Yalçın Koç:

331 views
Skip to first unread message

erol quantum

unread,
Nov 12, 2013, 6:59:53 AM11/12/13
to

 
Erol Ortabag
 



Aslî kimliğimiz: Anadolu Mayası
Açıklama: http://medya.todayszaman.com/kitapzamani/2007/09/03/anadolu.jpg
SADIK YALSIZUÇANLAR
Büyük bilge ve Anadolu'yu mayalayan Horasan erenlerinin göz kamaştıran piri Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Fütuhat'ta, 'sükut, abdalların meskenidir' der. Hikmetin dili, sembol ve sükuttur. Hikmet 'söz'e gelmez, söz, kelam değildir.
Kelam, bilgelerin ortak kanaatine göre, 'hakikat-i Muhammediye'dir. Bunu, (Anadolu'nun gül yüzlü Şehit'lerine sunduğu) Anadolu Mayası'na ilişkin son derece çarpıcı bir kitaba imza atan Prof. Dr. Yalçın Koç, şöyle dile getiriyor: "Anadolu mayası'na, 'söz ve düşünce' vasıtasıyla temas etmek, 'söz ve düşünce' vasıtasıyla 'kelam'a temas etmeye bağlıdır; çünkü, 'Anadolu mayası', Türkistan'dan gelen kelam'dır. Kelam, ne 'söz'dür, ne 'düşünce'dir, ne logos'tur, ne de 'tefekkür'. Söz, dil itibariyle, dildeki nesne'dir. Dildeki nesneye cümle deriz. Dilin, nesne tesis etmesi, muhayyileyi taklidendir. Dil, bu yolla tesis ettiğini, hafızayı takliden koruma (muhafaza) altında tutar. () Anadolu mayası, gönüle mahsustur. Kelamcının ve tefsircinin fikir alanı ise, söz ve düşünce dairesine. Söz ve düşünce dairesi, gönüllü açamaz ve kuşatamaz."
Ders kitabı olarak okutulmalı
Koç, 368 sayfa boyunca, 'Anadolu mayası'nın, onun belirlediği 'asli kimliğimiz'in doğasını anlatıyor. Bu kimliğin, bugün maruz kaldığı yok olma/yok edilme tehdidinden söz ediyor. Kitaptaki yazıları bu ihtiyaçla kaleme aldığını belirtiyor.
Son yıllarda (belki de seksenlerin başından bu yana) okuduğum en 'köktenci', temellendirici, esas'a, öz'e, cevher'e ilişkin bu harikulade kitabı bitirdiğimde, zihnimdeki karışıklığı yeniden fark etmekle kalmadım, Eflatun'dan bu yana, Batı 'düşünce' geleneğinin de köklerini, doğasını ve seyrini panaromik biçimde tekrar hatırladım.
Koç, Bediüzzaman'ın, Sözler'in birkaç yerinde anlattığı Kuran-Felsefe kıyasına dayalı risalelerini adeta şerh etmiş. Bizim irfan geleneğimizin Guenonyen anlamda tasnifini yapmakla kalmamış, tabir uygun olursa, zihnimizdeki mitik/felsefi çöp yığınını, muzahrefatı temizlemiş, bizi, yeniden vahyin diriltici soluğuna, vahyin Türkistan'daki bilgelerin gönlüne (Türkçe ile) vuran diriltici rüzgarına çağırmış. Kalbimize/zihnimize o rüzgarı estirmiş, bizi arı sularda abdest alıp ak alınlarını yere koyan Türkistan dervişlerinin yollarına davet etmiş. Anadolu tabir edilen coğrafyanın hamuruna katılan mayanın ne olduğunu anlamak için Yalçın Koç'un bu muhteşem kitabı mutlaka okunmalı. Bendeniz bununla kalmayacak, Anadolu Mayası kitabının okullarda ders kitabı olarak okunmasını önereceğim. Sadece öğrencilerin değil, bütün okur yazarların, seçkinlerin, aydınların, düşünen, yazan çizen, konuşan herkesin bu kitabı okuması gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölüm başkanlığından emekli olduktan sonra her şeyi terk eden ve Kaş'ın bir köyüne yerleşerek toprağa dönen, zeytin yetiştirip sabun üreten bu kıymetli bilge, kitabında Anadolu Mayası'nı dört ayrı başlıkta inceliyor : "Anadolu Mayası", "Anadolu Mayasında Toplum", "Anadolu Mayası ve Kelam, Söz, Logos", "Anadolu Mayası ve Doğuş, Evrim, Kimlik."
Hoca, kitabını, "Anadolu Mayası üzerine bir inceleme" olarak niteliyor ve şöyle diyor : "Anadolu Mayası, insanın özüdür. Batı'nın esası, iki adet 'dil'den ve bir adet 'kurum'dan ibarettir. Diller, Grekçe ve Latince'dir. Kurum ise, kilisedir. Batıyı, bu itibarla, Grek-Latin kilise diyarı olarak vasıflandırdık. 'Atlantik'in öbür yakası', bu diyardan doğmadır."
Koç, bu belirlemenin ardından son derece kritik bir sorundan söz ediyor : "Grek-Latin Kilise diyarındaki 'fikriyat'a mahsus kavramlar yoluyla, Anadolu Mayası açılamaz, çünkü bu diyara mahsus 'fikriyat' vasıtasıyla insanın idrak edilmesi mümkün değildir. Bu diyara mahsus fikriyat yoluyla, insan kavramını tesis etmek imkanı bulunamaz. İnsan kavramının bulunmadığı diyarda, mayadan ve özden söz edilemez. Benzer hususlar, Hind ve Çin diyarı için de geçerlidir." Koç'un bu çok önemli belirlemesi, Heidegger dahil, Batı düşünce geleneği içinde kalınarak Hakikat'e bir kapı açılamayacağını imâ ediyor. Bu, sır'rın o dünyaya kapalı olması anlamına geliyor. Bu kapanma, o geleneğin doğasıyla ilgili bir şey. Zira, Koç'un 'maya' tabir ettiği öz'ün 'fikrî', 'kültürel' bir şey olmadığı kesin ve fikrî veya kültürel bir sürecin/dünyanın içinden geçilerek, orada kalınarak, bu sırra erişmek, anlamak, girebilmek, ona açık ve hazır hale gelebilmek imkansızdır. Tam da burada, Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur'a ilişkin bir beyanından söz etmek isterim. İbn Arabi, Geylani, Gazali, Hz. Mevlana, Yesevi gibi yıldızların mayalandığı/mayaladığı Anadolu'nun modern zamanlarda karşılaştığı yok olma/yok edilme tehdidine karşı kaleme alınan bu irfani eserin, 'tefekkür değil tagaddi, marifet değil şuhut' olduğunu ifade etmesi, Koç'un, Anadolu Mayası'nın bir 'fikriyat' veya 'kültür' olmadığını söylemesiyle örtüşüyor. Koç'un bu güzelim kitabı, meselenin bütün yönlerini ele alıyor, tartışıyor, temellendiriyor, o öze ve esasa bağlamaya çalışıyor.
Kâmil insanın kozmik hakikati
Peki Anadolu Mayası'nın esası nedir? Bunu Koç şöyle cevaplıyor : "Cümle varlığın birliği ve kardeşliğidir." Koç, bir bakıma varlığın birliği (vahdet-i vücut) öğretisinin kozmik ilkesini, Yesevi gibi erenlerin Türkistan ve Anadolu'ya Türkçe ile uyarlaması gibi modern zamanların kaotik evrenine çekiyor veya bu evrenin kökünde olması gereken ilkeyi yeniden vaz ediyor, hatırlatıyor ve anlatıyor. Sözlüğü, bizim irfani geleneğimizin içinden geliyor. Kelam'ı anlatırken vurguladığı gibi, ne bir kelime katabiliyor ne bir harf çıkarabiliyorsunuz koç'un yazılarından. Belli ki, sıkı mayalanmış bir gönülle, bir zihin ve akılla, bir yetkin insanla, onun hal diliyle karşı karşıyayız.
Koç, 'ferdî birey'den söz ediyor mesela, bunu, kamil insan olarak okumamız gerekiyor. Bu anlamda, Yalçın koç, Anadolu'yu mayalayan kamil insanın kozmik hakikatini anlatıyor. İbn Arabi, 'mahlukat, kamil insanın parçalarıdır' der. Bunu anlatıyor. Keza, her yaratılmışın, bir ism-i İlahi olduğunu söyler. Bunu anlatıyor. Yalçın Koç, Anadolu mayasının, etnografyaya bağlı olmadan, 'Türkçe söz ile açıldığı'nı ifade ediyor : "Bu kitap, Anadolu mayasında yüzlerce yıldır bilinen konuların, kısmen dile dökülmesinden ibarettir, bu itibarla tekrar yoluyla hatırlatmadır, bu bakımdan bu kitabın yazarı ve sahibi, esasen, Anadolu'nun gönlü mayalılarıdır."
Anadolu Mayası, müellifinin de belirttiği gibi, büyük bilgelerin tasarrufu ile yazılmış hissi veren, 'Hakk'ı Hak bilip ittiba, Batılı batıl bilip içtinap' ilkesinin tecelli ettiği, Batı düşünce geleneği ile irfani geleneği çok iyi bilen, gönlü mayalı bir dervişin kaleme aldığı ve Nasrettin Hoca gibi 'göle maya çalan' bir kitap. Böylesi değerli, işlevsel ve irşad edici bir eseri kaleme aldığı için Yalçın Koç'u, bunu bize ulaştırdığı için de Mustafa Çalık'ı gönülden tebrik ediyorum.
 
 
 
Yalçın Koç

akademisyen, yazar



1950 yılında Tokat'ta doğdu. 1973 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü'nden mezun oldu. 1974'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Sistematik Felsefe ve Mantık Kürsüsü'nde doktora çalışmasına başladı. Burada, 'Doğa'nın Kuvantum Mekaniksel Betimlemesi ve Ölçme Sorunu' başlıklı tezyle 1978 yılında felsefe doktoru ünvanını kazandı.

1982 yılında 'Determinizm ve Mekan' başlıklı teziyle 'Sistematik Felsefe ve Mantık' alanında felsefe doçenti ünvanını aldı. 1988 yılında uluslararası bir fizik dergisinde yayınladığı 'Bell Eşitsizliklerinin Kuvantum Mekaniği'nden Çıkartılması Üzerindeki Sınırlandırmanın Önemi' başlıklı takdim tezi ve kuvantum mekaniğinin mantıksal yapısı esasında inşa ettiği yeni bir aritmetik kuramı üzerindeki çalışmasıyla sistematik felsefe profesörü ünvanını kazandı. 

1989-93 senelerinde uluslararası teorik fizik çevrelerinde kuvantum kuramının genişletilmesini imkansız kıldığı kabul gören 'Bell eşitsizlikleri'nin evrensel olmadığını gösterdi. Kuvantum mekaniğinin genişletilmesi yönünde bazı yeni imkanlar ve bazı yeni sınırlandırmalar içeren teoremler ispat etti ve bunları makaleler halinde yurtdışındaki çeşitli dergilerde yayınladı. 

Platon, Kant, Frege ve Freud uzmanlık alanlarıdır. Bu konularda çok sayıda yüksek lisans ve doktora öğrencisi yetiştirdi.

1974-1975 senesinde bir ortaokulda aritmetik öğretmenliği yaptı. 1976 senesinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim asistanı olarak başladığı akademik görevine 1977'den itibaren Boğaziçi Üniversitesi Beşeri Bilimler Bölümü ve Felsefe Bölümü'nde devam etti. Felsefe Bölümü başkanlığı, Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlığı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürlüğü görevlerini yürüttü.

Princeton Üniversitesi Felsefe Bölümü, Pittsburgh Üniversitesi Bilim Felsefesi Merkezi, Boston Üniversitesi Bilim Felsefesi Merkezi ve Trieste Uluslararası Teorik Fizik Merkezi'nde çalışmalarda bulundu. 

1998 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden 48 yaşında emekli oldu. Halen Antalya'nın küçük bir köyünde eşiyle birlikte yalnız yaşamakta ve zeytin yetiştirip sabun yapmaktadır. 

ESERLERİ: 
1.Anadolu Mayası 
Cedit Yayınları
2.Theologianın Esasları 
Cedit Yayınları
 
 
Açıklama: E-postaAçıklama: Yazdır
"Maya Anadolu’ya Türkistan’dan Gelen Kelamdır."
Prof. Dr. Yalçın Koç

‘Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz?

Açıklama: Yalçın Koçİnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin insan olmanın esası mayadır. Anadolu 
maya demek özdemek. Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası özü bu mayadır. Mayadır ne yapar. Nasıl yoğurt yaparız. Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür neye, yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir. Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin ona çalınan mayadır.
Kültür ile maya arasındaki fark nedir?
Mesela yoğurt mayalamakla, ıspanak ekmek arasında bir ayrım yaparak anlatabiliriz. Ziraat, tarla kültürüdür. Kültürel örnek vermek istersek bunun güzel örneklerinden birisi ziraattir. Tarlaya mesela ıspanak tohumu ekeriz. Uygun koşullarda bu tohumlar yeşerir, ıspanak olur. Ispanakları devşiririz. Devşirmediklerimiz, tohumlarını verir. Vakti zamanı gelince de bunlar ölür veya tarladan söker alırız. Bu süreç bir kültür sürecidir. Bu süreç itibariyle bir kimlik değişmesi ortaya çıkmaz. Tarla tarla olarak kalır. Ispanağın tarlada yetişmesi yetiştiği ortamı dönüştürmez. Ona yeni bir kimlik vermez. Kültürü kabaca ifade edersek, esasa, öze dair bir kimlik oluşturmaz. Halbuki maya öyle değildir. Süte yoğurt mayası çaldığımızda ve tuttuğunda yoğurt olarak dönüşmüştür artık geriye süt kalmaz. Sütün kimliği değişmiştir. Başka bir şey olmuştur. Maya bu itibarla çalındığı şeyi dönüştürür. Ama nasıl dönüştürür? Farklı farklı şeyler olarak değil, birlik vererek. Mesela inek sütünü, keçi sütünü karıştırıp mayalarsak ortaya çıkan yoğurt keçi, inek, koyun yoğurdu değildir. Bir tek yoğurttur. Birliği de bu şekilde düşünebiliriz. Ama kültürde bu manada bir birlik düşünemeyiz. Kültür daha ziyade dışsal koşullarla alakalıdır. Dışsal değişimlerle alakalıdır. Maya içle alakalıdır. Asıl maya ile kültür arasındaki asli fark da budur. Mayanın içe mahsus olması, kültürün dışa mahsus olması. Bu bakımdan Greko-Latin-Kilise dediğimiz diyarın esası dışa mahsustur. Anadolu’nun esası ise içe mahsustur.
Cümle varlığın birliği ve beraberliğidir Anadolu mayasının esası? Değil mi?
Açıklama: Anadolu Mayası - Türk Kimliği üerine bir incelemeÇünkü Anadolu mayasının esası Türkistan’dan gelen kelamdır. Kelam söz değildir. Önce bu ayrımı dikkatli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Söz, konuştuğumuz dile, lisana mahsustur. Fikirdir, düşünceye mahsustur. Düşünceye bağlıdır. Halbuki kelam gönle mahsustur. Gönül işidir. Mahalli gönüldür. Gönülde gelir, gönüle iner. Fikrin, düşüncenin, sözün, dilin mahalli zihindir. Buradaki ayrım gönül ve zihin ayrımı olmuş oluyor.
Kelam ve söz ayrımı önemlidir. Kelam ve söz ayrımını anlamadan mayanın ne olduğunu anlayamayız. Ne olduğunu anlamadan da insanın ne olduğunu bilemeyiz. Bu bakımdan ayrımı dikkatle yapmamız gerekiyor. Demin onu söyledim. Söz dile mahsustur, düşünceye mahsustur, kelam gönüle mahsustur. Ancak bizim anladığımız manada dilsel unsur değildir kelam. Kelam cevherdir de diyebiliriz ama bunu dikkatli şekilde açmamız gerekir. Bu da çetin bir meseledir.
Anadolu’yu mayalayan ‘kelam’ın kaynağının Türkistan olduğunu söylüyorsunuz…
Kelam, Anadolu’ya mahsustur. Kelamın, Anadolu mayasının kaynağı Türkistan’dır. Türkistan’da Yesi’de yetişmiş, büyümüş bir yüce insana mahsustur. Bu kelamın kaynağı kadim demde hatem olan kelamdır. Yani ilk demde son olan kelamdır. Bu itibarla araya başka bir safha koyamayız. Kelamdan bu şekilde bahsetmez isek, kelamı esas, asıl, öz, cevher olarak düşünemeyiz. Dolayısıyla kadim demde hatem olan kelam, kadim demde hatem olana mahsustur. Ona aittir. Ona gelmiştir ve söz olarak o söylemiştir. Bu itibarla esası bakımından herhangi bir sosyolojik unsura da tabi değildir. Kelamın sosyolojik hiçbir yanı yoktur. Kelamı biz beşeriyetin herhangi bir safhasına bağlamak istersek, kelamın esasına uymayan şeyler söylemiş oluruz. Kelam zamana tabi değildir. Aksine zamanın tamamını kuşatır. Yani diyemeyiz ki kelam şu tarihte geldi. O tarihte söylenen kelamın sözüdür. Tarihe bağlı olan kelam ile alakalı sözdür. Onu kadim demde hatem olan söz olarak telaffuz etmiştir. Söz olarak telaffuz etmesi de sadece ona mahsustur. Bu sebeple, kelamın sözünü, kelamın sahibinin telaffuz ettiği tarihe bağlayabiliriz. Ama kelam zamana bağlanamaz. Bu bakımdan da kelamdan kadim demde hatem olan kelam diye bahsederiz. Ne önceki bulunur ne sonrası bulunur. Bu şekilde de söyleyebiliriz. Bu bakımdan beşerin düşünmek ve söylemek yoluyla idrakinin ötesindedir kelam. Çünkü beşerin sözü ve söylemi zamana tabidir. Zamanın kaydı altında şekillenir. Oysa kelamı bu manada bir kaydın altına alamayız. Alır isek o zaman kelam olmaktan çıkartırız. Tabi bunun çok sıklıkla yapıldığını ve Aristoteles’in etkisinde yüzyıllar boyunca, demin anlattığım manada kelama büyük zararlar verildiğini görüyoruz. Ayrıntılı olarak da açabiliriz, anlatabiliriz. Bu bakımdan söz zamanın kaydı altındadır. Düşünceye ve idrake bağlıdır. Kelam bunların hiçbirinin kaydı altında değildir. Ve sadece sahibine mahsustur. Kelamın sözünü kelamın mahalli söyler. Kelam kime gelmiş ise eksiksiz olarak o sözü teşkil eden söze, dile döken kelamın mahallidir bu anlamda.
Mahal ile yer farklıdır. Yer, herhangi bir şeye mahsus değildir. Bir yerde sandalye vardır, sandalyeyi oradan alırsınız oraya bir masa yerleştirirsiniz. Dolayısıyla yer yerleştirilene tabi bir şey olarak düşünülemez. Halbuki mahal, kelama tabidir. Yani kelamın indiği yere bir başka şey yerleştiremezsiniz. Sadece kelama mahsustur. Onu oradan aldım, yerine bunu koydum diyemezsiniz. Bunun da anlamı şudur. Kadim ve hatem olan sahibidir kelamın, anlamı budur.
Batı dediğimiz şeyin esası iki dildir: Biri Grekçedir, öbürü Grekçedeki kavramların geliştirilmesi ve genişletilmesi sonucunda oluşturulan Latincedir. Bu iki dilde konuşanların, yazanların, düşünenlerin, söyleyenlerin ürünlerinin kiliseyle çerçevelenmesi, kiliseyle zarflanması ki buna Greko-Latin-Kilise diyarı demekteyiz. Bu diyarın esası fikriyattır. Sözdür. Bu diyarda kelam bulunmaz. Halbuki Anadolu’nun esası mayadır yani kelamdır. Yani Greko-Latin-kilise diyarındaki, bol bol düşünür, bol bol konuşur yazar, çizer ama özü yoktur. Anadolu’da mayalanan konuşursa çok az konuşur, söylerse çok az söyler. Çoğu defa hiç söylemez. Ama özü vardır. Aradaki fark bu şekilde anlatılabilir.
Batı insanı ile Anadolu insanını kıyaslar mısınız?
Batıda insan yoktur. İnsan olmak için özünü kelam kılmak gerekir. Kelamdan doğmak gerekir.
Ana hatlarıyla söylersek iki doğuş düşünebiliriz. Birisi biyolojik doğuştur ana babadan doğuş. Öbürü de maya itibariyle söylersek asli doğuştur, kelamdan doğmaktır yani insan olmaktır. Kelamdan doğmayan Anadolu anlamında insan olamaz. Yani eli vardır, ayağı vardır kaşı gözü vardır ama bu öz itibariyle insan olmak demek değildir. Öz itibariyle insan olmak demek özünü kelama bağlamak demektir. Kelamdan doğmak demektir. Batıda bu anlamda ne öz vardır, batıdan kastettiğim tekrar söyleyeyim Greko-Latin-Kilise diyarında ne bu anlamda öz vardır ne de Anadolu’daki anlamında insan vardır.

İnsan Anadolu’ya mahsustur. İnsan olmanın esası kelam ile mayalanmaktır.

Bu Anadolu’dadır. Benzeri başka hiçbir diyarda bulunmaz. Anadolu’ya mahsus bir iştir.

Nasrettin Hoca’nın göle maya çalmasının anlamı nedir?
Nasrettin Hoca kelam ile Anadolu’yu mayalayanlardandır ama anlayabilene, ama mayalanabilene. Hem güleriz hem mayalanırız. Yani Nasrettin Hoca’nın sözünü gönlüne maya edebilen elbette ki Anadolu’da mayalanır. Hoca’nın işi de budur.

Nasrettin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasrettin Hoca’nın yaptığı gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner. Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz önünüzü görmezsiniz sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır. Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zaptedemezsiniz o anlamda.
Dil nedir?
Teologyanın Esasları kitabımda anlattım dilin ne olduğunu. Dilin ne olduğunu dile bakarak açamazsınız. Dilin ne olduğunu anlayabilmek için nazariyata bakmak gerekir. Nazariyat nedir sorusunun cevabını aramak gerekir. Dil bu itibarla bakacak olursak nazariyattan düşenin seyretmek aracıdır. Dil bir seyretme işidir, manzara seyretme işidir.

Türkçe şunun için önemlidir. Türkçe kimliğimizin omurgasıdır. Sebebi, Türkistan’dan gelen kelam Türkçe gelmiştir. Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kadim demde hatem olan kelamın Türkçe’ye tercümesi, tefsiri meali olarak düşünülemez. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kelamın gönlünde açıldığı yüce insana mahsustur. Kadim demde hatem olan kelamdır ve Türkçe olarak açılmıştır. Bu tefsir değildir, tercüme değildir, meal değildir. Ve bu açıdan da Anadolu kimliğinin esasıdır. Anadolu kimliğinin omurgasının Türkçe olması etnografik bir düşünce şekli olarak düşünülemez. Kelamın etnografyayla hiçbir alakası yoktur. Irkla, cinsle hiçbir alakası yoktur. Kelam geneldir. Umuma mahsustur. Herhangi bir ayrım gözeterek kelam inmemiştir. Ancak açılışı Türkçe’dir. Bu kelamı Anadolu’da Türkçe ifade edenler doğup yaşamışlardır. Bu kelamın Türkçe olarak açılmış olması, tercüme yoluyla asla ve esasa bağlanabilecek bir husus da değildir. Bunu rasyonel olarak, analitik olarak, bir dil analizi yaparak çözümleme yaparak aslına geri götüremezsiniz.
Bir yapı nasıl esere dönüşür?
Açıklama: Selimiye CamiiYapıyla kastettiğimiz herhangi bir manada malzemenin birbirine bağlanmasıdır. Bir bireşim içerisinde ürüne dönüştürülmesidir. Bu manada; bir evden, bir besteden, bir edebi metinden, bir matematik teoreminden bir mantık teorisinden birer yapı olarak söz edebiliriz. Kastettiğimiz ise insandan gelen izdir. Dolayısıyla soru şunu sormaktadır. Bağlanmış malzeme ile insandan gelen arasındaki fark nedir? İnsandan gelen iz ile kastedilen gönüle mahsus olandır. Yani kelam ile, maya ile, öz ile alakalı olandır. Siz bir malzemeyi diyelim, taşı, tuğlayı, demiri statik hesaplar yaparak doğru bir şekilde yapıya dönüştürebilirsiniz. Bu yapının kendi parçaları itibariyle tanımlanan, içi vardır, dışı vardır. Kendi parçaları itibariyle zemini vardır. Duvarları vardır ancak yapının doğru, kurallara uygun şekilde yapılmış olması bunun eser olması anlamına gelmez. Mesela gotik mimariyi düşünelim. Gotik mimaride unsurlar malzeme olarak ustaca birbirine bağlanmıştır ve bir bütünlük tesis edilmiştir. Ortaya çıkan bir yapıdır ama ortaya çıkanın bir eser olabilmesi için- demin söylediğimiz- iç-dış ayrımının giderilmiş olması gerekir. Esere dönüşebilmesi için yapının aşılması gerekir. Yapının aşılması demek, yapı üzerinden yapıyı kuranın gönlüne temas edilmesi demektir. Mimar Sinan’ın bir eserini seyrederken siz Mimar Sinan ile birlikte olduğunuzu hissederseniz. O yapının ne içi, ne dışı kalır ortada, taş da kalmaz ortaya bir eser çıkar. Yani ustanın gönlünden gelen iz çıkar. Bu tarzda bir ayrım Greko-Latin-Kilise diyarına mahsus estetik kuramlarında bulamayız. Çünkü o diyara mahsus estetik kuramlarının esası özetle söylersek subjektif hissiyattır. Yani sizde uyandırdığı beğeni duygusudur. Sizde ne ölçüde duygulara yol açtığıdır. Halbuki eserin bu manada duyguyla bir alakası yoktur. Eser bir görüştür. O izin görüşüdür.
Kelamın olmadığı yerde eser olmaz. Eser, insanın olduğu yerde vardır. İnsan kelamın olduğu yerde vardır. Her ne yerdir ki orada kelam yoktur, orada insan da yoktur. İnsanın olmadığı yerde usta da yoktur, ustanın olmadığı yerde gönülden gelen iz olarak düşündüğümüz eser de bulunmaz. O sebeple Batıda yani Greko-Latin-Kilise diyarında seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz bu manada eser değildir. Yani şu vardır Batıdaki yapı kurallarına uygun yapılmıştır. Yani müzikolojinin kurallarına, harmoninin kurallarına, mimarinin, estetik anlayışın, simetri kurallarına uygun bir şekilde inşa yapılır. Ancak bunların hiçbirisi yapıyı esere dönüştürmez. Yapının düzgün, doğru, sağlam bir yapı olmasını temin eder. Ama bunların hiçbirisi eser için yeter şart değildir. Bir yapının eser olabilmesi demin dediğim şartlara bağlıdır.

Kelamın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde usta olmaz, ustanın olmadığı yerde de eser olmaz.
Eser Anadolu’ya mahsustur. Greko-Latin-Kilise diyarında eser yoktur. Düzgün yapılar vardır ama o düzgün yapılar kastettiğimiz manada eser değildir.

Mimar Sinan’ın bu kadar muhteşem eserler yapmasının sebebi nedir? Mimar Sinan Anadolu’da mayalanmıştır. Mimar Sinan bir insandır. Mayası olan, kelamdan gelen bir insandır. Ve büyük bir ustadır. Bu iki özellik yoluyla eser ortaya koymuştur. Eser ortaya kaymak, bir yapıyı kurallara uygun şekilde inşa etmek demek değildir. Siz bir yapı inşa edebilirsiniz. Düzgün bir yapı olarak ortaya koyarsınız. Bu matematikte bir teorem olabilir, mantıkta bir teori olabilir. Bir ikametgah, bir ibadethane, bir şiir olabilir. Bağlamak birlik vermek değildir. Esere dönüşenin birliği vardır. Birliğin kaynağı da kelamdır. Kelam olmadan yapıya, yani bağlanmış malzemeye birlik vermek mümkün değildir. Birliğin kaynağı o yapıyı kuran ustanın kelam ile olan alakasıdır. Burada subjektif duyguların falan hiçbir etkisi yoktur. Ne zaman ki o birliği verir ve o çokluk tekliğe indirgenir ve siz o teklik içinde farkları kaldırırsınız ortada ne iç kalır, ne dış kalır Mesela Mimar Sinan’ın Şemsi Paşa Camiinde ne iç vardır ne dış vardır. Ne deniz vardır, ne kara vardır. Hepsiyle bir bütündür. Bir birliktir. Baktığınızda her şeyiyle bir tek görürsünüz. Şemsi Paşa’yı çeker ordan alırsanız Üsküdar’ı bitirirsiniz. Yani sanki yaratılıştan o orda imiştir. Eser odur. Ama yapı, yapı öyle değildir.
Tefsir nedir?
8., 9. yüzyıldan itibaren başlayan bir fikri faaliyet alanı değildir. En az birkaç bin yıllık geçmişi vardır. Bu itibarla bir diyara mahsusen tefsiri düşünemeyiz. İkincisi belli bir zamana mahsus olarak düşünemeyiz. Ama tefsirden bahsettiğimizde kastedilen düşünceye bağlı bir açma faaliyetidir. Anadolu mayasında anlattığım şekliyle, özetle birkaç cümleyle söyleyecek olursam tefsir, yerden mahalle giden yolu düşünce esasında arama faaliyetidir. Yani sözün mekanından kelamın mekanına düşünmek yoluyla bir geçiş aramaktır. Böyle bir geçiş imkanı maalesef bulunmaz. Eğer bulunsaydı o zaman kelama gerek kalmazdı. O zaman Greko-Latin-Kilise diyarının mütefekkirleri Anadolu’ya kelam ehli olurdu. Böyle bir şey mümkün değildir. Bu ilahiyatçılara çok kötü dokunuyor ama ne yapayım. Yani tefsirin esası özü budur. Yer ile mahal arasındaki farkı düşünce yoluyla gidermek faaliyetidir. Bu çok genel bir ifade şeklidir. Yani hem Greko-Latin-Kilise diyarındaki felsefe fikriyatı kuşatır, hem kabalayı kuşatır, hem daha sonraki dini metinleri ve teolojiyi kuşatır. Özü budur tefsirin.

Anadolunun mayalanması Anadolu’da yaşamış kavimlere ait kültürlerin antropolojik sentezi olamaz.
Kelam ne fikriyattır, ne sözdür. Zamanın kaydı altında değildir kelam. Ve her daim bizatihi kendisidir. Her daim bizatihi kendisi olan ve zamanın kaydı altına girmeyen hiç bir şekilde bir başka şey ile terkibe de girmez. Bir başka şeyle terkibe girmeyen sentezlenmemiş olur. O doğduğu şekliyledir. O doğduğu ahvalindedir ve hep öyle kalır. Yani, sabittir, tek bir şeydir. Kendisiyle hep aynıdır. Bu itibarla Anadolu’dan birçok kavimler geçmiştir binlerce yıl boyunca. Bu binlerce yılın geriye bıraktıkları vardır. Bu geriye bırakılanlar sentezlenmiştir. Terkibe girmiştir. Genişlemesine yol açmıştır Anadolu’daki kavimlerin. Sonra gelen önce gelenden bazı şeyleri miras olarak almıştır. Ama bu miras olarak alınanların hiçbiri kelam değildir. Senteze tabi olan, zamana tabi olan değişmeye, dönüşmeye tabi olan unsurlardır. Kültürün unsurlarıdır. Kelam kültür değildir. Aksi takdirde kelamın inmesinden önceye mahsusen kelamın izini bulabilmemiz gerekirdi. Böyle bir izin bulunmasından bahsedemeyiz. Dolayısıyla bir an vardır. O iniş anıdır. O geliş anıdır. Doğuş anıdır ve onun ne öncesi o anda kayıtlıdır ve mevcuttur ne de o an doğan önceden bir şey almıştır. Farklı bir yerden gelmiştir. Böyle söyleyelim, teşbih olsun diye.
Endülüs mayasının uğradığı kırımla, Anadolu mayasının karşılaştığı yok olma, yok edilme tehlikesi aynı mıdır?
Aynıdır tabi. Endülüs’te bir maya var idi. Ve modernitenin başlatılması, Endülüs mayasının o topraklardan çıkartılmasına bağlanmıştır. Ve o mayayı ayakta tutanlara bir kırım uygulanmıştır. Ve o Kırım’ı uygulayanlar Greko-Latin-Kilise diyarıdır. Aynı kırımı Anadolu’ya da uygulamak istiyorlar. Çünkü Greko-Latin-Kilise diyarının bekası Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır. Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Kendi haliyle kendi ahvaline göre. Anadolu mayası yok edilirse Greko-Latin-Kilise diyarı sökülüp atılmış olduğu bu coğrafyaya yeniden gelecektir. Papa bunun için gelmiştir. Burası benim diyarım demek için gelmiştir Anadolu’ya. Ve ne yazık ki, Papanın yanında konuşanlar ve Anadolu’yu temsil etmek durumunda olanlar gereken şeylerin asgarisini dahi söyleyememişlerdir. Papa sadece onun için gelmiştir. Anadolu kilisenin yeşertildiği coğrafyadır. Türklerin öncesinde. Onun için söylemiş ima etmiştir kendisi de. Burası benim ikinci vatanım demiştir. İnşallah bunları muhakkak idrak edenler, görenler vardır ve buna göre davranacaklardır. Arabistan’daki Vahabiler Anadolu’da da damar sürmüştür. Vahabiliğin esasıyla kilisenin esası aynıdır. Esas iktidardır. Başka hiçbir esas yoktur. Ve bu iktidar esasında ele geçirmektir. Hükümran olmaktır. Tabi Vahabiyle kastettiğimiz teoloji açısından söyleyecek olursak geniş anlamda Sodom ve Gomore’yi kastederiz.

Kadim demde hatem olan kelamın söze döküldüğü ki, o zamanın kaydı altındadır. Tarih öncesinde Arabistan’da yaşamış olup da dökülen sözün şartlarına dış kabuk esasında uyup, ama sözü dökülüş öncesi itibariyle kendi esaslarını muhafaza edenlerdir Vahabiler. Dolayısıyla davranış ve kabuk bakımından siz zannedersiniz ki söze dökülen kelamın gereğini esasını yerine getirirler. Bu böyle değildir.
Modernleşme mayayı ne ölçüde etkilemiştir?
Batılılaşma, modernleşme mayayı hiçbir şekilde etkilememiştir. Nasıl etkilesin ki. Batılılaşma, modernleşme zemini esası fikriyat olan, söz olan kültür olan bir faaliyetten ibarettir. Değişkendir. Kılık değiştirir. Ancak, kelam öyle değildir. Kelam etkilenmez. Ama terk eder gider. Onun için dikkat etmek gerekiyor. Anadolu’yu terk etmesin diye. Kitabın sonunda bundan kısmen bahsettim. Eğer sözü ağırlıklı hale getirirsek, fikriyatı ağırlıklı hale getirirsek kendi öz kimliğimizi, kendi esasımızı, kendi öz mayamızı açamaz isek, bilemez isek, birliğimizi bozar isek o zaman kelam bu coğrafyada durmaz, buradan gider. Ama kelamın etkilenmesini düşünemeyiz. Mesela batı yani Grek-Latin-Kilise diyarına mahsur düşünürlerden Kant diyelim Schopenhauer’i etkilemiştir. Schpenhauer Kant’ı okuyarak, Kant’ı hareket noktası alarak yeni bir fikriyat geliştirmiştir. Bu fikriyatın bir kısmı Kant’ın söylediklerine uygundur, bir kısmı ise Kant’ın fikriyatının reddedilmesine dayanır. Dolayısıyla Schaupenhauer üzerinde Kant’ın etkisinden bahsedebiliriz. Benzer olarak Schopenhauer’ın daha sonraki yıllarda, günümüze daha yakın dönemlerdeki düşünürler üzerindeki etkilerden de sözedebiliriz. Fikriyat ve kültür etkileşme içerisinde ilerler ve devam eder. Ancak kelamdan, kelamın etkilenmesi demek, kelamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi demektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Esas itibariyle mümkün değildir. Kelama temas edemezsiniz ki onu değiştirebilesiniz. Etkilediğiniz ve değiştirdiğinizi zannedebileceğiniz şey ancak kelamın belli bir kültür içerisindeki tezahürüne mahsus unsurlardır. Bizatihi kelamın kendisi değildir. Kelamdan hiçbir şey çıkartamazsınız, nokta dahi ekleyemezsiniz. Öyledir, o kadardır, sabittir, zamanın kaydı altında değildir. Ve sadece inene mahsustur. Fikir konuşanlara mahsustur. Aktarabilirsiniz. Ama bu manada kelamı bir fikir olarak aktaramazsınız. Düşünerek fikir oluştururusunuz. O fikri savunursunuz. Bazıları kabul eder, bazıları etmez, bazıları kısmen kabul eder ama düşünerek kelam oluşturamazsınız. Düşünmek yoluyla dolayısıyla dil esasında kelam tesis edemezsiniz. Kelamın sözü vardır. Kelamın sözünü sadece kelamın sahibi söyler. Ve sadece ve sadece o sözü dinleriz veya okuruz. Ama ona ne bir şey katabiliriz ne ondan bir şey eksiltebiliriz. Ne de onun üzerinde bir muhakemede bulunabiliriz. Çünkü kelamın sözü üzerinde muhakemede bulunmak demek bir şekilde o söze katmak, eklemek demektir. Halbuki kelamın sözüne katmak eklemek yapabilecek olan kelamın sahibidir. Dolayısıyla neresinden bakarsak bakalım kelam etkilenmez. Kelam etkiye tabi bir şey değildir. Fikir etkilenir. Düşünce etkilenir,. Ama kelam mahiyeti itibariyle etkilenecek bir şey değildir. Kelamın olmadığı yerde insan da olmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Dolayısıyla bir Batı medeniyetinden söz edemeyiz. Bunlar hep afaki, hayali fikirlerdir Batı medeniyeti diye. Medeniyet insana mahsustur. İnsanın olduğu coğrafyaya mahsustur. Bu manada batıda insan bahsetme imkanımız bulunmaz. Kimin insanından bahsedeceğiz. Kilisenin insanından mı? Kilisenin insanı mı vardır? Dante’nin insanı mı vardır? Niçe’nin insanı mı vardır? Batı insansızdır. Bizim anladığımız manada insan teşkil olunamamıştır. Yığın vardır. Batının bireyi yığınsaldır. Yığının bir unsurudur. Halbuki Anadolu’nun bireyi ferttir. Ferdi bireydir. Sebep, Grek-Latin-Kilise diyarındaki bireyin dayanağı yığının esaslarıdır. Yani kilisedir. Anadolu’daki ferdi bireyin dayanağı Türkistan’dan gelen kelamdır. Yani bizatihi kendi özüdür, kendi esasıdır. Yığına dayanılarak ferdi birey olunmaz. Ferdi birey olunmadan insan olunmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Medeniyet Anadolu’ya mahsustur. Teknoloji ile medeniyeti karıştırmamak gerekir.
İnsanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesinin yolu nedir?
Kelamdan doğan insan ne kendisine acı verir ne de başkasına. İnsan olan için cümle yaratılmış birdir. Kurdun, kuşun, böceğin, otun, çöpün ötekiler bir, ayrı gayrı söz konusu değildir ama insan olan için. Biyolojik olarak doğarak insan olunmaz. İnsan olmak için Anadolu’da Türkistan’dan gelen kelamdan doğmak gerekir. Türkistan’dan gelen kelamdan doğarsanız Anadolu’ya insan olursunuz, Anadolu’da mayalanırsınız o vakit cümle varlığın birliği nedir o yolla anlarsınız. Ama bu düşünerek, analiz yapılarak, muhakemeye tabi kılınarak anlaşılacak bir şey değildir. Olsaydı Batıda görürdük Greg-Latin-Kilise diyarında görürdük böyle bir şey söz konusu değildir.
Medeniyet içindeki kriz nedir? Bundan çıkmanın yolları nelerdir?
Anadolu mayası bir krizle karşı karşıya değildir. Kelamın krizi olmaz. Kriz topluma mahsustur. Bireye mahsustur. Bu krizin esası da kimliğin doğru şekilde açılamamasıdır. Anadolu Türk Kimliğinin esaslarının ortaya konamamasıdır ve Anadoludaki bireyin Grek-Latin-Kilise diyarına teba yapılmak istenmesidir. Toplumun krizi buradan kaynaklanmaktadır. Bu krizi aşmanın yolu da okumaktır, çalışmaktır, dil öğrenmektir. Esaretten kurtulmaktır. Bireysel özgürlüğü kazanmaktır. Doğru düzgün düşünmeyi öğrenmektir. Alınteri dökmektir. Ama teba olmak değildir. Grek-Latin Kilise diyarının tebası değiliz. Eğer o yöne saparsak kelam Anadolu’dan gider, o zaman Anadolu yok olur. Anadoluyu Anadolu yapan Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelamın burada kalması da mayalanmaya bağlıdır. Kim ki mayalanır o kelamı sağlam tutar. Mayalanma düşünme, öğrenme, konuşma değildir. Mayadan doğmaktır.

Sadece Batı değil, Arabistan kimliğine dönerseniz de kendi kimliğinizi yok edersiniz. Bu tek taraflı değildir. Anadolu Türk Kimliğinin esası ne Arabistan kültürüdür ne de Grek-Latin-Kilise diyarıdır. Kendi özümüzü, kendi mayamızı açabildiğimiz takdirde bunu görürüz. Bunu gördüğümüzde anlarız ki, ne Arap kültüründe ne Grek-Latin-Kilise diyarında bizim esasımıza dair herhangi bir şey bulunmaz. Kadim demde hatem olan kelam Arap kültürüne mahsus değildir. Aksi takdirde kelamın belli bir döneme ait olduğunu söylemiş oluruz. Bunu söylersek kelamı göndereni inkar etmiş oluruz. Çünkü kelam kainattadır. Ne belli bir zamana ne belli bir zümreyedir. Sözdeki açılış itibariyle öyleymiş gibi görünür cevher olması cihetinden durum farklıdır. Zamanın kaydı altına girer o zaman da cevher olmaktan çıkar yani kelam olamaz. Dolayısıyla kelam olabilmenin şartı, genelidir, umumadır. Hiç bir ayrım gözetmeden. Aksi halde kelam olmaz.

Arap kültürüyle alakalı değildir Anadolu’daki Türk kimliği, yani Anadolu Mayası (bu herhangi bir düşmanlık değildir) Çünkü Türkistan’dan gelen kelamın esası birliktir. Varlığın birliğidir dolayısıyla ayrı gayrı yoktur. Arap dünyasını da Grek-Latin-Kilise diyarını da ayrı gayrı tutmaz. Grek-Latin-Kilise diyarı kendi varlığının devam edebilmesi için düşmanlık eder. Kelam ile mayalananın kelamın indiğiyle bir düşmanlığı olabilir mi? Olamaz. Esası birliktir. Ama Grek-Latin-kilise diyarında kelam bulunmaz. Esası fikriyattır. Kilisedir. Bu itibarla da kendini dönüştürebilecek olan şeye can düşmanlığı eder. Bu bakımdan bizim Arap kültürüyle de alakamız bulunmaz özümüz esasımız aslımız Türkistan’dan gelen kelamdır. Anadolu’da neye baksak o kelamın izini görürüz. Otunda, çöpünde, kuşun ötüşünde, yağmurunda, karların eriyişinde bu kelamın izi vardır. Batılı gibi olmak komikliktir. Kayboluş ayağa kalkmayış söz konusudur. Batının esası esarettir. Anadolu mayasının esası özgürlüktür. Bu özgürlük parlamentoda kanun çıkartılarak tesis edilen bir özgürlük değildir. Birey olmanın şartıdır ve hakikati, özü bulmakla alakalıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Anadolu Mayasının esası özgürlüktür, hürriyettir. Anadolu ferdi bireyi hürdür. Grek-Latin-Kilise diyarının en derin mütefekkiri daha esarettedir.
Aşk olsun Anadolu’daki mayaya
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara.
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara
Ve can verenlere ve vereceklere…
 
 
"TÜRKİYE" GAZETESİ KÖŞE YAZARLARINDAN SAYIN ÖMER ÖZTÜRKMEN'E AÇIK MEKTUP
11.12.2006
"TÜRKİYE" GAZETESİ KÖŞE YAZARLARINDAN
SAYIN ÖMER ÖZTÜRKMEN'E AÇIK MEKTUP
Üsküdar, 10 Aralık 2006
Azîz ve kadîm dostum Ömer bey,
"Türkiye" gazetesinin 3 Kasım 2006 Cuma günlü sayısındaki "Kuvantum kuvantum" başlıklı köşe yazınızda ezcümle:
"Düşünebiliyor musunuz ki koskoca İstanbul Üniversitesi’nin Fen Fakültesi'nde kuvantum diye bir kürsü bile yok. Neredeyse son asrı kuvantumsuz bir cehâlette geçirmiş oluyoruz. Bu gafletin, bu tecâhülün, bu vurdumduymazlığın bir sebebi vardır elbette. Bu konuyu lütfen oturup düşünelim..."
demektesiniz.
Aşağıdaki açıklamalarımı bilginize takdîm etmeme müsaadenizi ve konuyu, bunların ışığında, "lûtfen oturup düşünmenizisaygılarımla ricâ ederim:
Dünyâ'da bâzı üniversitelerde Kuvantum Optiği, Kuvantum Elektroniği, Kuvantum Alanları Teorisi, Kuvantum Kimyası, Kuvantum İstatistiği kürsüleri gibi spesifik kürsüler vardır da hiçbir üniversitede "kuvantum diye bir kürsü" yoktur. "Kuvantum Teorisi" ve bunun çeşitli alanlara uygulamaları, daha çok, Teorik Fizik Kürsüleri'nde ya da Matematiksel Fizik Anabilim Dalları'nda, yâhut da Kimya Fakülteleri'nde tedris edilen bağımsız dersler arasında: 1) Kuvantum Teorisine Giriş, 2) Kuvantum Teorisi, 3) İleri Kuvantum Teorisi, 4) Kuvantum Teorisi Uygulamaları, 5) Kuvantum Teorisinde Realite Meselesi, 6) Kuvantum Optiği, 7) Kuvantum Alanları Teorisi, 8) Kuvantum Teorisinin Epistemolojisi, 9) Kuvantum Kimyası ve benzeri başlıklı derslerde okutulur.
1973-1984 arasında 11 yıl boyunca Teorik Fizik Kürsüsü Kürsü Profesörü ve Matematiksel Fizik Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmış olduğum İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'nde bu bahisler Kürsü'nün kurulduğu 1954 yılından bugüne kadar: 1) rahmetli Prof.Dr. Fikret Kortel (1916-2004), 2) bendeniz, 3) Prof.Dr. Altan Ferendeci, 4) rahmetli Prof.Dr. Çetin Cansoy (1931-2003), 5) Prof.Dr. Şehsuvar Zebitay, 6) Prof.Dr. Gediz Akdeniz, 7) Prof.Dr. Emine Rızaoğlu, 8) Prof.Dr. Hâşim Mutuş ve 9) Doç.Dr. Göksel Daylan tarafından okutulmuştur ve hâlen de rutin olarak okutulmaktadır.
Sonradan profesörlüğe yükseltilmiş olan Yalçın Koç tarafından, Kürsümüz'de, bendenizin idâresi altında ikmâl edilmiş olan "Doğa'nın Kuvantum-Mekaniksel Betimlemesi ve ölçü Sorunu başlıklı, Kuvantum Teorisi'nin epistemolojisiyle ilgili doktora tezi ve bu alandaki diğer çalışmaları bu doktorantımı Dünyâ çapında bir bilim adamı yapmıştır.
Prof.Dr. Yalçın Koç, ayrıca, bu alanda evrensel olarak geçerli olduğuna îman edilmiş ve 1960'lı yıllardan îtibâren Teorik Fizik'te dokunulmaz bir mitos, bir efsâne hâline gelmiş olan "Bell Teoremi" ile onu desteklediği sanılan "Wigner Teoremi"nin evrensel olmadıklarını matematiksel olarak ispat etmiş ve bu ispatları: 1) "The Local Expectation Value Function and Bell's Inequalities" başlıklı makālesiyle Il Nuovo Cimento'nun 107B cildinin Ağustos 1992 sayısında, 961-971. sayfalarında; ve "Wigner Inequality, Quantum-Mechanical Probability Functions and Hidden-Variable Theories" başlıklı makālesiyle de gene Il Nuovo Cimento'nun 108B cildinin Ekim 1993 sayısında, 1115-1126. sayfalarında yayınlanmıştır.
Yalçın Koç'un bu ispatının hikâyesini bendeniz, sizin Genel Yayın Müdürü olarak sorumluluğunuz altında, İhlâs Holding bünyesi içinde yayınlanmış olan İnsan ve Kâinat dergisinin Kasım 1989 târihli sayısında 30-32. sayfalarında "30 Yıllık Efsânenin Yıkılışı" başlıklı makālemde ayrıntılarıyla takdîm etmiştim; bu bir!
Gene bendenizin aynı İnsan ve Kâinat dergisinin Mart 1989 târihli sayısında 23-27 ve 67-70 sayfalarında yer alan "Türkiye'de Teorik Fizik öğretimi" başlıklı makālemde de İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'nde Teorik Fizik tedrisâtının gelişimi de bu Kürsü'de Kuvantum Teorisi'nin okutulmakta olduğu da takdîm edilmişti; bu da iki!
Sizin Genel Yayın Müdürü olarak sorumluluğunuz altında İnsan ve Kâinat dergisinde yayınlanmış olan bu iki somut olguyu sanki bunlar hiç yokmuş gibi göz ardı etmiş ya da tamâmen unutmuş olmanızı, doğrusu, hayretle ve biraz da esefle karşılamakta olduğumu ifâde etmeliyim.
Teorik Fizik Kürsüsü'nün 1954 yılında tesisinden önce de İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi Atom ve çekirdek Fiziği Kürsüsü'nde rahmetli Prof.Dr. Fâhir Yeniçay (1901-1982) "Atom Fiziği" dersi kapsamında Kuvantum Mekaniği'ni, Teorik Fizik Kürsüsü'nün tesisinden çok önce, ama daha çok uygulamaya yönelik bir tarzda 1972 yılında emekli oluncaya kadar tedris etmiş ve bu alanda 341 sayfalık Atom Fiziği ve 168 sayfalık Dalga Mekaniği adı altında toplam 509 sayfa tutan 2 cild de ders kitabı yazıp yayınlamıştır.
"Kuvantum Mekaniği" konusunda Teorik Fizik Kürsüsü elemanları tarafından yazılıp da öğrencilere 1961-1976 arasında yıllarca parasız dağıtılmış olan ders teksirleri şunlardır: 1) Fikret Kortel: Kuvantum Mekaniği ve İleri Kuvantum Mekaniği Ders Notları (1961; yaklaşık 300 sayfa), 2) Ahmed Yüksel Özemre: Kuvantum Mekaniği Ders Notları (1968; yaklaşık 140 sayfa), 3) Altan Ferendeci: Kuvantım Mekaniği Ders Notları (1976; yaklaşık 260 sayfa).
Gene "Kuvantum Mekaniği" konusunda Teorik Fizik Kürsüsü elemanları tarafından yazılıp da yayınlanmış olan ders ve araştırma kitapları da şunlardır: A) İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi tarafından bastırılan Teorik Fizik Dersleri Külliyâtı ile Teorik Fizik Monografileri arasında : 1) Ahmed Yüksel Özemre: çağdaş Fiziğe Giriş (198 sayfa, 3 baskı), 2) Ahmed Yüksel Özemre ve Şehsuvar Zebitay: çağdaş Fiziğe Giriş çözümlü Problem Kitabı (182 sayfa, 3 baskı), 3) çetin Cansoy: Kuvantum Mekaniği (Birinci Kitap, 366 sayfa), 4) Emine Rızaoğlu: Kuvantum Mekaniği çözümlü Problem Kitabı (368 sayfa, 2 baskı), 5) Ahmed Yüksel Özemre: Isı Teorisi (208 sayfa, 2 baskı; Kuvantum İstatistikleri bahsini de ihtivâ etmektedir); 6) Yalçın Koç: Doğa'nın Kuvantum Mekaniksel Betimlemesi ve ölçü Sorunu (185 sayfa)B) İstanbul Teknik üniversitesi Nükleer Enerji Enstitüsü tarafından bastırılan: 7) John David Jackson: Kuvantum Mekaniği Matematiğine Giriş (107 sayfa, çeviren: Ahmed Yüksel Özemre); ve C) Pınar Yayınlarına bağlı Açılımkitap tarafından bastırılan: 8) Ahmed Yüksel Özemre: Fiziksel Realite Meselesine Giriş (137 sayfa, 2 baskı).
Gördüğünüz gibi İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'nin "Kuvantum Mekaniği"nin tedris sisteminin literatürüne katkısı bile toplam 2960 sayfa tutmaktadır.
Söz konusu makālenizden alıntı yapılmış olan yukarıdaki beyânınız, takdîm etmiş olduğum ve kimsenin de tekzib etmesi mümkün olmayan bu gerçek olgular karşısında: hem A) İstanbul üniversitesi'ni; hem B) İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'ni; hem 3) İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'nin: 1) Atom ve çekirdek Fiziği Kürsüsü'nü, 2) Teorik Fizik Kürsüsü'nü, ve 3) Matematiksel Fizik Anabilim Dalı'nı; ve hem de C) bu Kürsülerde yıllarca Kuvantum Mekaniği'nin çeşitli vehcelerini tedris etmiş, bu konuda ders ve araştırma kitapları yazmış ve yayınlamış, doktoralar yaptırtmış olan merhûm ve hâlen hayattaki bilim adamlarını büyük bir töhmet altında bırakan bir adâletsizlik olarak tecellî etmektedir. Ve bu, yakından tanıyıp takdîr ettiğim mâzînizle mukāyese edildiğinde, size hiç mi hiç yakışmayan ve dostlarınızı üzen garip bir durumdur.
Kaldı ki bu konular yalnızca İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi'nde değil, fakat: Ankara üniversitesi Fen Fakültesi'nde de, Ege üniversitesi Fen Fakültesi'nde de, İstanbul Teknik üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde de, Boğaziçi üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde de, Ortadoğu Teknik üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde de, Uludağ üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde de, hattâ Vakıf üniversiteleri dâhil daha birçok üniversitemizde de yıllardır rutin dersler olarak okutulmaktadırlar. Sizin bunlardan da haberinizin olmadığınız anlaşılmaktadır.
Birazıcık temkinli davranıp da söz konusu köşe yazınızı kaleme almadan önce İnsan ve Kâinat'ı hazırlayan mâiyetinizdeki kadronun herhangi bir ferdine danışsaydınız ya da en azından Internet'te herhangi bir arama motoruyla, meselâ Google ile, bir ufacık araştırma yapsaydınız bu fâhiş hatâlara düşmez ve herkesi de bolkeseden töhmet altında bırakmazdınız. Emîn olunuz! Bu araştırma motorları, sağladıkları güvenilir bilgiler yanında, insanların: 1) hayallerini gerçek ve vehimlerini de hâzâ ilim saymalarına da, 2) durup dururken saçmalamalarına da engel olabilecek kadar güçlü yardımcılardır.
Bu durum muvâcehesinde Türkiye'mizin son asrının, iddianızın aksine, hiç de "kuvantumsuz bir cehâlette" geçmemiş olduğunu kabûl etmelisiniz! Ortada, sizin sözlerinizle, apaçık bir gaflettecâhül ve de vurdumduymazlık var ise aslında bunu hangi adreste aramanız gerektiğini de bu açık mektubumla artık idrâk etmiş olmanızı ümid etmek istiyorum.
Haksız yere töhmet altında bırakmakta olduğunuz bütün bu söz konusu kurumlara ve şahıslara açık bir "özür dileme" borcunuz olduğunu dikkatinize takdîm, umûrunuzun hayra tebdilini niyâz ve, bilvesiyle, kadîm birâderâne hislerimi de te'yid ederim.

Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre
İstanbul üniversitesi Fen Fakültesi
Teorik Fizik Kürsüsü eski Kürsü Profesörü
ve Matematiksel Fizik Anabilim Dalı eski Başkanı
 
 
 






16240-35783-1-SM.pdf
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages