Bir kasabanın sabahında
un kokusuna karışan bir hikâye dolaşır…
Bir fırıncı vardı.
Her hafta bir çiftçiden
bir kilo tereyağı alırdı.
Günler böyle geçip giderken,
bir sabah şüphe düştü adamın içine.
“Ya eksikse?” dedi kendi kendine.
Teraziyi kurdu.
Tereyağını koydu.
İbre durduğunda
yüzü gerildi.
Eksikti.
Öfke, hamurun kabarması gibi
bir anda yükseldi içinde.
Hiç beklemedi.
Doğruca mahkemenin yolunu tuttu.
Hâkim, çiftçiye döndü:
“Tereyağını tartarken
hangi ölçüyü kullanırsın?” diye sordu.
Çiftçi başını eğdi,
mahcup ama sakin bir sesle konuştu:
“Hâkimim… ben öyle hassas aletler bilmem.
Ama bir terazim var.”
Salonda hafif bir kıpırtı oldu.
Hâkim kaşlarını kaldırdı:
“Peki,” dedi,
“nasıl tartıyorsun?”
Çiftçi bu kez başını kaldırdı.
Sesi berraktı:
“Hâkimim,
fırıncı benden tereyağı almadan önce
ben ondan her gün bir kilo ekmek alırdım.
O ekmeği terazimin bir kefesine koyarım…
öbür kefeye de tereyağını.
Denge neyi gösterirse
onu veririm.
Eğer terazide bir eksik varsa…”
— kısa bir durdu —
“aramızda değildir.”
O an salonda sessizlik büyüdü.
Çünkü bazı teraziler
demirden yapılmaz.
Hayat da böyledir.
Ne koyarsan kefesine,
bir gün mutlaka
karşına tartı olarak çıkar.
İyilik koyarsan — iyilik,
eksiltirsen — eksilerek…
Unutma:
Başkalarını kandırmaya çalışan,
çoğu zaman en önce
kendi terazisini şaşırtır.
Ve hayat…
eninde sonunda
herkese kendi ağırlığını geri verir.
Sevgilerimle...
Celâl ÇELİK
Cep telefonumdan gönderdim...