Hiç Kimsenin Ajanı Olmadık
Ilich Ramirez SANCHEZ (Çakal CARLOS)
Yarın geliyorsunuz ha?
(Av. Güven Yılmaz tasdik edip, Türk avukatlar olarak Fransa’ya gelir gelmez Carlos’un eşi Isabelle ile görüşeceklerini söylüyor.)
Çok, çok, çok iyi.
Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl? İyi mi?
(Av. Yılmaz, kendisini dün ziyaret etiklerini, iyi olduğunu, Carlos için dua ettiğini ve selâm söylediğini ifade ediyor.)
Allah razı olsun.
Geçtiğimiz dönemde hep kendi yargılanmam, maruz kaldığım güçlükler, Venezüellalı diplomatların sabotajları üzerine konuştum. Bugün ise, yine yargılanmamla ilgili ama daha farklı bir mevzu hakkında konuşacağım. Sanıyorum, dünyanın bunu bilmesi önemli.
Delilsiz, isbatsız suçlamalarla, üstelik benimle ve örgütümle hiçbir ilgisi bulunmayan ithamlarla karşı karşıya kaldım hep. Fakat Berlin’de 1983’te gerçekleşmiş, Fransız Konsolosluğu’nu hedef alıp binanın bir kısmını göçertmiş ve zavallı bir Almanın ölmesine, birkaçının da yaralanmasına yolaçmış bir bombalama hakkında da konuşuluyor ki, bunun mahkememde dillendirildiği bir demde şöyle dedim:
- “Bu saldırıdan dolayı yoldaşım ve kardeşim Johannes Weinrich ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı, hattâ bir Doğu Alman gizli servisi Stasi yetkilisi de patlayıcıların naklinde rol aldığı gerekçesiyle birkaç sene ceza aldı. Oysa bunların hepsi yanlıştır.
Bir kere, Stasi unsurlarının bu saldırıyla hiçbir alâkası yoktur. Johannes Weinrich’in de bu saldırıyla hiçbir alâkası yoktur. Çünkü saldırı emrini veren, saldırıyı organize eden, gerçekleştirilmesini her adımda idare eden kişi benim!”
Ben böyle konuşunca, “ama Weinrich’in hiçbir sorumluluğu yok mu?” diye sordular. Hemen cevab verdim:
- “Elbette sorumluluğu vardır fakat örgütümüzün siyasî sorumlularından biri olarak yalnızca. Operasyonel bir sorumluluğu ve rolü ise yoktur. Yoksa zaten örgütümüzün, Milletlerarası Devrimciler örgütünün altı kişilik lider kadrosu, gerçekleştirilen bütün saldırıların siyasî sorumluluğunu taşır.”
Bunları söyledim ve böylece beni dinleyenlere resmî bir ortamda ifşaatta bulunmuş oldum. Bu yüzden beni Almanya’da yargılayabilirler. Zaten buna yönelik bir hazırlıkları da vardı, ben önce davranmış oldum. Bu, benden hiç beklemedikleri bir ifşaat oldu onlar için. Gazeteler de bahsetti bu konudan, ama az. Evet, şunları anlattım onlara:
Amerika’yı Vurma Fırsatı
4 Temmuz 1983 tarihinde, örgütümüz tarafından, Batı Berlin’deki tüm Amerikalı general ve üst rütbeli subay kadrosunu havaya uçuracak bir operasyon hazırlığı sözkonusu oldu. Amerikan millî günü vesilesiyle o gece toplanacak tüm bu Amerikalı subay kadrosu, üste bir araya gelecekleri kulübe gidecek birisinin oraya bırakacağı çok güçlü patlayıcılarla havaya uçurulacaktı. Çok berbat bir katliam olacaktı. Amerikalı subayların ve kutlamaya katılacak birkaç Alman hanımın çoğu ölecek ve yaralanacaktı.
Şöyle gerçekleşecekti saldırı:
Bir Alman hanımın, Berlin’deki Amerikalı bir subayla bir ilişkisi vardı. Ve bu kadının da yine Batı Almanya’da yaşayan bir kız arkadaşı vardı. İşte Batı Almanya’da yaşayan bu kız, bizim teşkilâtımızın bir sempatizanıydı. Örgütümüzün Batı Almanya’daki bir üyesiyle arkadaşlığı vardı. Bizim örgüt mensublarımız ise Alman değildi. Neyse, sözkonusu sempatizan hanım, bizim üyemiz olan arkadaşına “benim bir kız arkadaşım –ki devrimci falan değildi!- ve onun da bir Amerikalı subayla ilişkisi var. Ben de arkadaşım vesilesiyle Amerikan millî günü kutlamalarına davetliyim. Eğer el çantama patlayıcı yerleştirirseniz, bunu oraya bırakabilirim.” diyor.
Öyle bir imkân var ki, kız hiçbir kontrole tâbi tutulmaksızın Amerikan üssüne gidebilir ve rahatça bombayı bırakabilir. Johannes Weinrich’le falan ilgisi olmayan bir hâdise.
Beni bu saldırı hazırlığından haberdar ettiler. Görünüşe göre, Amerikan ordusuna muazzam bir darbe olacaktı bu. Fakat aynı zamanda, bir savaş sebebi de olabilecek bir eylemdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, benim için o kadar Amerikalı subayın ölmesinin herhangi bir mahzuru yoktu. Örgütümüz bakımından da mühim değildi. İnsanlığın düşmanı olmaları hasebiyle, beni mutlu da ederdi üstelik. Ne var ki, eylemin muhtemel sonuçları örgütümüzün seviyesini, devrimci mücadele seviyesini aşıyor ve Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler’in savaşması, hem de nükleer bir savaşa yol açması tehlikesini barındırıyordu.
Batı Berlin’in kendi has bir statüsü vardı. 1945 Postdam Anlaşması hükümleri gereğince, Batı Berlin dört ayrı bölgeye bölünmüştü: ABD bölgesi, Sovyet bölgesi, İngiliz bölgesi ve Fransız bölgesi...
Sovyet bölgesi boşaltıldı, çünkü Doğu Almanya’nın başkenti oldu sonradan. Doğu Almanya’da Sovyet askerleri vardı. Çünkü Doğu Almanya bir Varşova Paktı üyesiydi. Batı Almanya’daki Amerikan, İngiliz, Fransız ve sâir askerî güçler ise, NATO işgal güçleri olarak oradaydı. Çünkü II. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Postdam Anlaşması gereğince oradaydılar. Tabiî, Sovyetler de bu anlaşmanın bir tarafıydı. Bu yüzden, Batı Berlin’deki Amerikan general kadrosuna yönelik bir eylem, ABD ve Sovyetler Birliği arasında bir çatışma riski taşıyordu. Çok hassas bir durum sözkonusuydu kısacası. Bu gerekçeyle, örgüt arkadaşlarımın önüme getirdiği saldırı plânına hayır dedim. Eylem sırasında ve sonrasında kimin yakalanacağı belli değildi. Eylem de Sovyetler’le irtibatlandırılabilirdi ki, Sovyetler de bundan bizi sorumlu tutacaktı hâliyle. Eylem imkânlarımız bakımından, Sovyetler’i kızdırmak da istemezdik doğrusu. Dediğim gibi, sırf bu eylem yüzünden dünyanın her tarafında bir nükleer savaş bile çıkabilirdi ki, bunu göze alamazdık. Almadım ve hayır dedim ben de.
Öyle bir eylem fırsatıydı ki bu, kendiliğinden önümüze gelmişti. Aranıp da bulunamayacak bir fırsattı. Fakat ben kabul etmedim. Bu kararımdan ötürü, Alman olmayan örgüt arkadaşlarımın canı çok sıkıldı. Kararım hiç de hoşlarına gitmemişti. Zaten hep riskli ve büyük eylemler yapıyorduk. “Büyük Patron”u alnının ortasından vurup yere serme fırsatı çalmıştı kapımızı. Nasıl olur da bunu kaçırırdık. Birşeyler yapmak istiyorlardı.
Bu arada, yoldaşlarımız Magdalena Kopp ve Bruno Breguet, bir buçuk seneden fazla süredir Fransa’da cezaevindeydiler. Örgütümüz ve Fransız yetkilileri arasındaki, “sosyalist” Mitterand’la aramızdaki anlaşma ise, onların iki sene hapiste kalmaları ve bilâhare serbest bırakılmaları şeklindeydi. Böylece herkes mutlu olacaktı. Ama ne oldu? Aradan bir buçuk sene geçmiş, üstelik yoldaşlarımız da iki değil, dört sene, beş sene hapis cezasına çarptırılmışlardı. Tabiî ki bundan hiç memnun kalmadık. Batı Almanya’daki yoldaşlarımız buna karşı eyleme geçmek istiyorlardı.
Bir de Doğu Alman gizli servisi Stasi problemi vardı yaşadığımız. Örgütümüzü Stasi ajanı yapmak istiyor, biz bunu reddettiğimiz için yoldaşlarımızı sıkıştırıyor ve her vesileyle rahatsızlık veriyorlardı. Biz başından beri hiç kimsenin ajanı olmadık. Politbüro lideri Erich Honecker bundan dolayı çok kızgındı bize.
Hedef Fransa
Neyse, ben Fransa’daki gelişmelerden dolayı rahatsız olan arkadaşlarıma, “eğer iyi bir fikriniz varsa, büyük bir operasyon gerçekleştirebiliriz” dedim. Stasi’nin bundan zerrece haberi yoktu. Kaldı ki, Nazi taraftarı Alman bölge polisinden de düzenli istihbarat geliyordu bize. Beni çok severlerdi. Şimdi çoğu ya öldüğü yahud emekli olduğu için açıklıyorum. Yâni Stasi’nin verebileceği istihbarata da ihtiyacımız yoktu.
Böylece, sözünü tutmayan Fransa’ya karşı bir eylem yapacak ve kendilerine o anlaşmayı hatırlatacaktık. Eylemi de Batı Berlin’de yapacak, böylece aslında Batı Almanya’da değil, “işgal edilmiş” Berlin topraklarında, bir başka deyişle Alman kanunlarının geçerli olmadığı bir “askerî ve diplomatik bölge”de bunu gerçekleştirecektik. Bundan dolayı hem bizi seven ve bize istihbarat sağlayan Nazi dostlar memnun olacaktı hem de Fransa’ya haddini bildirmek isteyen yoldaşlarımız. Stasi ise, bundan hoşlanmayacak olan kesim olacaktı. Onların bize yaptırtmak istedikleri başka eylemler vardı ama kendi işlerini kendileri görsünler; bize ne!
Fransızlara karşı yapacağımız eylemle, aynı zamanda, Münih Operasyonu sonrasında El-Fetih’le Batı Alman hükümetinin yaptığı anlaşmayı da hatırlatacaktık Batı Almanya’ya. Filistin meselesi çevresinde “siz bizi rahatsız etmeyin, biz de sizi rahatsız etmeyelim” şeklinde bir anlaşmaydı bu. Çünkü Almanlar, İsviçre’de bir saldırı gerçekleştiren ve OPEC Operasyonu sırasında bizimle olan bir Almanı kendi ülkelerinde de yargılamak istiyorlardı. Buna cesaret edemeyecekleri şekilde bir uyarı olacaktı yapacağımız eylem.
İşte bu şekilde, Berlin’deki Fransız Konsolosluğu’na karşı bahsi geçen eylemi gerçekleştirdik.
Hiç Kimsenin Ajanı Olmadık
Böyle bir ifşaatı Fransız mahkemesi önünde yaparak, onlara şu dersi vermiş oldum:
Ben, sorumlu olduğum eylemlerdeki sorumluluğumu reddedecek bir insan değilim, ama bana karşı hiç de sorumlu olmadığım eylemlerden dolayı dava açıyor; mesnedsiz, delilsiz, uyduruk suçlamalar getiriyorsunuz. Eğer gerçekten sorumlusu olduğum bir eylem arıyorsanız, buyrunuz işte budur! Hepsi şok oldular.
Biz onların göstermek istediği gibi, alkolik, uyuşturucu mübtelâsı, paralı asker, istihbarat servislerinin ajanı değiliz. En kötü ideoloji olan siyonizme ve emperyalizme karşı Allah yolunda savaşan ve Filistin’in kurtuluşu için mücadele eden devrimcileriz. Hep öyle olduk, hâlâ da öyleyiz!
Allahü Ekber.
11 Aralık 2011
İngilizceden Tercüme:
Hayreddin Soykan
Dergimiz / Sayı: 9