Prof. Dr. Mehmet YUVA: ABD'nin Kuruluş Felsefesi Yağmacılıktır!

16 views
Skip to first unread message

alaaddin pak

unread,
Dec 25, 2011, 7:34:36 AM12/25/11
to buyu...@hotmail.com

Prof. Dr. Mehmet YUVA: ABD’nin Kuruluş Felsefesi Yağmacılıktır!

Ropörtaj – DERGİMİZ.Net

 

 

Türkiye-Suriye Dostluk Komitesi Genel Koordinatörlüğü görevini de yürütmekte olduğunuzu okuyucularımıza hatırlatarak özellikle şu sıralarda içinde bulunduğunuz çalışmaları okuyucularımız için özetler misiniz?

Anadolu’nun Şam coğrafyası ile paylaştığı tarihî kader birliğinin, ona olan bize olur bize olan ona olur misâli, bilincinden ve bunun aydın insana yüklediği sorumluluktan hareketle 2002 tarihinde oluşturduğumuz Türkiye-Suriye Dostluk Komitesi’nin Genel Koordinatörlük görevini icrâ etmekteyim… Suriye’de ikâmet eden ve farklı sektörlerde faal olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının büyük bir sorumluluk şuuruyla içinde yer aldığı veya imkânlarıyla desteklediği komitemiz iki ülke arasında her alanda örnek bir ilişki ikâme edilmesini, esas amacı olarak telakki eder. Bir sivil toplum kuruluşu olan Dostluk Komitesi, herhangi bir devletin, örgütün veya partinin himâyesi veya rahmeti altında değildir. Bu çalışmalarım talî olup, aslî görevim Üniversite Ögretim Üyeliği’dir. Türkiye, Almanya ve ABD’de süren eğitim hayatım, Suriye’nin Şam (Dimaşk) Üniversitesi Tarih Bölümünde devam etmektedir. ABD ve Modern-Çağdaş Olaylar Tarihi derslerinden sorumluyum.

 

“6 Denizin Muhasara Ettiği Dünya’nın Kalbi Kara Parçası”

 

Sayın Yuva, “Arap Baharı” şeklinde isimlendirilen süreci değerlendirir misiniz?..

Arap dünyasının farklı ülkelerinde hâsıl olan ve “Arap Baharı” şeklinde isimlendirilen sürecin somut bir analizi için bugün cereyan eden meselenin iki boyutuna dikkat çekmek durumundayız. Yer kürenin en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bu coğrafyanın tarih boyunca yüksek bir cazibe merkezi olduğunu tekrar hatırlatmak zorundayız. Bu diyar, tarımın, ilk kentlerin, alfabenin, kent-devletlerin, kanunların, dinlerin, satırın, öykülerin, mitolojinin, yunanca-latincede mevcut olan bütün siyasi-edebi kavram ve isimlerin (alphabeto, papiro, storyo, historyo, democratyo, diktatoryo, philosophyo, philologyo, logico, hero, heleno, yunano, iskilyo (sicilya), atheno (atina), romo (roma), apollo, zeo (zeus), herkulo (herkules), el-iskendero (alexendro), fariso (pers)...vs.), bunların yanısıra bilim ve ilmin tecelli ettiği coğrafyadır. Bu merkezin omurgasını İran (Pers), Irak (Mezopotamya), Büyük Suriye (Şam dıyarı), Arap yarım Adası (Hijaz), Mısır (Nil deltası) ve Anadolu oluşturmaktadır. Bu özelliklerin yanısıra, işgal ettikleri geo-stratejik konumları bu diyarları dâim bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır. Araplar bu coğrafyaya “6 denizin muhasara ettiği dünya’nın kalbi kara parçası” adını vermişlerdir. Bunlar Hazar, Karadeniz, Ege, Akdeniz, Kızıldeniz ve Arap Körfezi (İran Körfezi) dir. Ayrıca, Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren hayatî değerde bir köprü ve geçiş güzergâhı konumundadır. Bölgemizin tarih boyunca önemli bir cazibe merkezi olmasını sağlayan bu özellikleridir. Pers (Farisi), Mekodon-Yunan, Roma-Bizans, Arap, Frenk (Haçlı), Moğol, Portekiz-İspanyol, Selçuklu-Osmanlı, Fransız, İngiliz, Hollanda, Rus ve bilumum kuvvetlerin bu coğrafyaya intikal etmelerinin ve ona musallat olmaya çalışmalarının yegâne sebebi bu hususiyete sahip olmasındandır.

1869 tarihinde hizmete giren Süveyş Kanalı, Filistin topraklarına Siyonist erkin (İsrail) empoze edilmesi, Batı’nın büyüyen sanayisi için elzem olmaya başlayan zengin petrolün varlığı, Batı’nın sanayi ürünleri için gerekli olan Arap dünyasının geniş pazarları ve Asya’ya musallat olabilmek için coğrafyamızın kontrol altında tutulması gereksinimi ve yer kürenin en zengin tarihi eserlerine sahip olma tamahı diyarımızı dâim askerî-iktisadî-siyasî işgallere maruz bırakmıştır. Başta Anglo-Fransız projeleriyle başlayan bu süreci, İkinci Cihan Harbinden sonra ABD’nin bölgemiz olaylarına daha aktif katılmasıyla Anglo-Amerikan-İsrail plân ve stratejileri hadiselere damgasını vurmuştur. Lakin Arap dünyasında zuhur eden anti-siyonist, anti-emperyalist temelde örgütlenen bağımsızlık hareketleri ABD’nin yayılmacı emellerine çomak sokmuştur. Buna ilaveten, Sovyetler Birliği’nin bir uluslararası güç olarak mevcut olması, bağlantısızlar hareketinin artan nüfuzu, büyüyen Çin, Hindistan, Japonya, Kore, Latin-Güney Amerika ülkeleri (devrimleri), Şah sonrası İran, eski kıta Avrupasının klasik devletlerinin dünya ve bölgemiz olaylarından kopmama çabaları (Almanya, Fransa) bölgemiz üzerindeki uluslararası kavgayı daha çetrefilli hâle getirmiştir. İsrail’in güvenliği, enerji kaynakları ve güzergâhlarının kontrol altında tutulması, su ve tarım sektörlerinin üstüne tekelci bir hegemonyanın musallat edilmesi, farklı sektörlerde faâl olan holdingler arasındaki şiddetli rekabet, silah sanayileri için elzem olan kriz ve savaşların kışkırtılması bugün yasadığımız olayların mihenk taşlarını oluşturmaktadır.

Hülasâ olarak ortaya koymaya çalıştığımız hadisenin dış boyutu ile alâkalı olan bu faktörler yanı sıra, birde “Arap Baharı” meselesinin iç boyutu ve dinamikleri ihmal edilmemelidir. Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip olmasına karsın, bölgemizde büyük oranda mevcut olan yoksulluk, enerji kaynakları ve yan ürünlerinden elde edilen muazzam servetin bir avuç elde inhisar edilmesi, rüşvet-yalan ve fitneciliğin tavan yapmış olması, adam kayırmacılık ve kanunsuzluğun daniskasının sergilenmesi, alt-yapıya yeterli yatırımların yapılmaması, iktidarların anti-demokratik özellikleri, derinleşen ahlâkî çürüme, bilimsel çalışmaların yeterince desteklenmemesi, tarım projelerinin teşvik edilmemesi, kangrenleşen Filistin davasına ve yabancı işgallere maruz kalan topraklara karsı iktidarların kayıtsız kalması, iktidar sahipleri arasında hüküm süren çirkin rekabet ve enerji, imkân ve entrikalarını birbirlerinin kuyusunu kazmak için kullanan orta-cağ saltanat sahipleri ve bunlara karşı halkın duyduğu derin öfke, bunun yanısıra durumdan vazife çıkartmak isteyen ve bencil maslahatları için iblisle işbirliği yapmaya hazır şarlatanlar, yani “kelimatu hak yurad fiyha batıl” (söylem hak, arzulanan batıl) deyimine uygun hareket eden bölgesel mafyavârî oluşumlar. Allah, din, demokrasi, özgürlük, insan hakları ve her türlü değerlerin istismar edildiği bir keşmekeşlik. İşte, dış ve iç unsurların iç içe girdiği ve “Arap Baharı” olarak pazarlanan umumi tablonun özeti.    

                                         

ABD’nin Kuruluş Felsefesi Talan ve Yayılmacılık

 

Bu sürecin coğrafyamızdaki yansıması olarak, 91 Birinci Irak Saldırısı’yla başlayan ve Batı’ya karşı büyük bir dip dalgası halinde biriken öfkenin, gerçek mecrâını bulmasına izin vermeden, Emperyalist stratejiler doğrultusunda manipüle edilmesini görüyoruz… Bu strateji, emperyalizmi içine düştüğü yok oluş sürecinden kurtarır mı?

ABD ve AB’nin içine girdiği ekonomik ve askeri durgunluk ve çöküş sürecinin sebebi, Irak, Afganistan veya yer kürenin bir başka bölgesinde düzenlediği askeri saldırıların uzun sürmesinden ibaret değildir. Savaşlarda kan kaybediyor olması, getirdiği maddi külfet, freni patlamış kamyonunu hızlandıran faktörler arasındadır. Lakin, kamyonun serserice yokuş aşağı gitmesinin gerekçesi frenin işlev dişi olmasındandır. Kapitalist ekonomik sistemlerde freni patlatan ve tehlikeye atan-zehirleyen husus tekelciliktir. ABD’nin uzun bir dönem tesis etmeye çalıştığı orta-sınıf demokrasisi veya rahmetli Özal’ın tasavvuruna nisbeten “orta-kazık” düzeni kısa bir dönem varid olmuş, ama bu mefhum Birinci Cihan Harbinden itibaren yerini tekelci holdinglere bırakmıştır. Tekelci hegemonyanın sistemin bütününe musallat olma süreci Kennedy’lerin siyaseten tasfiye edilmelerinin ardından olmuştur.  Bu gerçeklikten hareketle, bilakis, savaşlar, işgaller ve saldırılar ABD tarihin kendisidir. Ekonomilerini besleyen en önemli unsurlardır. ABD toplumu askeri bir hususiyet taşır. Silah sanayi sektörü ABD’nin omurgasıdır. Bu sektörlerin sahipleri yanısıra milyonlarca Amerikalı bu sektörde faâl hâldedir ve savaşlardan nemalanmaktadır. 1902 tarihinde “ABD’nin her on senede bir savaşa ihtiyacı var, savaşlar Amerikan halkının güvenlik ve hayat sigortasıdır” diyen kişi, ABD başkanı Theodor Roosevelt’tir. ABD’nin Kuruluş Felsefesi’nin temel ilkelerini talan ve yayılmacı askeri politikalar oluşturur. 1783 tarihinde Kuzey Amerika kıtasında Güney-Kuzey Doğu Atlantik Okyanusu sahili boyunca 13 vilayet olarak zuhur eden, İngiliz sömürgelerinin içinden doğan ABD’nin 1898 tarihine gelindiğinde Pasifik Okyanusuna kadar uzanan milyonlarca kilometre karelik devasâ bir coğrafyayı nasıl ele geçirdiğini sormak ve araştırmak önemlidir. Dini bir söylem kullanarak ifâde edecek olursak; tekelcilik, İblisin ve bütün şerlerin bütünü ve tam kendisidir. Faşizm, diktatörlük, yoksulluk ve mafyalaşmanın temelidir. Bu hastalıklı tamah ABD’yi de AB’yi de ve bu sistemi yaşayan sistemleri götüreceği son nokta, savaş, yıkım ve nihâyetinde çöküntüdür. Bu sistemi kurtarmaya yönelik yapılan bütün çalışmalar, senaryolar, yalanlar, katliamlar, talanlar, nükleer tehditler ömrünü uzatmaktan öteye gitmez, ama muhakkak gebermek zorundadır.

Sonuç itibariyle, Afganistan ve Irak’ta hezimete uğrayan ABD ve NATO savaş nafakalarını yeni ülkeleri hedef tahtasına oturtarak, önce medya eliyle, istihbarat yalanlarıyla müdahale şartlarını oluşturur (demokrasi, özgürlük, insan hakları yalanları) sonra işbirlikçilerini iktidara musallat eder. Alaşağı ettiği liderleri katleder, kafese koyar veya anlaşarak sürgüne gönderir, bunların halklarından talan ettikleri milyarlarca dolarlık servetlerini talan ederler, bunu yeni iktidar sahipleriyle uzlaşma konusu yapar, yeni iktidarların önüne kabarık savaş faturaları koyar, yıktığı-paramparça ettiği ülkenin yeniden yapılandırılması için en önemli projeleri yandaşlarına dağıtır. Bu çerçevede, kendileri direkt müdahale etmedikleri takdirde köhnemiş-anti demokratik işbirlikçi rejimlerinin kendi halklarıyla bir meydan okumayla karşı karşıya kalacaklarını bilmektedirler. 1991’de Irak Saldırısı’yla başlayan ve Batı’ya karşı büyük bir dip dalgası hâlinde biriken öfkenin, gerçek mecrâını bulmasına izin vermeden, Emperyalist stratejiler doğrultusunda manipüle edilmesi hususunu bu şekilde görmeliyiz. Bu strateji, emperyalizmi içine düştüğü yok oluş sürecinden kurtarmaz, kurtaramaz. Sadece can çekişen bünyeye bir nebze taze oksijen üfler. Amerikalı yetkililerin bütün saldırı ve savaşlarını tedavüle soktukları “girişimcilik” terimi üzerinden dâim pazarlamalarının mantığını bu çerçevede daha kolay anlayabiliriz.

 

İmparatorluklar ve Şam Coğrafyası

 

Suriye’deki süreç nasıl başladı ya da başlatıldı? Suriye’nin hangi özelliği onu böylesi düşmanca saldırıların hedefi hâline getiriyor?

Suriye’de müşahede ettiğimiz hadiselerin izahı onun tarihinde saklıdır. Dünyamızda imparatorluk kuran bütün topluluklar, Büyük Suriye’yi (Şam coğrafyası: Hijaz’ın kuzeyine düşen bütün coğrafyanın adı: Ürdün, Filistin, Lübnan, bugünkü Suriye, Irak, Iran, Anadolu) kontrol etmeden imparatorluklarının dâim olmasını sağlamanın olanaklı olmadığını görmüşlerdir. Bu bir iddia değil, bir tarihi tesbittir. Pers, Büyük İskender ile başlayan Makedon-Yunan-Selukya tasallutu, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı, Fransa, İngiltere, Almanya,  ABD,  Rusya ve daha nicelerinin tarihini objektif bir incelemeye tabi tutun, keşfedeceğiniz hakikat şudur: İmparatorluklar, onları zirveye götüren sureci de, yerin dibine battıkları sureci de Suriye (Şam coğrafyası) üzerinden yaşamışlardır. Bunu Şam’ın kudsiyeti ile açıklayanlar olduğu gibi, Suriye coğrafyasının binlerce senelik süreçte olgunlaşan yüksek vatan sevgisi ve idrâki ile izah edenler de vardır. Yüksek tarih şuuru içinde şu tesbiti yaparsak yanlış olmaz: Şam coğrafyası dünyanın atan kalbi ve merkezidir. Modern tarihte bu merkeze hâiz olabilmek için her türlü senaryolar ve entrikalar gündeme sokulmuştur.  

1918 tarihinden itibaren Suriye’yi işgal etmeye başlayan Fransa’nın 1921’den itibaren Suriye’yi etnik ve mezhepsel kökende organize etmesi büyük bir tepki yaratmıştır. Suriye sahili boyunca bir Alevi devleti kurmak isteyen Fransa’ya karşı Aleviler, Alevi Şeyh Salih el-Ali önderliğinde silahlı mücadele ile başkaldırmışlardır. Horan bölgesinde yoğun olarak yasayan Dürziler için bir Dürzi devleti ikâme etmek isteyen Fransa’ya karşı Dürzi Şeyh Sultan Pasha el-Atrash liderliğinde isyan başlamıştır. Halep’te bir Sünni devlet ilan eden Fransa’ya karşı Hıristiyan devrimci İbrahim Hananu öncülüğünde silahlı ayaklanma ile cevap verilmiştir. Hama-Homs vilayetlerinde ayrı bir devlet kurmak isteyen Fransa’ya karşı bölge halkı Mustafa Kemal’i Filistin cephesinde İngiliz ablukasından kurtaran Suriyeli komutan Fevzi Kavukçu önderliğinde isyan eder. Başkent Şam (Dimaşk) Fransızlara karşı ilk şehidi Harp (Savunma) Bakanı Yusuf el-Azma ile şereflenir. Yanındaki 300 fedâi ile Beyrut’tan Şam’a doğru hareket eden, uçak ve tanklarla desteklenen, binlerce Fransız işgal kuvvetine karşı direnen Bakan el-Azma Maysalun mıntıkasında yoldaşlarıyla katledilir. Suriye, Arabı, Türkmeni, Kürdü ve bütün mezhepleri ile Vatan’ın en ulvî değer olduğunu, kardeşlik ve beraberliğin mukaddes olduğunu hayatını fedâ ederek muhafaza etmiştir.

Bu bağlamda, Suriye’nin Hıristiyan kökenli hükümet başkanı (1944) Faris el-Huri’nin: “Biz Fransızlar siz Suriye Hıristiyanlarını korumak için geldik. Suriye’de kalmamızı sağlayın.” diyen Fransız yetkilisine verdiği cevap tarihi ders niteliğindedir: “Demek ki, siz Fransızlar Suriye’ye biz Hıristiyanları kollamak ve korumak için geldiniz. Suriye hükümetinden sorumlu başkan ve Suriye Hıristiyanlarının manevi temsilcisi sıfatımla Müslümanlığımızı ilân ediyoruz (Eşhadu en la ilaha illallah ve eşhadu enna M…….den abduhu va rasuluhu). Artık Suriye’de koruyacağın Hıristiyan kalmadığına göre işgalci askerlerinizi yanınıza alarak ülkenize gidebilirsiniz.” demiştir.

Hülasâ, dini-dar güruh dışında, Suriye, Lübnan, Irak ve Filistin halkı modern tarihin hiç bir döneminde İslamiyet veya Hıristiyanlığı dar kalıplar içinde, başkalarını yok sayan, tekfirci bir mefhum içinde yaşamamıştır. Batı Emperyalist devletlerin işgallerine, talan projelerine karşı vatanperver laik ve dindar kesimlerin azımsanmayacak katkıları olmuştur. Lakin iktidarları meşrulaştırmak ve liderleri pohpohlamakla mükellef dinci cemaat şefleri ile menfaat odakları, tarihin her kesitinde ekonomik maslahatlarını müstevlilerin çıkarlarıyla özdeşleştirmişlerdir.

 

Haçlı İşbirlikçisi Dini-Dar, Siyaseti-Dar Cemaat Şefleri

 

Hac ve Hz. İsa’yı istismar ederek Anadolu ve Şam coğrafyasına karşı 1097 tarihinde başlayan birinci Frenk (Frengi-Frenci) işgalleri (Haçlı seferleri) esnâsında kendi halkı ve yurduna karsı talancı batılı barbarlarla işbirliği yapan menfaat odakları ile dinci cemaat şeflerini tanıdık. 1798-99 tarihlerinde, Şam ve Mısır coğrafyasını istilâ etmeye kalkışan Fransa diktatörü Napolyon’un en değerli işbirlikçileri derebeyleri ve dini-dar cemaat şefleri olmuşlardır. Öyle ki, bu güruh Napolyon ve zaferleri için duâ etmişler, onu İslam’ın savunucusu ve koruyucusu olarak pazarlamışlardır. 1878’de Kıbrıs’ı, 1881-82 tarihinde Mısır’ı, 1918 de Suriye, Anadolu, Filistin, Lübnan, Irak ve Arap yarım adasını işgal eden İngiltere ve Fransa’nın en önemli savunucuları arasında bu dini-dar cemaat şefleri ve toprak ağaları vardı. İkinci Cihan Harbi esnasında Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu’da Hitler ve Mussolini diktatörlerinin yayılmacı emelleri için Müslüman kitleler arasında propaganda yapanlar, faşist Nazi radyolarından Müslümanların desteğini talep edenler aynı güçler olmuşlardır. Günümüzde bu devletlerin daha geniş ve etkili araçlarını da arkalarına alarak talancı, yayılmacı, ırkçı, nifak, iftira ve fitneci politikalarını meşrulaştıran ayni dini-dar, siyaseti-dar cemaat şefleridir. Londra, Paris, Washington dâimi ikametgâhlarıdır. Egemen oldukları medya imparatorluğu yalan makinesi gibidir. Hakkı batıl, batılı meşru gösterirler. Hedefe giden yolda, İblis ile işbirliği yapmak dâhil her araç mübahtır. İngiliz kraliyet ailesinin gizli Müslümanlar olduklarını söyleyecek kadar namus ve haysiyet yoksunudurlar.

 

Suriye’nin Yönetimi

 

1946 tarihinde bağımsızlığını kazanan Suriye’nin siyasi karekterini Filistin’in Siyonistleştirilmesine, Lübnan’ın yabancı güçler tarafından istilâ edilmesine karşı mücadelesi oluşturmuştur. Özellikle, Mısır ve Irak ile siyasî-iktisadî ve askerî güç birliğinin sağlanabilmesi için yoğun bir faaliyet ortaya koyulmuştur. Bu ilkesel tavır, Suriye’de anti-Siyonist, anti-emperyalist bir terbiyenin mihenk taşlarını döşemiştir. Bu husus günümüze kadar gelen bütün iktidarların dış politika eksenini belirlemiştir. Beşşar Esad liderliğindeki Suriye’nin ulusal kimliğinden taviz vermemesi, Filistin davasına sahip çıkması, Lübnan mukavemitine verdiği güçlü destek, İran ile stratejik işbirliği yapması, Irak’ta ABD işgaline karşı durması ve Irak mukavemetini destekleyip katkıda bulunması, Rusya ve Çin ile yakın ilişkiler içinde olması, Türkiye ile samimi bir diyalog sürdürmesi, ihtilaflara rağmen Arap ülkeleri ile her alanda ortak çalışmaları teşvik etmesi, NATO ve ABD’nin askeri-iktisadi politikalarını tasvip etmemesi, milli ekonomik modelde ısrarcı olması ve ekonomik yapılanmasında yabancı sermaye’ye büyük bir pay vermemesi, dünyada dış borcu olmayan, kendi kendine yeten ülkeler arasında olması,  NATO, İsrail ve ABD’yi kesinlikle rahatsız etmektedir. Kelimat-u haktır; Suriye’nin demokratikleşmeye, ekonomik reformlarını yapmaya, yargının, medyanın, sendikaların, birliklerin ve sivil toplum örgütlerinin yasal çerçevede ve özgürce faaliyetlerini yerine getirmeye, mahalli idareler ve belediyelerin daha fazla yükümlükler taşımaya acilen ihtiyaç vardır. Aslında bunların bilinci ile iktidara gelen Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad 2002 tarihinde kapsamlı bir reform paketi hazırlatır. Yerel yönetimler, siyasi partiler, Suriye dışından gelen Kürtlere vatandaşlık, fesat ve rüşvetle köklü mücadele ile ekonomik reform paketini kabul eden Beşşar Esad için Batı dünyası ve onun medyası “Şam Baharı“nın mucidi diye bahsetmiştir. Lakin, 2003 tarihinde Irak’ın işgal edilmesinin ardından 2004 tarihinde Suriye’yi ziyaret eden ABD Dış İşleri Bakanı Colin Powell’ın empoze etmek istediği şartların Suriye tarafından red edilmesi, 2005 tarihinde Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin katledilmesi, olaydan Suriye’nin sorumlu tutulması ve sözbirliği etmişcesine başta ABD olmak üzere Fransa, İngiltere ve şurekâlarının Suriye’yi cezalandırmak için başlattıkları kampanyaların had safhaya ulaşması, Temmuz 2006 tarihinde ABD ve NATO’nun cesaretlendirmesi ile İsrail’in Lübnan’a karşı karadan, havadan ve denizden başlattığı kapsamlı tahribkâr savaşın başlaması, 2007, 2008 ve 2009 tarihlerinde İsrail’in genelde Filistin, özelde Gazze’ye karşı başlattığı ve yasak silahlar arasında kabul edilen fosfor bombaları dahil her türlü silahın kullanıldığı hadiselerin hasıl olması, 2009 tarihinde Darfur ve Güney Sudan meselesi ile Sudan’nin hedef tahtasına oturtulması 2010-2011 tarihinde Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve en nihayet bizatihi Suriye’de önce “barışçıl“ eylemlerle provoke edilen olaylar, iktidarın bu taleplere kulak vermesinin hemen ardından silahlı terör eylemlerinin bütün vilayetlere sirayet etmesi. Bu gelişmeler ışığında, Suriye’nin reformlarını hayata geçirmesi zora girmiştir. Aslında, bu kapsamlı reformlar sadece ABD, NATO ve şürekâlarını korkutmamış, bizatihi mevcut durumdan nemalanan egemen bürokrat tabakanın bir bölümünü de rahatsız etmiştir. Şeffaf, hesap soran ve demokratik bir Suriye’nin kendilerine de zararlı olacağı muhakkaktır. 

Suriye olaylarında mevcut sisteme karşı alternatif olarak sunulan güçlerin ortaya koydukları kapsamlı bir siyasi-iktisadi-askeri-kültürel program mevcut degildir. Söylemleri büyük oranda mezhepsel düşmanlığı körüklemeye yöneliktir.  Geleneksel dinci İhvan Hareketi’nin ağırlığını koydugu “muhalefet“ liderlerinin 2011 tarihinin Kasım ayında, El-Arabiya TV’nin Nizam Noktası programına yaptıkları değerlendirmede, bu örgütün 1979 tarihinde Halep topçu akademisinde 79 alevi subay adayını niçin katlettiklerini, 80’li yıllarda Şam’ın merkezinde bomba yüklü aracın infilâk etmesi sonucu Özbekiye katliamını niçin yaptıklarını, nokta suikastlarla, seçkin bilim adamlarının, Rus askeri musteşarların, trenlerin, petrol boru hatlarınının, rafinelerin, kamu binalarının niçin hedef aldıklarını soran gazeteciye, cevap vermekte aciz kalmışlardır. Bu örgütün bir Hıristiyan vatandaşın veya bir kadının bakan veya başbakan olmasını kabul edip etmeyecekleri sorusuna kem-küm etmişlerdir. ABD, NATO, bazı Arap krallık rejimleri ve AKP hükümeti tarafından “Muhalefet“ olarak pazarlanan kesimin, Esad sonrası Suriye’nin İsrail, ABD, AB, İran, Lübnan, Filistin, Türkiye, Rusya, Irak ve Körfez ülkeleri ile alâkalı bir Dış politika vizyonunu ortaya koyamamışlardır. Ülkede ne tarz bir ekonomik sistemin egemen olacağı, sendikal haklar, universitelerin özerkliği, kadın sorunları, medya hürriyeti, yargı bağımsızlığı, farklı etnik ve mezheplerin durumu, Kürt meselesi ve daha nice hassas konularda herhangi bir proje arz edememişlerdir. “Önce sistemi yıkalım sonra ne yapacağımızı kararlaştırırız“ anlayışı muhalefete egemen olan prensiptir. Bu yaklaşım Suriye halkının ekseriyetinde kabül görmemiştir. Suriye’de halkın ezici çoğunluğu yeni Suriye’nin Devlet Başkanı Beşşar Esad liderliğinde kurulması ve kapsamlı reformların onun önderliğinde gerçekleşmesine onay vermektedir. Bu anlamıyla Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın omuzlarında önemli ve tarihi bir sorumluluk mevcuttur. Bu süreç ya Suriye’yi daha istikrarlı daha güçlü örnek bir ülkeye dönüştürecek veya bölgesel bir savaşın önünü açacaktır.

 

Devam edecek...

Dergimiz / Sayı: 8

www.Dergimiz.Net

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages