmayan ve bu şekilde elektrik enerjisi boşa gidip hayatiyetini yiti­ren bir bataryaya benzemekledir.

Bu gün insanlığın öncülüğünü yapanlar, bu mede­niyet çarkının zembereğini elinde tutanlar, Allaha ve âhiret gününe imân esaslarına dayanan ahlâk pren­sip­lerinden yoksundurlar. Onlar, kendi ahlâk pren­sipleri arasından, Allaha ve âhiret gününe imân akide­sine bağlı ah­lâkî esas ve ölçüleri çıkarıp atmışlardır. Sonra, bir de onlara gurur gelmiş, ahlâk teorilerini hak­kında edindikleri bilgiler kendilerini yanlış fikirlere gö­türmüş, Allahın ahlâk sahasındaki hidayetini isteyip O'nun irşat nuru ile bu yolda aydınlanmak hususunda kibir göstermişlerdir. Bunların ekserisi, dünyadaki din­lerden her hangi birine sahip iseler de, dinin ferde ait şahsi bir mesele olduğunu, cemiyetle hiç bir alâkası bulunmadığını, dolayısiyle insanın kendisini ilgilendi­ren ve ferdi işleriyle sınırlı kalması gerek­tiğini sanı­yorlar. Yine bunlar, (mademki dinin içtimaî hayatla, bu hayatın mesele ve gerçekleriyle hiç bir alâkası yoktur; mademki din, toplumsal hayatın başında ve sonunda bir yer işgal etmemektedir; O hâlde, hayat gerçeklerini düzenlemede başvurulacak her hangi bir semavî hida­yete, hayat meselelerini tanzim etmede her hangi bir ilâhî talimata ihtiyaç bulunmamaktadır) diyorlar.

 

II. ALLAHA ve AHİRET HAYATINA                              İMAN ESA­SINA DAYANMAYAN AHLÂK                              TEORİLERİ

Amerika'da, geçen asrın sonlarına doğru başlayan ahlâkî bir cereyan, gitgide İngiltere ve diğer memleketleri de sarmıştır. Amerikan Ahlâk Cemiyeti (American Ethical Union) gayelerini açıklayan beyannamede, bu cereyanın ana prensiplerini aşağıdaki sözlerle ortaya koymuştur:

«Ferdî veya sosyal, millî veya devletlerarası insan ha­yatındaki çeşitti alâka ve münasebetlerde, ahlâkın ehem­­­miyet ve lüzumu ruhlara iyice yerleştirilecektir. Bunda dinî inanç ve düşüncelere hiçbir yer verilmeyecek­tir.

Bu cereyana uyarak İngiltere'de kurulan ve sonraları (Amerikan Ahlâk Cemiyeti) ne iltihak eden Ahlâk Cemi­yet­leri Birliği (Union Ethical Societies) esas gayelerini şöyle açıklamıştır:

«İnsanlığa hizmet ve insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleşmesi için milletlere bir yol gös­termek gerekir. Bu yolun prensipleri şunlardır:

1   — Bütün dinlerin en büyük amacı, insan ruhla­rına iyilik sevgisini aşılamaktır.

2   — İnsanın düşünce ve ahlâkî hayatında, bu dünya­­­nın hakikatına ve ölümden sonraki ahiret hayatının ger­çekliğine inanmasına hiç bir ihtiyaç yoktur.

3   — Bütün insanları terbiye etmek, hakkı bilmek, hakkı sevmek ve hayatın bütün safhalarında onun gereklerine uymak şarttır. Bütün bunlar, sırf in­sanî yollarla, sa­dece fıtrî vasıtalarla yapılacaktır.

İşte görüldüğü gibi bu satırlar, fikir ve kültür ala­nında, medeniyet ve sosyal gerçekler vadisinde liderlik ve rehberlik yapmak için hazırlananların İç âlemlerini ortaya koy­maktadır. Acı bir hakikattir ki, bugün dünyaya liderlik yapma durumunda olanların kafalarını, yukarda söylediği dar ve yanlış din anlayışı sarmıştır. Bunların hepsi, ahlâk prensiplerini, Allaha ve ahiret gününe imân esasından ayı­rıp dinlerin bu hususta gösterdiği nurlu yoldan onu, büs bütün uzaklaştırmışlardır.

Şimdi, insanın dinden uzaklaşıp onun gösterdiği yoldan ayrıldıktan sonra seçtiği ahlâk felsefelerinin tetki­kine geçmemiz yerinde olur; ta ki, bunların hakikat ve mahiyetini açıkça görelim.

a) Ahlâk felsefesinde ilk ve esas soru şudur:

Bu dünyada insanın iş ve çalışmalarında varacağı he­def ve ulaşmayı arzuladığı netice olan «Üstün iyilik» nedir? İnsanların fiillerinin ölçülmesine, iyi veya kötü, doğru veya yanlış hükümlerine ölçü olan bu üstün iyilik prensibi ne olabilir?

İnsan, gerçekten bu soruya tek müşterek bir ce­vap bu­lamamıştır. Bu sorunun cevabında filozoflar, pek çok ayrılıklara düşmüş, çeşitli yollara gitmişlerdi. «Üs­tün iyilik» için bir kısımları «haz» dır, bir kısımları (kemal)dir, bir kısımları da (Vazifenin vazife için yapıl­masıdır) demişlerdi.

Üstün iyilik, hazdır diyenlere, bu konuda çeşitli so­rular yöneltilebilir. Onların bu sorulara, tatmin edici ce­vaplar vermeleri gerekir. Meselâ, hazzın hakikat ve ma­hiyeti nedir? Acaba insan, bu hazza, bedenî ve nefsânî arzularının yerine gelmesiyle mi yoksa, aklî ilrlemelerle mi ulaşabilir? Yahut kişi, bu hazzı; sanat, estetik zevk ve ruh: yükselişine kendini olgunlaştırarak mı duyacak? Bu hazza sahip olanlar kimlerdir? Bu haz, her ferdin tek ba­şına sahip olabileceği bir şey midir? Yoksa bu, toplumun sahip olduğu ve toplum vasıtasiyle insanda varolan bir şey midir? Veya o, insan türüne mahsus bir haz mıdır? Her insan, nasıl olursa olsun buna erişebilir mi?

Üstün iyilik, kemaldir mükemmellik ki o, istenen ve özlenen bir gayedir diyenlere de çeşitli sorular yöneltile­bilir. Meselâ; tasavvur edilen bu kemal nedir? Bu kemalin ölçüsü ve kıstası ne olabilir? Kimin kemali kasdediliyor? Bununla ferdin kemali mi, yoksa toplumun kemali mi kasdediliyor? Yahut bu, bütün insanlığın kemali midir?

Yine aynı şekilde, vazifenin vazife için yapılması prensibini, vicdanın kesin emrine (Kategorik imperatif) mutlak bir itaat ve tam bir boyun eğme sayıp buna üs­tün iyilik, diyenlere de şu soruları sorabiliriz: Bu prensibin mahiyeti nedir? Bunu koyan ve kanunlaştıran kimdir? Bu prensibi koydu ve kanunlaştırdı diye itaat edilmesi, bo­yun eğilmesi gereken kimdir? Bu kanun koyucu kim olabilir?

Bu sorulara verilen cevaplar, filozoflara ve onların bağlı bulundukları sistem ve doktrinlere göre, pek çok de­ğişiklikler arz etmektedir. Bu değişiklikler, yalnız fikir sa­hasında ve felsefe kitaplarında değil, iş ve tatbikat alanlarında da mevcuttur. İnsanlık medeniyetine istediği yönü veren, bu medeniyet çarkının zembereğini istediği gibi çeviren şu toplum; bütün devlet başkanlarıyla, ordu kumandanlarıyla yüksek hakimleriyle, insan münasebet­lerini düzenleyen kanun koruyucularıyla, yeni insan nesli yetiştiren öğretmenleriyle, her türlü servet ve hayat vası­talarına sahip ticaret ve sanayi erbabıyla, insanlık mede­niyetinin derece derece her çeşit iş yerlerinde çalışanlar dahil olmak üzere, bugün gördüğünüz şu koskoca insan toplumu, gerçekten üstün iyilik hakkında tek ve müşte­rek bir ölçüye sahip değildir. Aksine her fert her zümre ve topluluk kendi hususî ölçüsüne bağlıdır. Her ne kadar bütün insanlar, tek bir medeni düzen içinde yaşıyorlarsa da, her birinin gittiği yol ayrı ayrıdır.

Her hangi biri, hazzı, bütün çalışmalarının hedefi ve hayattaki bütün dileklerinin gayesi saymıştır. Başka biri, nefsanî ve şehevî arzularını gerçekleştirmek maksadıyla şahsi bir haz peşinde koşmuş ve mutlak hazzı ister gö­ründüğü hâlde, içinde başka şeyleri gizli tutmuştur. Bu­nun için işlerini, bu hazzı gerçekleştirip gerçekleştirme­yeceğine göre ayarlamıştır. Yaptığı işleri buna göre «iyi­lik» veya «kötülük» sayıp onun yararlı veya yaramaz ol­duğu hükmüne varmıştır. Fakat, ciddî hali ve olgun görü­nüşü ile bize, kendisinin insan medeniyeti için ya­rarlı bir uzuv olduğu zannını vermiştir. Çünkü görünüşte, o, ya tam anlayışlı bir bakan, ya adaletten ayrılmayan bir hâkim veya başarılı bir öğretmendir.

Keza başka biri de bu hazla, kendi şahsî menfaat ve ihtirasları ile ilgili olan belli bir toplumun hazzını, refah ve saadetini kastetmektedir. Ona göre, gerçekleştirmek için durmadan çalıştığı, peşinden koşup mutlak iyilik saydığı işte bu haz, üstün iyiliğin ta kendisidir.

Bir insanın sakîn görüşü bu hale geldikten sonra

artık o, ancak kendisinin mensup olduğu halkı se­ver, sadece kendi millet ve memleketini tercih eder. Başka halk ve milletler için sokucu bir akrep veya zehirli bir yılan olur. Fakat biz, onun güzel görünüşü, parlak ve hoşa giden şekline bakıp aldanırız. Bunun için onu mert, iyi ve iyiliksever bir insan sanırız.

Yine, üstün iyiliğin mükemmellik (kemâl) olduğuna inananlar yahut onun, (vazifenin vazife için yapılması) olduğunu söyleyenler de aynı durumdadırlar. Buna göre, onların da fikir ve tasavvurlarında; kültür ve insan mede­niyetine zarar veren, netice itibariyle pratik hayatı zehirle­yen, fert ve şahıslara ait olan çeşitli beşerî zaafların bulunduğuna şahit olmaktayız. Fakat bunlar, fikir ve ta­savvurlarının üzerine felsefe, inceleme ve araştırma örtü­sünü çekmekte, zehirlerini panzehir olarak insanlara sun­makta ve böylece, içtimaî hayatımızda iyice sokulup ze­hirlerini ona durmadan akıtmaktadırlar.

b) Ahlâk felsefesinde başlıca ve önemli sorulardan ikincisi de şudur:

«İyilik» ve «Kötülük»ü hangi vasıta ile anlarız? Güzel ve çirkin olanı bilmek, doğru ve yanlış olanı ayırdetmek için başvuracağımız ölçü nedir?

Bu soruya da insan, tek ve ikna edici bir cevap bula­mamıştır. Bilâkis bu problemi hâlletmek için filozofların tuttuğu yollar çoğalmış, hepsi de ayrı ayrı cevaplar ver­miştir. İylik ve kötülüğü bildiren vasıta, doğru ve yanlışı gösteren ölçü «insanlığın tecrübeleridir» diyenler olmuş­tur. Bazıları da bu vasıta ve ölçü için «Hayat kanunlarını ve varlığın gerçek niteliklerini bilmektir» demişlerdir. Üçün­cü bir grup, bunlar için «Vicdandır» demekte, dör­düncü bir grup ise bu vasıta ve ölçünün sırf «akıl» olduğunu zannetmektedir.

İşte burada da, birinci sorunun cevaplarında gördü­ğünüz gibi, fikrî dağınıklık ve anarşi aynı dereceye çık­makta ve aynı şekilde nihayete ermektedir. Çünkü, insan bu çeşitli şeylerin hepsini birden, hayır ve şerri bilmek için ölçü ve esas olarak alacak olsa, ahlâk için ortaya şöy­le bir kural koymuş olur: Ahlâk hakkında tek ve kesin ve ölçü yoktur. Tersine bu ahlâk, eriyik bir maden gibi akışkan olup çeşitli şekil ve kalıplara girebilen bir şeydir.

Şimdi insanlığın tecrübelerine gelince, bunlardan faydalanıp «doğru bilgiyi» elde etmek için, insanlıkla ilgili bütün bilgilerin derlitoplu ve tam olarak insanların elinde bulunması, sonra bu bilgileri, ileri ve geniş gö­rüşlü olduğu kadar dürüst ve tarafsız zekâların ele alıp bunlardan gerçek ve doğru neticeler çıkarması şarttır. Fakat bunların gerçekte her ikisi de mevcut değildir. Çünkü insanlığın tecrübeleri henüz bitmemiş, son had­dine ulaşmamıştır. Tersine, bu tecrübeler devam edip gitmektedir. Sonra, şimdiye kadar insanlığın elde ettiği tecrübeler, tek bir in­sanın elinde toplu olarak bulunma­maktadır. Aksine, par­ça parça muhtelif insanlarda bu­lunduğu için, onların hepsi ayrı ayrı kendi akıl ve an­layışlarına göre, çeşitli usullerle değişik sonuçlar çı­karmaktadırlar. Henüz bitmemiş tec­rübe ve bilgilerden, daha kemâline ulaşmamış zekâların arzu ve temayü­lüne uygun şekilde, elde ettiği neticeler her türlü hatâ­dan salim olabilir mi? Bunun mümkün olmadığına ve olamıyacağına göre, insanlığın tecrübelerinin «İyilik ve Kötülük»ü seçmek için, hakikî bilgi ve ölçü olacağını zanneden kafaların hastalığı çok tuhaf değil midir?

Hayat kanunları ve Varlık'ın gerçek nitelikleri de iyilik ve kötülüğün bilinmesi için ölçü olarak alınırsa, durum yine aynı olur. Çünkü, ahlâk sahasında, iyilik ve kötülüğü tayin etmek istediğimiz zaman İki durum karşı­sında kalırız; ya hayat kanunları ve varlığın nitelikleri hakkındaki bilgilerimizin tamamlanmasını bekleyip bu hususta kendimizi tatmin edici bir bilgi sahibi olacağız; yahut, herkes kendi eksik bilgisi ve farklı düşüncesiyle meseleyi ele alıp iyilik ve kötülük konusunda bir hükme varacak, sonra da hayat kanunları ve varlığın nitelikleri hakkında bilgisi İlerledikçe varmış olduğu bu hükmü değiştirecektir. Hattâ, bugün iyilik saydığını, yarın kötü­lük sayacak, yarın kötülük diye hükmettiği bir şeye, bir gün gelecek kötülük diye hükmetmiyecektir.

Akıl ve Vicdan da aynı durumdadır. Şüphesiz akıl, iyilik ve kötülüğü bilmek için kısmi yetkiye sahiptir. He­men her insan da akıl sahibidir. Yine şüphesiz, iyilik ve kötülüğü bilmek, bir bakıma vicdanla da ilgilidir. İnsan da yaratılışı icabı vicdan sahibidir ve onun sesini dinler. Fakat, bir gerçektir ki. ne akıl, ne de vicdan kendi başına istenilen bilgiyi elde etmeye yeterli değildir. Dolayısiyle insan bunları, ilim için tek ve nihâî bir vasıta olarak ala­maz. Eğer bunlardan herhangi biriyle yetinip onu tek başına yeterli bulacak olsak, İlim için sadece eksik ve dar bir esasa dayanmış olmayacağız, aynı zamanda şart ve vaziyetlere göre hükmü değişen bir esasa dayanmış olacağız. Zira, değişik insanlar veya değişik zümreler bu esasa göre, muhtelif ve birbirine zıt şeylere, ayrı zaman­larda ve ayrı şartlar altında «iyilik» veya «kötülük» diye hükmedeceklerdir.

Yukarda işaret ettiğimiz işte bu fikrî anarşi ve da­ğınıklık, yalnız ilmî ve felsefî yazı ve tartışmalarla sınırlı kalmayıp, günümüzün medeniyet ve kültür sahalarında da tesirlerini göstermektedir. Bu günkü medeniyet âle­minde, gerek söz sahibi liderler olsun, gerek bir yandan bu liderleri yetiştiren, bir yandan da halk tabakalarını teşkil eden milletler olsun, topyekün aktif insanlık bu de­ğişik esas ve ölçülere başvurmakta iyilik ve kötülüğü bil­mek için ayrı yollara gitmektedirler. Böylece, her fert kendi özel ölçüsüne göre, iyilik ve kötülüğü tayin ediyor; veya her zümre bunları, kendisi için almış olduğu ölçüye göre ölçüyor. Dolayısiyle birine göre iyilik olan, ötekine göre kötülük oluyor.

Bu fikrî anarşi ve düzensizlik, insanlık ahlâkına öyle bir fenalık etmiştir ki, onun için değişmeyen bir esas, sağ­lam, bir temel bırakmamıştır. Bu yüzden, insanlığın ezel­denberi kötülük ve suç saydığı bu işler, bugün bir kısım in­sanlara göre iyilik olmuştur. Elbette bu, mutlak iyilik olmayıp izafî bir iyilik anlayışıdır. Yine bu yüzden, insanlığın ilelebet İyilik ve fazilet saydığı işlerin çoğu, bugün ahmaklık, beyinsizlik ve gülünç şeyler olmuştur. Bu itibarla, pek çokları bu fazilet ve iyiliklerle açıkça alay bile ediyor, hiçbir haya ve utanç duymadan, hattâ olanca övünç ve gururuyla bunları küçümsüyor.

Eski zamanlarda, bir kişi yalancılık veya ispiyonculuk ederse yüzüne bakılmazdı. Doğruluk, yüksek ahlâkın te­meli sayılırdı. Fakat insanların kafalarına hâkim olan bu­günkü görüşler, yalancılık ve ispiyonculuğu fazilet ve iyiliğe çevirdi. İş bununla da kalmayıp yalancılık ve dolan­dırıcılık büyük bir sanat, başlı başına bir meslek oldu. Millet ve devletler, bugün yalan ve iftiraları, en geniş ölçüde radyolarla yaymaktadır. Bunların ahlâksızlık, ha­yâsızlık sayıldığı zamanlarda pek az görülen fenalıkları, ahlâk bozukluklarını, bugünkü yeni ahlâk görüşleri mutlak veya izafi fazilet ve iyiliğe dönüştürmüştür.

c) Ahlâk felsefesindeki temel sorulardan üçüncüsü de şudur:

Ahlâk kanunlarını yürüten, insanların bu kanunlara uymasını sağlayan yaptırıcı kuvvetler nelerdir?

Bu soruya «Haz» ve «Kemâl» taraftarları şöyle cevap verirler:

İnsani haz ve kemâl mertebelerine ulaştıran fazilet ve iyilikler, bizzat onu, bu kanunları tatbike zorlar ve hattâ tatbik ettirir. Kişiyi üzüntü ve eleme götüren, zillet ve aşağılık çukuruna sürükleyen rezalet ve kötülükler de bizzat onu, bu gibi fenalıklardan uzaklaştırmaya yetecek­tir. O hâlde, ahlâk kanunlarını yürütecek, insanlar ara­sında tatbik ettirecek başka dış yaptırımlara hiç bir ihtiyaç yoktur.

Vazifenin vazife İçin yapılmasına inananlar da şöyle diyeceklerdir:

Bu vazife kanunu, insana yönelttiği adil iradesi ve mutlak emriyle kendi kendisini tatbik sahasına koymak­tadır. Öyleyse, ahlâk kanunlarının yardım isteyeceği ve dayanacağı herhangi bir dış kuvvete ihtiyaç yoktur.

Üçüncü bir grup, ahlâk kanunlarına ait yaptırıcı kuv­vetlerin siyasî otoriteler olduğunu söyleyecektir. Burada, insanın önceleri yalnız Allaha ait olduğuna inandığı bütün kuvvetler devlete geçecektir. Bu siyasî otoriteler, in­sanlara hak ve bâtılı gösterecek onların hayatta gitmeleri lâzım gelen yolları aydınlatacaktır.

Dördüncü bir grup, bu otoriteyi devletten alıp top­luma bırakacaktır.

İşte zikredilen bu cevaplar, dünyaya şer ve fesadın her türlüsünü, her çeşidini getirdi ve getirmektedir. Filo­zofların ilk iki soruya verdikleri cevaplar, ferdlerin şıma­rıklığını ve bencilliğini artırdı. Bu, sosyal hayat düzenini sars­maya sebep oldu. Hattâ neredeyse, bu düzenin ipliği kopup dağılıverecekti. Sonra bu durum, insanlığın fikir âleminde parlayan öyle değişik felsefi görüşler doğurdu ki bunların bir kısmı devleti, emirlerine mutlaka uyul­ması gereken bir tanrı mevkiine koydu. Milletin ferdlerini de onun buyruklarına boyun eğen kullar haline gelirdi. Diğer bir kısmı da, yaşam ve geçim işlerini düzenlemede yaptığı gibi, ahlâk sahasında da iyilik ve kötülük'ü be­lirleme işi­ni topluma bıraktı. Hâlbuki ne devlet, ne de toplum. Tek münezzeh olan Allan'a ait kusursuzluk, ya­nılmazlık ve yücelikten hiç bir şeye sahip değildir.

İnsan, şu sualin cevabını araştırdığı zaman yine aynı durumla karşı karşıya gelir: İnsanı tabiî eğilim ve arzula­rına rağmen, ahlâk kanunlarına göre çalışmaya ve bu kanunların gereklerine göre hareket etmeye teşvik eden etken nedir?

Burada bazıları; hazzın ve sevinç veren şeyleri arzu etmenin, elem ve üzüntü veren şeylerden kaçmanın, insanı bu kanunlara bağlanmaya teşvik eden yeter faktör oldu­ğunu söylüyor. Bazıları da, kanuna saygı gösterme yaptı­rımını, ahlâki hareketleri yapmaya teşvik etmek için kâfi buluyor. Bir kısımları da bu hususta, kişinin devlet tara­fından mükafat görme arzusuna ve devletin cezalandır­masından şiddetle korkmasına oldukça önem veriyor. Başka bir grup, ferdin cemiyet tarafından mükâfat ve ceza görmesini, cemiyetin fert üzerindeki memnunluk veya nefret ve hışmına, bu sahada teşvik edici veya ya­saklayıcı yeterli etken olarak göstermede israr ediyor. Di­ğer bir grup da, insanın kemâl arzusu (mükemmellik duy­gusu) ve eksiklikten kaçınmada gösterdiği hırs, onun ahlâk kanunlarına sımsıkı sarılması için yeterli teşvik edi­cidir diyor.

Bu çeşitli cevapların her biri, bugün dünyamızda kabul şu veya bu ahâlk sisteminde, oldukça ehemiyetli bir yer işgal etmiştir. Fakat, insan meseleyi ele alır ince­lerse, görür ki bu teşvik edici veya yasaklayıcı etkenle­rin hepsi, iyilik ve faziletlere sevkettiği kadar kötülük ve fenalıklara da sebep olmaktadır. Hattâ, iyiliğe teşvik etti­ğinden daha çok kötülüğe yarayan bir vasıta olmaktadır. Ve ne olursa ol­sun, gerçek şudur ki: bu söylenen ya­saklayıcı ve teş­vikedici kuvvetlerin hepsi de, insanda yüksek bir ahlâk ve üstün bir fazilet sayılabilecek şeyleri yaratmaya kâfi gelmeyecektir.

 

İSLÂM'IN AHLÂK İLMİ

Dünya'nın ahlâkî durumuna, böylece kısa bir göz at­­mış olduk. İlk bakışta bundan anlaşılıyor ki, bütün dün­­­ya, tam bir ahlâk buhranı ve ahlâkî anarşi için de­dir. İnsanoğlu da, Rabbinden yüz çevirip O'nun hidayetinden ay­rıldıktan sonra ahlâk binasını dayan dı­racak sağlam bir temel bu­lamamış; ahlâkî hayat köş­künü, ruhunu memnun ve tatmin edici bir şekilde onun üstüne kuramamış ve ahlâk felsefesindeki bütün so­rulara doyurucu bir cevap, benimsenecek bir çözüm yolu elde edememiştir. Evet, insanoğlu, dünya hayatın­daki iş ve çalışmalarına ek­sen ve her türlü faaliyetini ölçmek, iyiliği ve kötülüğü, yanlışı ve doğruyu bilmek için bir ölçü olması gereken ÜSTÜN İYİLİK'e ulaşamamıştır. O, iyilik ve kötülüğün, hak ve bâtılın ne olduğunu öğ­renmek için başvuracak hiçbir kaynağa rastlayamamıştır. Keza o; ahlâk kanunları arasından istediği yüksek, dünya çapında bir kanunu tatbik ettirecek herhan­gi bir otoriteye kavuşamamış; insanların ruhlarında, hakka tâbi olma ve bâtıldan sakınma­nın gerçek arzusunu uyandırmak için yeterli bir yaptırım bulmaya muktedir olmamıştır.

İnsanoğlu, Yüce Allah'a karşı isyan edip O'nun gös­terdiği yoldan uzaklaştıktan sonra, kendi başına; ilâhi irşat nurlarından faydalanmaksızın ve bunlarla yolunu ay­dın­latmaksızın, bu problemleri çözmeye çalışmış, hattâ bun­ları çözdüğünü, bunların çözüm yollarını bulduğunu sanmıştır. Lâkin hakikat şudur ki: bugün, gözlerimizle gör­­­düğümüz ve neredeyse, insanlığın bütün medeniyet eserlerini silip süpürecek mahiyette olan şiddetli bir ahlâk çöküntüsü, ancak onun cılız düşünce ve yanlış görüşle­rinin neticesidir.

İnsanlığın ahlâk binasını, sapasağlam üstüne oturta­cak gerçek temeli araştırmamızın zamanı henüz gelmedi mi? Hakikaten bu araştırma, yalnız ilmî bir konu değil, aynı zamanda pratik hayatımızın kaçınılmaz realitelerin­den biridir. Özellikle, hasasiyetini artıran şu ıstıraplı gün­lerde bu, hayatımızın zaruretlerinden en önemli bir zaruret haline gelmiştir. Bunun içindir ki size, araştırmalarımın sonuçlarını arzetmek istiyorum. Bu kaçınılmaz konunun önem ve hassasiyetini anlayan sizlerden de, bunun üzerinde sabır ve dikkatle durmanızı rica ediyorum. Sonra da, insanlığın ahlâk binasının kurulması için hangi esasın daha doğru, hangi temelin daha sağlam, daha yararlı olacağı hakkında kendi kendinize bir so­rup cevap bulma­nızı istiyorum.

Benim araştırma ve incelemelerimin sonuçları, İn­sanlık ahlâkı için ancak bir esasın mevcudiyetini, onun da yalnız İSLÂM dini'nin ortaya koyduğu ve insanlığa armağan etmiş olduğunu gösterdi. Ahlâk felsefesindeki bü­tün soruların tatmin edici cevaplarını, İSLÂM di­ni'nde bulabiliriz. Sonra, diğer ahlâk felsefelerinin ver­diği cevaplardaki zaaf ve gevşekliği, İSLÂM'ın ahlâk anlayışının ver­diği cevaplarda görmüyoruz. İnsanda kuvvetli bir karakter, yüksek bir ahlâk vücuda getiremiyen, medeniyetin ağır yüklerini ve bunların çeşitli sorumluluklarını taşımaya onu ehliyetli kılamıyan başka dinlerin ahlâk esaslarındaki zaaf ve kusurları da burada bulmak imkânsızdır. İSLÂM di­ni'nde, insanın elinden tutup yükselme ve ilerlemenin en üstün derecelerine ulaştıracak ahlâkî bir nur bulu­ruz. Yine İSLÂM dini'nde, üzerine medenî düzenlesin en mükemmeli kurulabilecek yüksek ahlâkî prensipleri buluruz. Eğer insanlığın âmeli bünyesi, kişinin ferdî ve sosyal gidişi bu ahlâk prensipleri üzerine kurulacak olsa, insanlık hayatı maruz kaldığı bozulma ve dağıl­madan korunmuş olur.

Beni, bu sonuçlara götüren delilleri de özetleyerek açıklamak isterim.

Felsefenin ilk ele aldığı mesele, gerçekte ahlâk problemlerinin başlangıç ve esasını teşkil etmemekte­dir. Yâni felsefenin başa aldığı, araştırmalarına esas yaptığı problem ikinci derecede gelen bir meseledir. İşte felsefenin ilk düştüğü hatâ budur. Çünkü insan, iş ve hareketlerinin doğ­ru ve yanlış olanını bilmek için aradığı (ÖLÇÜ), peşin­de koşup ulaşmayı bir gaye edin­diği (ÜSTÜN İYİLİK), ahlâk sahasında esas mesele ve ilk araştırma konusu de­ğildir. Her şeyden önce insanın çözeceği, kapalı taraflarını aydınlatacağı ilk promlem şudur:

İnsanın bu âlem içindeki yer ve değeri nedir?

İşte bu mesele, diğer meselelerin hepsinden önce gelir. Zira, mademki insan bu âlemdeki yerini ve değe­rini bilmiyor, o hâlde ahlâk üzerinde araştırma yapması abes ve faydasız bir iş olur. Daha doğrusu, mademki insan bu âlemdeki yer ve değerini bilmiyor, o hâlde onun araştırma ve inceleme yolları bir takım sapıntılar götserecek, bu yüzden de koyduğu ahlâk prensipleri temelinden yanlış olacaktır. Meselâ, belirli bir iş hak­kında bir plân hazırlıyoruz. Kendi tasarrufumuz bakı­mından, yapılması veya yapılmaması gereken hususlar tâyin ve tesbit edeceğiz. Bu iş karşısındaki gerçek durumumuzu bilmedikçe, bu iş­le olan gerçek ilgimizin şekline kesin olarak hükmetmedikçe bu plânı hazırla­mamız mümkün müdür? Eğer bu iş, bize ait değil de biz bunun üzerinde vekil ve muhafız durumunda isek, burada tutacağımız yol ve hareket tarzı başka bir şekil arzedecektir. Şayet, bu iş bizim kendimize ait ise, onun üzerinde geniş ve hududsuz haklara sahip isek, o zaman tutacağımız yol ve hareket tarzımız daha başka ve öncekine göre çok farklı olacaktır. Öte taraf­tan meselemiz sadece, doğru bir hareket yolu tâyin edecek olan bu İşteki durum ve alâkamızın mahiyetine bağlı olmayıp, aynı zamanda, şu sorunun cevabına da dayanmaktadır:

Bu iş için doğru bir plân yapmak kimin hakkıdır? Bizzat bu, bizim hakkımızmıdır? yoksa vekili bulunduğu­muz asıl iş sahibinin hakkı mıdır?

İSLÂM dini, işte bu soru üzerinde duruyor. Her şey­den önce bunu hâllediyor. Ve en küçük bir şüpheye yer vermeksizin, insanın bu dünyada Yüce Allahın bir kulu ve halifesi olduğunu bize açıkça bildiriyor. Yer ve gökle­rin ara­­­sında insanın görüp karşılaştığı her şey, Ulu Allahın mülkü ve yarattıklarının bir parçasıdır. İnsanın bedeni, bütün azaları ve ona emanet olarak verilen nite­likleri dahi ger­çekte kendisinin değil, bunların hepsi Yüce AL­LAH'­ın­dır. ALLAH, insanı bu dünyaya gön­dermiş ve onu, yeryüzünde kendisine halife kılmıştır. İnsana; yer ve gökler arasındaki karşılaşıp ilgilendiği bu varlıkların hepsinde, kendisine verilen kuvvet ve yetki­lerde birçok tasarruf hakkı vermiştir. İnsanın bu yeryü­zündeki bu halifelik mev­kiine gelişi, elbette kendisi için RABBI tarafından büyük bir imtihandır. Lâkin bu imti­hanın neticeleri, bu dünyada belli olmaz. Ancak ferdlerin, milletlerin, bütün insan tü­rünün işleri son bulup kazandığı veya yaptığı şeyler sona erdiği zaman, HZ. ADEM'den en son insanoğluna kadar beşeriyetin hepsini ALLAH bir araya toplayacaktır. Bir anda hep­sini tek tek hesaba çektikten sonra, kimlerin kulluk ve halifelik vazifesini tam mânâsiyle yaptığını, kimlerin bu vazifede kusur işlediğini bildirecektir. Bu imti­han. İnsa­noğlunun hayatta yaptığı işlerin yalnız birinden değildir. O, hayatta yaptığı işlerin hepsini kapsar. Yâni, bu İmti­han, insan hayatının belirli bir dönemine özgü olmayıp aksine onun bütün hayat dönemlerini içine almaktadır. Ayrıca insan, kendisine verilen bütün maddi ve manevî kuvvet, yetenek ve kabiliyetlerden imtihan edilmektedir. Kendisine tasarruf hakkı verilen bütün haricî şeylerden de imtihana tâbi tutulacaktır. İşte o, bunların hepsinden imti­han verecektir. Bunları nasıl kullandığı, bunlardan nasıl faydalandığı ve bunlardaki tasarruf hakkını nasıl kullan­dığı kendisine sorulacaktır.

Böylece, insanın bu âlemdeki yer ve değerini tespit ettikten sonra, bundan şu aklî neticeyi çıkarırız:

Kendi başına insan, dünya hayatı için doğru ve sağ­lam bir hareket plânı hazırlama hakına sahip değildir. Bu hak, ALLAH'a aittir. İnsanın hareket hattını ancak O, tâyin eder, insanın hayatta takip edeceği dosdoğru yolu ancak O, aydınlatır ve O, gösterir.

İşte bu neticeye vardıktan sonra, ahlâk konusunda filozofların kıyamet kopardıkları bütün problemler kendili­ğinden çözülecektir. Bunun üstünde, bir soruya birbirin­den ayrı, sayısız cevaplar bulmak

için hiçbir neden kalmayacaktır. İnsanlardan her züm­­re, bu değişik cevaplardan birini alıp onu, girintili ve çıkıntılı bir ahlâk yolunda yürümek için, kendisine ışık tutan bir meşale yapmayacaktır. Nihayet çeşitli gayelere götüren çeşitli yollarda kararsız yürüyen bu zümreler, kendileri tek medeniyet ve tek sosyal nizamın birer uzvu oldukları halde, sapıklıkları, zulümleri ve heveslerine ka­pılmaları ile yeryüzünde fesatçılık yapmayacak, her türlü anarşi ve bozukluğu bu dünyanın başına belâ etmiye­ceklerdir. Eğer insan, İSLÂM'ın kendisi için be­yan ettiği bu âlemdeki şu gerçek yer ve değerini tanırsa, hayatta özleyeceği ve ulaşmak için göz dikeceği üstün iyilik'in ancak İLÂHÎ imtihanda başarı göstermek ve ALLAH'ın rızasına ermek olduğu kendiliğinden anlaşılır. İnsanın pra­tik hayat için tutacağı her yolun, bu dünyadaki her çalışma ve mücadele plânının doğruluğu veya yan­lışlığı da, ancak bu üstün iyilik'e ulaşabilmek için ona yar­dımcı olmasına, veya onun buna erişmesine engel olup olmamasına bağlıdır. Öyle ise, insanın yaptığı işlerdeki iyilik, kötülük, doğru ve yanlışı bilmesi için başvuracağı asıl ve gerçek kaynağın ilâhî irşad ve hidayetten başkası olamayacağı, burada kendiliğinden kesinleşir. İyiliği, kötülüğü, doğru ve yanlışı bilmek için insanın kullandığı diğer vasıtalar da, bu asıl kaynağa yardımcı olsa bile, kendi başına bu bilgiyi vermekte gerçek bir kaynaklık vazifesi göremez. Nihayet bundan, ahlâk kanunu'nun gerisinde başvurulacak otorite kaynağının da yalnız AL­LAH olduğu anlaşılır. O hâlde, insanı yüksek ahlâk ve fazilet sahibi olmaya sevkeden, ahlâksızlık ve kötü alış­kanlıklardan uzak­laştıran gerçek etkenin de ALLAH SEVGİSİ, O nun rızasına erme aşkı ve ilâhî azabın kor­kusu olmalıdır.

Böylece, ahlâk felsefesindeki bütün temel problemler sadece çözülmüş olmaz; aynı zamanda İSLÂM'ın getir­diği bu görüşler üzerine kurulan ahlâk sisteminde, filo­zofların koyduğu ahlâk teorilerinin hepsi, ipliği kopmuş teş­bih taneleri gibi dağılır; yeni baştan yerli yerince dizilir; ve onda, her biri lâyık olduğu yeri alır. Bu itibarla, felse­fenin ileri sürdüğü ahlâk düzenlerinin hiçbir değeri ve doğru tarafı bulunmadığını söylemek, elbette haksızlık olur. Ancak felsefe, gerçeğin çeşitli yönlerinden yalnız birini aldığı ve bütün gerçeği bundan ibaret gibi göster­meye çalıştığı için kınanmaktadır. Başka bir deyimle fel­sefe; parçayı bütünün yerine koymak için kendinde olma­yan tarafları gidermek ve ona yamamak maksadı ile çü­rük parçaları almaya ve bunlardan medet ummaya, mec­bur kaldığından normâl karşılanmamaktadır.

Şimdi İSLÂMİYET, felsefeden tamamen farklı olarak, gerçeği bütün yönleriyle ele almıştır. Filozofların bölük­par­ça bir yönüyle ele aldıkları gerçeği, İSLÂMİYETTE tam ve kapsamlı olarak buluyoruz. Meselâ, İSL­Mİ­YET­TE «hazz»ın bir yer ve değeri vardır. Ancak buradaki haz, kişinin ALLAH'ın emirlerine uyması ve O'nun gös­terdiği yoldan gitmesiyle duymuş olduğu sevinç, huzur ve saadettir. Sonra bu, insanın vücudu ile tadacağı bir haz saadet olabileceği gibi onun içten duyacağı ruhî ve manevî bir haz ve saadet de olabilir. Bu haz ve saadetin burada, hem ferdin haz ve saadetini, hem de bütün insan toplumunun ve bütün insanlığın haz ve saadetini içine aldığını da ilâve edebilirsiniz. Bütün bu değişik hazlar ara­sında hiçbir çelişme ve çatışma da bulamazsınız. Bilâ­kis, bunlar arasında tam bir uyuşma ve bağdaşma mev­cuttur.

(Kemâl)in de İSLÂM'da değerli bir yeri vardır. Ancak buradaki kemâlden maksat, bu dünyada kişinin, RABBI tarafından yapıldığı imtihanda apaçık bir başarı göster­mesidir. Bu kemâlde de fert, toplum, millet ve bütün in­sanlık ortaktır. İSLÂM'daki makbul ve gerçek ahlâkî gidiş; kişinin sırf kendisinin bu kemal derecelerinde yükselme­siyle yetinmeyip daha fazla, kendisiyle beraber hayat yolunda yürüyen ve kemâl peşinde koşan diğer kimselere de yardımcı olması, hiç bir kimsenin öteki kardeşinin iler­leme ve yükselmesine engel olmamasıdır.

Nihayet burada, İmmanual Kant'ın «Vicdanın kesin emrine (Kategorik imperatif) boyun eğme» nazariyesinin de yüksek bir yeri olduğunu göreceksiniz. Felsefe deni­zinde sağa sola çalkalanarak ve yatakalka giden bu ge­minin felâketten kurtulmak için sığınacağı sağlam liman, işte burada bulunmaktadır. Vicdanın kesin emrine boyun eğme nazariyesi, Kant'ın ileri sürdüğü ve tam mânâsiyle açıklayamadığı bu kanun, gerçekte ALLAH tarafından gönderilen ve bütün insanlık için konmuş olan ilâhî kanun ve ilâhî nizamdır. Bu kanun ve nizamın hakikat ve mahi­yetini, ALLAH kendisi apaçık bildirmiştir. Bunun için, bu kanuna mutlak boyun eğmek gerekmektedir. Üstün iyilik ancak, insanın bunu tamamen boyun eğmesi ve gönül­den bağlanması ile mümkündür.

İnsanlığın ahlâk alanında, iyilik ve kötülüğün bilinmesi için İSLÂM'ın bize armağan kaynak, filozofların başvur­duğu ve dayandığı kaynakların hepsini boş sayıp ortadan kaldırmaz; sadece bunları bir disiplin içinde ve bir ağacın dalları gibi birbirine uygun bir hâlde düzenler. Ancak, İS­L­MİYETİN tanımadığı ve reddettiği taraf, insanın bu husustaki bilgi ve marifet için bu kaynakların hepsini veya bir kısmını temel kaynak ve yegâne vasıta olarak almasıdır. Hâlbuki İSLÂMİYET, insanın iyilik ve kötülüğü ilâhî hidayet ve irşat vasıtası ile bileceğini, bu alandaki gerçek bilgiyi sırf bu yolla elde edeceğini beyan et­mektedir. İnsanın tecrübe ile elde ettiği, akıl ve vicdan yolu ile kavradığı ve hayat kanunlarından, varlık'ın gerçek niteliklerinden çıkardığı bilgiler ise, onun için ancak birer tanık ve yardımcıdır. İşte görüyorsunuz ki; İLÂHÎ hidayet ve irşadın iyilik olarak bildirdiği işlerin iyilik olduğuna, in­sanlığın tecrübeleride şahitlik etmektedir. Bunları, hayat kanunları tasdik etmekte, akıl ve vicdan da destekle­mektedir. Fakat bununla birlikte, gerçek şudur ki: Haki­katin ölçüsü, doğruluğun terazisi İLÂHÎ hidayettir. Bu değişik bilgi vasıtaları değildir. İnsanlığın hayat tecrübele­rinden veya hayat kanunlarından çıkarılan herhangi bir netice, yahut akıl ve vicdan yolu ile elde edilen herhangi bir görüş, İLÂHÎ hidayet hükümlerine aykırı düşecek olursa elbette AL­LAH'ın hidayet ve irşadına itibar edilir. Bu netice ve görüşe itibar edilmez. İnsanın elinde, İLÂHÎ hidayet sayesinde, bu bilgi için doğru bir ölçü bulunması­nın büyük bir faydası da şudur:

AHLÂK sahasındaki insanlığın bütün bilgileri, bir disiplin ve düzen içinde toplanmaktadır. İnsan da, dayana­cak herhangi bir ölçüye sahip olmaması, her görüş sahi­binin kendi görüşüne hayranlıkla sımsıkı sarılması yüzün­den doğan anarşi ve düzensizlikten kurtulmaktadır.

Aynı zamanda İSLÂMİYET, AHLÂK kanunlarının in­sanlar arasında uygulanmasını sağlayacak olan yaptırım meselesini, insanın iyi işler yapmaya ve kötü işlerden sa­kınmaya teşvik eden etken problemini kökten hâllediyor. Fakat İSLÂMİYET, bunu yaparken filozofların bu prob­lem­leri çözmek için ileri sürdüğü fikir ve görüşleri duvara çarpmıyor. Ancak onları, düzelterek, yanlışlarını ayık­layarak ele alıyor ve genel bir nizam İçinde dizilmiş inciler gibi bir araya getiriyor. İSLÂMİYET, ALLAH ka­tından gönderilen İLÂHÎ bir DÜZEN olduğu için, kendi­sini ayakta tutan ve hükümlerini, insanlar arasında uygulayan yaptırıcı kuvveti kendi özünde bulundur­maktadır. Bu İLÂHÎ DÜZENİNİN uygulanmasını sağ­layan işte bu kuvvet; aynı zamanda ALLAH'ın rızasını kazanmak için uğraşan, O'na yakınlaşma yolunda iler­lemekle ancak peşinde koştuğu «Kemâl»e ulaşabile­cek olan MÜMİNİN kendi ruhunda gizlidir. AHLÂK ka­nunlarını da uygulayıcı olan bu kuvvet, müminler top­lumunda olduğu gibi, ilâhî düzen esaslarına göre ku­rumuş olgun ve iyi bir devlette de vardır. MÜMİNİ, AH­LÂK kanunlarına bağlanmaya teşvik eden, onun bu kanunlara sımsıkı sarılmasını sağlayan tesir de budur. Ayrıca müminin; tam ve ciddiyetle yapmak için vazifele­rine karşı gösterdiği büyük ihtimam, hakkı ve doğru­luğu bi­lerek herşeyin üstünde tutması, yine bilerek haksızlık ve eğrilikten tiksinmesi bu teşvik edici tesire dahildir. Bun­­larla birlikte MÜMİNİ, AHLÂKLI olmaya sevkeden diğer etken, onun ALLAH'tan güzel mükâ­fatlar dilemesi ve ALLAH'ın çetin hesabından, şid­detli azabından korkup sakınmasıdır.

 

İSLÂM'IN ALLAH FİKRİ VE AHLÂK   

PRENSİP­LERİ

Yukardaki gerçekleri kavradıysak araştırmaları­mızda biraz daha ilerleyelim. İSLÂM'ın getirdiği tevhit tasavvuru şöyledir: İnsanlığın ve bütün kâinatın yaratı­cısı, mâliki ve hakanı, ancak tek ve bir «ALLAH»tır. O'ndan başka hiçbir tanrı yok, yalnız O var, hüküm ancak O'nundur. Tanrılıkta O'nun hiçbir eşi-ortağı yoktur. Onun katında reddedilmez, geri döndürülmez bir şefaatin yeri de yoktur. Ancak şefaat O'na bir yal­varıp yakarış, O'nun sonsuz iyilik ve ihsan bulutların­dan bir rahmet dilemeden ibarettir.

İnsanın ALLAH'ın katına, kazanmış veya ziyan et­miş olarak çıkması, dünya hayatında yapmış olduğu işlere bağlıdır. O'nun huzurunda hiçbir kimsenin, baş­kasının suçlarını örtmesi veya üzerine alması mümkün değildir. Yine hiçbir kimsenin, başkasının yaptığı işler­den dolayı orada mükâfat alması da mümkün değildir. Öte yandan, Yüce ALLAH, insanların bir kısmını kayı­rıp diğer kısmını kayırmamaktan beridir. O; ferdlerden birini ayırıp diğerlerini ezmekten, bir aileyi seçip öteki ailelere zulmetmekten, rahmetini bir millet veya bir nesle tahsis edip, öteki millet veya nesilleri bundan yoksun bırakmaktan münezzehtir. Çünkü ALLAH'ın katında, bütün insanlar eşittirler. O, bütün insanlık için, eşit olarak tek ahlâk kanunu koymuştur. O'nun yanında tek üstünlük, ahlâk üstünlüğüdür.

ALLAH; rahimdir, şefkatlidir; kullarının şefkat ve mer­hametli olmalarını sever. O; CÖMERT ve KERİM­DİR; kul­larının iyilik ve cömertlik meziyetlerine sahip olmalarını sever. O; BAĞIŞLAYICI ve AFFEDİCİDİR; kullarından af­fe­dip bağışlayanları sever, O; tam mânâsiyle ÂDİLDİR; kullarından âdil ve doğru olanları sever. O; zülüm, kötülük, dar görüşlülük, dar kalblilik gibi eksik sıfatlardan münezzeh olup katı ve taş yürek­lilikten, ayırıp kayırmadan, bir tarafı tutup bir tarafı atmaktan beridir. O; bu gibi düşüklüklerden uzak olan kullarını sever.

Bunlardan başka, bütün ululuk, mutlak yücelik, tar­tışmasız olarak Cenabı ALLAHA mahsustur. Bunun içindir ki, ALLAH, yeryüzünde insanoğlunun haksız yere büyüklük taslamasını, böbürlenmesini asla sevmez. O, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan BİR ve TEK ALLAH'dır. Bu dünyadaki bütün insanlar eşit olarak O'­nun kullarıdır. Bunun için O; insanlardan hiç birinin kendisini, diğerleri üzerinde mutlak buyruk verici ve buy­ruk­la­rına, doğrudan doğruya boyun eğilen bir ilâh yerine koymasına katiyyen razı olmaz. O, tek başına yer ve göklerin sahibi ve malikidir. Bu dünyada insanın elinde bulunanlar, ancak ALLAH'ın ona verdiği emanetlerdir. O hâlde ALLAH'ın karşısında kullarından hiç birinin, hüküm ve emir verirken tek başına davranması yahut başa ge­çip O'nun yaratıkları için kendi başına kanun yapması, O'nun kulları için düstur koyması veya kendisini, insanlar arasında mutlak uyulması ve itaat edilmesi gereken bir yerde sayması mümkün olamaz. Zira, bütün yaratıkların mut­lak iitaat etmesi, emirlerini dinlemesi gereken tek var­lık yalnız Yüce ALLAH'tır. Topyekûn insanlık için ÜSTÜN İYİLİK, O'na mutlak itaatta ve O'nun emirlerine tam olarak uymaktadır. Ayrıca, ALLAH, kullarına sonsuz nimetler vermiş, sayısız hamdetmek O'na şükretmek, O'nu sev­mek ve O'na yakınlaşmaktır. Gerçek nimetverici O'dur. Öyleyse insan, O'nun nimet ve lutûflarında ancak O'nun ira­desine uygun olarak tasarruf etmelidir. O, mutlak adalet sahibidir; o hâlde insan, O'nun adaleti gereği ken­disini fena şekilde cezalandırmasından korkmalı, yine adaleti ge­reği O'nun sevap ve mükâfat vermesinden ümitli olmalıdır. Sonra, yerde ve gökİerde neler varsa hepsini bilen, kalblerde neler gizliyse hepsinden tamamen haber­dar olan Yüce Tanrı O'dur. Buna göre, insanın iyi ahlâklı ve gü­zel huylu gibi görünüp davranması O'nu nasıl alda­tır? O, kullarını çepeçevre kuşatmaktadır; o hâlde insan bir suç işlediği zaman, O'nun yakalayışından kurtulma imkânı bulacağını sanmasın.

İşte bu Allah anlayışı üzerinde birazcık düşünecek olursak, tabiî bir netice olarak mükemmel ahlâki hayatın açık ve somut şeklini elde etmiş oluruz. Bu ahlâkî hayat şeklinin meziyetleri şunlardır.

Bir kere, küfür ve şirke düşmüş çeşitli din ve mez heb­­lerin sarıldığı ahlâk prensiplerindeki kusur ve ek­sik­likleri, bunda bulamazsınız. İnsanın, ahlâkî vazife ve so­rumluluklardan kurtulup kaçması için açık bırakılmış ka­­pıları da bunda bulamazsınız. Yine, insanı eğilim ve ar­­zularına göre, insanlığı iki kısma ayırıp bir kısmı için şerefli, yüksek ahlâklı ve melek gibi olmaya, diğer kısmı için de ezici bir işkence ve mel'un bir şeytan kesilmeye sevkeden zâlim felsefenin kaçamak yollarını da bunda bulamazsınız. Nihayet bu ahlâkî hayat şekli; dinsiz ahlâk prensiplerinin başına çullanan ve bu yüzden insanlık ah­lâkının kökleşıp kuvvetlenmesine ve sağlam bir temel üze­rine oturmasına imkân vermeyen ana kusurlardan da beri­dir.

İkinci olarak, bu ahlâkî yaşayış şeklinin yukarıda söylediğimiz meziyetlerinden başka bir üstün vasfı daha var­dır. O da; bunun fazilet için, son derece yüksek ve son derece geniş bir gayeyi insanın önüne dikmiş olması ve bu gayenin en yüksek noktasına ulaşması için ona, daima kalb temizliğine ve iyi niyetliliğe sevkeden âmillerle yardımda bulunmasıdır.

İSLÂM'ın insan ruhuna yerleştirdiği bu Allah anlayı­şına göre, ALLAH'ın imtihanı, tek bir şeyle sınırlı kalma­yacaktır. Bu imtihan, ALLAH'ın insana verdiği şeylerin hepsini içine alacaktır. Yine bu imtihan, insanın haya­tın­daki değişik tutum ve davranışlarından birisine mün­hasır kalmayacak, aksine, onun bu dünyadaki bütün tutum ve davranışlarına kapsayacaktır. Sonra bu imti­han, insanın hayat dallarından yalnız birine mahsus değildir. Tersine bu, onun hayatının bütün dal ve bu­daklarını içine alacaktır.

İşte bu tasavvur, insan ahlâkının hududunu, ilâhî imtihanın hudut ve dairesi nisbetinde genişletmektedir. Çünkü buna göre insan; sahip olduğu bütün akıl ve bilgi araçlariyle, düşünce ve zihin kuvvetleriyle, duygu organlarıyla, eğilim ve arzu vasıtalariyle, bedenî güç ve kabiliyetleriyle imtihan çerçevesine girecek ve imti­handan geçecektir. Başka bir deyimle, ilâhî imtihan insanın bütününü sarmakta ve her yönden onun bütün varlığını kuşatmaktadır. Bundan sonra insan, âlemde karşılaştığı her­şeyden, yaptığı bütün işlerden, bir dünya meselesi münasebetiyle ilgilendiği yaratıklardan do­layı sorguya çekilip imtihan edilecektir. Bunların hep­sinin üstünde, ALLAH'ın insanı tâbi tutacağı asıl imti­han şu olacaktır:

Bütün bu işleri insan; Yüce Allah'a imân ederek, kendisinin bu dünyada O'nun bir kulu ve halifesi oldu­ğunu düşünerek mi yapıyor? Yoksa bunları O, tam bir ba­şıboşluk içerisinde ve kendi kendisine bağımsız­lık mücadelesi ederek, kendisini ALLAH'tan başkasına kul eyleyip çeşitli putlara boyun eğerek mi yapıyor?

İşte bu ahlâk anlayışında, dar bir dinî görüşten do­ğan zorluk ve sıkışıklık görülmemektedir. Bilâkis bu ahlâk anlayışı insanı, bütün hayat alanlarında ilerle­meye, yüksel­meye sevketmekte, bu hayât alanlarının hepsinde omuzlarına yüklendiği sorumlulukları ona bildirmektedir. Ayrıca bu ahlâk anlayışı, çeşitli hayat safhaları için gireceği ilâhî imtihanda insana başarı sağlamasını garanti edecek ahlâk prensiplerini de vermektedir. Ancak, insanın bu prensiplere uyması ve bunlara göre hareket etmesi şarttır.

Buna şunu da ilâve edebiliriz; bu ilâhî imtihanın sonucu dünyada belli olmaz; ancak o, ahirette kesin olarak ortaya çıkar. Gerçek başarı veya başarısızlık da insanın öteki dünyada göreceği karşılığa bağlıdır; bu dünyada elde ettiği şeylere bağlı değildir. Aynı za­manda bu ilâhî imtihan anlayışı; insanın dikkatini sırf dünya hayatına, dün­ya işlerine ve dünya gerçeklerine yönelmekten çeviriyor; insanı, bu dünyada yaptığı iş ve hareketlerin neticelerini, iyilik ve kötülük, hak ve bâtıl, doğru ve yanlış, başarı ve başarısızlık için gerçek bir ölçü ve değişmez bir kıstas sanmaktan kurtarıyor. Bu itibarla, kişinin ahlâk ka­nunlarına uyup uymaması, bu neticelere dayanmamaktadır. O hâlde, Ahiret hayatı hakkındaki bu anlayışı benimseyen ve buna bütün ruhu ile inanan kimse, ahlâk kanunlarına uymak için elbette her şeye göğüs gerecektir. O; bütün hâllerde, bu dün­yadaki görünen neticesi iyi veya kötü olsun, nasibi başarı veya başarısızlık olsun, bu kanunlara sarılmak için gayret gösterecektir. Bu, kişi bu dünyada yaptığı işlerin netice ve semerelerine hiçbir önem vermeyecek demek değildir. Kişi, bunlara elbette önem verecektir. Fakat o, sonradan olma ve geçici bu sonuçlara belli bir ölçüde ehemmiyet verecektir. Onun asıl önem verip titizlik göstereceği şeyler, uhrevî neticeler ve ebedî mükafatlardır. Sonra o. hareket hattını bu sonuçları gözönüne alarak tanzim edecek; bir takım şeyleri alır­ken veya terkederken vereceği hüküm, hayatının bu ilk merhalesinde sağlayacağı gelip geçici fayda ve hazza göre olmayacak; aksine vereceği bu hüküm, Ahiret hayatında karşılaşacağı kesin neticelere göre olacak­tır.

Böylece kişinin ahlâk nizamı, şüphesiz ileriye ve yükselmeye doğru gidecek, fakat ahlâk prensipleri durmadan değişmeyecektir. Onun tabiat ve karakteri değişmelere hedef olmayacaktır. Başka bir deyimle insanın, medeniyetin ilerleme ve yükselmesine paralel olarak ilerleyip yükselen ahlâk hakkındaki tasavvurları sabit ka­lırsa, onun ahlâkî prensip ve temelleri de sar­sıcı her olayla veya yeni durum ve şartların değişme­siyle biçim değiştirip durmayacaktır. İnsan; ahlâk sa­hasında kaya keleri (bukelamun) veya ayçiçeği gibi kararsız ve daima yön değiştiren, «rüzgârın esişine kapılmış uçan bir yelek (kanat tüyü) gibi durmadan kararsız kalan» bir şey olmayacaktır.

İnsan, ahlâk bakımından başka hiç bir yerde bula­mı­yacağı çok önemli iki faydayı, İSLÂM'ın bu Ahiret hayatı hakındaki anlayışından elde etmekte­dir:

1) Bu anlayış sayesinde ahlâk prensipleri, tam ola­rak bir değişmezlik kazanır ve hiç sarsılmayacak bir şekilde kuvvetlenir.

2) Yine bu anlayış sayesinde, insanın gidişi ve
ah­lâkî davranışı istikrara kavuşur. İnsan, dinden ayrıl­ma­dıkça ve kalbi iman huzuru içinde oldukça, onun
haksızlığa veya kötülüğe sapmasından korkulmaz.
Zira doğruluk, bu dünyada çok çeşitli neticeler vere­bilir. Bir takım fırsatçılar, gözlerini bu neticelere dikmiş kindarlar da, fırsatlara, zaman ve şartlara göre çok çeşitli yollara başvurabilirler. Fakat doğruluğun öteki dünya­daki neticesi, şüphesiz birdir ve bunda herhangi bir ihtilâf veya değişiklik yoktur. O hâlde, öteki dünyaya inanan ve oradaki neticeyi arzulayan insan, durum ve şartlar ne olursa olsun pratik tek bir yol takip eder. O, bu yolun sırf dünyadaki geçici zarar ve faydasına önem ver­memek mecburiyetindedir. İşte görüyorsunuz ki,
sadece geçici dünyevî neticelere bakacak olursak, iyilik ve kötü­lük muayyen bir şey olmaktan çıkacaktır. Hattâ aynı şey, çeşitli sonuçlarına göre değişik zamanlarda bazan hayır, bazan da şer olacaktır. Buna göre, bu dünyada ömrünü fırsat kollamakla geçirenlerin ahlâkı, durmadan sarsılacak ve sürekli olarak değişecektir.

Eğer uhrevî sonuçları gözetecek olursak, iyilik ve kötülüğün gerçekten belirli ve sınırlı olduğunu görürüz. Do­layısiyle, öteki dünyaya inanan hiçbir kimse; iyiliğin sonunda gelmesi muhtemel herhangi bir kötülük korku­suyla veya kötülüğün sonunda doğacak herhangi bir iyilik arzusuyla, gidiş ve yolunu zaman zaman değiştir­meyecektir.

Sonra, bu dünyada tasarruf ve iş yapma bakımından insanın, ancak ALLAH'ın bir halifesi oluşu düşüncesi, insanlık hayatının hedef ve gayesini tâyin eder, onun program ve metodunu ortaya koyar. Bu düşünce; insanın Tanrısı karşısında tekbaşına iş yapmamasını. Tanrısına itaatten kaçmamasını veya ALLAH'tan başkasına kulluk etmemesini, putlara boyun eğmemesini yahut ALLAH'ın yaratıklarına büyüklük taslayıp yeryüzünde âlemlerin RABBI olan Tanrı gibi yüce olmaya çalışmamasını ge­rektirir. Tersine bu tasavvur, insanın her şeyde ALLAH'ın rızasına uymasını, yapacağı her işte O'nun gönderdiği ahlâk kanunlarına teslimiyet göstermesini gerektirir. Aynı zamanda bu düşünce, insana ahlâkî yaşayışında zülüm ve haksızlık kokusu sezdiğini ve ALLAH'tan başkasına kulluk veya tanrıca ululaşma eseri hissettiği her pratik yol ve plândan uzaklaşması gerektiğini emreder. Çünkü bun­lar, insanın ALLAH'ın halifesi olma sıfatına yakışmaz; aksine bu sıfata aykırı düşer. Öte yandan, ALLAH'ın yer ve göklerdeki mülkünde insanın yaptıkları, O'nun kendi­sine verdiği yetenek ve kabiliyetleri kullanması ve kulla­rına bir halife olarak hükmedişi, yaratılış kanununa uy­gun olmalıdır. Bütün bunlar, şu kâinatın sahibinin mül­künde ve mülkündekiler üzerinde uyguladığı ezelî önem vermeye de uygun olmalıdır. Çünkü, halifelik ve vekillik böyle gerektirir. Zira; vekilin hareket plânının bizzat hü­küm­darın hareket plânına aykırı olmaması, vekilin ah­lâkının da bizzat hükümdarın ahlâkına zıt düşmemesi, vekilliğini açık gereklerindendir.

Nihayet bu anlayış, insanın bir memur durumunda ol­duğunu ve ALLAH'ın kendisine verdiği kuvvet ve vası­ta­ları, O'nun sevdiği ve razı olduğu tarzda kullanmasını gerektirir. İsterseniz şöyle diyebilirseniz; Hükümdarın mül­künde, onun istemediği bir tarzda tasarruf eden ve onun yaratıklarına sevmediği bir şekilde muamele eden bir valinin en büyük suçlulardan sayılması, bu anlayışın bir gereğidir. Hükümdarın verdiği tasarruf hakkını hiçe sa­­yıp kullanmayan, onun verdiği herhangi bir kuvveti tatil edip boşa sayan bir vekilin de en büyük günahkârlar­dan sayılmasına tanıdığı kolaylık ve vasıtaları kötüye kullanan, daha sonra da onun yüklediği bütün vazife­leri gerisine atıp boş işlerle uğraşan bir halifenin de en büyük suç­lulardan sayılması, bu inancın gerektirdiği bir sonuçtur.

Bütün bu izahlardan anlaşılıyor ki, insanlık hayatı ve onun sosyal gerçekleri, bütün insanlığa yarayan bir yolda olmalıdır. Başka bir deyimle, bu yeryüzünde ALLAH'ın bü­tün halifeleri, omuzlarına yüklendikleri ilâhî vazifeleri yaparken birbirleriyle yardımlaşmalı, HAKK'ın emirlerini yerine getirirlerken, birbirlerine yardımcı ol­malıdırlar. Şu medenî insanlık dünyasında insanoğulla­rından hiç birini, halifelikte kardeşinin hakkına tecavüz ettirecek herhangi bir imkân bırakılmamalıdır. İnsan­lardan bir zümreyi, diğer bir zümre üzerine saldırtacak ve onun halifelik hakkını elinden alacak, veya onun bu haktan faydalanmasına ve hayatında bu hakkı kullan­masına mâni olacak hiçbir engel kalmamalıdır. Eğer insan veya insanlığın büyük çoğunluğu, kendi kendine bu halifelik makamından aşağı düşüp kudretli ve ger­çek SULTAN'ına karşı isyan ve azgınlık yolunu tut­muşsa o başkadır!...

İnsanın ahlâk programı, insanlığın halifelik ve ve­killik anlayışının kesin bir sonucu olarak İşte budur. İnsanın ah­lâkî yaşayışının gayesi, bu dünyadaki gayret ve çalışmasının tek hedefi bu anlayışın açık ve man­tıkî yol göstericiliğiyle ortaya çıkmış oluyor. Şöyle ki; insan mademki bu yeryüzünde, RABBI tarafından vazi­felendirilmiş ve O'na halife olmuştur; o halde bu, insan hayatı için şu dünyada, Tanrının emir ve hükümlerini yerine getirip uygulamaktan başka bir ga­ye olamayaca­ğını gerektirir. Sonra bu; ALLAH'ın yeryüzünde tedbirini insana bıraktığı şeylerde, O'nun emir ve kanunlarını tat­bik etmek için in­sanın çalışmasını ve bu dünyada O'nun iradesine uygun olarak emniyet iyilik, barış ve adalet dü­zeni kurup ayakta tutmasını gerektirir. Aynı zamanda bu; şeytanlar ve şeytan kılıklı insanlar tarafından bu düzene sonradan yansıyan bütün bozukluk ve kötülüklere karşı insanın savaşmasını ve bunların kökünü kesmesini fazilet temellerini inşa edip ALLAH'ın sevdiği bütün iyilik fidanlarını yetiştirmesini gerektirir. Çünkü, ALLAH yer­yüzünü iyilik ve faziletle donanmış, yeryüzündeki kulla­rını da iyilik ve fa­zilet süsleriyle bezenmiş görmek isti­yor.

Yeryüzünde ALLAH'ın halifesi ve vekili olduğuna dair şuura sahip olan herkesin özlediği, uğrunda ciddi­yetle ve özel olarak çalıştığı amaç işte budur. Bu amaç; zevke ve faydaya tapanların, madde âşıklarının ırkçılık memleketçilik peşinde koşanların ve bunlara benzer boş ve gereksiz işlerle uğraşanların benimsediği gayelerin hepsini red­deder ve çürütür. Aynı zamanda, çeşitli din ve mezhep mensuplarının, zihinlerine musallat olan yanlış ruhanî görüşlerin tesiri altında ortaya attıkları mânâsız gayelerin de hepsini bu reddeder. Bu çelişik, dengeli olma ve gerçeklikten uzak amaç ve görüşlerin yanında Allahın halifesi olma düşüncesi insana yüksek bir amaç, yüce bir hedef vermektedir. Bu amaç ve hedef, onun bütün imkân ve kabiliyetlerini harekete geçirir, bütün hayat safhalarında onu çalışma ve mücadeleye sevkeder ve onun bu imkân ve kabiliyetlerini en iyi me­deniyet ve kültür nizamını kurtarmakta, bu nizamı yüksel­tip yaymakta kullanılır.

Hülâsa, İSLÂM'ın bize armağan ettiği ve insanlığın ahlâk binasını üstünde yükselteceğimiz esaslar işte bun­lardır. Şunu da hatırlatalım ki, İSLÂMİYET, muayyen bir milletin veya bir topluluğun malı değildir, aksine o, topye­kûn insanlığın ortak mirasıdır. İSLÂMİYETİN amacı, bü­tün dünyanın, topyekûn insanlığın kurtuluşudur. Kendi ku­rtuluş ve mutluluğunu isteyen, bütün insanlığın sade­ti­ni arzulayan kimse şöyle bir düşünmelidir:

İnsanlığın ahlâkını bina etmek, geliştirmek ve yük­selt­mek için hangi temeller daha kuvvetlidir? İSLÂM'ın bize armağan edip uygulamamızı istediği ilkeler mi daha kuvvetlidir? Yoksa ruhaniyetçi dinlerle felsefi doktirinlerin ileri sürdüğü prensipler mi daha iyidir?

Eğer bu kimsenin, bu düşünceden sonra İSLÂM'ın ge­tirdiği prensiplerin gerçekten sağlam, doğru ve insanı özlediği hedefe, istediği amaca ulaştırıcı olduğunu kalbi tastik etmiş, bu hususta ruhu huzura kavuşmuşsa onu, cehalet devirlerinden kalma hangi taassup, bu ilkeleri kabul etmekten ve bunlara sarılmaktan alıkoyabilir...

Son duamız şudur:

«Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur.»

"İslâmda Mülkiyet Nizamı başlığı altındadaki bu risale Prof. MENNA'EL KATTAN tarafından yazılmıştır. Nizamlar serisinin bir parçası olması nedeniyle buraya alınmıştır. Okuyucularımızın bilgisine sunulur."

 

HİLÂL YAYINLARI

 

 


 

 

İ SLÂM NİZAMI

 

s

 

EBU'L-A'LA MEVDÛDÎ

 

HİLAL YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

Cağaloğlu - İstanbul

 

u

 

Kitap

İslâm Nizamı

Yazarı

Ebu'l-A'la Mevdûdî

Sayfa Düzeni

Osman Arpaçukuru

Kapak Tasarımı

Ahmet Mayalı

Baskı

Kilim Matbaası

2. Baskı, Mayıs 2005

 

 

DAĞITIM:

BEKA YAYINLARI

Çatalçeşme Sok. Üretmen Han No: 18

Tel.&Faks: 0212 512 51 66 - 512 45 43

Cağaloğlu - İstanbul

 


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages