"NEDEN CANTAMI ALDIN OGRETMENIMM!!!" DIYEMEDIM... GERCEK YASANMIS HIKAYEM.

2 views
Skip to first unread message

Mr Can AKIN

unread,
Nov 25, 2007, 9:31:45 AM11/25/07
to mr.mikado...@gmail.com

BALIKESİRDE BAZİ ECE AMCA VE BEN

 

BÖLÜM 2

 

"NEDEN ÇANTAMI ALDIM ÖĞRETMENİM... DİYEMEDİM.."

 

 

Sınıfa vardığımda öğretmenimin yine erken bir vakitte geldiğini ve beni beklediğini gördüm.

"Nerede kaldın Can. İyi misin?" dedi. O da benim erken gelmeme alışmıştı. Ben de nefes nefese bir sesle;

"Geldim öğretmenim. Yolda asker ağabeyler ile sohbet ettik. Onlar okuma yazma bilmediği için benim renkli hikaye kitaplarımı uzun, uzun incelediler ve çok hoşlarına gitti. On beş kişiydiler. Yazıları, resimlere bakarak okumaya çalıştılar ama yapamadılar. Bazı askerlerin gözlerinin dolduğunu gördüm. Benim görmemem için hemen yanımdan uzaklaştılar. "

Elimdeki kitapları sırama yerleştirdim ve anlatmaya devam ettim.

"Dönüşte onlara hikaye kitabını okumak için söz verdim. Bu gün beş dakika erken çıkabilir miyim öğretmenim?" dedim.

Öğretmen soran gözlerle bana baktı. Ben de heyecanla anlatmaya devam ettim;

"Çünkü hikayeyi okurken yavaş okumamı isteyecekler. Ve hikayenin tadını çıkarmak için çok soru soracaklar.  Bildiğiniz gibi eve geç gidersem babam kızar." diye boynumu büküp öğretmenime yalvaran gözlerle baktım.

 

Öğretmenimde şefkatle başımı okşayarak bana;

"Endişelenme. Bu gün öğretmenler toplantısı var hepinizi erken çıkaracağım." dedi. Çok sevinmiştim. Askerlere onlar için seçtiğim ve benim okumaktan büyük bir sevinç duyduğum Çanakkale Geçilmez kitabını okuyabilecektim.

 

Hem de benden istedikleri kadar çok okuyabilirdim. Ne kadar güzel bir şeydi okumak. İlk defa okuma yazma öğrendikten sonra okumanın sevincini içimde hissettim. Başka birilerinin asla ve asla okuyamayacakları ve bilemeyecekleri bir şeyi onlar için okuyacak ve onlara aktaracaktım. Kendimle gurur duydum. Okumayı ve daha, daha çok okumayı ve her şeyi okumayı istiyordum. Orada, o dakikada kendime bir söz verdim.

 

Kendim için ve başkaları için okuyacaktım.

 

Tıpkı Ece Amca gibi bir yerlerde, insanlara doğruyu ve insan onuruna yakışır bir şekilde var olmasına yardımcı olacaktım. Bu gün kitap okuyor olabilirdim ama yarın kim bilir onlara nasıl bir yardımım dokunacaktı. Okuyamayanlar için, başaramayanlar için de başarmak zorundaydım. Artık bu dünyada tek kendim için değil, diğerleri için de yaşayacak, öğrenecek, başaracak ve doğru yolda olacaktım. Diğerlerine bildiklerimi ve sahip olduklarımı aktarabilmek için.

 

Sabahçı olduğumuz için ilk üç dersimiz çabucak bitmişti.

Öğretmenim;

"Ders bitti. Çıkabilirsiniz çocuklar" dedi.

 

Hemen çantamı kaptım ve tam kapıdan çıkmak üzereydim ki, öğretmenimin bana seslendiğini duydum.

"Can oğlum çantan bu gün ağır, istersen çantanı eve götürme. Yarın nasılsa tekrar geleceksin. Hem ödevinde yok. Burada kalsın. Yarın alırsın. Bu gün biraz hasta gibisin "dedi.

Şefkatli bir anne sevgisiyle başımı okşayarak çantamı sırtımdan aldı.

 

Öğretmenime hiçbir şey diyememiştim. Onun beni düşünmesi sevgiyle başımı okşaması beni çok derinden sarsmıştı. Adeta donup kalmış ne çantamı ne de onu eve götürmediğim için başıma gelecekleri düşünebilmiştim.

 

İçinden hayal meyal "Çanakkale Geçilmez" kitabını aldım. Öğretmen onu ne yapacaksın diye sorduğunda;

"Askerler kitabı okumam için beni bekliyor. İyi günler öğretmenim." diyerek sınıftan çıktığımı hatırlıyorum.

 

Gürültülü şehrin caddelerinden hızla geçtim. Birileri arkamdan seslendi ama ben bakmadım. Elimde kitabım ile koşarak askerlerin oraya varmaya çalışıyordum.

 

Nihayet uzaktan askeri bölgenin başladığını gösteren tabelaları gördüm. Çok az kalmıştı. Biraz sonra orada olurdum.

 

Öğlen saatlerinde askerlerin yanına ulaştığımda, tel örgülerin arkasındaki yerde top oynuyorlardı.  Birkaç asker ise elinde silahlarla nöbet devriyesinde oldukları için ileri geri dolaşıyordu. Beni görünce, nöbetçi askerlerin dışında olanlar hemen koşarak yanıma geldiler. İki kişi telden benim tarafıma zıpladı. Ve beni telin diğer tarafına geçirdi. Hepsi çok heyecanlıydı. Sabahtan beri beni beklediklerini görebiliyordum. Yüzlerinde kocaman bir aydınlık vardı.

 

Orada bir yerlere oturduk. Elimdeki renkli kitabı açtım. Herkes merakla gözlerini kitabın içine çevirdi. Bir Mehmetciğin, Çanakkale Savaşı'nda nasıl savaştığını ve yaralı bir düşman askerini sırtında taşıyarak kurtarışını anlatan, Çanakkale Geçilmez öyküsünü okumaya başladım.

 

Ve kitabı okuduktan sonra duygulanarak yazdığım şiiri de onlara okudum

 

 

 

Çanakkale Şehitleri

 

Kaybolmuş bir geçmişten gelip

Bilinmez bir geleceğe gidenler

Kalplerinde vatan sevgisiyle

Canlarını vatana verenler

 

Şehit olmak için doğanlar

Ve kanlarını toprağa serenler

İsimleri unutulmuş

Ey isimsiz kahramanlar

 

Her birinizde vatanın

Bir parçası özgürleşiyor.

Bağımsızlık kaderimiz

Alın yazımız oluyor.

 

Sizin vatana can verdikçe

Biz ilelebet can buluyoruz..

Kader bir kez daha yazılır

Sizin gibi vatan evladının ellerinde

 

 

 

Her mısrada asker ağabeylerimin yüzü biraz daha hüzünlendi. Biraz daha omuzlarına ağırlık çöker gibiydi. Çanakkale Şehitleri şiirimi bitirdiğimde ayağa kalkarak beni alkışladılar.

Çok heyecanlandım. Ben de onlarla beraber sevinçten ve takdir edildiğim için çok duygulandım. Kendimle gurur duydum.

 

        Kitap okumayı bitirdiğimde her birinin bir köşede hüzünle kendi yaşamına ve bana baktıklarını gördüm. Beni yaşamlarında bir daha asla unutamayacakları bir yere yerleştirdiklerini o an anlamıştım.

Beni asla unutmayacaklardı.

Hatta beni çocuklarına ve torunlarına bile anlatacaklardı. Şiirimle onların kanına işlemiştim. Balıkesir memur şehri ve askeriyenin yerleşim alanı olduğu için buraya bir sene için de binlerce insan gelip giderdi. Ve ben her dört ayda bir buradaki asker ağabeylerin değiştiğini görmüştüm.

Birden içimde belli belirsiz bir sevinç kabardı. Ben yalnız değildim. Şiirimle, insanlara olan saygımla ve küçük bir çocuğun iyi niyetiyle herkesle iletişim içindeydim. Ve ben büyüdüğümde on binlerce can dostum olacaktı. Beni, hikayemi ve şiirimi çocuklarına ve torunlarına anlatacaklardı. Çünkü benimle ağlayıp benimle gülmüşlerdi. Onlar, çocuklarının yerine bana ilgi göstermişlerdi. Yaşadığım acıları, çaresizliği görerek beni sonsuz zamanın kısa bir anında bile olsa sevgileri, bilgileri, ilgileriyle büyütmeye çalışmışlardı.

 

Ve günü geldiğinde bu güzel dostlukların her birini tek tek yaşadım. Mesleğim nedeniyle Türkiye'nin içinde ve yurtdışındaki gezilerimde can dostlarıma ve onların çocuklarına rastladım. Veya onlar gelip ısrarla beni buldular. Beni, babalarını veya dedelerini etkilemiş ve onların gönlünde yer etmiş dostu olarak tanımak istediler.

Çünkü askerlik bitip memleketlerine geri döndüklerinde ve onlar asker anılarını; arkadaşlarına, çocuklarına, çevrelerine anlattıklarında, o anıların içinde bir parçada ben vardım.

Ve onlarda sadece can dostluğunun nasıl bir şey olduğun; bir Çanakkale şiirinin paylaşımının derinliğinde ve manasında kaybolmak ve hissetmek istediler.

Her zaman can dostlarım beni ve ben de onları buldum.

 

Asker ağabeylerime sessizce baktım

       "Ne oldu, nedir sizi bu kadar üzen?" dedim.

Ben de çok etkilendim onların bu halinden, sanki hepsi küçülmüş ve benim gibi bir çocuk olmuşlardı.

 

         İçlerinden birisi konuşmaya başladı;

"Can biliyor musun biz hiç okula gitmedik. Gidemedik. Senin gibi böyle renkli kitaplarımız hiç olmadı. Senin oturduğun o sıralarda ve yazı yazdığın karatahtaya bir kez olsun dokunamadık. Biz okuma yazma bilmediğimiz için askeriyedeki her işte görevlendirilemiyoruz. Genelde bizi nöbete yazıyorlar ve burada nöbet tutuyoruz. Bize bu kitabı okuduğun için sana teşekkür ederiz. Yaşamımıza bir anlam kattın. Seni artık unutmamız ve yaşadığın sürece bırakmamız mümkün değil. İki elimiz kanda olsa gelir sana yetişiriz. Sen bizim can dostumuzsun. Bir gün erken geldiğinde yine bize kitap okursun değil mi? " diye yalvaran gözlerle sordular.

Ben de

"Tabiî ki okurum" dedim.

 

Ve sonrasında tel örgü boyunca bana eşlik ederek sessizce yürüdüler.

 

Sanki aramızda gizli bir anlaşma doğmuş ve kendi kendime verdiğim sözü onlarla paylaşmış gibiydim.

 

Demir dökümle uğraşan işçilerin bölümüne gelmiştim. Orada uzakta Tülükabakların iştahla beni beklediklerini görebiliyordum.

 

Fakat bu sefer çok şanslıydım. Onlar bunu bilmiyorlardı. Çünkü yanımda çantam yoktu. Bir ağırlık taşımadığım için hızlı hareket edebilirdim.

 

Ve de böyle yaptım. Onlar daha beni fark etmeden ben var gücümle koşarak demir döküm fabrikalarının bulunduğu bölümü geçtim.

 

Arkamdan "URG…URG"  sesleri, hayıflanmalar duyuyordum. Tehlikeyi atlattıktan sonra arkama şöyle bir baktım. Hepside şaşkınlık içindeydi. Bu gün artık daha fazla eğlenemeyeceklerinin derin üzüntüsünü yaşıyordu. Bu şaşkınlığın üzerine bir de onlara nanik çekip dil uzattım. Hepsi de oldukları yerde kalakaldılar. Çok sevinçliydim. Bu gün kendimi çok iyi hissediyordum.

 

Fermuarı kapanmayan montumu çekiştirerek söyle sıkıca bir sarınıp ısınmaya çalıştım. Hava da iyiden iyiye soğumuştu. Bir an önce eve gitsem iyi olacaktı. Hızlı adımlarla evin yoluna koyuldum.

 

Eve yaklaştıkça içimde nedenini bilemediğim bir sıkıntı belirmeye başladı.

Eve geldim. Babam kapıda duruyordu. Beni uzaktan görmüş ve kapıya çıkmış olmalıydı.

Babam garip garip yüzüme bakarak, dudaklarının üzerine yerleştirdiği anlamsız bir gülümsemeyle bana eve neden bu vakitte geldiğimi sordu.

 

Bir şeyler oluyordu bunu çocuk aklımda görebiliyordum ama henüz ne olmakta olduğuna karar verememiştim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Korkmaya başlamıştım. İliklerime kadar korkudan kaskatı oldum. Biraz sonra bir şeyler olacaktı. Bunu adım gibi biliyordum. Çünkü babamın dudaklarının gülümsemesine rağmen, gözlerli karanlık kuyular kadar siyahtı. Sanki içinde kırmızı alevler yanıyordu.

 

Beni korkutan bu ateşlerden bir parçanın benim ürkek yüreğime düşmüş olmasıydı. Bir süre dalgın, dalgın babamın gözlerindeki alevleri seyrettim. Cehennem kadar kırmızı, şeytan kadar öfkeliydi.

Kötü şeyler olacaktı. Hem de çok kötü.

 

Ama bunu belli etmeden ve babamın bana nadiren gülümsemesine, gülümseme ile karşılık vermek için ben de ona gülümsedim. Gülümserken de içimden şiddetle bu gülüşün gerçek olmasını diledim.

Ne olurdu bir seferde ben eve geldiğimde ailem beni elini kolunu açarak "Oğlum" diye kucaklasaydı. Ve yüzündeki gülümseme gerçek sevgiden ve kalplerinden gelen gülümseme olsaydı. Ve ben artık çocuk yüreğimde annemden ve babamdan korkmasaydım. Her geçen gün bedenim dayaktan, yüreğim sevgisizlikten ölmeseydi.

Babam kızgın bir sesle bağırdı;

"Neden eve erken geldin, çantan nerede?"

 

Korkuyla gülümseyerek:

"Okulda toplantı varmış öğretmenim gönderdi, yarın aynı dersler var, çantanı okulda bırak dedi bende okulda bıraktım babacım…" dedim.

 

İşte o an, babamın gözlerindeki alev dışarı çıkıp benim üzerime akıp beni yakıyordu.

 

Önce babamın yüzündeki gülümseme çehresini değiştirmeye yerini hızla kızgınlık ve şiddet ifadelerine bırakmaya başladı. Kaslar geriliyor, şekiller bozuluyordu.

Elini kemerine doğru götürdü. Kemerinin tokasını bir çırpıda çözdü. İçim yanıyordu. Çaresizce onu izledim.  Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Gidecek kimsem de hiç olmadı.

Ve ben henüz bir çocuktum. Bedenim zayıf ve çelimsizdi. Ve asıl önemli olan da beni öğretmenim eve yollamıştı.

 

Kemer yavaş, yavaş pantolondan ayrıldı ve havada hızlı bir ıslık sesi çıkararak şakladı.

Arkasından babamın öfkeden gürleyen sesiyle;

"Neden okuldan kaçıyorsun çantanı ne yaptın. Çantan nerede?" diyen sözlerini duydum.

 

Söyleyeceklerimin bu saatten sonra kızgın ve zincirlerinden kopmuş öfkeyi durdurabileceğine inanmasam da içimden gelen son bir gayretle,

"Öğretmenim çantamın ağır olduğunu ve onu okulda bırakmamı söyledi. Ve çantamı sırtımdan aldı" dedim.

Elimdeki Çanakkale Geçilmez kitabıma sanki beni koruyacakmış gibi sımsıkı sarıldım. O anda kitabın içine girip kaybolmak istedim. Ve hiç hayatta olmamayı dilediğim kaç an yaşadığımı düşündüm.

 

Elindeki kemeri parmaklarının eklem yerleri beyazlaşana kadar sımsıkı tutmuştu.

Ve kolu hızlı bir hareketle yukarı kalktı ve ben daha ne olduğunu anlamadan kemer vücuduma hızla, defalarca inmeye başladı. Küçük bedenim sert vuruş darbesiyle yere, kapının önüne düştü.

Arkasından bir daha, bir daha kemer hızla çelimsiz bedenimin üzerine indi. Her darbede bir kez daha yapıştım yere. Kemer her vuruşta zayıf bedenime çepeçevre sarmalıyordu.

Bedenimin arkası ve önü kemerin oluşturduğu yaralardan kanamaya başlamıştı. Çok canım açıyordu. Acının şiddetini azaltmak için kalkmak istedikçe, kemerin darbesiyle bir kez daha yere yapıştım.

Kemer tokası iki kere burnumun ve gözümün hizasında yüzüme derin bir iz oluşturacak şekilde acıyla gömüldü. Burnum kanıyordu. Ve gözümün kenarına gelen tokadan gözüm kapanmıştı. İçimde alaboralar kopuyordu.

 

Yüreğim bedenime vuran kemerden parça parça olmuş dağlanmıştı. Sanki kocaman demir döküm fabrikalarındaki korlar yüreğime doldurulmuştu. Sıcak her taraf çok sıcaktı.

 

Her kemer vuruşunda ağzından köpükler saçarak bana;

"Neden okuldan kaçtın, çantan nerede" diyerek kemeri daha hızlı üzerime indiriyordu.

Her indirişinde içimdeki sevgileri de bir parça öldürdü. Her parçada ben de bir kez daha öldüm. Çocuk yüreğimde tükendi bütün umutlar, kırıldı evimin bütün camları içime düştü. Karardı her yer, karardı.

 

O bana soru sordukça ben de tükenmekte olan son nefesimle

"Beni öğretmenim bıraktı. Çantamı da o aldı" diyordum.

Beni duymuyordu ama ben halen babamın içinde var ise son kalan merhamet duygularını harekete geçirmeye çalışıyordum.

 

Birden kemer durdu. Babam;

"Kalk o zaman okula gidelim bakalım. Göreceğiz doğruyu söyleyip söylemediğini!!!" diyerek beni kolumdan tuttu ve sürükleyerek yola çıkardı.

Her tarafım çok ağrıyor ve vücudum yanıyordu. Elbisemin ve montumun bazı yerleri yırtılmıştı. Yırtık yerlerden kemikli zayıf vücudumda ki kemerin darbe izleri görülüyordu. Yüreğimden düşen kandamlaları, gözlerimden sel olmuş akıyordu.

 

Yol kenarında durduk. Babam doğruyu bilmeden ve bana inanmadan beni az önce öldüresiye dövmüştü. Yoldan geçen arkasında römorku olan bir traktörü durdurdu ve beni arabanın arkasına attı. Kendiside bindi.

 

"Çek okulun oraya" diye traktörü kullanana direktif verdi.

Ben traktörün arkasındaki römorkun en ucuna gidip oturdum. Her tarafım çok ağrıyordu. Hem üşüyor hem de vücudum yanıyordu. Yaralarım sızlıyor, çektiğim acıdan   başım fır fır dönüyor, düşmemek için büyük bir güç harcıyordum.

 

Ona dediğimin doğru olduğunu gösterecektim.

Kafamı yere eğmiş dişlerimi duyduğum acıdan sıkmıştım. Birden tepemde bir gölgenin olduğunu hissettim. Başımı kaldırdım. O tepemde kızgınlıkla bana bakıyor ve bir taraftan da yakasındaki bir şeyleri karıştırıyordu. Yakasında bir şey bulmuşçasına iki parmağını birbirine sıkıştırdı yanıma eğildi ve bir kolumu sıkıca tuttu. Elinde bir iğne vardı.

 

Birden iğneyi koluma soktu ve o an gözlerimde şimşekler çaktı. Anlamak istedim. Yalvaran gözlerle yüzüne baktım. Bir taraftan da kurtulmak ve çektiğim işkencenin son bulması için var gücümle;

"Baba lütfen, lütfen yapma. Beni öğretmen erken bıraktı. Çantamı da o aldı" diye yalvarıyordum.

Bir an bir baygınlık geçirdim ve düştüm. Fakat iğnenin koluma tekrar girmesiyle yine acıların içindeydim. Defalarca, defalarca iğneyi koluma insafsızca ve şeytani bir ifadeyle batırdı.

Kolum delik deşik olmuş ve iğnenin girdiği deliklerden kanlar akıyordu. Traktörün römorkunda hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Ara sıra güç bela elinden kurtulup römorkun arkasına kaçıyordum. Ama hemen dev adımlarıyla yanıma gelip iğneyi koluma batırarak;

"Neden kaçtın okuldan, neden?" diyerek defalarca saplamaya devam ediyordu.

 

Bir ara bulanık bir görüntü geldi gözlerimin önüne. Kalabalık bir gurubun traktörün arkasından hayal meyal koştuğunu gördüm. Sonra askeri bölgenin oradan geçtiğimizi fark ettim. Traktörün arkasından koşanlar

"Yapma baba" diyen, çığlık çığlığa seslerimi duyan asker ağabeylerim ve demir dökümün Tülükabaklarıydı.

Onları görünce daha çok bağırmaya başladım.

"Yapma baba, yapma baba". Fakat arkamızdan koşanlar bize yetişemediler. Hızla oradan uzaklaştık.

 

Okulun önüne gelmiştik.

Babam beni tıpkı boş bir çuval gibi römorkun arkasından yere fırlattı. Dayaktan et yığını haline gelmiş vücudumu, ince ve zayıf bacaklarım taşıyamadı. Dizlerimin üzerine yere yığıldım. Sert taşlar dizlerimi parçaladı. Her tarafım kanıyordu. Sanırım ölmek üzereydim. Artık acıdan başka hiçbir şey hissedemiyordum.

 

O da yere indi ve beni kolumdan boş bir çuvalı tutarcasına kaldırdı. Dermanım kesildiği için yalpalayarak yürümeye çalışan bacaklarımla onun yanı sıra gittim.

 

Etrafta öğlenci öğrenciler ve nöbetçi öğretmenler vardı. Herkes bize bakıyordu. Kimisi gülüyor kimisi de beni acıyan gözlerle seyrediyordu. Orada bulunan birkaç insanın

"Beyefendi lütfen burada bari yapmayın. Öğrencilerin gözleri önünde" dediklerini duydum.

Burada bütün kötülüğün yapıldığı kişi bendim. Ben kanıyordum. Ben acı çekiyordum. Bana, bedenime ve ruhuma olanlar hiç önemli değildi.

"Beyefendi çocuğu dövmeyin" diyeceklerine, "diğer öğrencilerin gözü önünde yapmayın." diyordu. Orada bulunan insanların bana karşı duyarsızlığı yediğim sopalardan daha çok canımı yakmıştı. Daha fazla ağlamaya başladım.

Bir ara nöbetçi öğretmenlerimin babamla benim peşi sıra koştuklarını ve seslendiklerini gördüm. Ama onlarda bize yetişemediler. Hızla yukarı çıktık.

 

Babam öğretmenler odasında gerçeği öğrendi.

Benim doğruyu söylediğimi anladığında, bana yaptıklarından dolayı pişmanlık duydu ve fısıldarcasına bir sesle;

"Hadi oğlum gel eve gidelim dedi."

 

Hiç gitmek istemedim. Ama hiç kimsem de yoktu.

Ne akrabam ne de arkadaşım. Mecburdum birlikte babamın "Ev" dediği fakat "Yuva" olmayan yere gitmeye.

Başım önümde öğretmenimin gözlerine bakmadan kan damlayan kolumla çantamı aldım. Ağlayarak öğretmenime

"Neden çantamı aldın öğretmenim?" dedim.

O da üzgün gözlerle yere baktı.

"Özür dilerim Can. Böyle olacağını hiç bilemezdim." dedi.

 

Babam ortadan kaybolmuştu. Ben de yalpalayarak odadan dışarı çıkmaya çalıştım. Çıt çıkmıyordu. Öğretmenler gördükleri şiddet tablosu karşısında donup kalmışlardı. Babam çok iri yarı ve sert görünüşlü bir insandı. Bazen onun bakışları ile insanları dövdüğünü düşünürdüm. Sanırım öğretmenlerim de aynı şeyi onun gözlerinde görmüştü. Hiç kimse hiçbir şey yapamadı. Tek bir söz söyleyemedi. Sanki her yer susmuştu.

 

Babamı takip ederek eve doğru yol almaya başladım. Adımlarımın her biri tonlarca ağırlıktaydı. Yaralarım vücudum soğumaya başladığı için daha çok acıyordu. Başımın etrafındaki bütün binalar dönüyordu. İnsanüstü bir güçle yürüyordum. Tek amacım eve varıp bir an önce uyuyarak acılarımdan kurtulmaktı.

 

Son bir adım daha…. Son bir gayret daha …… Son defa….Son …..

Son defa sıkıca sarıldım Mehmetcik kitabıma….

Soğuk. Çok üşüyorum…..

Sanki ben de Çanakkale Savaşında, bir düşman askerini taşıyormuşçasına sırtımda çantamı taşıyarak yürüyordum.

Çok küçüktüm…..

Masumdum……

Ben sadece bir çocuktum…

Neden…

Neden….

 

En son gözlerimde on – on beş  eli silahlı nöbet tutan askerlerin ve demir dökümdeki Tülükabakların bize doğru koştuklarını hatırlıyorum.

" Can!! ….Can!!…. "

"Sana ne oldu?…"

"Neler oluyor Cannn?"

 

Birden görüntü gözlerimden silindi….

Çektiğim acılar sustu…

Ve her yeri bir siyahlık kapladı…

Ben de o siyahlığın içine çekildim…..

Şimdi huzurdaydım……

Ve nihayet her şey bitmişti.

 

 

Gözlerimi daha önce görmediğim bir yerde açtım. Vücudum çok ağrıyor ve acıyordu. Elime bir serum bağlanmıştı. Nerede bulunduğumu anlamak istercesine etrafıma bakındım. Burası bir hastaneydi. Bütün vücudumu soymuşlar, yaralarıma ve iğne batırılan kanamış koluma pansuman yapmışlardı. Kolum da sarılıydı.

 

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken içeri büyük siyah pelerinli bir hemşire gelip bir tas çorba bıraktı.

Daha önce gördüğüm hemşirelere benzemiyordu. Üzerinde üniforma vardı. Yatağımı kaldırdı ve beni yemek yiyecek konuma getirdi. Kaşığı elime tutturdu ve;

"Yemek yemezsen iyileşemezsin. Hadi yemeğini ye. Ben diğer hastalara bakmaya gideceğim dönüşte sana uğrarım. Ben gelene kadar yemeğini bitirmiş ol" dedi.

Bende;

"Elimde kitabım vardı. Çanakkale Geçilmez. Onu gördün mü?"

Bulurum ümidiyle etrafa göz gezdirerek;

"Yoksa onu sen mi aldın?" dedim.

 

Pelerinli hemşire odanın içindeki dolaba doğru ilerledi ve raftan şekli bozulmuş, buruşmuş bir kağıt tomarını alarak bana uzattı. Çanakkale Geçilmez kitabım, ellerimde sıkmaktan ezilmiş ve kanlanmıştı. Onu temizlemeye çalıştım. Bastıra, bastıra sildim. Gözlerimden akan yaşları artık durdurmam mümkün değildi. Çok üzülmüştüm. En sevdiğim kitabım darmadağındı.

 

Kitabımda benim vücudum gibi dağılmıştı.

 

Hemşire odadan çıktı. Ben de kitabın yeteri kadar temizlendiğine ikna olunca önümdeki çorbayı güçlükle kaşıklamaya başladım. Bir an önce iyileşip okuluma dönmem gerekiyordu.

Ne zamandır buradaydım acaba? Annem babam nerdeydi? Hiç kimse gelmemişti yanıma.

 

Çorbamı içtikten sonra tekrar yatağıma uzandım. Çok uykum gelmişti. Annemi ve babamı merak ediyordum. Ben bunları düşünürken içeriye yaşlı, saçları olmayan,   üniformasında kocaman yıldızları bulunan bir doktor girdi içeri.

Yatağımın yanına bir sandalye çekti.

"Ben albay doktor Namık. Nasıl oldun oğlum? Biraz daha iyi misin?" dedi.

 

Nasıl olmalıydım ki? Veya nasıl olabilirdim?

 

Ben de ağlamaklı bir sesle

"Her tarafım ağrıyor doktor amca" dedim.

 

Kafamı pencereden taraf çevirdim. Gözlerimden akan yaşları göstermek istemiyordum.

 

"Seni çok iyi anlıyorum küçük. Buraya geldiğinde baygındın. Seni buraya tel örgülerin yanında nöbet tutan askerler ve komutanları olan albay arkadaşım getirdi. Bayılmışsın. Yanında da büyük bir adam varmış. Neler oldu sana böyle? Kim dövdü seni?  dedi ve gözlerime cevap beklercesine baktı.

Ben de;

"Yanımda babam vardı efendim" dedim.

Yaşlı asker doktorun yüzünden hüzünle karışık kızgın bir ifade gelip geçti. Ne diyeceğini bilemedi. Aslında söyleyecek bir şey de yoktu.

"Demek babandı" dedi kısık sesle.

"Peki seni neden bu kadar feci bir şekilde dövdü? Ne yaptın oğlum? Hiçbir baba çocuğunu bu şekilde öldüresiye döver mi? dedi.

"Ben hiçbir şey yapmadım doktor amca. Sadece eve erken gelmiştim. Ve yanımda çantam yoktu. Erken geldiğim ve çantamı getirmediğim için benim okuldan kaçtığıma inandı. Sanırım beni bu nedenle dövdü." dedim.

Doktor; "Neden doğruyu söylemedin ona"

"Ben söyledim. Ama o bana inanmadı. Beni dövmeye başladı. Bana her kemeriyle vuruşunda ona, bir kez daha beni öğretmenin eve yolladığını anlatmaya çalıştım. Ama çok kızmıştı. Beni artık duymuyordu öfkesinden. Sürekli, sürekli vuruyordu bana."

Doktor;

"Sonra gerçeği öğrendi mi?

"Beni alıp bir traktör römorkunun arkasında okula gittik. Ve öğretmenimden gerçeği öğrendi. Eve yürüyerek dönerken en son asker ağabeyleri gördüğümü hatırlıyorum. Askerler çok kızgındı. Babam beni traktörle okula götürürken, bizim arkamızdan koşuyorlardı"

Doktor;

"Peki kolundaki yaralar nasıl meydana geldi?"

"Biz römorkla giderken yakasından iğne çıkardı ve koluma batırdı.

Doktor;

"Oğlum. Bu kadar iğne batırmış olamaz"

"Batırdı doktor amca. Batırdı. Hatta daha fazlasını da batırdı" derken gözlerimden sel gibi yaşlar aktı.

 

Doktor amcanın anlattıklarımdan çok etkilendiğini ve gözlerinin buğulandığını fark ettim.

 

Onun daha fazla üzülmemesi için uyumak istiyormuşum gibi gözlerimi kapattım. O da bana:

"Burada iyileşen kadar kalabilirsin" dedi ve yavaşça küçük ellerimi ellerinin arasına alarak teselli vermek istercesine sıktı.

Ve tam yanımdan ayrılacaktı ki, beni hastaneye getiren tamirhane fabrikasının komutanı albay arkadaşı odaya girdi.

"Nasılsın Can? Şu askerlerime okuyup ağlattığın kitabı bana da okusana" dedi gülerek.

 

Birden kendimi daha iyi hissettim. Üzüntülü halimden eser kalmadı. Buruşmuş ve ezilmiş kitabı yavaşça yastığımın altından çıkardım. Kitabın içindeki hikayeyi artık ezbere biliyor olmama rağmen, kitabın sayfalarını tek tek çevirerek okumanın, hikayeyi daha ilginç yaptığını düşünüyordum.

 

Vurulan düşman askerinin bağırarak yardım istemesini, acılarını ve bedenindeki yaraların ona hissettirdiklerini öylesine tiyatral bir şekilde jest ve mimiklerimle anlatmışım ki hikaye bittiğinde şiirimi de okudum. İki albayın da Çanakkale Cephesi'nde askerle birlikte oradaymışçasına olayı yaşadıklarını gördüm. Yüzleri gerilmiş ve gözleri sulanmıştı. Arkada beni gizliden gizliye dinleyen hemşire ise çoktan gözyaşı seline kapılmış gidiyordu.

 

Çok mutlu olmuştum. Bu hikayeyi çok seviyordum. Ve her okuduğum insanın da aynı duygularla beni dinlediğini bilmek, benim için ayrı bir sevinçti.

 

O anda içimden bir his benim bu albayla yıllar sonra tekrar karşılaşacağımızı söylüyordu. Sanki o da aynı şeyleri hissetmişti. Kaderimizde bir kez daha bir araya gelecektik. Ama bu kez farklı bir yerde farklı kimlikte.

 

On gün Çamlık tepesindeki Askeri Hastane'de kaldım. Her gün hastane camından dışarıya bakarak anne-babamı veya kız kardeşimi görme umuduyla bekledim. Hiç kimse gelmedi.

 

Anne ve babamı hastane odasında beklerken bir kez daha öldüm sevgilere çocuk yüreğimde.

 

Beni hastaneye getiren asker ve komutanları her gün beni sırayla ziyaret ederek yalnız bırakmadılar.

Annem, bana sabah kahvaltısı hazırlamasa da, babam beni dövse de ve kız kardeşim beni arayıp sormasa da, ben yine ailemi istiyordum. Ama onlar yoktu.

 

Ayağa kalkabilecek duruma gelince hastaneden ayrılmak istediğimi söyledim doktor amcaya:

"Okula gitmem gerek. Çok uzun süre burada kaldım" dedim. Ve hastaneden çıkmak için elbiselerimi istedim.

 

Yıkanmadan ve düzeltilmeden bir araya toparlanmış giysilerimi aldım ve giyinmeye başladım. Okul önlüğümün üzerinde yırtıklar ve kurumuş kanlar vardı. Ve buruşuktu. Pantolonumu giydim. Montumu da üzerime geçirince ceplerimi karıştırdım ama cebimde hiç para yoktu. Hastane şehir dışında olduğu için bir araca binmek durumundaydım ve bilet alacak paramın olmadığını fark ettim. Hemen hastanedeki yaşlı doktor amcanın yanına gittim. Durumu açıkladım.

O da bana:

"Seni bir ambulansa bindirip evine yollarım. Sen hastanenin bahçe kapısında bekle" dedi.

Ben de binanın dışına çıkarak dış kapıda beklemeye başladım.

Yaklaşık bir saat boyunca dışarıda soğukta yaralarımın sızısıyla oturdum. Ne gelen vardı ne de giden.

 

Daha sonra yaşlı doktor Albay Namık geldi yanıma. Beni arabasına bindirdi ve kendi evine götürdü. Akşam olmak üzereydi. Evin kapısını çaldık. Kapı açıldı ve bir kadın bizi karşıladı. İçeri girdim. Albayın hanımı yere diz çöktü ve bana ağlamaklı gözlerle baktı.

"Sen Can mısın?" dedi. Başımı evet dercesine öne eğdim.

Beni sevgiyle kucakladı ve saçlarımı anne şefkati ile okşarken;

"Geçmiş olsun yavrum. Çok üzüldüm yaşadıklarına. Ama seni çok fena halde dövmüş olsa da onlar senin annen ve babandır. Mutlaka senin iyiliğin için bir şeyler yapmak istiyordur. Ve bu sefer biraz fazla ileri gitmiş olabilir." dedi.

 

Sonra beni elimden tutarak salona götürdü. Çocuklarıyla tanıştırdı.

Beni sevgiyle karşıladılar ve benim için en güzel yemeklerle hazırlanmış masaya hep birlikte oturduk.

Biraz olsun sıcak bir evin ne demek olduğunu ve ailenin nasıl olması gerektiğini gördüm. Sabah olunca albayın görevlendirdiği bir askerle beraber evime kadar bırakıldım. Kapıda arabadan indim. Etrafta kimsecikler yoktu.

 

Ev kapısına doğru ilerledim. Yavaşça kapıyı ittim, içeri girdim. Annem odadan soğuk bir yüz ifadesiyle çıktı. Bana kızgınlıkla hiçbir şey söylemeden uzun uzun baktı. Önemsedim. Önemsemek istemedim.

 

Hiçbir şey olmamış gibi odama gittim ve okula hazırlandım. Çantamı alarak evden çıkmak üzereydim ki Annem:

"İstersen bu gün okula gitme" dedi.

Ben de:

"Okuluma gideceğim. Bu gün Ece Amcanın okulda konferansı var, onun söyleyecekleri çok önemli ve ben kaçırmak istemiyorum" dedim. Evden ayrıldım.   Otobüs durağına doğru yürüdüm ve ilk gelen otobüse bindim. İçerde bir koltuğa yerleştim. Bu gün otobüse bindiğim nadir günlerden biriydi. Oturduğum yerden dışarıya rasgele bakarken uzaktan başı beyaz bir bezle sarılı ve bir elinde koltuk değneği bulunan birisinin yürüdüğünü gördüm. Birden kalbim acıyla çırpındı. Tekrar sargılı ve değnekli adama baktım. Bu adam babamdı.

O anda anladım ki asker ağabeyler ve Tülükabaklar ile arasında bir sürtüşme yaşamıştı.

Her şeye rağmen, babamı o halde görünce çok üzüldüm. Gözyaşlarımı tutamadım. Neden ağladığımı da bilemedim.

Sadece neden sorusunu bir kez daha kendime artık bir cevap almak istercesine sordum.

 

Okula geldiğimde arkadaşlarım ve öğretmenlerim çoktan sınıfa girmişlerdi. Ben de sınıfta sırama gidip oturdum.

Öğretmenim ve arkadaşlarım bana çok iyi davrandılar. Ve benim için çok üzülmüşlerdi. On gün boyunca askeri hastanede yattığım için beni ziyarete gelememişlerdi. Çünkü şehrin içinden uzak, tepede bir askeri hastaneydi.

 

Üçüncü derse doğru bana hastanede verilen ağrı kesicilerin etkisi geçince vücudum şiddetli bir şekilde ağrımaya başladı. Elimde olmadan gözümden sicim gibi yaşlar geliyordu. Öğretmenim dayanamadı yanıma geldi.

 

Benim ağladığımı görünce hemen beni ve çantamı alıp öğretmenler odasına götürdü. İki koltuğu yan yana getirip bana yatak yaptı. Ve okulun karşısındaki Devlet Hastanesi'nden bir doktoru bana bakmak üzere çağırdılar. O arada askeri hastaneye telefon açılarak verilen ilaçlar hakkında bilgi aldılar. Doktor geldi ve benim yaralarıma tekrar pansuman yaptı. Bana pansuman yaparken doktorun hiç belli etmeden ağladığını gördüm. Başımı yine yana çevirdim. Bana ağrı kesici verdi. Biraz kendime gelince gözlerimi açabildim.

O anda başucumda birisinin olduğunu fark ettim.

Bu yaşlı amca gülen gözleriyle bana bakan ve endişelenen Ece Amca'dan başkası değildi. Onu görünce gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

Bana doğru bakarak

"Ne oldu sana Can? İyi misin? dedi elimi tutarak.

"İyiyim Ece Amca. Biraz yaralarım acıyor da onun için ilaç almam gerekti" dedim.

Ece Amca;

"Tamam oğul. Olmuş bitmiş artık. Babandır. Seni yetiştirmeye çalışıyor. Şurada ne kaldı büyümene. Bak yakında askere gideceksin benim gibi. Belki de asker olursun. Ne dersin? Olmak ister miydin? Senin gibi delikanlıya da ne güzel yakışır o subay elbiseleri."

Gözümde birden kendimi canlandırmaya başladım. Büyüdüğüm zaman asker olabilirdim. Ece amca ve hikaye kitabımdaki Mehmetcik gibi bir kahraman olabilirdim.

"Sahiden asker olabilir miyim" dedim.

Ece Amca;

"Tabiî ki olabilirsin. Ama önce kendinin bir asker olabileceğine inanman gerekiyor. Sen, kendin inanırsan ve ne yapılması gerekiyorsa yaparsan olursun. Zaten çok çalışkan bir öğrencisin. Sınıfta ilk okumayı sen öğrendin. Ne sorarsam sorayım her zaman bir cevabın var. Sen bir asker olacaksın" dedi.

 

Hemen aklıma yoldaki okuma yazma bilmeyen asker ağabeyler geldi. Onların, orada açılan Ali Okulu'nda okuma yazma öğrenmeye çalıştıklarını biliyordum. Fakat renkli kitapları olmadığı için öğrenmeleri de yavaş oluyordu.

Ece Amca'ya gülümseyerek baktım,

"Benim okul yolumda askerler vardı ya Ece Amca. Oradaki asker ağabeylerime renkli kitap götürebilir miyiz? Renkli kitapları olursa çok çabuk okuma öğrenirler. Ve mutlu olurlar." dedim.

Ece Amca;

"Çok güzel düşünmüşsün Can. Sen üzülme ben onlar için renkli kitaplar temin eder ve götürüp bırakırım. Hem bir bakayım, nasıl gidiyor okuma yazma öğrenmeleri." dedi

Sonra yavaşça başımı okşadı. Öğretmenimle selamlaştıktan sonra odadan çıktı.

 

 

DEVAMI VAR..

 

BALIKESİR ve KURTULUŞ SAVAŞI KOMUTANI GAZİ TOPCU BİNBAŞI Ece Amca - CAN AKIN

http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=3066&ItemIndex=82

YAZAN : CAN  AKIN
 
 
"MEVLANA KONULU" FOTOĞRAF SERGİM 30 KASIM - 10 ARALIK İZMİR URLA DA
HAKAN ÇEKEN KÜLTÜR MERKEZİNDE DAVET EDİYORUM..
BUYRUN... TIKLAYINIZ...
http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=8516&ItemIndex=0

--
MEVLANA "TOREN" FOTOGRAFLARIMI SERGILEMEK ISTIYORUM.. YARDIMCI OLURMUSUNUZ..?

http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=6277&ItemIndex=2


OZEL MESAJLARINIZI LUTFEN CAN AKIN  mr_ca...@hotmail.com ADRESINE GONDERINIZ.. .
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages