Hayatım boyunca babamın gölgesinden çıkamadım Muhammed İkbal'in hukukçu, yazar, fikir adamı oğlu Cavit İkbal, Aksiyon'a babasının görüşleri, İslam dünyasının geçmişten günümüze durumu ve modernleşme ile alakalı önemli açıklamalar yaptı. |
|
Cavit İkbal (Javid Iqbal), İslam dünyasında modernist ekolün önde gelen
temsilcilerinden biri. Fikirlerinin büyük bir kısmı ona babasından
miras. "Babam büyük bir ağaçtı, ben ise ancak onun gölgesinde bir filiz
olabildim." diyen Dr. Cavit İkbal, ömrü boyunca o büyük ağacın
gölgesinden çıkabilmek için çabalamış. Fakat bu çok da kolay olmamış.
Zira İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli şair, düşünür ve
filozoflardan biri Muhammed İkbal. Cavit İkbal, siyaset felsefesi ve
babası gibi hukuk alanında farklı ülkelerde eğitim görmüş. Pakistan'ın
yüksek mahkemelerinde yıllarca görev yapmış, fikirlerini kaleme aldığı
çok sayıda eseri var. 83 yaşındaki Cavit İkbal, emekliliğinin ardından
vaktini daha çok uluslararası konferanslara ve yazdığı kitaplara
ayırmış. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Konya'da gerçekleşen
'Mevlânâ Sempozyumu'nun konuklarından biriydi. Kendisiyle bize ayırdığı
geniş zaman içerisinde babasından, fikirlerinin bugüne intikalinden ve
İslam dünyasının bugünkü hal-i pür melalinden konuştuk.
-İlk olarak bize Muhammed İkbal'den bahsedebilir misiniz? Nasıl bir baba oğul ilişkiniz vardı?
Ben 14 yaşındayken vefat etti babam. Onunla çok vakit geçiremedim.
Babamla ilişkim, benim çocuklarımla olandan çok farklıydı. O, çok sert
bir babaydı. Mesela erken yatmamızı isterdi, çok para harcamamıza, her
istediğimizi satın almamıza izin vermezdi. Hava karardıktan sonra
dışarı çıkmamız yasaktı. Yer yatağında yatmayı mecbur kılmıştı.
Muhammed İkbal, çok büyük bir ağaçtı. Ben o ağacın gölgesindeki bir
filiz olarak kaldım hep. Onun büyük gölgesinden çıkmak ve güneşten
doğrudan istifade etmek için çok çalıştım ama bu zordu. Gayretlerimin
sonucunda Pakistan'da hukukta varabileceğim en yüksek noktaya, anayasa
mahkemesi başına kadar geldim. Yazarlıkta da aynı şekilde çok çaba sarf
ettim ve Pakistan'da önemli ödüller aldım. Özellikle iki kitabımla
anılıyorum. Bunlardan biri babamın bir kitabı üzerine. Onun yeni
nesilden beklentilerini bir nevi revize ettim.
-Babanızın Cavitname kitabını size atfettiğini biliyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
Aslına bakarsanız kitabı doğrudan bana atfetmedi. Cavit'in manası
'sonsuzluk' demek. Onun amacı benim adım ve şahsiyetim üzerinden
gençliğe, sonsuzluğa bir mesaj bırakabilmekti. Kitapta, ebediyete
gidecek Müslüman nesillere bir gönderme yapıyor. Cavitname,
Miraçname'nin modern bir versiyonudur aslında. Miraçname ise Hz.
Muhammed'in (s.a.v.) miraca çıkmasını anlatan bir edebiyat türü.
Pakistan'da İkbal'in bu kitabında Dante'yi taklit ettiğine dair
tartışmalar çıkmıştı. Hâlbuki Dante, Miraçname'lerden esinlenerek İlahi
Komedya'yı yazmıştır. Cavitname'de de Mevlânâ ile birlikte bir şairin
ulvi yolculuğu, yedi cenneti geçişi ve bu süreçteki tanıklıkları
anlatılıyor.
-Muhammed İkbal'in eserlerinde temel olarak
yeni bir Müslüman toplumu idealini görüyoruz. Onu bu konuda düşünmeye
sevk eden neydi?
Hilafetin kaldırılması en fazla Güneydoğu
Asya Müslümanlarını vurdu. Oradakiler diğer Müslüman topluluklardan
izole yaşıyordu ve kimliklerini halifeye bağlılıkları veriyordu. Ne
zaman ki hilafet kaldırıldı, oradaki Müslümanlar çatışmaya girdi ve
dinî kimliklerinden uzak düştü. Bu noktada İkbal, artık Müslüman ulus
devletimizi kurmalıyız ve bunun üzerinden kendi kimliğimizi inşa
etmeliyiz diyordu. Bu fikir Muhammed Ali Cinnah'ın işine geliyordu
çünkü o da Hindistan'dan bağımsız bir Müslüman devlet kurmak istiyordu.
İkbal, Mustafa Kemal'den de çok etkileniyordu. Çünkü ona göre bu ulus
devlet, Müslüman ülke aynı zamanda bir cumhuriyet olmalıydı. Zira Asr-ı
Saadet dönemi, Hulefa-i Raşidin devrinde zaten İslam devleti bir
cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimi, içtihat gücünün
halifeden alınıp meclise devredilmesi şeklinde görüyordu. Bu sistemde
meclis artık imam hükmündedir. Ulemanın fikrinin üstündeki içtihat
gücünün, imamlık makamından alınarak meclise verilmesi İkbal'e göre çok
yeni bir icattır. Mustafa Kemal'i çok sevmesinin nedeni de budur. Fakat
büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmesi ne kadar
doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir.
-Hangi konularda ayrı düşünüyorlardı?
Mustafa Kemal'in gelenekle bağlarını gereksiz yere kopardığı
kanaatindeydi. Bütün bu yenilikler geçmişle irtibat kesilmeden de
yapılabilirdi. İkbal, Latînî (Latin alfabesi ile yazmak) ve lâdinîliğin
kötü olduğunu düşünüyordu. Cemal Gürsel döneminde Türkiye'ye
geldiğimde, konferans arasında öğrenciler bana İkbal'in bu sözünü
hatırlattılar; "O, böyle ifade ettiği halde siz nasıl olur da Mustafa
Kemal'i sevdiğini söylersiniz?" Onlara şu cevabı verdim: Güney Afrika
Müslümanları 1933'te babama gelip uzun ömrü için dua ettiklerinde İkbal
şöyle dedi: "Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa
Kemal ve Cinnah için dua edin." Babamın Mustafa Kemal'i sevdiğine bu
nedenle eminim.
-İkbal'in en büyük amacı İslam ideallerini
pratiğe aktaracak bir devlet kurmaktı. Vefatından 9 yıl sonra Pakistan
vücut buldu. Peki, İkbal'in hayali ne kadar gerçekleşti?
İkbal'in düşüncesindeki Pakistan, modern bir İslam cumhuriyetiydi ve
diğer Müslüman ülkelere de misal teşkil etmeliydi. Fakat bu
başarılamadı. Kendimize, Pakistan İslam Cumhuriyeti diyoruz. Bir kere
cumhuriyet değiliz, İslamî tarafımız yok ve Pakistan başlangıçta
şimdiki gibi değildi; Bangladeş ile bölündü. Cinnah ve babamın
getirdiği esas yenilik; hilafetin kaldırılmasından sonra kimliklerini
kaybeden, birbirlerine sadece İslamiyet'le bağlı Hint Müslümanlarını,
yeni bir ulus devleti çatısı altında birleştirmekti. Türkiye ise bu
süreci farklı yaşadı. Türkiye'de aşağı yukarı tek bir dil, tek millet
vardı. Cumhuriyet kurulduğunda sınırları belliydi. Etnik kültür hemen
hemen birdi. Fakat Hindistan'da, yani bugünkü Pakistan'da durum
farklıydı. Bir sürü etnik kimlik, dil, farklı mezhepler vardı. Zaten
bunları bir araya getirmek zor olduğu için İkbal, bütün Müslümanları
bir araya toplayacak bir devlet kurmak istedi. O dönemde buna karşı
çıkanlar; diğer Müslüman ülkelerle de buluşalım dediklerinde Cinnah,
"Devleti kurduktan sonra asıl amacımız genişlemektir." der.
-Muhammed İkbal'in devletinin özellikleri ne olacaktı peki?
Onun zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti
altına alınmalıydı ki bunların İslamiyet'in özünde var olduğu
görüşündeydi. Reform yapmıyorum, İslamiyet'i orijinaline çeviriyorum
derdi. Hatta laiklik bile İslam'ın özünde vardı ona göre; çünkü
İslamiyet herkese eşit muameleyi şart koşuyordu. Muhammed İkbal'in
temel sorusu 'Modernite ve İslam'ı nasıl bir araya getirebiliriz?' idi.
Bu soruya cevap aradı hep. Muhammed Ali Cinnah çok dindar bir insan
değildi ve derin fikirleri yoktu. Onun temel meseleleri şunlardı:
Demokrasi, insan hakları, eşitlik. Ya da 'Hukukun üstünlüğü
İslamiyet'le bağdaşır mı?' Bir hukukçu olarak diyebilirim ki: Medine
Misakı örneği önemli. Bu yazılı bir anayasa ve içinde bütün insan
hakları korunmuş. Bir kitap çalışmamda Kur'an'daki bütün insan hakları
maddelerini çıkarttım. Bana kalırsa bu, İslam'da hukukun üstünlüğünün
kanıtıdır ve Peygamber bile buna tabiidir.
ASIL MUHAFAZAKÂRLAR, DARBECİLER
-Örnek verebilir misiniz?
Mesela Hz. Ömer… Bir deveyi
nereden buldun dediklerinde, açıklama yapmak zorunda. Ben de babamın
belirttiği gibi Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidîn zamanında aslında
İslamiyet'in bir cumhuriyet olduğuna ve Emevilerden sonra sultanlığa
geçildiğine inanıyorum. İkbal'in devletinin modern Batı devletinden en
büyük farkı, içtihadın gücü idi. Bütün örfî hukukun içtihatla değişime
tâbi olduğunu düşünüyordu. Bunu daha ileri götürüp; kadının yerine
vurgu yapıyordu. Cahiliye döneminde kadınlar toprağa gömüldüğü halde
Hz. Muhammed (s.a.v.) kadınlara o güne kadar görülmemiş bir konum
vermiştir. İkbal'e göre baki olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) kadınları
diğer kültürlere nazaran daha ön saflarda konumlandırmasıdır. Bu
durumda eğer Batı medeniyeti kadını toplumsal hayatta ön plana
çıkardıysa biz daha da öne çıkarmalıyız.
-En çok da bu konuda eleştirildi…
Doğru, çünkü ulema bunların dogma olduğunu iddia ediyor ve değişimine
karşı çıkıyordu. Muhammed İkbal, Müslümanları üçe ayırıyordu:
Modernist, gelenekçi; bunların kafasında zaman statiktir,
değişikliklere karşıdırlar. Bir de popüler Müslümanlar var.
Müslümanların büyük kısmı popüler, avam ve eğitimsizdir. Çoğu zaman
başlarına gelecek adamı bile seçemezler. Esasında popüler Müslümanların
tavırları belirleyicidir. Bunlar bazen muhafazakârlardan bazen de
reformistlerden yana tavır koyarlar. Bu çoğunluğun yalpalamaları
istikamette de belirleyicidir. İkbal'in devletinde sürekli reform
yapılır. Ona göre İslam da ikiye ayrılır: İbadet kısmı ki bu kalıcıdır,
mesela namazı kimse değiştiremez. Fakat muamelat; örfî kısım her zaman
değişime açıktır. Pakistan'ı da reformcu bir model devlet olarak
tasarlamıştı. Diğer İslam devletlerinin de örnek alacağı bir devletti
bu fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi.
-Neden bir türlü bu ideal gerçekleşemedi?
Bu Türkiye ve Pakistan'ın ortak trajedisidir. Amaçladığımız yere
gelemedik. Arzu ettiğimiz reformlardan çok geriye düştük. İki ülke de
on yılda bir darbelere, müdahalelere maruz kalıyor. Pakistan'da
Cinnah'ın düşüncelerini korudukları gerekçesiyle yapılıyor bu
müdahaleler. Türkiye'de ise Mustafa Kemal'in görüşlerini sözde
koruduklarını iddia ederek darbeleri yapıyorlar. Oysa alakası yok. Asıl
muhafazakârlar darbeleri yapanlar. Reformcuların izinden gittiğimiz
için ikide bir müdahale ediyorlar.
-İkbal fikirlerinde,
modernitenin olumlu yanlarının alınmasına fakat İslam'ın özünün her
daim korunmasına vurgu yaptı. Artık Müslüman toplumlar moderniteyle iç
içe yaşıyor. Bu olumlu bir yöne evrilebilir mi?
İkbal'in
ana düşüncesinde zaten amel, hareket var. Allah'ın insan üzerindeki
emeli de kâinata hâkim olmasıdır. İkbal'e göre Allah insanı eşref-i
mahlûkat olarak yarattı ve bu nedenle kâinat üzerinde hükmetmesine
taraf. Batı icadı tekniklerin aslında Müslümanlar tarafından yapılması
İkbal'in daha çok hoşuna giderdi. Cemaleddin Afgani, El Ezher
Üniversitesi'ni ziyaretinde, suni ışıkta Kur'an öğretildiğini görür.
"Siz ampul ışığında Kur'an öğretiyorsunuz ama ampul yapmayı
öğretebiliyor musunuz?" der. İslam dünyasında bu durum artık çok tabii
görülüyor; Batı bir şeyler yapar biz de bunları satın alırız. İkbal
yaşasaydı 'biz bunu yapmalıyız' derdi. Modern bilimin kurucusunun
İslamiyet olduğuna inanıyordu. Modernite aslında İslamiyet'in dâhliyle
ortaya çıkmıştır. Yunanca eserlerden değil Arapça metinlerin Latinceye
çevrilmesi neticesinde Rönesans gerçekleşmiştir. Rönesans İslam
kaynaklıdır. Matematik, felsefe, tıp gibi farklı alanlarda İslam
dünyası pek çok âlim çıkarmıştır, bunlara nazire yazanlar Batı
dünyasının büyük âlimleri olmuştur. Dolayısıyla modernitenin
kurulmasında İslamiyet'in etkisi büyüktür.
ÇİNLİLER KORELİLER YAPIYOR, BİZ YAPAMIYORUZ
-Peki, kırılma ne zaman yaşandı?
Ne zaman ki bizim
ilmiye sınıfı karanlığa gömüldü, saçmalamaya, kitap yakmaya başladı o
zaman rotamız değişti. Vahiyle rasyonaliteyi uzlaştırma çabasını küfür
olarak gördüler. 1258'de Moğollar Bağdat'a girdiğinde 50 bin kitap
yaktılar ama bizim Müslümanların yaktığı kitaplar yanında hiçtir bu.
Modernite; kitapları, kaynakları, fikirleri ve her türlü inkişafıyla
İslamiyet'ten ödünç alındığı için artık bizim bu emaneti onlardan geri
almamız lazım. Bunu, Batılıları da moderniteden mahrum etmeden
yapmalıyız. Çinliler, Koreliler bunu başarıyor ama bizler yapamıyoruz.
-Batıda İslam'a ciddi bir ilgi artışı var. Muhammed İkbal'in idealindeki Müslüman topluluğun Batı'dan çıkma ihtimali nedir?
Bilmiyorum fakat İslam'a merakın nedeni materyalizmin manevi boşluğu
dolduramaması. İnsanlar İslam'ı merak ediyor, aslında bu merak
beraberinde korkuyu getiriyor. Fakat İslam fobisi geçici bir şey.
İslamiyet'in gerçeklerini öğrendikçe insanlar bu korkularını aşacaktır.
-İslam coğrafyasının bugünkü manzarası karşısında İslam ülkeleri ve de
aydınları nasıl bir tavır geliştirmeli?
Kesinlikle
birleştirici olmalı. Eğer bu sağlanamazsa İslam kültürü de aynı
Bağdat'taki gibi yıkılacaktır. Moğolların istilasında Şii devleti
Harzemşahlar saldırıya uğradıklarında Abbasilerden yardım ister. Abbasi
uleması toplanır ve yardım etmeme kararı alır, sırf Harzemşahlar Şii
olduğu için. Sonuçta Cengiz Han yönetimindeki Moğollar Harzemşah
İmparatorluğu'nu ezip geçer, oğlu ise Abbasileri talan eder. Özetle
birliğin olmadığı yerde kültürün yaşaması imkânsızdır. Sünniler ve
Şiiler nasıl bir araya getirilebilir konusunun tartışıldığı bir
konferans yapıldı geçtiğimiz yıllarda. Toplantıya tepkisel bir tavır
gösterip gitmedim. Çünkü aslında bütün Arap dünyası kendi
krallıklarının düşmesinden korkuyor. Suriye'nin adı cumhuriyet ama
krallık gibi bir şey. Ürdün, Suudi Arabistan kraliyet. Bütün bunlar
Şii-Sünni çatışmasıyla devletlerinin bölüneceği ve kendi
kraliyetlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Pakistan, nükleer bomba
yapıyor adını 'İslami bomba' veriyor. İran bir bomba yapıyor, adını
'Şii bomba' koyacak. Aslında bu Batılı bir isimlendirme, onlar da
İran'ın bombasına 'Şii bomba' diyor. Hâlbuki bomba bombadır, dini
olmaz. Birinin üzerine atıyor musun, atmıyor musun? Mevzu budur.
Bununla beraber eğer Muhammed İkbal hayatta olsaydı nükleer bombaya
hiçbir tepki göstermez, aksine onu desteklerdi. Çünkü hem bir
müdafaadır hem de insan çıkarına kullanıldığı için beis görmezdi.
MEVLÂNÂ SUFİ DEĞİLDİ
-Türkiye'ye Mevlânâ Sempozyumu'nun konuğu olarak geldiniz. Muhammed İkbal Mevlânâ'nın mürşidi olduğunu söylüyordu.
Mevlânâ yıldönümünü Türk devletinin kutlamasını çok manidar buluyorum.
Sufizm aslında statükoyu, var olan durumu kabul eden gelenekçi bir şey.
Aynı zamanda sufilik çok şahsidir, bir ideoloji ya da düşünce değildir.
Kişisel bir tecrübedir. Okyanusta katre olmak, fena fillahtır. Hâlbuki
İkbal, hôdî olduğunu iddia ediyordu. Bu, sufiliğin tam tersi bir
düşünce. Kendi içine okyanusu, Allah'ı davet etmek. İkbal sürekli
harekete vurgu yapardı, Sufizm ise bunun tam tersi; zamanı dahi statik
algılayan bir düşünce. Esasında Mevlânâ Celaleddin Rumi de sufi
değildi, o nedenle Muhammed İkbal kendisinin mürşidi olduğunu iddia
ederdi. "Sen İslam'ı kendi zamanında yanlışa düşmekten korudun, ben de
İslam'ı benim zamanımda yanlışa düşmekten korudum." diye Rumi'ye
atfettiği bir beyti de var.
( Kaynak : Aksiyon Dergisi )