"Dış Politika": Iıı... eee... kemm... kümm... VE ŞAM - Kurtuluş ŞAFAK / DERGİMİZ.NET

0 views
Skip to first unread message

alaaddin pak

unread,
Nov 27, 2011, 9:36:49 PM11/27/11
to buyu...@hotmail.com

“Dış Politika”: Iıı... eee... kemm... kümm... VE ŞAM

Kurtuluş ŞAFAK

 

Dergimiz.Net

Sayı: 4

 

 

Dünya siyasetine “demokrasi” tabiri son tahlilde “güçlü”nün zayıfa tahakkümü neticesinde girmişti.

Batı topraklarında yaşanan 2. Dünya Savaşı, bir bakıma Batı’nın iç savaşıydı.

Batı dünyası bütün müesseseleriyle bu savaşla birlikte çökmüştü.

Batı kamuoyuna müthiş bir güvenlik bunalımı hakimdi.

Çörçil’in imdâda çağırdığı Amerika, zaten çökmüş olan Batı ekonomisini ve siyasetini bir-iki mizansenle vesayeti altına aldı.

Avrupa o dönemden beri siyasetini ve ekonomisini Amerikan vesayeti altında şekillendirmekte.

Ne Amerika ile ne de Amerikasız olmuyor ancak, başka yol da görünmüyor.

2. Dünya Savaşı Batı’yı iç savaşla bitirirken, İsrail adı altında, Batı topraklarındaki savaşı Batı dışına yayacak fitne-fesat üreten bir organizma teşekkül etti.

Bu mikrop dehası, Amerikan yönetimini sıkı bir şekilde etkisi altında tutarak, savaşı Doğu topraklarında sürdürülebilir bir zeminde yaşatmayı gaye edindi.

Bu gayenin her elde edilişinde Batı, dün yaşamış olduğu korkuyu üzerinden attığını zannetti…

Batı Toplumu için demokrasi, bir kurtuluş zannedilirken, gerçekte Amerikan Vesayeti’nin bir nevî garantisiydi.

Güçler hesaplaşmasında son noktayı Atlantik Antlaşması koymuştu.

20. Yüzyıl’ın ikinci yarısından sonra Atlantik’te şekillenen siyasetle, güçten düşmüş ve “en beter diktatörlüklerden daha beter başıboşluk”tan daha öte bir manâya gelmeyen demokrasi Doğu toplumlarını sevk ve idarede mahyalaştı.

Bazılarına garip gelebilir; Doğu toplumlarının bölünmesinde ve birbirine düşürülmesinde şu iki lâf oldukça etkili olmuştur:

Demokrasi ve özgürlük!

Artık “dünya kamu düzeni”nden bahsedilirken demokrasi, Atlantikçi teşkilâtlar vasıtasıyla uluslararası ilişkileri düzenleyen teamül kabul edildi.

Böyleyken, belirleyici olanın “güç” olduğu hiçbir zaman akıldan çıkmadı.

Amerika, Batı’yı “yeniden inşâ” etti. Kapitalizmi yeniden tesis etti.

Böylece Avrupa, Amerika’ya tam bağımlı oldu.

Amerika kıtasında yeni bir hamle yapan kapitalizm, Amerikan toplumunun kendine has dinamizmiyle “dünyanın merkezi”ne otururken, iki nesildir belli başlı siyasi-ekonomik görüşmelerin, pazarlıkların, gizli anlaşmaların bu kıtada gerçekleşmesi sıradan kabul ediliyor.

İşbirlikçiyiz diyorlar.

Amerikan Demokrasisi, “demokrasinin anavatanı” Batı’ya yeni bir soluk, yeni bir hayat tarzı, yeni bir çekidüzen sağlamış, en azından Batı’da böyle kabul edilmişti…

İkinci Dünya Savaşı’nın gerçek galiblerinin “Çok Uluslu Şirketler” olduğu söylenir.

Bu doğru ve gerçektir.

“Atanmış” ve “seçilmiş”, daha  yerinde bir tabirle demokratikleşmiş lider tipler, söz konusu şirketlerin çıkar amacından ve politikalarından yine “cici demokrasi” sayesinde bağımsız değildir.

“Çok uluslu” şirketlerin çıkarlarını temsil, demokratik-parlamenter idarelerde seçilmişin de atanmışın da layık görüleceği makâmda önemli bir kilometre taşı...

Kapitalistin kasasına selâm çakmadan iktidar yalağına girmek, demokratik gerçekçiliğe aykırı!

Öyle ki “Uluslararası” derken, bazen bunun “şirketlerarası” anlamına da gelebileceğini hatırda tutmak gerekiyor.

NATO sanayiînin temelini atanlar malûm şirketler değil mi?

Japonya’ya, Vietnam’a, Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya saldırmadan evvel, şirketlerarası paylaşım büyük ölçüde masaüstünde gerçekleşmişti.

Libya’nın yer altı zenginliklerinin paylaşıldığı, daha Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi katledilmeden bilinen bir gerçekti.

Emperyalizmin tehdidleri Doğu topraklarında dolaşırken, son yıllarda Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi gibi şahsiyetli liderlerin dik duruşuna toslamasa, “emperyalizm” tabirinin demokrasi hapını yutan kamuoyunun zihninde hiçbir karşılığı olmaz, muhtemelen lûgatlerden silinirdi.

Son 60 yıldır emperyalizm, kendini bu kez Doğu’da “yeniden inşâ” ediyor.

İşgâl edilen toprakların değil, aslında Yahudi güdümünde Haçlı Emperyalizminin yeniden inşâı…

Libya’da yaşananlar bunun en son örneği.

Sırada Beşar Esad Suriye’si, Batı’nın demokratik kalıbına tam uymayan yapı olarak, Yahudi güdümlü Hıristiyan emperyalizmini olağanüstü bir şekilde rahatsız etmekte.

İran-Suriye-Anadolu eksenli, Hazar-Kafkasya çevreli ve daha da ötesi Büyük Asya hedefli jeopolitik ve jeostratejik anlayış, “yeniden paylaşım” hesapları...

Esad, Ortadoğu’ya has garib bir cilvenin eseri “Batı’nın yetiştirdiği diktatör” yaftalamalarına pek uygun görülmüyor.

O, ne Kaddafi’ye benziyor, ne de Saddam Hüseyin’e...

Ancak o da, bu gerçek liderlere benzemek durumunda; savaşmak zorunda!

Zira Suriye, yapı olarak II. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’daki paylaşımın yarım kalmış, belirsiz bir geleceğe bırakılmış “iş”lerindendi. 

Esad ailesi ile Gül ve Erdoğan ailelerinin en az Batılılarla çektirdiği fotoğraflardaki kadar samimi pozlardan sonra ayran içilip ayrı mı düşüldü ki, “demokratik kardeşlik” son buldu?

Daha dün “kardeşim” dediği Esad’a, şimdi “gideceksin!” diyor.

Son G-20 toplantısında Suriye’nin Esad sonrası akıbetinin tartışıldığından adınız kadar emin olmamak için hiçbir sebep yok.

Irak’ta ve Afganistan’da çuvallayan ABD-Batı emperyalizmi, bilinen en eski numarasıyla, hedef aldığı ülkenin kamuoyunu medya vasıtasıyla sağa sola kışkırtarak “meşru müdahale” zeminini kurmaya bakarken, zaten bölünmüş olan Doğu toplumunu, aşırı dozda kaos duygusuyla afallatıp, akabinde düzen duygusuna kavuşturacağının yalan vaadleriyle aldatıyor.

Birçokları için sersemleştirici tesirlere maruz bırakıcı, belirsiz bir süreçten geçiliyor.

Büyük bir beklenti içinde olduğumuz gerçek olmakla beraber, bu beklentinin onların vaadleriyle karşılanamayacağı, o çok sevdikleri cici demokrasi tekrarlandıkça pekişmeyeceği gerçeği de ortadadır.

“Ortadoğu’da Batı’nın ne işi var” sorusu kadar, “Batı demokrasileri Doğu’da ne işe yarar” sorusu da haklı bir sorudur.

Türkiye’de bu gerçeklik duygusu, giderek umumîleşmektedir.

Suriye’ye müdahâlenin nasılından çok nedeni üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Akl-ı selim bunu emrediyor, ancak öte yandan yaşanan belirsizlik, içerideki işbirlikçinin kimliğini deşifre ve kurduğu hain yapılanmaları imha fikrini şuur seviyesine taşıyacak boyuta henüz varmış değil.

Kader önünde belirsizlik hâli...

Kader inanışı ve umut...

“Suriye’nin kaderi Türkiye’nin kaderidir” diyen Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun tercihi, Irak ve Libya tecrübelerinden anlaşılıyor ki, bu topraklardaki Yahudi güdümünde Haçlı emperyalizmine/Çokuluslu Şirketlere güvenli bir gelecek çabasından yana.

Cabadan bir çaba.

Son birkaç yılın medyatik/mekik diplomasisiyle, koskoca Türk Tarihi’nin insanımıza öğrettiği hakikati değiştiremeyecekler.

İşbirlikçilik bu topraklarda asla netice alamamış, işbirlikçiler de daima rezil ve hain yaftalarıyla lanetlenmiştir.

Milletin gözünün içine baka baka Batı’dan yana işbirlikçilikten bahsetmenin güvenliği, sadece Batılılar için demokratik bir eğlencedir. Bu “eğlence”, insanımıza sadece şöyle bir lafla görüntü vermeye yarıyor:

“Bakın Türkiye demokratikleşmede ne kadar ileri… Hadi siz de ileri!..”

“Dış’a doğru belli başlı bir politika”dan bahsetmek pek mümkün görünmüyor.

Zaten “dış”tan kastın bir aksiyon mânâsı taşıdığı açık.

Akıllarda kalacak bir aksiyon örneği son on yıl zarfında gösterebilir misiniz?

Irak’a, Afganistan’a ve Libya’ya yapılan saldırılar hariç?..

Dışarıda tasarlanan politikayı içeriye ve çevreye propagandasını yapma ve böylece coğrafyamızda yaşanan dönüşümün dinamiklerini pelteleştirme, yönünü de “demokratik dönüşüm” yönünde sersemleştirme amacında yapılanmışlar.

Bu yapılanma demokratik sömürgeleştirmeyi tehdit eden potansiyelimiz karşısında, Batı’ya çeşitli fırsat ve imkânlar tanısa da, Batı’nın tarihî psikolojisine çöreklenmiş İslâm korkusu atlatılacak gibi değil.

Cumhuriyet’in son hükümetinin Çin mandarinlerini andırır bir cefakârlıkla Batı yakasına taşıdıkları anti-fobi mesajları, hoşgörü ve diyalog, ittifak ve işbirlikçilik, ölüyü pudralamaktan, kaçınılmaz sonu ötelemekten başka bir mânâ ve öneme haiz değil.

Lozan’da Haim Nahum’un, dönemin İngiliz emperyalizmine verdiği teminat, aşağı yukarı aynı hissiyat ve düşüncelerle sürerken, biricik ve can alıcı fark, son hükümetin bu işi dinî motiflerle bezeyebilme becerisinde…

NATO uçakları koruması altında, Ömer Muhtar’ın resmi yakasında, “kardeş Libya halkına” Davutoğlu’nun salladığı el, Brüksel-Paris-Vaşington hattında kimlere sarılmıştı?

Aynı el, Afgan vatanında sallana sallana dolaşırken Türk Büyükelçiliği’nde NATO’ya ihbar odası açmak ve böylece Amerika’nın Af-Pak projesinde BüyükAsya milletlerine işbirlikçi rolü benimsetmeye soyunup, Batı medyasında Hillary’den takdir toplarken nelerin altına imza atmıştı?

O elin bir başka takdirkârı son Cumhurbaşkanı Gül, Libya’nın işgalini “Kapalı rejimlerin artık dünyada yeri yok!” diye yorumlarken, Dışişleri Bakanlığı günlerinde Batı adına Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e “kapıları aç!” “teklif”i-tehditi sayesinde İngiliz Liyakat Nişanını almış, “dışişleri”nin işbirlikçi çapını ve derinliğini göstermişti.

“Ortadoğu’nun kaderi”nin cilvesi…

Komşusuna, kardeşine, dostuna Batı’nın diktelerini, Batı için yerine getirenlerin şahsiyetsizliği görünmüyor da, tehditleri kabul etmeyen şahsiyetli liderler “diktatör” olarak yaftalanıyor, şahsiyeti karalanıyor.

Batı kimin adına tehdit ediyor?

İSRAİL!

Çelişkiye bakar mısınız:

İsrail’in bölgenin güvenliğini tehdid ettiğini söyleyen Davutoğlu, “İran’ın İsrail’e saldırması durumunda, derhal İsrail’in yanında yer alırız” diyen Fransız Dışişleri Bakanı Juppe ile omuzomuza tehditlerde bulunuyor.

Bu politika içeride de, dışarıda da bir ve aynı.

İsrail hakkında, Mavi Marmara hadisesi sonrası “Uluslararası Hukuk” adına ceza, tazminat ve özür taleb edip, bunun için her türlü girişimde bulunacağını söyleyen Davutoğlu, Suriye’ye “sorun” olarak bakan Batılılarla aynı yerde dururken, Mavi Marmara Şehidleri davasını İsrail’in güvenliğini tesis bakımından uluslar arası teşekkür ve ödül plaketi alabilme yolunda fırsat olarak mı görüyor?

Bir dış politikadan bahsedeceksek, o da İsrail’in güvenliği için İslâm Cihâdı’nın İsrail lehine etkisizleştirilmesi yönünde bahsedilebilir.

Gerisi, kamuoyunu medya operasyonlarıyla manipüle etmek, dezenforme etmek marifetine kalmış. Kamuoyundaki tepkisiz-apışık hâlin başka bir izahı olan varsa buyursun.  

Batı’ya, “radikal İslâm” tehdidinin etkisizleştirilmesi noktasında “derin stratejik” hesaplar sunan Dışişleri Bakanı, Yahudi Terörü’ne sebeb olarak “radikal İslâm”ı göstermiş, Ortadoğu Barışı’nda “üstün hizmet ödülü”ne layık görülmüştü.

Kim adına bu ödüller?

Orasını geç…

Sen “yeni dönem”den bahsederken araya “Diplomatik kuvvet”, “Soft Power-Yumuşak Güç”, “Komşularla sıfır sorun”, “mekik diplomasisi” gibi laflar serpiştir; meselâ Irak’ta milyonlarla ifade edilen soykırımın hesabını unuttur.

“Uluslararası Hukuk”muş!

Irak’a saldırırken neredeydi o “hukuk”?

Keskin ihanetin izleri belki hafızalardan silinebilir ancak, ruh, bu ihanetin fâilinin suretini bulmakta zorlanmaz, zorlanmayacaktır.

Ortadoğu’da siyaset keskin bir dönemece girdi…

Dönemecin adı: Şam…

“Dış Politika” kendini içeriye izah ederken artık pek kıvıramayacak.

“Stratejik Derinlik”te anlatılan kıvraklık adına numaralar tükendi!

Bol tebessümlü, “ııı..”, “eee…”, “kemm…”, “kümm…”lü “politika”lar başladı.

“Kardeş ülke Suriye”de -sebebi ne olursa olsun- yakılan Türk Bayrağı için Davutoğlu’nun gösterdiği tepki, doğrusu görülmeye değerdi.

Aslında Türkiye hesabına politikasızlık geçmişten bu yana hüküm sürüyor.

Politika olarak görünen de, Batı’nın çıkarlarını koruyor.

Hâlbuki politika, mücerret ve müşahhas mânâda şahsiyetle birlikte düşünülür.

Şahsiyetin varsa politikadan, politikan varsa şahsiyetten bahsedilir.

“Kaderin cilvesi”ne bakın ki, “Davud’un Krallığı”nın emniyetini tesis için bir Davutoğlu, Yahudi Tarihi’nin sahnesinde beliriyor ve Siyonizm davasının mistik bulamacında kıymet ve takdir topluyor.

“Tarihi Misyon” dedikleri bu olmalı…

Marmara Şehidleri Davası’nda Türk Milleti’nden çok İsrail ve Yahudi Lobileriyle kurulan “diplomatik ilişkiler” nedeniyle gelen teşekkür ve ödüller...

Hangi “diplomatik-politik başarı” Türk Milleti’nin hafızasında yer bulacak, merak ediyoruz.

Tarihte benzerine ender rastlanacak diplomatik kıvırma örnekleriyle karşı karşıyayız.

Zekâsı küçümsenmiş, duygularıyla alay edilmiş, tarihine ihanet edilmiş bir millet, buna da “tahammül” ediyor.

“Tahammül”, birilerinin %50 oya tahvil ediliyor.

Demokratik tahvil!

“Ortadoğu Satrancı”nda “Şah-Mat” ân meselesi.

Şam…

Bir mânâsı; “akşam”…

Ortadoğu’ya akşam çöküyor…

Bu akşam kimlerin?


DERGİMİZ.NET 4. SAYI'DAN


www.dergimiz.net

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages