Muhammed İkbal`in Oğluyla Röportaj

34 views
Skip to first unread message

enes yıldız

unread,
Jun 8, 2007, 6:35:18 AM6/8/07
to inanc...@googlegroups.com

Hayatım boyunca babamın gölgesinden çıkamadım

Muhammed İkbal'in hukukçu, yazar, fikir adamı oğlu Cavit İkbal, Aksiyon'a babasının görüşleri, İslam dünyasının geçmişten günümüze durumu ve modernleşme ile alakalı önemli açıklamalar yaptı.


Cavit İkbal (Javid Iqbal), İslam dünyasında modernist ekolün önde gelen temsilcilerinden biri. Fikirlerinin büyük bir kısmı ona babasından miras. "Babam büyük bir ağaçtı, ben ise ancak onun gölgesinde bir filiz olabildim." diyen Dr. Cavit İkbal, ömrü boyunca o büyük ağacın gölgesinden çıkabilmek için çabalamış. Fakat bu çok da kolay olmamış. Zira İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli şair, düşünür ve filozoflardan biri Muhammed İkbal. Cavit İkbal, siyaset felsefesi ve babası gibi hukuk alanında farklı ülkelerde eğitim görmüş. Pakistan'ın yüksek mahkemelerinde yıllarca görev yapmış, fikirlerini kaleme aldığı çok sayıda eseri var. 83 yaşındaki Cavit İkbal, emekliliğinin ardından vaktini daha çok uluslararası konferanslara ve yazdığı kitaplara ayırmış. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Konya'da gerçekleşen 'Mevlânâ Sempozyumu'nun konuklarından biriydi. Kendisiyle bize ayırdığı geniş zaman içerisinde babasından, fikirlerinin bugüne intikalinden ve İslam dünyasının bugünkü hal-i pür melalinden konuştuk.

-İlk olarak bize Muhammed İkbal'den bahsedebilir misiniz? Nasıl bir baba oğul ilişkiniz vardı?

Ben 14 yaşındayken vefat etti babam. Onunla çok vakit geçiremedim. Babamla ilişkim, benim çocuklarımla olandan çok farklıydı. O, çok sert bir babaydı. Mesela erken yatmamızı isterdi, çok para harcamamıza, her istediğimizi satın almamıza izin vermezdi. Hava karardıktan sonra dışarı çıkmamız yasaktı. Yer yatağında yatmayı mecbur kılmıştı. Muhammed İkbal, çok büyük bir ağaçtı. Ben o ağacın gölgesindeki bir filiz olarak kaldım hep. Onun büyük gölgesinden çıkmak ve güneşten doğrudan istifade etmek için çok çalıştım ama bu zordu. Gayretlerimin sonucunda Pakistan'da hukukta varabileceğim en yüksek noktaya, anayasa mahkemesi başına kadar geldim. Yazarlıkta da aynı şekilde çok çaba sarf ettim ve Pakistan'da önemli ödüller aldım. Özellikle iki kitabımla anılıyorum. Bunlardan biri babamın bir kitabı üzerine. Onun yeni nesilden beklentilerini bir nevi revize ettim.

-Babanızın Cavitname kitabını size atfettiğini biliyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Aslına bakarsanız kitabı doğrudan bana atfetmedi. Cavit'in manası 'sonsuzluk' demek. Onun amacı benim adım ve şahsiyetim üzerinden gençliğe, sonsuzluğa bir mesaj bırakabilmekti. Kitapta, ebediyete gidecek Müslüman nesillere bir gönderme yapıyor. Cavitname, Miraçname'nin modern bir versiyonudur aslında. Miraçname ise Hz. Muhammed'in (s.a.v.) miraca çıkmasını anlatan bir edebiyat türü. Pakistan'da İkbal'in bu kitabında Dante'yi taklit ettiğine dair tartışmalar çıkmıştı. Hâlbuki Dante, Miraçname'lerden esinlenerek İlahi Komedya'yı yazmıştır. Cavitname'de de Mevlânâ ile birlikte bir şairin ulvi yolculuğu, yedi cenneti geçişi ve bu süreçteki tanıklıkları anlatılıyor.

-Muhammed İkbal'in eserlerinde temel olarak yeni bir Müslüman toplumu idealini görüyoruz. Onu bu konuda düşünmeye sevk eden neydi?

Hilafetin kaldırılması en fazla Güneydoğu Asya Müslümanlarını vurdu. Oradakiler diğer Müslüman topluluklardan izole yaşıyordu ve kimliklerini halifeye bağlılıkları veriyordu. Ne zaman ki hilafet kaldırıldı, oradaki Müslümanlar çatışmaya girdi ve dinî kimliklerinden uzak düştü. Bu noktada İkbal, artık Müslüman ulus devletimizi kurmalıyız ve bunun üzerinden kendi kimliğimizi inşa etmeliyiz diyordu. Bu fikir Muhammed Ali Cinnah'ın işine geliyordu çünkü o da Hindistan'dan bağımsız bir Müslüman devlet kurmak istiyordu. İkbal, Mustafa Kemal'den de çok etkileniyordu. Çünkü ona göre bu ulus devlet, Müslüman ülke aynı zamanda bir cumhuriyet olmalıydı. Zira Asr-ı Saadet dönemi, Hulefa-i Raşidin devrinde zaten İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp meclise devredilmesi şeklinde görüyordu. Bu sistemde meclis artık imam hükmündedir. Ulemanın fikrinin üstündeki içtihat gücünün, imamlık makamından alınarak meclise verilmesi İkbal'e göre çok yeni bir icattır. Mustafa Kemal'i çok sevmesinin nedeni de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmesi ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir.

-Hangi konularda ayrı düşünüyorlardı?

Mustafa Kemal'in gelenekle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatindeydi. Bütün bu yenilikler geçmişle irtibat kesilmeden de yapılabilirdi. İkbal, Latînî (Latin alfabesi ile yazmak) ve lâdinîliğin kötü olduğunu düşünüyordu. Cemal Gürsel döneminde Türkiye'ye geldiğimde, konferans arasında öğrenciler bana İkbal'in bu sözünü hatırlattılar; "O, böyle ifade ettiği halde siz nasıl olur da Mustafa Kemal'i sevdiğini söylersiniz?" Onlara şu cevabı verdim: Güney Afrika Müslümanları 1933'te babama gelip uzun ömrü için dua ettiklerinde İkbal şöyle dedi: "Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Cinnah için dua edin." Babamın Mustafa Kemal'i sevdiğine bu nedenle eminim.

-İkbal'in en büyük amacı İslam ideallerini pratiğe aktaracak bir devlet kurmaktı. Vefatından 9 yıl sonra Pakistan vücut buldu. Peki, İkbal'in hayali ne kadar gerçekleşti?

İkbal'in düşüncesindeki Pakistan, modern bir İslam cumhuriyetiydi ve diğer Müslüman ülkelere de misal teşkil etmeliydi. Fakat bu başarılamadı. Kendimize, Pakistan İslam Cumhuriyeti diyoruz. Bir kere cumhuriyet değiliz, İslamî tarafımız yok ve Pakistan başlangıçta şimdiki gibi değildi; Bangladeş ile bölündü. Cinnah ve babamın getirdiği esas yenilik; hilafetin kaldırılmasından sonra kimliklerini kaybeden, birbirlerine sadece İslamiyet'le bağlı Hint Müslümanlarını, yeni bir ulus devleti çatısı altında birleştirmekti. Türkiye ise bu süreci farklı yaşadı. Türkiye'de aşağı yukarı tek bir dil, tek millet vardı. Cumhuriyet kurulduğunda sınırları belliydi. Etnik kültür hemen hemen birdi. Fakat Hindistan'da, yani bugünkü Pakistan'da durum farklıydı. Bir sürü etnik kimlik, dil, farklı mezhepler vardı. Zaten bunları bir araya getirmek zor olduğu için İkbal, bütün Müslümanları bir araya toplayacak bir devlet kurmak istedi. O dönemde buna karşı çıkanlar; diğer Müslüman ülkelerle de buluşalım dediklerinde Cinnah, "Devleti kurduktan sonra asıl amacımız genişlemektir." der.

-Muhammed İkbal'in devletinin özellikleri ne olacaktı peki?

Onun zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı ki bunların İslamiyet'in özünde var olduğu görüşündeydi. Reform yapmıyorum, İslamiyet'i orijinaline çeviriyorum derdi. Hatta laiklik bile İslam'ın özünde vardı ona göre; çünkü İslamiyet herkese eşit muameleyi şart koşuyordu. Muhammed İkbal'in temel sorusu 'Modernite ve İslam'ı nasıl bir araya getirebiliriz?' idi. Bu soruya cevap aradı hep. Muhammed Ali Cinnah çok dindar bir insan değildi ve derin fikirleri yoktu. Onun temel meseleleri şunlardı: Demokrasi, insan hakları, eşitlik. Ya da 'Hukukun üstünlüğü İslamiyet'le bağdaşır mı?' Bir hukukçu olarak diyebilirim ki: Medine Misakı örneği önemli. Bu yazılı bir anayasa ve içinde bütün insan hakları korunmuş. Bir kitap çalışmamda Kur'an'daki bütün insan hakları maddelerini çıkarttım. Bana kalırsa bu, İslam'da hukukun üstünlüğünün kanıtıdır ve Peygamber bile buna tabiidir.

ASIL MUHAFAZAKÂRLAR, DARBECİLER

-Örnek verebilir misiniz?


Mesela Hz. Ömer… Bir deveyi nereden buldun dediklerinde, açıklama yapmak zorunda. Ben de babamın belirttiği gibi Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidîn zamanında aslında İslamiyet'in bir cumhuriyet olduğuna ve Emevilerden sonra sultanlığa geçildiğine inanıyorum. İkbal'in devletinin modern Batı devletinden en büyük farkı, içtihadın gücü idi. Bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olduğunu düşünüyordu. Bunu daha ileri götürüp; kadının yerine vurgu yapıyordu. Cahiliye döneminde kadınlar toprağa gömüldüğü halde Hz. Muhammed (s.a.v.) kadınlara o güne kadar görülmemiş bir konum vermiştir. İkbal'e göre baki olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) kadınları diğer kültürlere nazaran daha ön saflarda konumlandırmasıdır. Bu durumda eğer Batı medeniyeti kadını toplumsal hayatta ön plana çıkardıysa biz daha da öne çıkarmalıyız.

-En çok da bu konuda eleştirildi…

Doğru, çünkü ulema bunların dogma olduğunu iddia ediyor ve değişimine karşı çıkıyordu. Muhammed İkbal, Müslümanları üçe ayırıyordu: Modernist, gelenekçi; bunların kafasında zaman statiktir, değişikliklere karşıdırlar. Bir de popüler Müslümanlar var. Müslümanların büyük kısmı popüler, avam ve eğitimsizdir. Çoğu zaman başlarına gelecek adamı bile seçemezler. Esasında popüler Müslümanların tavırları belirleyicidir. Bunlar bazen muhafazakârlardan bazen de reformistlerden yana tavır koyarlar. Bu çoğunluğun yalpalamaları istikamette de belirleyicidir. İkbal'in devletinde sürekli reform yapılır. Ona göre İslam da ikiye ayrılır: İbadet kısmı ki bu kalıcıdır, mesela namazı kimse değiştiremez. Fakat muamelat; örfî kısım her zaman değişime açıktır. Pakistan'ı da reformcu bir model devlet olarak tasarlamıştı. Diğer İslam devletlerinin de örnek alacağı bir devletti bu fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi.

-Neden bir türlü bu ideal gerçekleşemedi?

Bu Türkiye ve Pakistan'ın ortak trajedisidir. Amaçladığımız yere gelemedik. Arzu ettiğimiz reformlardan çok geriye düştük. İki ülke de on yılda bir darbelere, müdahalelere maruz kalıyor. Pakistan'da Cinnah'ın düşüncelerini korudukları gerekçesiyle yapılıyor bu müdahaleler. Türkiye'de ise Mustafa Kemal'in görüşlerini sözde koruduklarını iddia ederek darbeleri yapıyorlar. Oysa alakası yok. Asıl muhafazakârlar darbeleri yapanlar. Reformcuların izinden gittiğimiz için ikide bir müdahale ediyorlar.

-İkbal fikirlerinde, modernitenin olumlu yanlarının alınmasına fakat İslam'ın özünün her daim korunmasına vurgu yaptı. Artık Müslüman toplumlar moderniteyle iç içe yaşıyor. Bu olumlu bir yöne evrilebilir mi?

İkbal'in ana düşüncesinde zaten amel, hareket var. Allah'ın insan üzerindeki emeli de kâinata hâkim olmasıdır. İkbal'e göre Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattı ve bu nedenle kâinat üzerinde hükmetmesine taraf. Batı icadı tekniklerin aslında Müslümanlar tarafından yapılması İkbal'in daha çok hoşuna giderdi. Cemaleddin Afgani, El Ezher Üniversitesi'ni ziyaretinde, suni ışıkta Kur'an öğretildiğini görür. "Siz ampul ışığında Kur'an öğretiyorsunuz ama ampul yapmayı öğretebiliyor musunuz?" der. İslam dünyasında bu durum artık çok tabii görülüyor; Batı bir şeyler yapar biz de bunları satın alırız. İkbal yaşasaydı 'biz bunu yapmalıyız' derdi. Modern bilimin kurucusunun İslamiyet olduğuna inanıyordu. Modernite aslında İslamiyet'in dâhliyle ortaya çıkmıştır. Yunanca eserlerden değil Arapça metinlerin Latinceye çevrilmesi neticesinde Rönesans gerçekleşmiştir. Rönesans İslam kaynaklıdır. Matematik, felsefe, tıp gibi farklı alanlarda İslam dünyası pek çok âlim çıkarmıştır, bunlara nazire yazanlar Batı dünyasının büyük âlimleri olmuştur. Dolayısıyla modernitenin kurulmasında İslamiyet'in etkisi büyüktür.

ÇİNLİLER KORELİLER YAPIYOR, BİZ YAPAMIYORUZ

-Peki, kırılma ne zaman yaşandı?


Ne zaman ki bizim ilmiye sınıfı karanlığa gömüldü, saçmalamaya, kitap yakmaya başladı o zaman rotamız değişti. Vahiyle rasyonaliteyi uzlaştırma çabasını küfür olarak gördüler. 1258'de Moğollar Bağdat'a girdiğinde 50 bin kitap yaktılar ama bizim Müslümanların yaktığı kitaplar yanında hiçtir bu. Modernite; kitapları, kaynakları, fikirleri ve her türlü inkişafıyla İslamiyet'ten ödünç alındığı için artık bizim bu emaneti onlardan geri almamız lazım. Bunu, Batılıları da moderniteden mahrum etmeden yapmalıyız. Çinliler, Koreliler bunu başarıyor ama bizler yapamıyoruz.

-Batıda İslam'a ciddi bir ilgi artışı var. Muhammed İkbal'in idealindeki Müslüman topluluğun Batı'dan çıkma ihtimali nedir?

Bilmiyorum fakat İslam'a merakın nedeni materyalizmin manevi boşluğu dolduramaması. İnsanlar İslam'ı merak ediyor, aslında bu merak beraberinde korkuyu getiriyor. Fakat İslam fobisi geçici bir şey. İslamiyet'in gerçeklerini öğrendikçe insanlar bu korkularını aşacaktır. -İslam coğrafyasının bugünkü manzarası karşısında İslam ülkeleri ve de aydınları nasıl bir tavır geliştirmeli?

Kesinlikle birleştirici olmalı. Eğer bu sağlanamazsa İslam kültürü de aynı Bağdat'taki gibi yıkılacaktır. Moğolların istilasında Şii devleti Harzemşahlar saldırıya uğradıklarında Abbasilerden yardım ister. Abbasi uleması toplanır ve yardım etmeme kararı alır, sırf Harzemşahlar Şii olduğu için. Sonuçta Cengiz Han yönetimindeki Moğollar Harzemşah İmparatorluğu'nu ezip geçer, oğlu ise Abbasileri talan eder. Özetle birliğin olmadığı yerde kültürün yaşaması imkânsızdır. Sünniler ve Şiiler nasıl bir araya getirilebilir konusunun tartışıldığı bir konferans yapıldı geçtiğimiz yıllarda. Toplantıya tepkisel bir tavır gösterip gitmedim. Çünkü aslında bütün Arap dünyası kendi krallıklarının düşmesinden korkuyor. Suriye'nin adı cumhuriyet ama krallık gibi bir şey. Ürdün, Suudi Arabistan kraliyet. Bütün bunlar Şii-Sünni çatışmasıyla devletlerinin bölüneceği ve kendi kraliyetlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Pakistan, nükleer bomba yapıyor adını 'İslami bomba' veriyor. İran bir bomba yapıyor, adını 'Şii bomba' koyacak. Aslında bu Batılı bir isimlendirme, onlar da İran'ın bombasına 'Şii bomba' diyor. Hâlbuki bomba bombadır, dini olmaz. Birinin üzerine atıyor musun, atmıyor musun? Mevzu budur. Bununla beraber eğer Muhammed İkbal hayatta olsaydı nükleer bombaya hiçbir tepki göstermez, aksine onu desteklerdi. Çünkü hem bir müdafaadır hem de insan çıkarına kullanıldığı için beis görmezdi.

MEVLÂNÂ SUFİ DEĞİLDİ

-Türkiye'ye Mevlânâ Sempozyumu'nun konuğu olarak geldiniz. Muhammed İkbal Mevlânâ'nın mürşidi olduğunu söylüyordu.


Mevlânâ yıldönümünü Türk devletinin kutlamasını çok manidar buluyorum. Sufizm aslında statükoyu, var olan durumu kabul eden gelenekçi bir şey. Aynı zamanda sufilik çok şahsidir, bir ideoloji ya da düşünce değildir. Kişisel bir tecrübedir. Okyanusta katre olmak, fena fillahtır. Hâlbuki İkbal, hôdî olduğunu iddia ediyordu. Bu, sufiliğin tam tersi bir düşünce. Kendi içine okyanusu, Allah'ı davet etmek. İkbal sürekli harekete vurgu yapardı, Sufizm ise bunun tam tersi; zamanı dahi statik algılayan bir düşünce. Esasında Mevlânâ Celaleddin Rumi de sufi değildi, o nedenle Muhammed İkbal kendisinin mürşidi olduğunu iddia ederdi. "Sen İslam'ı kendi zamanında yanlışa düşmekten korudun, ben de İslam'ı benim zamanımda yanlışa düşmekten korudum." diye Rumi'ye atfettiği bir beyti de var.



( Kaynak : Aksiyon Dergisi )

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages