Selâhaddîn Uşşâkî, yirmi yaşına kadar Kesriye'de kalıp ilim
öğrendi. Sonra İstanbul'a gelerek tahsiline devâm etti. Babası
kâtip olduğu için; Selâhaddîn Uşşâkî yirmi yedi yaşındayken
Bâbıâlî'de katipliğe başladı. Vezir Hekimoğlu Ali Paşanın
dâiresinde masraf kâtibi oldu. Zekâ ve çalışkanlığı ile
çevresinde sevgi ve alâka uyandıran Selâhaddîn Uşşâkî,
Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup
işleriyle vazîfelendirildi. 1739 (H.1152) senesinde Hekimoğlu Ali
Paşa ile Mısır'a gitti. Mısır'dayken Arapçasını çok ilerletti.
Allahü teâlânın ihsânı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı
bir rağbet ve alâka uyandı. Tasavvuf büyüklerine karşı içinde
sevgi ve muhabbet duyar, onların sohbetlerine gitmek için can
atardı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar bulur, onlarla
görüşürdü. Bu yüzden Mısır'dayken Şâbâniyye yolunun
büyüklerinden Şemseddîn MuhammedHafnî'nin sohbetlerinde bulundu.
Hüseyin Demenhûrî'den bâzı ilimleri öğrendi. AliPaşa ile
birlikteİstanbul'a döndü. Rumeli'yi teftiş ile görevlendirilen Ali
Paşa, berâberinde Selâhaddîn Uşâkî'yi de götürdü. Edirne'ye
vardığında Cemâleddîn Uşşâkî'yi ziyâret etti. Selâhaddîn
Uşşâkî, aradığı mânevî sırların Cemâleddîn Uşşâkî'de
bulunduğunu görerek, ona talebe oldu. Bu sırada Selâhaddîn
Uşâkî'nin içinde tamâmen tasavvuf yoluna girme arzusu doğup,
paşaya durumu arz edip, resmî hizmetten çekilmesine müsâde
buyurmasını ricâ etti. Paşanın izniyle mektupçuluk vazifesinden
ayrıldı. Bundan sonra hocasının hizmetinde bulunan Selâhaddîn
Uşşâkî, onunla birlikte İstanbul'a gitti. Selâhaddîn Uşşâkî,
Eyyûb'da ikâmet etti. Hocasının sohbetlerine devâm ederken, yedi
sene kadar nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak
mücâhede ve riyâzette bulundu. Sonra hocası, kızını Selâhaddîn
Uşşâkî'ye verdi.
Selâhaddîn Uşşâkî'nin çocuğu olduktan bir süre sonra, hocası
ve kayınpederi onu evden çıkararak; "Al hanımını evimden ayrıl!
Bundan sonra kendi geçimini temin et." dedi. Selâhaddîn Uşşâkî;
"Peki hocam, başüstüne!" diyerek hanımı ve çocuğu ile berâber,
hocasının evinden ayrıldı. Eğrikapı'dan, Fâtih Câmii
civârında, Âşıkpaşa mevkiinde bulunan, Horhor çeşmesine doğru
yürürken bir evin kenarında durakladı. Kış günüydü ve kar
yağıyordu. Yolun karşı tarafında bulunan Tâhir Ağa onları
görünce evine dâvet etmek için yanlarına birini gönderdi.
TâhirAğa, Selâhaddîn Uşşâkî'yi, evine götürdü. Ona; "Siz
kimlerdensiniz? Kış gününde neden bu hâle düşüp sokak
kenarında kimsesiz garibler gibi duruyorsunuz?" diye sordu.
Selâhaddîn Uşşâkî; "Bâtınî hükümdârın celâline tutuldum."
dedi. TâhirAğa da; "Ben de zâhirî hükümdârın celâline
tutuldum." deyince, Selâhaddîn Uşşâkî sebebini sordu. Tâhir
Ağa; "Sarayda kıymetli bir kılıç vardı. Kılıç kayboldu.
Pâdişâh, Üçüncü SultanMustafa bana; "Bu kılıcı kırk güne
kadar bul! Bulamazsan seni en ağır şekilde cezalandırırım." dedi.
Bu kılıcı bulmağa imkân olmadı. Otuz beş gün geçti. Ömrümün
son günlerini yaşıyorum." dedi. Selâhaddîn Uşşâkî bir süre
tefekküre daldı. Sonra başını kaldırıp Tâhir Ağaya; "Kılıç
sarayın falanca yerine düşmüş. Üzerini de kâğıt parçaları
örtmüş. Adamlarını gönder oraya bir baksınlar." dedi. TâhirAğa
hemen adamlarından birini oraya gönderdi. Giden kişi târif edilen
yerde kılıcı bularak, Tâhir Ağaya getirdi. Pâdişâh, Tâhir
Ağanın suçu olmadığını anlayarak, ona kırk gün izin verdi.
Tâhir Ağa, Selâhaddîn Uşşâkî'ye; "Efendim, siz benim dar
günümde Hızır gibi yetiştiniz. Siz de hâlinizi bana anlatın."
diye ricâda bulundu. Selâhaddîn Uşşâkî de hâlini Tâhir Ağaya
anlattı.Tâhir Ağa onları bir süre evinde misâfir etti. O semtte
bir ev alarak evin bütün ihtiyaçlarını temin etti. Bir gün
Selâhaddîn Uşşâkî'ye; "Âilenizle filan eve gidelim." dedi.
Birlikte satın aldığı eve varınca, Tâhir Ağa; "Bu ev size bizim
hediyemizdir." diyerek kabûl buyurmasını ricâ etti. Selâhaddîn
Uşşâkî ve hanımı bu eve yerleştiler. Daha sonra Selâhaddîn
Uşâkî, Tâhir Ağa dergâhına şeyh olarak tâyin edildi.Bir gün
Selâhaddîn Uşşâkî, hanımını ve çocuğunu alarak hocası ve
kayınpederi Cemâleddîn Uşşâkî'nin evine gitti. Hocası ona; "O
celâlim sebebiyle bu ikrâma kavuştun." buyurdu.
Selâhaddîn Uşşâkî, on dokuz seneye yakın, insanlara ilim
öğretti. 1782 (H.1196) senesi Ramazân-ı şerîf ayının on
üçünde Perşembe gecesi, dergâhın bulunduğu bölgede çıkan bir
yangında dergâh yandı. Bunun üzerine âilesi ile birlikte hocası
Cemâleddîn Efendinin dergâhına gitti. Dört buçuk ay burada
ikâmet ettikten sonra bir hastalığa yakalanarak vefât etti.
Şöyle anlatılır: "Selâhaddîn Uşşâkî, hocasından icâzet
aldıktan bir süre sonra, onun giydirdiği hırkayı çıkararak
sakladı ve; "Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti kendimde
göremiyorum." dedi. Gizlilik üzere yürüdü. Zamânında pek
kıymeti bilinmedi." Bir gece rüyâsında, Muhyiddîn-i Arabî,
Selâhaddîn Uşşâkî'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu
yazılar; şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifete dâirdi. Uyanınca
kendisinin bütün ilâhî sırlara kavuştuğunu görerek şöyle
buyurdu:
Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz,
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı.
Selâhaddîn Uşşâkî iki yüze yakın eser verdi. Bu eserlerin
çoğu basılmıştır. Eserlerinden bâzıları şunlardır:
1) Risâle-iEsrâr-ı Nihân ez-Hatm-ı Hâcegân,
2) Şerh-i Kasîde-i Hazret-i Mevlânâ,
3) Terceme-i Risâle-iKudsiyye,
4) Risâle-i Menâzil-i Kamer,
5) Risâle-i Vahdet-iVücûd,
6) Şerh-iEbyât-ı Mısrî,
7) Tuhfet-ül-Uşşâk,
8) Cerîde-iTasrîf,
9) Havâsî Ebyât-ı Müşkile,
10) Risâle-i Hall-il-Meâkıd,
11) Medârı Mebde' ve Me'âd,
12) Şerh-ı Nutk-ı Nasreddîn Hoca,
13) Şerh-i Kelimât-ı İmâm-ı Ali,
14) Şerh-i Ebyât-ı Neccârî,
15) Şerh-ı Ebyât-ı Âşık Ömer,
16) Şerh-i Ebyât-ı Sünbül Sinân,
17) Şerh-i Ebyât-ı İsmâil Hakkı,
18) Şerh-i Ebyât-ı Eşrefzâde,
19) Mevlîd-i Şerîf,
20) Ellidört Farz Şerhi,
21) Usûl-i Hadîs Şerhi,
22) Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin Mevâki'-un Nücûm Şerhi: Eser
SultanBâyezîd Kütüphânesinde olup, Arabcadır. Şerhin ifâdeleri,
Muhyiddîn-iArabî'nin ifâdeleri gibidir. Selâhaddîn Uşâkî'nin
kemâli, bu eserde açıkça görülmektedir.
23) Miftâh-ı Vücûd-ıl-Eşher fî Tevcîh-i Kelâm-i
Şeyh-ul-Ekber,
24) Mesnevî-i Şerîf Tercümesi,
25) İmâm-ı Gazâlî'nin iki risâlesinin tercümesi,
26) Şeyh Ebü'l-Hasan Harkânî'nin Esrâr-ı Sülûk Tercümesi,
27) Mugnî Şerhi,
28) Kavâid-i Fârisî Şerhi,
29) Sunûhât-ı Salâhî,
30) Aruz Şerhi,
31) Dîvân-ı Arabî.
Nice bir meyledesin bezm-i belâya nice bir. Gelmedin kendine bir ibret
alıp âlemden,
Nakd-i ömrün versin bâd-ı hevâya nice bir. Bu kadar dâiye bî
katre-i mâye nice bir.
Nefsin arzularına uydun ulaştın ey dil! Hâb-ı gafletten uyanmaz
mı gözün bîçâre,
Uğradın varta-ı uzmâ-yı cefâya nice bir. İntibah ermedi bir
azm-i bakâya nice bir.
Çek elin fânî cihândan yürü insaf eyle gel, Ey Salâhî yürü
sen Hak kulluğuna meşgûl ol,
Bu kadar gaflet-ü-rağbet bu fenâya nice bir. Nice bir kul olasın
nefsi hevâya nice bir.
Şems-i ikbâlin erişmekte gurûba gözün aç.
Hâb-ı Gaflette sarılmaklık gıtâya nice bir.