Müslim ve Gayr-i Müslim Erkek ve Kadınların Selamlaşma Şekli... (tekrar güzeldir!...)

22 views
Skip to first unread message

Cemil Celepci

unread,
Aug 13, 2007, 10:33:33 AM8/13/07
to basaksehirliler1 basaksehirliler1, bostanvegulistan bostanvegulistan, bogazicililer group by, canimgrubum canimgrubum, cemilcelepci cemilcelepci, gencyaklasim gencyaklasim, islamicdialogue grubu, gumushane gumushane, gumushane1 gumushane1, gumushaneliler gumushaneliler, hadisiserif hadisiserif, huzuriklimi huzuriklimi, imamhatip1 imamhatip1, imamhatipliler1 imamhatipliler1, inciler inciler, islam islam, islam_arastirmalari@yahoogroups.com islam, islam1 islam1, islam2 islam2, isl...@yahoogroups.com, islamicdialogue islamicdialogue, islamicdialogueislamicdialogue islamicdialogue, islamicd...@yahoogroups.com, islamicd...@yahoogroups.com, islamicdialogueg, islami...@yahoogroups.com, istanbullular istanbullular, istanbullular1 istanbullular1, kdzeregliimamhatipliler kdzeregliimamhatipliler, kuran...@yahoogroups.com, kuranvesunnet kuranvesunnet, munacaat munacaat, muslum...@yahoogroups.com, muslumansohbet muslumansohbet, namazim namazim, nurunalanur1 nurunalanur1, ozgurforum ozgurforum, selimiyeliler selimiyeliler, siran siran, siranlilar siranlilar, sohbeticanan sohbeticanan, turkiye1 turkiye1, turkiyeliler1 turkiyeliler1, vuslatgulistanbul vuslatgulistanbul, zonguldaklilar zonguldaklilar
Bismillahirrahmanirrahim,

Müslim ve Gayr-i Müslim Erkek ve Kadınların Selamlaşma
Şekli

İstanbul, 13.08.2007
Kıymetli Arkadaşlar,

E’s-selamü Aleyküm ve Rahmetüllahi ve Berakatüh!...

Aşağıdaki önceki yıllarda kaleme aldığım “Müslim ve
gayr-i müslim erkek ve kadınların birbiriyle
selamlaşma şekli” konulu makalemi, günler geçse de
gündem değişse de ister yurtiçinde isterse yurtdışında
yaşıyor olsak da gündemini sürekli her yer ve zamanda
muhafaza edeceği, özellikle yurtdışındaki Müslüman
kardeşlerimizin gayr-i müslimlerle hasseten
selamlaşmaya ilişkin münasebetlerinde bir yol tayin
etmelerine bir nebze de olsa katkıda bulunabileceği
düşüncesiyle, Allah Subhanahu wa Teala’dan da en
hayırlı şekliyle te’sirini temenni ederek sizleri
makaleyle başbaşa bırakıyor; selam, sevgi ve
saygılarımı gönderiyorum…
Bu ve benzer makalelerim son 5-6 senedir;
http://groups.yahoo.com/group/islamicdialogue/message/3909
grubunda yayınlanmaktadır. Dileyen üye olarak veya üye
olmadan bu gruptaki tüm makalelerimi, “messages”da
iken “search” yazan boşluğa cemilcelepci yazıp
“enter”leyerek okuyabilir!...
Bu arada, geçmiş de olsa tüm kardeşlerimin kandilini
de tebrik etmek istiyorum. Mi’raç Kandiliniz mübarek,
ekmeğiniz gevrek, dostlarınız zeyrek ve cesur olsun;
gönlünüz Hakk için sürurla dolsun; ömrünüz uzun,
ameliniz salih olsun; mü’minler Allah’a emanet olsun…
“Allahumme barik lena fi Recebe ve Şa’bane ve belliğna
Ramadan.” = “Allah’ım!.. Recep ve Şa’ban (ayların)ı
hakkımızda bereketli kıl ve bizleri Ramazan (ayın)’a
kavuştur! (Amin!..)” – Hadis-i Şerif meal-i alisi.
Sağlıcakla ve mutlulukla kalın.
Allah’a emanet olun.
"…söz bakımından Allah'dan daha doğru kim vardır!" -
4/nisa suresi: 87

Şüphesiz ki, sözlerin en doğrusu ve en güzeli
(Ahsen’u-l Ehadis) Allah'a mahsustur.

Davamızın ve dualarımızın sonu hem dünyada hem de
ahirette alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdetmektir.

E’s-selamü Aleyküm ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

Cemil Celepci
cemilc...@yahoo.com
İstanbul

///

http://groups.yahoo.com/group/islamicdialogue/message/3909
Bismillahirrahmanirrahim,

İSTANBUL, 2005-07-22

Kıymetli arkadaşlar,

E’s-selamü Aleyküm

İstanbul, 2003-11-05 tarihli ve “Müslim ve gayr-i
müslim erkek ve kadınların birbiriyle selamlaşma
şekli” başlıklı aşağıdaki yazımızın çoğunu adı geçen
tarihte kaleme almış olmama rağmen bugünlerde de bazı
eklemelerde, daha güncel deyişle bazı “edit”lemelerde
bulunarak gruba/foruma gönderiyorum.

Yerli ve yabancı şer odakları günümüz insanını
terör/merör gibi yapay gündemlerle oyalayarak bu gibi
dini konularda cahil kalması için var gücü ile
çalışmaktadır.

Hayli mühim mesajlar içeren aşağıdaki makalemizin
hayırlara vesile olması temennisi ile her birinizi tek
tek Allah’a emanet ediyorum.

Sağlıcakla kalın.

E’s-selamü Aleyküm

Cemil Celepci
Cemlc...@yahoo.com
İstanbul

///

Bismillahirrahmanirrahim,

elhamdülillahi Rabbil alemine vassalatü ve’s-selamü
ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain
= alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun; salat ve
selam ise, peygamberimiz hz. Muhammed aleyhisselam’a,
aile efradına ve ashabına olsun, amin!…

selamlaşma, türkçe, İstanbul, 2003-11-05

hasbünAllahü ve ni’me’l-vekil, ni’me’l-mevla ve
ni’me’n-nasir. ğufraneke Rabbena ve ileykel masır =
Allah bize yeter; o ne güzel vekildir, o ne güzel
mevla’dır, o ne güzel yardımcıdır. Rabbimiz! senden
affını dileriz, zira dönüş ancak Sana'dır.

Konu:

Müslim ve gayr-i müslim erkek ve kadınların birbiriyle
selamlaşma şekli

Kıymetli Arkadaşlar!…

E’s-selamü Aleyküm ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

"Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha
güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin.
Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır." -
4/nisa suresi: 86.

Bize e-mail atan bazı dostlarımızın, selamun
aleyküm'ün kısaltılmışı olan 'SA'yı tercih etmelerinin
sebebi, malum internet ortamında sözü güya daha kısa
tutup okuyucuyu fazla yormamak(!)… bir kısmı gayr-I
müslimlerden alıntılanıp tarafımıza iletilen o kadar
uzun e-mailler var ki, onların bilgisayarımızda
kapladığı yere oranla Selamun Aleyküm'ün kaplayacağı
yeri artık varın siz hesap edin. Biz bir e-mailin
müslim veya gayr-I müslim'den alıntılanıp
gönderilmesine karşı değiliz. Hakikat kimden sudur
ederse etsin alınır. Nitekim mesela Afganistan olayı
konusunda ve daha başka hususlarda bilgisayarımıza
yurtdışından öyle isabetli yazılar geliyor ki,
yıllardır abone olduğumuz gazete ve dergilerde
öylesine kaliteli yorumlara rastlamadık… bu arada
onları gönderen kardeşlerimiz başta olmak üzere
herbirinize tek tek tekrar teşekkür eder, Rabbimizden
hepinizin eline ve diline sağlık ve afiyet dileriz.

Sadede gelelim. Bilindiği gibi, peygamber efendimiz
hz. Muhammed Mustafa sallalahü aleyhi vesellem'in
ism-i şerifi en çok, hadis-i şerifleri bir araya
toplayan Kütüb-ü Sitte'de geçmektedir. Onlarca ciltlik
bu hadis külliyatını bir bir gözden geçirdiğimizde
göze ilk çarpan durum, O'nun SallAllahü aleyhi
vesellem'in isminin her geçtiği yerde s.a.v.
kısaltması yerine SallAllahü aleyhi vesellem tabirinin
her seferinde bazen bir sayfada takriben on defa
tekrarlanmış olması... Orada şöyle bir not da
düşebilirlerdi: 'Külfetine binaen, s.a.v. kısaltmasını
kullanıyoruz, siz bu kısaltmayı her gördüğünüzde onun
açılımını telaffuz etmekten üşenmeyin.' Böyle denmeyip
bahsettiğimiz gibi davranmaları bize bir mesaj veriyor
olmalı. Böylece bir hadis-i şerifte de geçtiği gibi,
yeryüzünün en cimri insanı olmaktan kurtulmuş
oluyorlar. Peygamber Efendimiz SallAllahü aleyhi
vesellem, adının anıldığı yerde O'na salat-ü selam
getirmeyenleri insanların en cimrisi olmakla
uyarmaktadır. Bu konuda ikaz mahiyetinde daha bir çok
hadis-i şerif mevcuttur. Bu hadislerden de önce bu
mevzuda bize rehber olması gereken hakikat, bir ayette
de geçtiği üzre, O'na -sallalahü aleyhi vesellem-
Allah'ın ve meleklerin salat-ü selam getirmekte
oldukları realitesidir.

Bu gerçeklere istinaden, bir kıyas yapacak olursak,
Peygambere Efendimiz Hazret-i Muhammed SallAllahü
aleyhi vesellem’e getireceğimiz salat-ü selam’dan daha
az önemli olmayan birbirimizle selamlaşmamızı da
lütfen 'sa'lara ve ‘as’lara mahkum etmeyelim. 'selamun
aleyküm'deki asaletle 'sa'daki duruş bir mi,
birbirimizi ve biribirimizi selamın en güzel şekliyle
selamlamamız rabbani bir emirken… 'iman etmedikçe
cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman
etmiş olmazsınız. Yerine getirdiğiniz taktirde
birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size haber vereyim
mi: selamı aranızda yayınız.' - hadis-I şerif.
Yaymamız istenen selam, 'sa'larla değil, ancak selamun
aleyküm veya E’s-selamü Aleyküm ve rahmetüllahi ve
berakatüh'lerle mümkündür, e-mail ortamında da olsa...
Bir müsteşrik'in de itiraf ettiği gibi yeryüzünde şu
bizlerin selamlaşma şeklinden daha yaygın
insanlararası iletişimi beynelmilel çapta sağlayan bir
tabir mevcut değildir. Onun daha da yaygınlaşmasına
ayet ve hadislerdeki tavsiyeler muvacehesinde katkıda
bulunmamız konusunda Rabbimizin yardımını niyaz eder;
günü, en çok selamlaşarak kapayan kulları arasına
cümlemizi ilhak buyurmasını yine O'ndan celle celalühu
dileriz.

'efşü’s-selame beyneküm - selamı aranızda yayınız.' -
hadis-I şerif.

Nispeten uzun sayılabilecek selamlaşmanın bizatihi
şekil-şemaline müteallik yazımızın şeytanların zincire
vurulduğu şu mübarek ramazan ayı'na rastlaması tatlı
bir tevafuk olsa gerek… (2005’te yayınlanan bu
yazımızın çoğunu 2003 Ramazan’ında kaleme almıştık.)

Hadi bismillah…

Yazılarını beklediğimiz tüm arkadaşlarımızdan ricamız,
yazışmalarımızda selamlaşırken kısaltmalarımızla
muhtelif şirketlerin reklamını yapacağımıza her
seferinde büyük bir şevk ve heyacanla
usanmadan-üşenmeden "Selamun aleyküm", Ve aleyküm
Selam" -ya da “E’s-selamü Aleyküm”, “Ve
aleykümü’s-selam- demenin / yazmanın hazzını
yaşamaları....

"Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha
güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin.
Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır." -
4/nisa suresi: 86.

Bu yazımız; "Müslim ve gayr-i müslim erkek ve
kadınların birbiriyle selamlaşma şekli" başlığındaki
cins ve inanç ayrımı tabirlerimizden de anlaşılacağı
üzere, esasen sadece ademoğlunun müslim grubunun
müennes ve müzekkerlerinin birbirleriyle
selamlaşmalarını mevzu bahis edinmemekte, aynı zamanda
onların gayr-i müslimlerle selamlaşma yöntemlerini de
bir nebze de olsa kapsamaktadır.

İmdi, yukarıdaki nisa: 86'ya istinaden bazılarımız,
bizlere "E’s-selamü Aleyküm" diye verilen selama "Ve
aleykümü’s-selam ve rahmetüllahi ve berakatüh"
şeklinde mukabele edebileceği gibi dileyen kimse “Ve
aleykümü’s-selam” diyerek aynıyla ya da sadece "ve
rahmetüllahi" kısmını ekleyerek de alabilir.

Mamafih, muhatap "E’s-selamü Aleyküm ve rahmetüllahi
ve berakatüh" şeklinde en uzun haliyle bizleri
selamladığında, cevaben sadece "Ve aleyküm" demekle de
yetinilebilineceğini Mahmut Toptaş hocamız
söylemektedir. Sebep olarak da bu uzun selam şekline
muhatap olan zatın ekleyeceği herhangi bir selam sözü
olmadığından "ve aleyküm" demekle "selam, rahmet ve
bereket" kelimelerinin hepsini de dolaylı olarak da
olsa ifade etmiş olacağını ileri sürmektedir. Yine de,
aslolan zahmet edip muhatabına verdiği kıymeti uzun
selam şekli ile ima etmeye çalışan Müslüman
kardeşimize aynıyla karşılık vermek benzer duygu ve
düşüncelerde olduğumuzu bildirmenin en kestirme ve en
güzel yolu olsa gerek… Hatta diyebiliriz ki, hadisenin
bu ince yönüne vakıf olmayan en yakın arkadaşımız bile
kafayı "ve aleyküm"e takıp bize posta koyabilir… O
açıdan, selamı aynıyla ya da "rahmet" ve "bereket"
kelimelerini ekleyerek en güzel şekliyle almak daha
makbuldür, şüpheden aridir. Selamlaşmanın; aramızdaki
sevginin, dolayısıyle cenneti kazanmamızın önde gelen
sebeplerinden biri olduğu her fırsatta
hatırlanmalıdır. Netekim bu gerçek de bir hadis-i
şerif’le sabittir.

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, malum, bir gayr-i
müslim bizlere selam verdiğinde, ona sadece “ve
aleyküm” denir. Çoğu müslüman bu gerçekten haberdar
ancak bir çok müslüman, en uzun haliyle selam
verildiğinde cevaben sadece "Ve aleyküm" demekle
yetinilebilineceğinden de habersiz olduğundan;
müslüman kardeşimizin uzun yollu selamına "Ve
aleyküm"le karşılık verdiğimizde kendisine gayr-i
müslim muamelesi yaptığımızı da düşünebilir. İlme
ulaşma kaynaklarının çok, ilim sahiplerinin ise az
olduğu bu gibi fetret devirlerinde bilhassa daha
hassas davranarak selamı aynı ile veya daha uzun şekli
ile almak bizlere daima kazandırır.

Birbirleriyle en güzel şekilde konuşmaları gereken
mü'minlerin, bu selam bahsine de azami itina
göstermeleri elzem olup bu cümlenin özeti -oldukça
ince detayın saklı olduğu- şu ayette beyan
edilmektedir.

"İman eden kullarıma söyle EN GÜZEL şekilde
konuşsunlar. Zira şeytan onların aralarını bozmak
ister. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır."
(İsra:53'ün Meal-i Alisi)

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, selamdaki "rahmet"
ve "bereket" kelimelerine "ebeden ve daimen" gibi
hadislerle sabit olmayan fazlalıkları EKLEMEMEK
gerekir. Vahyi, direkt, her şeyi bilen ve gören
Allah'tan alan Rasulüllah aleyhisselam, öyle bir lüzum
hasıl olsaydı, ümmetine de tavsiye ederdi. Üstelik, bu
"ebeden" ve "daimen" = "ebedi ve daimi olarak"
sözcükleri, "selam", "rahmet" ve "bereket" gibi içinde
Islam'ın, merhametin ve helal rızık temennisinin özünü
barındıran dua içerikli kelimelere de gölge
düşürmektedir… her ne kadar o gölgenin bu güneşten
parlak kelimelere bir tesiri olmasa da en azından bu
hak dini bid’atlardan koruma azminde olanların bilerek
buna yeltenmemeleri elzemdir…Malum, sünnette olmayan
bir kuralı bu azim dine -hak din İslam'a- yamamaya
çalışmak -niyet ne olursa olsun- kelimenin tam ve
mütekamil manasıyla bid’atten başkası değildir. Bid’at
ise -Allah korsun- nihayetinde delalete kadar
götürebilir insanı…

Şimdi, selamlaşmaya ilişkin değişik tefsir
kitaplarındaki yorumları beraberce okuyalım:

Önce, 4/nisa suresi: 86'nın tefsirinden başlayalım:

"….. selam, öncesinde sonrasında yer alan savaş
ayetlerinin arasında rahatlatıcı bir esintidir. Belki
bununla İslam'ın esas temeline yani barışa işaret
etmek istenmiştir. Çünkü İslam barış dinidir. Ve o,
geniş ve kapsamlı anlamıyla yeryüzüne insan fıtratının
Allah'ın metodu üzere istikamet bulmasından
kaynaklanan barışı yerleştirmekten başka bir şey için
savaşmaz." - seyyid kutup, fi zılalil kur'an, c.3, s.
181, dünya yayıncılık.

"selam, Müslümanlar arasında sevgi ve barış sağlayan,
mevcut sevgi ve samimiyeti artıran güzel bir
vasıtadır. Selamı veren, sevgi ve iyi niyetini ifadede
öncülük ettiğinden, selamı alan da bir-iki kelime
fazlasıyla cevap vererek bu güzel davranışa karşılık
vermelidir." - Kur'an'ı kerim açıklamalı meali, cep
boy, türkiye diyanet vakfı, s. 86.

Ömer Nasuhi Bilmen Hz.'leri, “Kur'an-ı Kerim'in Türkçe
Meal-i Alisi ve Tefsiri” adlı eserinin 636 ve 637.
sayfalarında yukarıdaki ayeti tefsir ederken, "selamun
aleyküm denilmesine karşı …. Ve aleyküm selam ve
rahmetüllahi ve berakatühu denilmesi daha güzel bir
surette mukabeledir. …. Bir insan, kendi refikasına
vesair mahremi olan kadınlara selam verir, ecnebilere
selam vermez. …. " diyor. Bu durumda Ö. N. Bilmen
Hz.'leri, bir kimsenin, eş(ler)i gibi kendine helal
olan kadınlarla kızkardeş(ler)i gibi kendine haram
olan kadınlar dışında kalan na-mahrem statüsündeki
yabancı mü'minelere selam verilemeyeceği görüşünde...

Bununla beraber, günümüz alimlerinden Bursa Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Hamdi Döndüren hocamız, bay hocaların bayan
öğrencileriyle selamlaşabileceklerini savunmaktadır.
Ya da, bayan öğrencilerin bay hocalarına selam
verebilecekleri görüşünde olup bu gibi cevazların
zarurettten kaynaklandığını vurgulamaktadır. Öyle ya,
dünyevi ya da uhrevi bir meselesini arzetmek durumunda
kalan bir hanımefendinin söze sözlerin en güzeli
kendisine ait olan Rabbimizin selam'ı ile
başlamasından daha güzel ne olabilir?

4/nisa suresi: 86'nın, 'hadis ansiklopedisi - kütübü
sitte'deki nefis bir yorumunu da beraberce okuyalım:

'ulema, ayette tahiyye emrinin amm gelmiş olmasından
hareketle, selamlaşmanın selam kelimesiyle olması
gereğinde ittifak eder. Dolayısıyla 'e’s-selamü
aleyküm' diye verilen selama, 'hayırlı sabahlar' veya
'mutlu sabahlar' ve benzeri bir tabirle mukabelenin
caiz olamayacağını söylemişlerdir. …. Selam'a işaretle
mukabele yeterli olmaz, hatta bundan nehiy gelmiştir:
tirmizi'nin bir rivayetinde: 'yahudi ve hristiyanlara
benzemeyin, çünkü yahudilerin selamı parmaklarla
işarettir, hristiyanların selamı da avuçlarla
işarettir.' denmiştir. …. 'Dilsizlik gibi hissi,
namazda olmak gibi şer’i mahzuru olanlar, işaretle
selama mukabele edebilirler' denmiştir. Sağıra selam
da böyle, işaretle selam verilebilir.' - age, prof.
Dr. ibrahim canan, c. 9, s.400, akçağ yayınevi.

'biriniz bir meclise gelince selam versin. Kalkmak
isteyince de selam versin. Birinci selam ikinciden
evla değildir. (ikisi de aynı derecede
ehemmiyetlidir.) - hadis-I şerif, tirmizi, istizan 15,
(2707), hz. ebu hureyre'den rivayet edilmiştir.

"…evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve
pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize
(birbirinize) selam verin. İşte Allah, düşünüp
anlayasınız diye size ayetleri böyle açıklar." -
24/nur suresi: 61.

"….böyle selam vermek, büyük bir hayırhahlık eseridir,
bir dostluk nişanesidir. indi ilahide kabule karin
olacak bir güzel duadır. Hatta deniliyor ki: bir kimse
evine girince ailesine selam vermelidir. Onlar selama
ehaktırlar. Hanede kimse bulunmazsa: 'e’s-selamü
aleyna ve ala ibadi’l-lahi’s-salihin' diye selam
vermelidir, melekler bunu selam ile karşılarlar." - ö.
n. bilmen, age, c.5, s. 2387.

Konuyla alakalı diğer bir çok Hadis-I şerif tek tek
incelendiğinde "Selamlaşma" için, illa karşımızda
insan nevi'nden bir muhatabımızın olmasının şart
olmadığını görürüz. Kendi evimiz dahil, içinde
herhangi bir nevi’ beşer bulunmayan boş evlere
girildiğinde, "e’s-selamü aleyna ve ala
ibadi’l-lahi’s-salihin" şeklinde selam verilmesi
gerektiği hadis-i şeriflerle sabittir. Hatta camiye
ilk giden kimse de camide kimse yoksa bu şekilde selam
vermekle hem kendine hem de o insansız mekandaki
meleklere selam vermiş olur. Zaten bu tarz
selamlaşmanın manasının, "selam, bizim ve Allah'ın
salih kullarının üzerine olsun." şeklinde olduğunu
bilen bir kimse ister-istemez böyle bir niyet taşımış
olmaktadır.

Bazıları, "babaya selam vermek doğru değildir."
şeklinde bir anlayışın veya yanlış yönlendir(il)menin
kurbanı olduklarından babalarına selam vermemeyi güya
edepten sayarlar. Allah’tan ve Peygamber efendimiz'den
sonra en çok itaat etmemiz gereken ebeveyn gibi ev
ahalisinden, duaların en güzeli olan selam'a daha
layık kimse yoktur dersek abartmış olmayız. Zira,
hürmet ve selamlamada öncelik, İslam'ın tesbit ettiği
kıstaslara tabi olmaya mahkumdur. Kimse, kafadan kural
uydurma yetkisine sahip değildir islam’da vesselam!…

Zaten bu tip galat tabirlerin; ya direkt yahudi ve
hristiyanlar tarafından ya da dolaylı ve direkt
yollarla onların muhipleri aracılığıyla bilhassa halkı
hassas ve muttaki olan biz Müslüman Türk ve Kürt gibi
Müslüman milletler arasına zerkedilmeye çalışılan
birer zehirden ibaret olduğunu anlamak için, öyle çok
uzun boylu İslami bilgiye gerek olmadığını bilmek
gerekir. Esasen, çarpıtılmaya çalışılan herhangi bir
konuyla ilgili bir iki ayet veya hadisin bilinmesi
bile oyunun farkına varılması için yeterlidir.

Yine bu tip sözde gelenek ve görenekten addedilen
tabirlere örnek babından, "güzele bakmak sevaptır"
sözünü ele aldığımızda, bunun saçmalığını bir çırpıda
anlamamıza şu ayet-i kerimeler yardım edecektir.

"Allah gözlerin hain bakışını ve göğüslerin
gizlediğini bilir." - ayet meali.

"(rasulüm!) mü'min erkeklere gözlerini (harama)
dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle….." -
nisa suresi: 30.

"mü'min kadınlara da söyle: gözlerini (harama
bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini
esirgesinler……"- nisa suresi: 31.

Yukarıdaki beyanatımızdaki, daha doğrusu İslam-dışı
dinlerin mensuplarınca aramıza sızdırılmış sözlerin
saçmalığını ortaya koyan açıklamalarımızdaki
haklılığımızı tescillemek için şahit olduğumuz
yaşanmış bir hadiseyi örnek vererek, bu faslı
kapatıyoruz. Evinde TV bulunduranların, bırakın
çocuklarını, belki anne ve nenelerini bile bu "sinsi
tuzak"ın bazen sesli, bazen sessiz görüntüleriyle
zehirlemekte olduklarına delil teşkil etmesi açısından
yine 60'lık namaz-ehli bir "baba-anneden" kendi
kulağımızla işittiğimiz "galat"tan da öte küfür
içerikli bir sözü, Rabbimizden affımızı dileyerek
buraya kaydetmek istiyoruz. Bilindiği üzre,
Hıristiyanlar Allah'a haşa "Allah baba" derler.
Bahsettiğimiz "babaanne" de torununa hitap ederken
"oğlum, (haşa: bu "haşa" bu satırların yazarının
eklemesi) Allah baba seni çok seviyor." cümlesini
kullanıyor. "Allah baba" tabirini nereden duyduğunu
sorduğumuzda "TV'den" diye cevap vermişti. Bu küfür
sözünün Hıristiyanlara mahsus olduğunu hatırlatınca
bir daha da o tabiri kullanmadı, Elhamdülillah.

Zaten, oyunun farkında olan hiçbir Müslümanın bu tip
sözleri bilerek kullanacağına zerrece ihtimal
vermiyoruz. Bilmeyerek söylenen-işlenen her türlü amel
ve sözün, "…Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek
bizi sorumlu tutma…" - 2/bakara: 286. dua ayetinin
kapsamı dahilinde olup bağışlanmış olduğundan asla
şüphe etmeyen bir müslümanın, Allah'tan affını dilemiş
olduğu eski hata ve günahlarını sürekli hatırlayarak
kendine boş yere eziyet etmesinin hiçbir anlamı
yoktur. Yani dememiz odur ki, Allah tarafından
affedilen bir hata ya da günah hiç işlenmemiş gibidir
Allah katında. Bu da mensubu bulunduğumuz islam’ın
aziz güzelliklerindir, elhamdülillah!… ve de,
Rabbimizin biz müslüman kullarına azim
lütuflarındandır, elhamdülillah!… Şu bilgisayarda
word'de yazmış olduğumuz yüzlerce sayfanın
yanlışlığına karar verdikten sonra onların tümünü
silince nasıl ki karşımızda eskisinden eser
kalmamacasına berrak bir sayfa gözüküyorsa, bu
hakikatle karşılaştırılamayacak kadar daha temiz ve
dahi eski hata/günah'tan hiçbir iz bulunmayan bir amel
defterini Mevlamız Allah’a takdim etmiş oluruz, O’ndan
celle celaluhu içten af dilemekle…. Rahmeti sonsuz
olan Mevlamız’ın bağışı da sonzuzdur. Üstelik, o öyle
bir Rab ki, dilerse kulunun seyyiatını hasenata tebdil
bile eder, zira bu da Kur'an'da bize haber verilen en
akıl erdirmekten aciz olduğumuz müjdelerdendir.

Düşünebiliyor musunuz, siz bir arkadaşınıza
küfrediyorsunuz, o da kendisinden özür dilemediğiniz
sürece sizi akla hayale gelmeyecek bir şekilde
cezalandıracağını söylüyor, ancak hatanızı anlayıp
ondan özür dileyince o da sizi affetmekle kalmıyor ve
bir de kendisine sanki iltifatlar yağdırmışsınızcasına
sizi o an için en ihtiyaç duyduğunuz bir cip ve bir
villa ile mükafatlandırmakla kalmıyor; sizi ayrıca
evlendirerek müzmin bekarlıktan da kurtarıyor!…
Allah-ü teala'nın, tevbekar kuluna lütfunu, kulların
bu gibi ikramlarıyla karşılaştırmaktan haya ederiz.
Mamafih, ne var ki, insanoğlu şu dünya hayatından
karşılaştırmalı örnekler vermedikçe, kur'ani
gerçeklikleri kavramakta fıtratı gereği
zorlanmaktadır. Bu sebepten dolayı olsa gerek,
Kur'an-ı hakim'de, ahirete ilişkin olaylar, mesela
insanların diriltilmesi hakikatinin kupkuru ağaçların
ilkbaharda filizlenmesine temsil getirilmesi gibi,
dünyadan örnekler verilerek tasvir edilmektedir.
Böylece muhatabın konuyu daha iyi anlaması ve arzu
edilen müsbet hedefe hiçbir şüpheye meydan vermeden
mutmain olarak ulaşması teşvik ve temin edilmiş
olmaktadır.

Rabbimiz, bizleri ve Müslüman kardeşlerimizi
İslam-dışı her nevi söz, hal, hareket ve tavırdan beri
eylesin, amin…

Tekrar selam mevzuuna avdet edecek olursak: İslam'ın
öngördüğü selam, ilk karşılaşmada verilen "e’s-selamü
aleyküm" veya daha detaylısı olan "E’s-selamü Aleyküm
ve rahmetüllah", "E’s-selamü Aleyküm ve rahmetüllahi
ve berakatüh"dan ibarettir. Müslüman kardeşimizle ilk
karşılaşma esnasında bu şekilde selamlaştıktan sonra
dileyen kimse arkadaşıyla kendisi arasındaki
muhabbetin durumuna göre "günaydın, tünaydın, bojour,
bonsoir, hi, hello, merhaba, naber, nasılsın, iyi
sabahlar, iyi günler, iyi işler, kolay gelsin, hayırlı
sabahlar, sabahan hayr etc." gibi aradaki samimiyeti
ve dostluğu arttırıcı kelime ve/veya deyimleri
ekleyebilir. Bunda herhangi bir sakınca yoktur. Fakat,
İslam'ın tavsiye ettiği kelimelerle selamlaşmayı
gerçekleştirmeden önce "selamlama" niyetiyle bu gibi
sözcük veya deyimlerle arkadaşımızı karşılamamıza
dinimiz müsaade etmiyor. Peki böyle davranmakla günah
mı işlemiş oluruz? Hayır. Sadece sevap kazanmaktan
mahrum kalmış oluruz. Göz göre göre de kimse böyle bir
zahmetsiz sevabı istememezlik edemez, öyle değil mi?

Mamafih, İslam'ın tecviz ettiği selamlaşmaya allerjisi
olan veya bir başka dinin mensubu bulunan kimselere
onların razı olduğu ("anladığı" demiyoruz, çünkü
"E’s-selamü Aleyküm", dili ne olursa olsun dünyanın
her hangi bir yerinde yaşayan insanlar için
beynelmilel bir anlaşılır selamlama / selamlaşma
şeklidir) yukarıdaki "günaydın, hello" gibi
kelimelerden bir-ikisini veya bunlardan başka bir
kelimeyi kullanmanın da dinen herhangi bir sakıncası
olmadığını ifade etme gereği bile duymuyoruz. Zira,
belli ki "E’s-selamü Aleyküm"e karşı olan bir kimse ya
bu tip İslami selamlaşmaya kendisini layık
görmediğinden ya da "Müslüman" olmadığından karşıdır.
Her iki durumda da muhatabı illa bizim gibi
selamlaşmaya zorlamak, zorlayan tarafın İslam'ı iyi
bilmediğinin alametidir. Ya da bu gibi zorlamalar
anlayış kıtlığının eseri olsa gerektir. Zira, "dinde
zorlama yoktur" – bakara: 256 ayet-i celilesi tek bir
konuya münhasır olmayıp, "muhatabımız gayr-i müslim
olduğunda onu İslam'ın öngördüğü şekilde selamlaşmaya
zorlamamayı" da içerir. Hem bilinmeli ki, bizim bu
hoşgörülü davranışımız, muhatabımızın dinimizi kısa
zamanda benimsemesine de zemin hazırlayabilecektir
belki de, Allah-ü a'lem.

Dinde hoşgörülü davranmanın ve gayr-i müslimlere
islam’ın tavsiye ettiği vechile yumuşak muamele
etmenin hidayetlere vesile olduğu da tarihen sabittir.
Yeri gelmişken buna Asr-ı Saadet’ten iki örnek
verelim:

Rasulüllah Aelhisselam’ın peygamber olarak
gönderildiğini duyan yaşlı bir gayr-i müslim Mekke
şehrinin gençlerini uyararak onlara mealen şöyle der:
“Mekke şehrimizde Peygamber olduğunu iddia eden
Muhammed isimli bir şahıs var. O’nunla karşılaşırsanız
sakın O’na inanmayın, kanmayın. Eski dininizden sakın
vazgeçmeyin.” Gençleri böyle tenbihledikten sonra
kendi de bu tuzağa(!) düşmemek için şehrin dışına
çıkmaya karar verir. Yolda –Allah’ın edeceğine bakın
ki- Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed
Aleyhisselam’a rastlar. İnsanların en merhametlisi ve
de en yardımseveri olan Peygamberimizi de –kendisini
tanımadığından tabi ki- aynı sözlerle uyarır. Neyse,
Peygamber Efendimiz bir şey demeden, daha doğrusu
çaktırmadan bu yaşlı amcaya gideceği yere kadar yardım
eder, yükünü taşır. Ayrılıp gelirken bu yaşlı amcaya
bir isteği olup olmadığını da sual eder. O da aynı
şekilde “uyarı”sını tekrarlayınca, Peygamber Efendimiz
bahsettiği o şahsın kendisi olduğunu beyan eder.
Yaşlı amca, “yine yaptın yapacağını” diyerek hemen
oracıkta Müslüman olur. ELHAMDÜLİLLAH…

Yine bir gün, Hazret-i Ali ile bir gayr-i müslim
zannedersem Kufe’ye giden yolda karşılaşırlar. Biri
Kufe’ye giderken diğeri bir başka şehre gidiyor, ancak
belli bir noktaya kadar yolları ortak olduğundan bir
süre beraberce yol alırlar. Yolun ayrım noktasında Hz.
Ali Kufe yoluna sapmadan arkadaşının gideceği yolda
bir süre daha arkadaşı ile beraber gittikten sonra
artık döneceğini söyler. Arkadaşı neden Kufe yoluna ta
baştan sapmadığını sorunca, Hz. Ali mealen şöyle cevap
verir: “Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam
yol arkadaşımızın bizim üzerimizde bir hakkı olduğunu
beyan etmektedir. Ben de bu hakkı eda etmek için sizi
kendi yolunuzda bir süre daha uğurladım.” Bu ince
anlayış karşısında arkadaşı hemen oracıkta Müslüman
olduğunu ilan eder. Yine, sonsuz kere ELHAMDÜLİLLAH…

Günümüzde de, gerek selamlaşmalarımızdaki gerekse
diğer bir çok konulardaki bu gibi ince anlayışlı
davranışlarımızın insanların İslam’la müşerref
olmalarına sebep olacağına içten inanıyorum.

Hasan basri çantay hz.'leri, " Kur'an-ı hakim ve
meal-I kerim - tefsirli meal, c.1, s. 199" adlı
eserinde, 4/nisa: 86'yı yorumlarken, selamı alırken
"aleyküm selam" yerine, başına "ve" ekleyerek "ve
aleykümü’s-selam" şeklinde almamız gerektiğini
söylüyor. Gerekçe olarak da: "çünkü bu "ve" "bana
olduğu gibi sana da selam (selamet) olsun" manasını
ifadeye yardım eder. "ve" söylenmediği zaman ise,
"selamet bana değil, sana olsun" gibi çirkin bir mana
karışmasına gidilmiş olur." şeklindeki endişesini
ileri sürüyor. Bu endişenin yersizliği şuradan belli.
Esasen, en azından yüzlerce senedir Müslümanların,
"ve" eklemeden "aleyküm selam" şeklindeki selama
mukabele tarzını dikkate aldığımızda adı geçen
kıymetli alimimizin isabet kaydetmediğini kolaylıkla
söyleyebiliriz. İşin gerçeği, eğer gerçekten öyle bir
mana kayması veya karışması olmuş olsaydı, yüzlerce
senelik selamlaşmaların boşa gitmiş olduklarını iddia
etmemiz gerekirdi ki, bu güne kadar neden böylesi
büyük(!) bir hatanın diğer İslam alimleri tarafından
hatırlatılmamış olmasını da sorgulamak(!) gerekirdi.
Eğer hakikaten öyle bir "hata" sözkonusu olmuş
olsaydı, cidden çok "çirkin" bir durum ortaya çıkmış
olurdu; fakat böyle bir yanlış mana verilemeyeceği, bu
paragraftaki tezimizden başka aşağıdaki
satırlarımızdan da anlaşılacağından ortada vahim bir
durum yoktur.

Üniversite’ye kadarki eğitimini bir arap ülkesinde
tamamlayan ve anadili arapça olan, "türkçe"si de
bizden aşağı olmayan bir kardeşimize bu hususu
ilettiğimizde, hiç de öyle bir mananın mevzubahis
olmadığını beyan etti. "ve"siz alınan bir selamın da
aynen "ve" eklenmiş gibi bir anlam ifade ettiğini
özellikle vurguladı.

Selam veren kimsenin selamını bazıları baş sallayarak
veya göz kırparak almakta… İslam'ın esasları konusunda
hassas olan birinin bu tarz bir selam almayı tercih
etmesi mümkün değildir. Hatta, verilen selama sadece
gülümsemeyle karşılık verip hemen söze başlayarak
hatasını "selam veren"e çaktırmadan affettirmeye
çalışan kimselerin sözünü orada kesip önce verdiği
selama uygun bir şekilde mukabelede bulunulmasını
ihtar etmeliyiz: “E’s-selam, kable’l-kelam” =
“kelamdan önce selam!” ya da “önce, şu size verdiğimiz
selamımız tarafınızdan usulünce bir karşılık
bulabilirse seviniriz” diyerek… Tabi, muhatabımızın
"İslam'a uygun selam alma-verme"de herhangi bir
arızası olmadığını bildiğimiz durumlarda böyle
davranmalıyız. Yoksa daha önce de ifade ettiğimiz
gibi, bilhassa selam konusunda "istemeyenleri" zora
koşmanın hiçbir anlamı yoktur.

Prof. Dr. ibrahim canan, 'hadis ansiklopedisi, kütüb-ü
sitte' adlı eserinde kadınla selamlaşma meselesini
açıklarken muhtelif alimlerin görüşlerine şu şekilde
yer veriyor:

"bir mecliste kadın ve erkek beraber olursa, fitneden
emin olma durumunda selamlaşmaları caizdir." - ibn-I
hacer, age, c. 9, s.406.

"kadınlar cemaat halinde iseler onlara selam verilir."
- nevevi, age, c. 9, s.406.

'en güzel selam verme şeklinin 'E’s-selamü Aleyküm ve
rahmetüllahi ve berakatüh' şeklinde olduğu, bu
ibarelere yapılan her türlü ilavelerin mekruh olduğu
ifade edilmiştir'. - age, c.9, s. 412.

İbrahim canan hocamızın yukarıdaki beyanatından da
anlaşılacağı gibi, karşılaşma ve ayrılma esnasında
verilen ve alınan selama "ebeden daiman" = "ebedi ve
daimi olarak" gibi ibarelerin eklenmesi doğru
değildir. Onların yerine harcanacak saniyeleri,
arkadaşımızın bir meselesi olup olmadığını anlamamıza
yardım edecek "nasılsın?" gibi suallere harcasak
herhalde daha mantıklı bir davranış sergilemiş oluruz.


"selam verirken veya alırken, eğilmek doğru değildir.
Selam verildiği taktirde alamayacak durumda olanlara
ise, selam vermek doğru değildir. Mesela, namaz
kılanlara, kur'an-ı kerim okuyanlara, hutbe
dinleyenlere, ilimle meşgul olanlara, yemek yiyenlere
selam verilmez. Dolayısıyla bu durumda iken verilen
selamı almamanın bir sorumluluğu yoktur. Aynı şekilde
Müslüman olmayanlara selam verilmez. Ehl-i Kitap’tan
birisi selam verdiği taktirde ise, yalnızca 've
aleyküm' denilir.” (riyazus salihin tercümesi, 2,
242-243). İslam toplumu içinde selamı yaymak, hem
Allah'ın emri ve hem de peygamberin sünnetidir. Bir
ayette yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: 'ey inananlar!
Evlerinizden başka evlere izin almadan, selam vermeden
girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu, sizin için daha
iyidir.' - 24/nur suresi: 27. Hz peygamber (s.a.s) de,
bir çok hadis-i şeriflerinde selamın önemi ve
yaygınlaştırılmasının gereği üzerinde durmuştur. Bir
sahabi hz. Peygamber (s.a.s)'e: “İslam'ın hangi işi
daha hayırlıdır?” diye sorduğunda rasulüllah şöyle
buyurmuştur: 'yemek yedirmen, tanıdığına ve
tanımadığına selam vermendir.' (buhari, iman, 6-20).
Yine peygamber efendimiz (s.a.s.) şöyle
buyurmuşlardır: 'iman etmedikçe cennete giremezsiniz:
birbirinizi sevmedikçe olgun bir imana sahip
olmazsınız. Size, yaptığınız taktirde birbirinizi
seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? aranızda selamı
yayınız!…'- müslim, iman, 93. 'şüphesiz ki, Allah
katında insanların en iyisi, önce selam verendir.' -
ebu davud, edep, 133. Hadisinden ise, selam vermede
acele etmenin daha sevap olduğu anlaşılmaktadır.' -
Mustafa öcal, şamil İslam ansiklopedisi, selam
maddesi, c. 7, s. 159.

'…efşü’s-selame beyneküm=selamı aranızda yayınız…'
hadis-I şerif.

"Binitli yaya olana; yaya, oturana; az, çoğa ve küçük,
büyüğe selam verir." - hadis-I şerif.

"Selamınızın tamamı musafaha -el sıkışma- iledir." -
hadis-I şerif, tirmizi.

"selam vermek, onu fazla lafa tutmamak, iğneden ipliğe
halini incelememek de komşu haklarındandır." - ihyau
ulumi’d-din, imam gazali, c. 2, s. 538, bedir
yayınevi.

Evet, son derece mühim olması ve dahi konumuzun bel
kemiğini teşkil etmesi hasebiyle yukarıda geçen
hadis-i şerif'i tekrar ediyoruz:

'…efşü’s-selame beyneküm=selamı aranızda yayınız…'
hadis-I şerif.

Bu hadisi şeriflerin gereğini yerine getirme
niyetiyle, Boğaziçi Üniversitesi'nde okuduğumuz
yıllarda -en azından iman ettiğini bildiğimiz- tüm
Müslümanlara istisnasız her karşılaşmamızda selam
vermeye gayret ediyorduk, Elhamdülillah... O zamanlar,
BÜ'deki hem de namaz ehli bir arkadaşımızın "bundan
böyle kendisine sol görüşlü insanların yanında selam
vermememiz konusunda" bu satırların yazarını ihtar
etmesini doğrusu son derece yadırgamış, onun bu
tavrına hiçbir anlam verememiştik.

Siret Ansiklopedisi'nde peygamberimizin selamlaşmasına
ilişkin şu bilgiler veriliyor: '…birisinin evine
gittiğinde kapının ya sağında ya da solunda durarak
E’s-selamü Aleyküm der ve girmek için izin isterdi.
Kapının önünde dikilmezdi. Çünkü o zamanlarda kapının
önüne perde asmak adeti yoktu. Eğer ev sahibi izin
vermezse geri dönerdi…" - a.g.e., afzalur rahman,
inkılab yayınları, c. 3, s. 233, mütercimler: s.
belik, c. celepci, k. dönmez, s. gündüz, f. kayani, c.
şencan.

Bugün ise, bilhassa şehirlerde hemen her kapının orta
yerinde geleni tanımaya yönelik 1 cm. çapında dikiz
ayanları mevcut olduğundan, ev sahibinin tanımasına
yardımcı olmak için kapının önünde durmanın
gerekliliğinin ortada olduğunu söylememize lüzum bile
hissetmiyoruz. Ancak, doğal olarak, kapıya gelmeden
kapının açılmış olduğunu gördüğümüz veya geldikten
sonra kapının açıldığına şahit olduğumuz durumlarda
kapının sağında veya solunda durulması gerektiği de
ortada olup, aklı ve dini bütün olan kimse, bu gibi
bilhassa tanımadığı bir evin kapısının önünde durduğu
durumlarda "dikizcilik" gibi bir hastalığın kurbanı
olmaz.

Kabristanın yanından geçerken veya tanıdık-tanımadık
Müslüman kardeş(ler)imizin kabrine uğradığımızda
'E’s-selamü Aleyküm ya ele’l-kubur ve aleyküm selam ya
ehle’d-dünya' diye selam verilir ve alınır; zira
hadis-I şerif’te böyle tavsiye edilmektedir.

Selam konusunda daha detaylı bilgi için ayrıca, lütfen
bknz: 4/nisa suresi: 94, 37/saffat: 120, 24/nur:
27-28-29 ve bunların tefsirleri.

"rahman'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde
tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara
laf attığında (incitmeksizin) selam derler (geçerler).
- 25/furkan suresi: 63.

"bir takım sefihler, o mütevazi zatlara karşı hoş
görülemeyecek lakırdılarda bulundukları zaman, o
muhterem zatlar, fena bir tarzda mukabelede
bulunmazlar, belki (selametle derler.) yani: haydi
işinize gidiniz, sizinle bizim aramızda ne hayır ve ne
de şer vardır, biz sizden selamette bulunmaktayız, siz
de ıslahı hal ederek selamete kavuşunuz." - ö.n.
bilmen, age, s. 2429.

Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere
cahillerin sataşmaları durumunda mü'minlerin onlara
'selam' demesi onlara selam verildiği manasına gelmez,
aksine onlara böylece hidayet temennisinde bulunmuş
oluruz.

25/furkan suresi: 63'ün sosyolojik yorumunu ayrıca
büyük bir sosyolog olan seyyid kutup'un fizılalil
kur'an (dünya yaıncılık c.7 s. 571) adlı eserinden
okumanızı tavsiye ederiz. Bu tefsirin mütercimlerinin
eline sağlık… tercümesini bile okurken insan sanki onu
orjinalinden okuyormuş gibi bir haz almaktadır.
İnancımız o ki, müellifin samimiyetinin bir mükafatı
olarak, Rabbimiz, onun o güzel Arabi üslubunu güzel
Türkçe'mizde de yansıtabilecek mütercim kalemleri
eseriyle muhatap eylemiş, elhamdülilah…

"(rasulüllah'ın:) ya Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir
kavimdir, demesine karşı Allah,: şimdilik sen onlardan
yüz çevir ve 'size selam olsun de' (= 've kul selam').
Yakında bilecekler! Buyurdu." - 43/zuhruf suresi:
88-89.

" … bu selamdan murad, selamun aleyküm demek değildir,
belki aralarında bir mütareke, bir ademi tecavüz
bulunduğuna bir işaretten ibarettir. Mamafih, bu
selamdan murad, bir hayırhahlık eseri olarak onların
selamet ve hidayete ermeleri hakkında bir duadan
ibaret de olabilir. Gayri müslimlere selam verilip
verilmeyeceğine dair, fukaha-I kiram arasında
müteaddit kaviller vardır. Onlara indellüzum evla olan
yalnız 'selam' denilip 'selamun aleyküm'
denilmemesidir. (artık) onlar, öyle küfürlerinde devam
ederlerse (ileride bileceklerdir.) küfürlerinin vahim
akıbetini görüp anlayacaklardır. Ahirette muazzep
olacakları gibi dünyada da bunun cezasına
uğrayacaklardır." - ö.n. bilmen, age, s. 3305.

"kafir savaşıyorsa, ya öldürülmeyi veya esir edilmeyi
hak eder. Onlara, bunlar dışında bir kötülük yapılmaz.
Zımmilere, yani içimizde bulunan gayri müslimlere
gelince; onlara eziyet etmek ve kötü muamelede
bulunmak caiz değildir. Ancak, onlara yüz verilmez ve
iltifat edilmez. Kendileriyle karşılaşıldığında önce
selam verilmez, verdikleri selama 've aleyke' diye
mukabele edilir. Evla olan, onlarla düşüp kalkmamak,
alış-veriş etmemek, yeyip içmemek ve samimiyet
kurmamaktır. Dost ve ahbaplarıyla düşüp kalktığı gibi,
onlarla sıkı sıkıya samimi ve laubali bir şekilde
düşüp kalkmak, son derece mekruhtur, harama varmak
ihtimali de vardır. Allahü teala kur'an-ı kerim'de:
'Allah'a ve ahirete iman eden kavmi, Allah ve rasulüne
muhalefet edenlerle dostluk eder ve meveddet kurar
bulamazsın, ister babaları, ister oğulları olsun' -
56/mücadele: 22. 'ey iman edenler, benim de düşmanım,
sizin de düşmanınız (olanlar)ı dost edinmeyin' -
60/mümtehine: 1. buyurmuştur. " - imam gazali, ihyau
ulumi’d-din, c.2 s. 418-419, bedir yayınları.

Ahmed Ziyau’d-din Gümüşhanevi Hazretleri şöyle der:
“kafirlerden dostun, müslümanlardan da düşmanın
olmasın.” Herhalde dünyanın rahat ve huzuru da bu
cümledeki sırda yatıyor, dersek abartmış olmayız.

"onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler
ve: bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. 'Size
selam olsun' (= 'selamun aleyküm'). Biz kendini
bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler." -
28/kasas suresi: 55.

" … bu selam, hayır dua selamı değil, …. Veda
selamıdır. Yani 'kavga etmeyelim, Allah’a ısmarladık'
anlamındadır. 'sizin dininiz size, benim dinim bana'
(kafirun: 6) demek gibi" (e. m. h. yazır hz.'leri, hak
dini kur'an dili)

gayr-I müslim bir kimse, Müslümanı kaba sözlerle ve
kem gözlerle rahatsız edince ona 'selam' demek bir
manada 'sizin dininiz size, benim dinim bana'
(kafirun: 6) demektir. Bu hakikatler beyanatlar
kafirlere selam verilemeyeceğinin apaçık
göstergesidir. Diğer bir deyişle, Allah'ı ve/veya
dinini -yani din-i mübin-I İslam'ı- inkar eden
kimselerle karşılaşıldığında yukarıdaki zuhruf: 88-89,
kasas: 55 ve furkan: 63 ayetleri gereğince onlara
'selam' demek zorunda kaldığımızda niyetimiz kafirun:
6 ayetindeki mana olmalı, nisa: 86'daki manaya asla
niyetlenmemeliyiz, vesselam… bir insan kendini ve
inancını alaya alana nasıl olur da dua edebilir, ki
selam vermek de bir nevi dua etmektir zaten…
yukarıdaki ayetler ve açıklamaları bu hususta çok
dikkatli olmamız gerektiğinin apaçık göstergesidir.
gücü yetse Müslümanı bir kılla boğacak ve elinden
gelse Allah'ın nurunu söndürecek kadar kindar olan
kafirlere karşı bizler daima tayakkuzda olmalıyız,
nerde kaldı onların iyiliğini düşünerek onlara
'selamun aleyküm' demek!… tabi, “ve’s-selamu ala
meni’t-tebaa’l-huda” veya “Allah sana hidayet versin”
gibi sözlerle kafirlere dua etmek islam’ın
tavsiyesidir ve üstelik bu husus konumuzla da direkt
alakalı değildir.

"hz. Aişe şöyle demiştir: "yahudilerden bir cemaat
rasul-i ekrem'in huzuruna gelerek "e’s-selamu aleyküm
= Allah'ın rahmeti üzerinize olsun" diyecek yerde
kasıtlı olarak "e’s-samu aleyküm = ölüm üzerinize
olsun" dediler. Rasul-i Ekrem de "aleyküm" = "size
olsun" buyurdu. Hz. Aişe devamla diyor ki: ben
dayanamıyarak, "ve aleykümü’s-sam ve’l-la'ne = “ölüm
ve lanet size olsun" dedim. Bunun üzerine Rasul-i
Ekrem: "Ya Aişe! Allahu Teala her şeyde yumuşak
davranmağı sever, buyurdu. Ben: "onların dediklerini
duymadın mı?" dedim. Rasul-i Ekrem: "ben de "aleyküm"
= "size olsun" diyerek, onu, onlara iade ettim ya"
buyurdu." - hadis-I şerif, buhari, müslim.

Yukarıdaki hadis-i şerif’te, bir yanlışlık karşısında
verilecek tepkinin dozajını iyi ayarlama konusunda bir
peygamberin sabır ve yumuşaklıkla cevabı ile peygamber
olmayan bir kimsenin cevabı arasındaki fark açıkça
görülmektedir. Bizler olsak, herhalde yanımızda
bulunan arkadaşımızın o tepkisine karşı ses çıkarmaz,
sesli ya da sessizce arkadaşımızı tebrik ederek
yolumuza devam ederdik, Allah-u a’lem. Yine, bu
hadis-i şerif bile Rasul-i Ekrem’in peygamber
olduğunun apaçık delillerinden biridir. Buna rağmen,
yani tüm bu gerçeklerin çok iyi bilinmesine rağmen
O’nun peygamberliğinin bazı insanlar tarafından tasdik
edilmemesine hayli şaşıyorum. Hristiyan ve Yahudilerin
yani Ehl-i Kitab’ın hemen tamamı Peygamber
Efendimiz’in peygamber olduğunu çocuklarını tanıyıp
bildiklerinden daha yakini bir gerçekle bildikleri
halde, bu gruptakilerin ve dahi diğer gayr-i
müslimlerin bu hakikate iman etmemelerine herhangi bir
anlam veremiyorum. Kuru bir inat ve çekememezlik
yüzünden bir insan ebedi hayatını nasıl olur da ateşle
doldurmaya razı gelebiliyor, buna da inanmakta
zorlanıyorum. Allah bizleri hidayetinden ayırmasın da
sonumuzu hayr eylesin, amin!…

Nisa:86'nın açıklamasında da kısmen değinilen
kadınlarla selamlaşma şekline gelince: Önceki
satırlarda da geçtiği üzre, Prof. Dr. ibrahim canan,
'hadis ansiklopedisi, kütüb-ü sitte' adlı eserinde
kadınlarla selamlaşma meselesini açıklarken muhtelif
alimlerin görüşlerine şu şekilde yer veriyor:

"bir mecliste kadın ve erkek beraber olursa, fitneden
emin olma durumunda selamlaşmaları caizdir." - ibn-I
hacer, age, c. 9, s.406.

"kadınlar cemaat halinde iseler onlara selam verilir."
- nevevi, age, c. 9, s.406.

Adı geçen ansiklopedide yer almamakla birlikte biz
imam gazali'nin konuyla ilgili sözlerini beraberce
okuyalım:

"Teğannisiz kadın sesi avret değildir. Zira sahabe
devrinde kadınlar erkeklerle selamlaşır, onlarla
konuşur, sorar, fetva ve meşverede bulunurlardı." -
ihyau ulumi’d-din, imam gazali, c. 2, s. 700, bedir
yayınevi.

İmam gazali hazretleri, detaylı bir şekilde ele aldığı
bu konu hakkında ayrıca şu mühim açıklamada bulunarak,
zihinlerdeki bulanıklığı gidermektedir. Ezcümle,
aşağıdaki satırlarıyla, kıymetli alimimiz imam gazali
hz.'leri, konuyla alakalı günümüze ışık tutan fetvayı
da vermiş olmaktadır. Dolayısıyla, o'nun yukarıdaki
sözlerini aşağıdaki sözleri ile beraber değerlendirmek
yerinde olur.

"lahinsiz ve teğannisiz, düz olarak konuşan bir
kadının sesinden ve konuşmasından fitne uyandırma
tehlikesi varsa, onunla konuşmak ve -kuranı kerim bile
olsa sesini dinlemek- caiz olmaz." - Age, aynı cilt,
aynı sayfa.

"YABANCI KADINLA TEK BAŞINA KAPALI BİR YERDE KALMAK VE
ONUN YÜZÜNE BAKMAK -FİTNE KORKUSU OLSUN OLMASIN-
HARAMDIR. ZİRA BU, YALNIZ BAŞINA BİR FİTNEDİR. DİN, BU
KAPIYI KAPAMAK İÇİN ŞEKLİNE BAKMADAN, BUNU HARAM
ETMİŞTİR." - AGE, AYNI CİLT, AYNI SAYFA.

Evet, bu son beyanat, ciddi bir uyarıda bulunmakta
olup herhalde müslümanların hassasiyetlerini en çok
kaybettikleri husus bu konudur dersek abartmış
olmayız. İlim ve takva yönünden kamuoyunda veya en
azından çevresinde isim yapmış olanlarımızın bile bu
mevzuda pek de hassas olmadıklarına bizatihi şahit
olmuşuzdur. İmam gazali hz.'leri bu günleri görmüş
olsaydı ne derdi acep, artık siz bu durumu onun şu
yukarıdaki son paragrafta yer alan sözleriyle bir
mikyasa vurun da cevabınızı kendi kendinize elde
ediverin lütfen!… O'nun -rahmetüllahi aleyh-
yukarıdaki paragrafta yer alan vurucu cümlesini
önemine binaen tekrar beraberce okuyalım: "Din, bu
kapıyı (yani, yabancı kadınla tek başına kapalı bir
yerde kalmayı) kapamak için ŞEKLİNE BAKMADAN, bunu
haram etmiştir." - imam gazali hz.leri. Şimdi, ilim
tahsili veya ticari gayelerle bu kapıya geçit verenler
kendilerini yeniden sorguya çekmeleri gerekmez mi?

İslam'ın gayr-I meşru addettiği her nevi hususun
meşrulaştırılmaya çalışıldığı şu fitne asrında
Rabbimizden dileğimiz bizleri koruması, amin!… Zira,
bir hadis-i şerif'te de bildirildiği üzere, yaşamaya
çalıştığımız İslam bilhassa asrımızda, bu dinin
düşmanları tarafından, avuç içinde kor tutmanın
zorluğuna benzer bir zorlukla eşit hale getirilmeye
çalışılmaktadır… İşte, bizlerden önceki çağlarda
yaşayan müslümanların elde ettikleri sevaplara
nispeten bu devrin müslümanlarının binbir çabayla elde
ettikleri sevapların ayrıcalıklı olması da buradan
kaynaklanmaktadır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir,
Rasulüllah Aleyhisselam'ın, haklarında "kardeşlerimi
özledim" diye buyurduğu mü'minler de herhalde bu
devrin mü'min ve müslümanları olsa gerek…

Evet, yukarıdaki açıklamalar sadedinde, dinimizin
ŞEKLİNE BAKMADAN kapadığı o kapıya yaklaşmamaya -yani,
kendisi ile evlenilmesi helal olan na-mahrem bir
bayanla kapalı kapılar ardında bir arada bulunmamaya-
azami derecede riayet edilmesi şartıyla, selamlaşmayla
ilgili tüm bu beyanatlar bizi, birbiriyle konuşmaya ve
selamlaşmaya en müsaade edilen karşı cinslerin; ilim
tahsili gibi en zaruri addedilebilecek bir durumdan
dolayı, bay/bayan öğrenciler ile bay/bayan hocaları
arasında olabileceği sonucuna götürüyor. Diğer ikinci
grubu ise aynı üniversiteyi / okulu paylaşan ve
birbirleriyle bir vesileyle tanışmış olan kız ve
erkek öğrenciler oluşturmaktadır, diyebiliriz.
Doğrusunu Allah daha iyi bilir. Yani, işin içinde
öğrenci/öğretmen veya öğrenci/öğrenci arasında ilmi
bir mevzuu sorma-öğrenme gibi meşru bir fiil
olduğundan bu fiile istinaden karşı cinslerin ilk
karşılaşmada selamlaşmalarından daha doğal ne
olabilir, diye sorulursa yerinde ve dahi makul bir
sualdir deriz.. Soru sorarken sarfettiği kelimeler
"selamun aleyküm"den daha kıymetli olamayacağına göre,
karşı cinse selam vermesinin bir mahzuru da olmasa
gerek. Üstelik, imam gazali hazretlerinin yukarıya da
alıntıladığımız beyanatından anladığımıza göre asr-ı
saadetin müslüman kadınları ile müslüman erkeleri
arasında ilmi sebeplerden ötürü bu türden
selamlaşmaların mevcudiyeti bizi bu hususta daha
toleranslı davranmaya götürmektedir.

Mamafih, ortada bir mesele olmadan karşı cinslerin her
karşılaşmalarında göz-göze, yüz-yüze gelip
selamlaşmaları da makul olmasa gerek. Tüm bu
söylenenler -yani erkeklerin kadınlarla selamlaşmasına
verilen cevaziyet- birbirleriyle bir şekilde tanışmış
olan kadın ve erkekler içindir. Birbirleriyle herhangi
bir tanışıklığı olmayan karşı cinslerin ise, her
karşılaşmalarında selamlaşmaları uygun değildir.
Bilhassa fitnenin neredeyse zirve noktasını idrak eden
günümüz Müslüman kadın ve erkeği, kendi cinsinden
olanlarla tanışsa da tanışmasa da selamlaşmalarını
teşvik eden dini kuralı bahane ederek, karşı cinse de
aynı kuralı -sebepsiz yere- uygulayabileceği
yanlışlığına düşmemelidir. Birbirleriyle bir şekilde
tanışmış olan karşı cinsler bile, her dem
karşılaşmalarında selamlaşmaları yerine, sadece bir
mesele için bir araya geldiklerinde veya ortam icabı
mecbur kaldıklarında selamlaşmayı tercih ederlerse,
Allah daha iyi bilir, takvaya en uygun bir davranış
şeklini sergilemiş olurlar.

İnsanlararası ilişkilerde karşılaşılan en mühim hadise
olması hasebiyle selamlaşma hakkında ne kadar kelam
edilse yeridir. Bu anlamda söz istenirse bir hayli
uzatılabilir. Biz, selamlaşmaya müteallik muhtelif
hadis-i şeriflerden seçmelerle yazımıza son vermek
istiyoruz.

"Abdu'llâh b. Amr (i'bni'l-Âs) radiya'llâhu
anhümâ'dan: Şöyle demiştir:
Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e biri:
"İslâm'ın en hayırlısı hangisidir?" diye sordu.
"İt'âm-ı taâm etmen, yani yemek yedirmen ve
tanıdığına, tanımadığına selâm vermendir." cevâbını
verdiler." - hadis-i şerif.

"Ebû Vâkıd-ı Leysî radiya'llâhu anh'den: Şöyle
demiştir:
(Bir gün) Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem
huzûrunda Ashâb'ı olduğu halde Mescid’de otururken
karşıdan üç kişi geldi. İkisi Nebiyy-i Ekrem
salla'llâhu aleyhi ve sellem'e doğru teveccüh etti,
birisi de gitti. -Râvî der ki: Bu iki kimse huzûr-ı
Risâlet-Penâhî'de dur(up selâm ver)du. Ve bir tânesi
(bilâhare) halkada bir aralık bularak oracıkta oturdu.
Diğeri ise hâzırûnun arkasında oturdu. Üçüncüye
gelince arkasını dönüp savuştu. Resûlu'llâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem (meşgûl olduğu kelâmdan)
fâriğ olunca buyurdu ki: "İsterseniz bu üç kişinin
hâlini size haber vereyim. İçlerinden biri Allâh'a
sığındı, Allâh da onu barındırdı. Diğeri (sıkıntı
vermekten) utandı, Allâh da ondan hayâ etti. Öteki ise
(bu meclisten) yüz çevirdi, Allâh da ondan yüz
çevirdi." - hadis-i şerif.

Evet "…Diğeri (sıkıntı vermekten) utandı, Allâh da
ondan hayâ etti…" - hadis-i şerif. Ne de azim bir
ifade!... İşin gerçeği, bu ifadeye bir peygamberin
-sallalahü aleyhi vesellem- güzel sözleri içinde
rastlamasa idim, söyleyenin statü ve sıfatını hiç
dikkate almadan kendisini ikaz eder; "Allah''ın
kulundan haya etmesi" gibi bir tabirden ziyade yanlış
anlaşılmaya meydan vermeyecek daha başka ifadelerle
meramını dile getirmesini rica ederdim. Mamafih,
söyleyen, her biri sözü Rabbi tarafından kontrol
edilen bir Peygamber Aleyhi’s-salatü ve’s-selam olunca
derhal sükut etmeli, böylesi yüce bir ifadeyle
verilmek istenen mesajın özünü kalbinin ta
derinliklerinde hissetmek için azami derecede çaba
sarfetmelidir. Evet, yukarıdaki tabirle halet-i
ruhiyesi tasvir edilen bazı müslümanların ahirette
nail olacağı müstesna ikramlar da bir başka hadis-i
şerifle müjdelenmektedir. Allah hem dünyada hem de
ahirette sürekli müjdelerle mükafatlandırdığı kulları
arasına cümlemizi ilhak eylesin, amin…

"Enes (b. Mâlik) radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir:

Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem bir söz
söylediği zaman iyice anlaşılsın için üç kere tekrâr
ederdi. (Kezâlik) bir kavmin yanına gelip selâm
verdiği zaman da üç kere selâm verirdi." - hadis-i
şerif.

"Câbir İbn-i Abdillâh radiya'llâhu anhumâ'dan şöyle
rivâyet edilmiştir: Hazret-i Câbir demiştir ki:
Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem (Benî Mustalik
seferinde) beni bir işe göndermişti. Gittim. Sonra o
işi görerek geri dönüp Nebî salla'llâhu aleyhi ve
sellem'e mülâkî oldum. Ve Resûl-i Ekrem'e selâm
verdim. Fakat Resûl-i Ekrem selâmımı bana reddetmedi.
Bunun üzerine kalbimde öyle şiddetli bir hüzün hâsıl
oldu ki, onun mâhiyyetini (yalnız) Allah bilir.
İçimden dedim ki; zannedersem Resûlullâh salla'llâhu
aleyhi ve sellem bana darıldı; bu işi ağır gördüğüme
hükmetti. Sonra Resûl-i Ekrem'e (tekrar) selâm verdim.
Yine Resûl-i Ekrem, selâmıma mukâbele buyurmadı. Bu
def'a gönlümde birinci def'akinden daha şiddetli bir
hüzün vâkı' oldu. Sonra Resûl-i Ekrem'e (üçüncü bir
daha) selâm verdim. Bu def'a (namâzdan fâriğ olarak)
selâmımı karşıladı. Ve dedi ki: Beni sana redd-i selâm
etmekten, mücerred benim namâz kılar bulunmaklığım
men' etmiştir. Bu sırada Resûl-i Ekrem, devesi
üzerinde kıble cihetinden başka bir istikâmete
müteveccih olarak gidiyordu." - hadis-i şerif.

"Berâ' (İbn-i Âzib) radiya'llâhu anh'den şöyle rivâyet
edilmiştir: Berâ' demiştir ki: Nebî salla'llâhu aleyhi
ve sellem bize yedi şey'i işlememizi emretti. Yedi
şeyden de bizi nehyeyledi.
Resûl-i Ekrem bize, cenâze arkasında gitmeyi, hastayı
ziyâret etmeyi, dâvete icâbet eylemeyi, mazlûma
yardımı, yemîni kabûl etmeyi, selâmı karşılamayı,
aksırana duâ etmeyi emreyledi.
Yine Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem bizi: gümüş kap
(kullanmak) dan, altın yüzük (takmak) tan, harîr,
dîbâ, kasıy, istebrak (denilen ipekli kumaş
isti'mâlin)den de nehyetti." - hadis-i şerif.

"Ebû Saîd-i Hudrî radiya'llâhu anh'den şöyle dediği
rivâyet edilmiştir: müşârün-ileyhin Nebî salla'llâhu
aleyhi ve sellem'den rivâyetine göre, Resûl-i Ekrem:
Yollar üzerine oturmaktan hazer ediniz! buyurmuştu.
Ashâb:
(Yâ Resûla'llâh!) Bizim için bundan istiğnâ mümkün
değildir. Yol üzerleri bizim meclislerimizdir;
oralarda biz (mesâlihimizi) görüşürüz, di (ye müsâade
iste) diler. Bunun üzerine Resûlullâh:
Mâdemki sizin için her halde oturmak zarûreti vardır.
Şu halde yola hakkını veriniz! buyurdu. Ashab:
Yâ Resûla'llâh! Yolun hakkı nedir? diye sordular da
aleyhi's-salâtü ve's-selâm:
(Haramdan) göz yummak, (halka) ezâ vermekten ictinâb
etmek, (selâm verenin) selâmı (nı) reddetmek (selam
verenin selamını almak), ma'rûf ile emredip münkerden
nehyetmek, (sorana yol göstermek, mazlûma yardım
etmek) dir, buyurdu." - hadis-i şerif.

"Ebû Eyyûb Ensârî (Hâlid İbn-i Zeyd) radiya'llahu
anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurmuştur: Bir kişinin din kardeşini
üç günden fazla küs bırakması, helâl değildir. Bir
halde küslük ki, iki mü'min biribirine kavuştukları
zaman birisi yüzünü şu tarafa çevirir, öbürüsü öte
tarafa çevirir. Halbuki iki mü'minin hayırlısı şu önce
selâm vermeğe başlayandır." - hadis-i şerif.

İstanbul’umuzun aziz misafifi Ebû Eyyûb Ensârî (Hâlid
İbn-i Zeyd) hazretlerinin rivayet ettiği bu hadis-i
şerif hemen her birimizin bildiği mühim bir hadistir.
Hazır bu Nimet-i Bari’den söz açılmışken bir hatıramı
nakledeyim: 2005 Temmuz’unun son günlerinde bir
dostumla beraber eyüp camii’inde ikindi namazını eda
ettikten sonra duvarda asılı Osmanlıca bir beyit
dikkatimi çekti. Yazarının belirtilmediği beyit aynen
şöyle:

Yakışmaz mı bu şehrin halkına bu Nimet-i Bari
Habib-i ekremin ya Rabbi Eba Eyyub el-Ensari

(Yazarı bilinmiyor, Anonymous, La Edri)

“(Yazarı bilinmiyor, Anonymous, La Edri)” kısmı
bendenizin eklemesi, yoksa beytin yer aldığı levhada
böyle bir kayıt yoktu.

“Selam” bahsindeki bazı Hadis-i Şerifler’i kayda devam
ediyoruz.

"Yine Ebû Hüreyre radiya'llahu anh'den bir rivâyete
göre, Resûlu'l-lah Salla'l-lahu aleyhi ve sellem:
Süvârî piyâdeye, piyâde oturana, az çoğa selâm versin,
buyurmuştur." - hadis-i şerif.

"Abdullah İbn-i Amr (İbn-i 'Âs) radiya'llahu
anhümâ'dan rivâyete göre, Nebî Salla'llahu aleyhi ve
sellem'e birisi: Yâ Resûla'llah! İslâm'ın hangi
ibâdeti hayırlıdır? Diye sordu. Resûl-i Ekrem: (Aça)
yemek yedirmen ve bildiğine, bilmediğine selâm
vermendir, diye cevâb verdi." - hadis-i şerif.

"Enes İbn-i Mâlik radiya'llahu anh'den rivâyete göre,
Hazret-i Enes, bir kere çocukların yanına uğramış ve
onlara selâm verip Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem
de çocuklara böyle selâm verirdi, demiştir." - hadis-i
şerif.

SELAMLAŞMA KONUSUNDA BAZI HADİS-İ ŞERİFLERİN
MANALARINI KAYDETTİK.

Çocukları çoğu kez adam yerine koymaz olduk topyekün,
onun için onlar “ev”lenene kadar da neredeyse “selam"ı
hak etmiyor / hak etmiyorlar / hak etmemektedirler (!)
gibi “yaşadığımız gibi inanmamızın sonucu” bir hükme
sahibiz. Ne hazin!… biz çocuğa nasıl bakarsak o da
kendine öyle bakar. Biz onu adam yerine kor selam
verir hürmet edersek o da kendine değer verir ve bu
“değer”e layık bir tavır sergiler. İddia ediyorum: bir
insana 50 yaşına kadar çocuk muamelesi yaparsanız, o
da 50 yaşına kadar çocuk kalır. Bir insanı
olgunlaştıran üzerinden geçen zaman değil, diğer bir
deyişle onun “yaş”lanması değil; bilakis ona verilen
değer ve onun sahip olduğu güzel tecrübelerdir onu
olgunlaştıran. Bu mevzu da apayrı ve de o derece mühim
bir konu olup hakkında onlarca kitap yazılsa yeridir.
Resmiyette 18 yaşına kadar çocuk kabul edilen günümüz
insanı 18 yaşından sonra bile gerekli olgun tavrı
sergileyememektedir, çoğunluk itibari ile tabi ki…
islam’ın üzerinde durarak değer verdiği o kadar çok
konu var ki, tüm bunlar -herhangi bir istisna
bırakmamaya and içilmişçesine- saldırıya uğramış.
Allah’ın kitab’ı kur’an-ı kerim, okunup anlaşılması ve
yaşanılması önüne engeller konularak; kızlarımızın
başındaki örtü ise çekilip alınarak yasaklanırken,
genç neslimiz de ta 18 yaşına kadar “adam” yerine
konmayarak psikolojik olarak yıpratılmaktadır. “varıp
iş başına geçtiklerinde ekini ve nesli mahvederler.” –
ayet-i kerimesini de bu manada anlamalıyız. Allah
yerli ve yabancı islam düşmanlarına aleyhimizde daha
fazla fırsat vermesin, amin!…

Gayemizin sadece ve sadece herbirimizin
bildiği-bilmediği güzel hakikatleri birbirimize
hatırlatması gibi ulvi bir çabadan ibaret olduğunu
beyan eder, Hakk'ın rızasına muvafık her türlü
çalışmanızda başarılar dileriz.

Allah, rızasına uygun olmayan her türlü hal, hareket,
tavır ve sözlerden cümlemizi korusun, amin!…

Ya Hakk!… Hakk’ı söylet ya Rabb!… Amin!…

Dua hususunda, zihnimizde sürekli canlı tutmayı
tavsiye ettiğimiz aşağıdaki Kur’ani hakikat, her
birimiz için bir ömür boyu en kıymetli sermayemiz
olmaya değer!…

“(Rasulüm!) deki: (Kulluk) ve yalvarmanız –duanız-
olmasa, Rabbim size ne diye değer versin ki?…” –
furkan suresi: 77.

Cenab-ı Hakk'dan her birimiz için dileğimiz: günümüz
kur'an'sız, gönlümüz furkan'sız, bayramlarımız
kurban'sız olmasın, amin!… Dahası, sözlerimiz tesirli,
gözlerimiz ferli, günlerimiz ecirli olsun. Allah için
halil ve habib edindiklerimizin sayısı bol olsun,
amin!…

Duamız olmasa Rabbimiz bize ne diye değer versin ki!…

O halde, günümüz mübarek, ekmeğimiz gevrek,
dostlarımız zeyrek ve cesur olsun; gönlümüz sürurla
dolsun; ömrümüz uzun, amelimiz salih olsun.
Dualarımıza “Amin!…” diyenlerden Allah razı olsun.
Amin!…

Mevla cümlemize son nefesimizde kelime-i şehadeti
söylemeyi nasib-i müyesser eylesin, Amin!…

Ahirimizde kelime-i şehadeti kolayca söyleyebilmek
için evvelinde çok çok tekrar etmemiz gerektiğinden
buyurun hep beraber –sesimizi yükseltmesek de
kelimelerini tek tek söyleyerek-:

EŞHEDÜ EN LA İLAHE İLLALLAH. VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN
ABDUHU VE RASULÜH.

=

BEN ŞEHADET EDERİM Kİ ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR.
MUHAMMED (ALEYHİSSELAM DA) O’NUN KULU VE RASULÜDÜR
(=PEYGAMBERİDİR).

Cenab-ı Hakk hepimizin sonunu hayr eylesin!… Amin!…
Allah-ü teala, ahirette cümlemizi cennet-i firdevs-i
ala’da peygamber efendimiz hz. Muhammed aleyhisselam’a
ve ashab-ı kiram’ına, enbiya, evliya, şüheda, salihın
ve sıddikın’den olan herkese komşu eylesin… Amin!…

Rabbimiz katındaki değerimizin ölçüsü dualarımız,
birbirimiz için olmalı
Dünya çapındaki parolamız: birimiz hepimiz, hepimiz
birimiz için olmalı
Cemil Celepci

Bu dünyada vardır hem iniş, hem yokuş;
Gel menzile gidelim, çift kanatlı kuş.
Cemil Celepci

Menzil: Bu kelime ile, bu dünya ve ahirette hakk'a ve
haklıya yakınlaştıran her nevi' amel ve mekan
kastedilmiştir. Özel bir manası yoktur. Allah bizleri
hakk'tan ve haklıdan ayırmasın, amin!…

Menzile beraberce varmaya andiçenlerin, "ara beni ara;
ara ara ara, ki, ara, aralanmasın" parolasının aşığı
olmaları gerekli değil midir?… o halde, yıllardır
arayıp hal hatır etmediğimiz dostlarımıza posta
koymaktan vazgeçelim de hemen şimdi arayarak ilk selam
veren olup sevap kasemizi de bir güzel dolduralım,
olmaz mı?. Hadi vira Bismillah!…

Birbirimize gıyabımızda dua etmeyi de unutmayalım,
lütfen… zira bir hadis-i şerif’te de bildirildiği
üzre, bir müslüman herhangi bir müslüman kardeşinin
gıyabında dua ettiğinde melekler o dua eden müslümana
şöyle der: “Allah yaptığın bu duanın iki mislini senin
için kabul buyursun!…” bu duaya hep beraber “amin!”
diyelim, lütfen… “AMİN!…” İmdi, bazı islam alimlerine
etraflarındaki müslüman kardeşlerimiz sitemle
sorarlar: “efendim, neden hep başkalarına dua
edersiniz, biraz da kendinize dua etseniz olmaz mı!?”.
Bu mümtaz alimlerimizin verdiği cevaba lütfen
pür-dikkat kesilelim, ki şimdi okuyacağınız bu cevabın
yukarıdaki hadis-i şerif’ten mülhem olduğunu siz de
göreceksiniz: “ben aslında böyle davranmakla kendim
için yapacağım duaların iki katını kendime etmiş
oluyorum.” Evet, gördüğümüz gibi hadis-i şerif’leri
bilmek ne kadar da güzel eylem, söylemlere ve efkara
sahibini imza attırıyor, öyle değil mi? Bir taşla iki
kuş vurmak da herhalde buna derler.

Tekrar, gününüz nurla, gönlünüz sürurla dolsun…

AMİN!…

Rabbimizin, cümlemizi en güzel şekilde konuşan ve
yazan, sözü dinleyen ve en güzeline tabi olanlardan
eylemesi temennisiyle,

Allah'a emanet olun, BENİM PEK KIYMETLİ VE MUHTEREM
ARKADAŞLARIM!…


"Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha
güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin.
Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır." -
4/nisa suresi: 86.

E’s-selamü Aleyküm ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

Bu selama verilecek en güzel karşılık şu şekilde
olmalıdır.

Ve aleyküm selam ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

Veya;

Ve aleykümü’s-selam ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

"Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?" -
95/tin suresi: 8.

hasbünAllahü ve ni’me’l-vekil, ni’me’l-mevla ve
ni’me’n-nasir. ğufraneke Rabbena ve ileykel masır =
Allah bize yeter; o ne güzel vekildir, o ne güzel
mevla’dır, o ne güzel yardımcıdır. Rabbimiz! senden
affını dileriz, zira dönüş ancak Sana'dır.

"…Başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na
dayandım ve yalnız O'na döneceğim." - 11/hud suresi:
88'in son kısmı.

"Sübhane Rabbike Rabbil izzeti amma yasıfun. Ve
selamün alelmurselin. Vel hamdü lillahi Rabbil alemin"
= "senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte
oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen
bütün peygamberlere selam olsun! Alemlerin Rabbi olan
Allah'a da hamd olsun." - 37/saffat suresi:
180-181-182.

"…söz bakımından Allah'dan daha doğru kim vardır!" -
4/nisa suresi: 87

Sözlerin en doğrusu Allah'a mahsustur.

Davamızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah'a
hamdetmektir.

E’s-selamü Aleyküm ve Rahmetüllahi ve Berakatüh

Cemil Celepci
cemilc...@yahoo.com
İstanbul


--------------------------------------------------------
Cemil Celepci
cemilc...@yahoo.com
Istanbul / Turkiye
islamic...@yahoogroups.com Moderatörü
http://groups.yahoo.com/group/islamicdialogue - Turkish and English messages
http://groups.yahoo.com/group/islamicdialogue3 - Only English messages
http://www.network54.com/Forum/417329 - Turkish and English messages
These links may be visited for memberships or for reading the archive.
Bu linkler üyelik veya tüm mesajları okumak için ziyaret edilebilir.


____________________________________________________________________________________
Fussy? Opinionated? Impossible to please? Perfect. Join Yahoo!'s user panel and lay it on us. http://surveylink.yahoo.com/gmrs/yahoo_panel_invite.asp?a=7

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages