İsrail İçin "Sıfır Sorun" - Kurtuluş ŞAFAK / DERGİMİZ.NET

1 view
Skip to first unread message

alaaddin pak

unread,
Dec 7, 2011, 5:08:39 AM12/7/11
to buyu...@hotmail.com

İsrail İçin “Sıfır Sorun” 

Kurtuluş ŞAFAK


Dünyaya Batı merkezli bir DÜZEN verildiğine dair ilk imaj denemesi bundan 20 yıl önce Irak topraklarında vukû buldu.

17 Ocak 1991…

O yıllardan bu yana Batı emperyalizminin denediği politikalar, halkı Müslüman olan ülkelerin tepesine hangi işbirlikçi gelirse gelsin, neredeyse birbirinin kopyası.

“Demokrasi” ve “özgürlük”ün içyüzünü 91 Irak Saldırısı sırasında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in –beğenin, beğenmeyin- şahsiyetli duruşuyla gördük.

Şayet Amerika’nın başını çektiği bu saldırıda Batı başarıya ulaşsaydı; belki de bugün bambaşka bir yerde olurduk.

2003 Irak Saldırısı, ilkinin hezimet olduğunu ve bundan böyle emperyalizmin bu yolla zafere ulaşamayacağı, Amerikan genelkurmayının sürekli komuta değişikliğine gidişinden belliydi.

Bu saldırıların başta gelen hedeflerinden biri, insanımıza İsrail’in varlığını MEŞRU, HAKLI ve NORMAL kabul ettirmekti.

İsrail’in meşrû kabul edildiği bir Ortadoğu ve “dünya düzeni”…

İnsanımız, yirmi yılı aşkın bir zamandır bu “düzen” hissini vehmetmesi için türlü saldırılara maruz kalmakta.

“Süper Güç Amerika” efsanesi 91 yılında daha ilk denemesinde çökmüştü.

91 ve 2003 Saldırıları sonrası, klasik sömürgecilik, kendisini gözden geçirme yoluna gitti…

Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in katli, işbirlikçiler için bu “düzen”e uymayanlara tehdit ve ibret örneği olarak gösterilirken, bu tür tehdidlerle halk üzerinde terör estirmek işbirlikçilerin en önemli özelliklerinden biri oldu daima.

Irak’ta başarısızlığı tescil edilen Batı, Batıcı düzen içinde, Batı Terörü’nü en az maliyetle yeniden yapılandırma çabası içine girdi.

Batı emperyalizminin kendisine kim kafa tutarsa “bak! Yoksa sonun onun gibi olur!” yollu Demokratik zorlaması ne kadar işe yarayacak?.

Coğrafyamızda bu türlü sömürgeci saldırılar, yani “korku ve terör” havasını hâkim kılma yolu, onca medya operasyonlarına rağmen büyük ölçüde geri tepmiştir.

2003-2011 arası Irak coğrafyasını göz önüne alırsak, bu tesbitimizin ne kadar haklı olduğu görülecektir.

İşbirlikçi yönetimler bir süredir Batıcı Düzen’i devam ettirmenin başka yollarının mümkün olduğuna Batılıları inandırma, iknâ çabasında.

Bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun resmi anlamda göreve geldiği ilk aylarda telaffuz ettiği kavramlardan olan “iknâ diplomasisi” hatıra geliyor.

Demokratik sömürgeleştirmenin zorba bir görüntü vermeden gerçekleştirilmesi için, meselâ “Genişletilmiş, Irak’a Komşu Ülkeler” adı altında, aslında halkına ihânet içinde ve her türlü iknâya açık demokratikleşmiş tiplerle bir dizi toplantılar tertiplenmeye başlandı.

Bu bölgedeki rejimleri Batı adına yeniden “dizayn” denemesi, emperyalizme daha az maliyetle daha fazla ve daha güvenli sömürge yolları kazandırmanın yollarından biriydi.

Türkiye, bu “ikna diplomasisi”nin tertiplendiği toplantılara merkez kabul edildi.

Bir zamanlar Batılı büyükelçilerin devlet katında yaptığı görevi, şimdi Türk Dışişleri içinde kurulmuş işbirlikçi yapı yerine getiriyor.

“Eksen kayması” lâfının dolaştığı günlerde Amerikan Dışişleri’ne bu hususta yöneltilen soruya Amerikalının verdiği cevap şuydu: “Türkiye ile ilişkilerimiz bundan önce hiç olmadığı kadar güçlü ve yakın bir şekilde sürmektedir.”

Obama’nın ABD Başkanı olarak seçilmesiyle birlikte, tarihinde raslanmamış sıklıkta Amerika ziyaretlerinin başlaması bunu doğruluyor.

Wikileaks belgelerinde rastlanan yazışmaların en fazla gerçekleştirildiği iki ülke; Türkiye ve ABD…

“Batı’nın, üçüncü dünya ile olan ilişkileri yavaş yavaş Birleşik Devletler’in iç politikasına bağlı bir hâl alacaktır” (Marifetnâme / Salih Mirzabeyoğlu / İBDA Yayınları / 1986 / Shf: 304)

Türkiye’nin bir “aktör” durumuna geldiğini iddia eden Dışişleri, bunu büyük ölçüde Amerikan yönetiminin iç politik problemleri aşamamasına borçlu.

İngiliz usulü diplomatik aklın tecrübe edildiği ikna turlarında, dış politikanın birden “şahsiyet görüntüsü” vermeye başlamasını yukarıda ifâde edilen teşhisle bir arada değerlendirmek akl-ı selîm gereğidir.

İngiliz diplomasi geleneğinin, emperyalizmin vahşi yüzünü yumuşatan geniş çapta ‘enstürümanlar’a sahip olduğunu kendi tarihimizden biliyoruz.

Çıkarını uzun vadede şimdiden garantilemeyi İngilizler kadar düşünen ve bunu uygulamada soğukkanlı bir şekilde gösteren dünyada başka bir örnek bulmak zor.

Yirmibirinci Yüzyıl’ın ilk on yılında emperyalizmin bölgemizdeki oyunlarında İngiliz teklifi zaman zaman tatbik fırsatı buldu.

Bu köklü diplomasinin, son yüzyılda Türkiye’de de aşısını tutturmuş olduğu biliniyor.

İngiliz kraliyet ailesinin geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Gül’ü tantanalı bir şekilde ağırlaması, emperyalizmin, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun deyimiyle “soft power-yumuşak güç” denemelerini sürdürdüğünü gösteriyor.

Türkiye, Afganistan, İran, Irak, Mısır, Libya, Suriye…

Bu coğrafya’daki denemelerde Batıcılığı en ileri safhaya götüren, Türkiye kamuoyunu iknâ işinde medyayı etkili bir şekilde -tehdit, şantaj, kumpas- kullanma imkânı AKP dönemi işbirlikçilerinden yana oldu.

Bu işbirliğinde din “enstürüman”ı geçmişte olmadığı kadar kullanılmakta...

Meselâ İran…

Yıllarca İran politikasında denenen din motifi, Fars tehdidini güçlendirmiş, son Irak saldırısı ve beraberinde gelen emperyalist istilâda Fars politikasını başköşeye oturtmuştu.

Irak, paylaşılması zor topraklarıyla, Fars’ın geleceğinde büyük önem taşıyor.

Farslar bir yandan Irak’ın işgalinde İşgalci Batı ile son derece etkili bir işbirliği içinde olurken, (Amerikan Dışişleri’nin otoritelerinden Yahudi Hanri Kissenger’ın ifâdesiyle, “İran’la geliştirdiğimiz ortak politikalarımız olmasaydı, Irak’ın işgali belki de imkânsızdı.”) öte yandan aynı toprakları Türkiye ile paylaşamamanın sorununu yaşıyor.

İran ve Batı’nın ‘gerilim tiyatrosu’ denebilecek atışmaları, Ortadoğu’nun geldiği son safha itibariyle işin ciddiye bindiğine delâlet eder bir hâl aldı.

Abdullah Gül’ün şahsında İngiliz kraliyet resmî geçidinde boy gösteren Dışişleri, başbakan Tayyip Erdoğan’ın Time dergisinin kapak fotoğrafıyla da işbirlikçi imajında bir numara…

Geçtiğimiz hafta Avrupa Sosyalist kongresinde bir Batılı’nın, “Son yıllarda dünyada yeni bir rol düşüncesiyle hareket eden Türkiye’nin yeniden sahneye çıktığını gözlemledik. Tarihiyle ve Müslüman kökenleriyle uzlaşan Türkiye, Kemalist Türkiye’nin otoriter yöntemlerle Batılılaşma çabasından daha Avrupalı…” sözü, Time’ın kapak fotoğrafına ayrı bir “değer” katıyor.

Kraliyet geçit resmi tasarlandığı sıralarda Türkiye’de TPAO, Çok Uluslu Şirketlerden SHELL ile, Akdeniz’de birlikte petrol arama konusunda anlaştı.

Kıbrıs’ta, Rum tarafında çok uluslu şirketlerini üslendiren Yahudi, Türkiye sayesinde Akdeniz’in İsrail için “güvenli” bir havza olması yolunda önemli bir adım attı.

Yahudi kuşatması, İngiliz sarayında yakaladığı bu önemli fırsatı düşünürken, Marmara Şehidleri Davasının gündem olduğu sıralarda “İsrail’in Akdeniz’de terör tehdidi olduğu”nu söyleyen Dışişlerini hatırlayınız.

Irak’ın işgâli İsrail’in güvenliği içindi.

Bu işgâlin gerçekleşmesine İran’ın büyük katkısı oldu.

Irak bölündü. Ancak, sorunsuz bir paylaşım mümkün olmadı.

Ortadoğu’da “Matruşka” misâli, sorunlar birbirini doğuruyor.

Emperyalizmin kendi içindeki sorunlar aşılamadığından Ortadoğu’da güçler hesâbındaki belirsizlik sürüyor.

Gül’ün İngiltere ziyareti ile birlikte yaşanan gelişmeler Rusya’yı ve İran’ı rahatsız etmiş görünüyor.

Füze Kalkanı meselesinde Rusya ile verdikleri ortak tepkinin yanında İran’ın, İngiliz Parlomentosu’nda alınan ekonomik yaptırım kararına karşı gösterdiği tavır ve İngiltere’nin Tahran Büyükelçisinin sınırdışı edilmesi...

Rusya ise Akdeniz’de savaş gemilerini konuşlandırarak, “ben de buradayım” mesajını vermesi…

Putin, Medvedev ikilisinin ülkelerindeki seçimlerden sonra alacakları muhtemel kararlar ve İran ile Rusya’nın ortak bir şekilde atabileceği adımlar, Ortadoğu’da yeni gelişmelere yol açacağını tahmin, hiç de zor değil.

Türkiye ile İran arasında “Suriye meselesi” patlak vermeden önce de “soğuk savaş” hüküm sürüyordu. İran’ın, Irak’ın işgâli ile beraber Suriye ile ortak “stratejik işbirliği antlaşması”na varması, Amerika’nın başını çektiği Batılı devletler yanında, Türkiye’yi de içine alan kritik ve bir o kadar belirsiz bir sürecin habercisiydi aslında.

Suriye’ye “müdahale”de İran’ın Batı emperyalizmi için teşkil ettiği engel, Türkiye’yi daha önemli bir “piyon” konumuna getirdi.

Abdullah Gül’ün, yakasında “Kraliyet Nişanı”yla İngiliz sarayının avlusuna çıkması, İngiltere’nin ileride ortaya çıkacak bazı önemli hesaplar içinde olduğunu gösteriyor olabilir.

İsrail’in, üzerinde “güvenlik şeridi” düşündüğü Lübnan, Suriye, Irak, İran hattı, artık kaçınılmaz bir “müdahale”yi gerektiriyor. Bununla birlikte herhangi bir  “müdahale” olması durumunda “matruşka” misâli yeni şartların baş göstereceği hemen herkesin aklında tuttuğu bir gerçek.

Geçmişte “Kerkük, Irak’ın; Irak, Oratadoğu’nun; Ortadoğu da, tesir silsilesi hâlinde bütün dünyanın ilgisiz kalamayacağı”nı ifâde eden Kraliçe Elizabeth’in sadık bendesi Abdullah Gül, İngilizlerden yana koyduğu işbirlikçiliğiyle “Türk Dışişleri”ndeki bükülüşe önayak olarak, o çok övdüğü İngiliz diplomasi geleneğini Ahmet Davutoğlu örneğiyle gayet açık göstermekte ve bu İran ve Rusya’nın dikkatinden kaçmıyor.

İran Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Hacızâde’nin, “İran’a karşı muhtemel bir saldırıda ilk önce Türkiye’deki NATO füze kalkanı sistemini hedef alırız.” şeklindeki açıklaması, “komşularla sıfır sorun”da sürpriz(!) bir gelişme olarak kaydedilebilir. 

Bu gelişmelerle beraber, bilinen-bilinmeyen hesapları alt-üst edebilecek İsrail Sorunu önümüzde duruyor.

İsrail’in hassasiyetleri birçok hesabı bozabilecek mahiyette.

Davutoğlu’nun “diplomatik kuvvet”i, sorunları sıfırlamaya yetecek mi?

İsrail’in durumu göz önüne alındığında, Batı’nın ve dolayısıyla işbirlikçilerinin gerçek tasası “İsrail için sıfır sorun”.

İngiliz tecrübesinin, Ortadoğu satrancında işbirlikçilerin işine yarayıp yaramayacağını göreceğiz.

 

 

Dergimiz.Net / Sayı:5


www.dergimiz.net

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages