
YAŞLI KADIN İLE HALİFE ÖMER
Hz. Ömer’in arkadaşı İbni Abbas anlatıyor:
Soğuk ve karanlık bir kış gecesiydi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu.
Halife Hz. Ömer ile asayiş kontrolü için Medine sokaklarını geziyorduk.
Halife Ömer birlikte gezinirken her evin kapısı önünde bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya
vererek içerisini dinliyordu.
Evlerin
kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleyerek
sokak sokak Medine mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes
uyuyordu.
Bütün
mahalleleri kapı kapı dolaşırken şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük
çadırlar vardı.
Onların da kapıları önünde durup bir sorun var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.
Bu
çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik. Çadırdan hıçkırıklarla ağlayan çocuk
sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte
içeriye girdi. Ben de peşinden girdim.
İçerideki manzara içler acısıydı. Ağlamaktan çocukların gözleri şişmiş, yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek olmuştu.
Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minik yavruları susturmaya çalışıyordu.
Yaşlı kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu.
Bu haline rağmen Hz. Ömer'in (r.a.) selamını gülümseyerek aldı. Anlaşılan evine
gelen Halife Ömer’i tanımamıştı.
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtmadan tatlı bir dille kadına sordu: "Valide
bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?". Kadın içini çekerek : "İki günden
beri açlar da ondan" diye cevap verdi.
Hz.
Ömer (r.a.): "Peki niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu.
Hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Akan gözyaşları arasında içini dökmeye başladı:
"Oğlum" dedi
Halife Ömer'e, "sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın, ne gezer?
Yavruları avutabilmek için taş koydum tencereye, durmadan kaynatıyorum.
Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim anasız babasız yetim torunlarımdır.
Oğlum, kocam ve kardeşlerim muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Hem yaşlı ve hem de kadın halimle benim de dermanım kalmadı.
İşte böyle aç ve perişan kaldık. Kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmadı.
Her
şeyi bilen yüce Allah bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle
bekliyoruz"
Hz.
Ömer (r.a.) yaşlı kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle: "Valide, şehirde
oturan müslümanların emirine, Halife Ömer'e neden başvurup durumunu
anlatmıyorsun?" diyebildi.
O
ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini
anlatılmaz bir kızgınlığa bıraktı.
Hiddetten keskinleşen bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi:
"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun, ahirette de elim
yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye :"Niçin Ömer'e böyle
beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?" dedi. Kadın aynı
kızgınlıkla cevabını yetiştirdi: "Evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden
beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O,
müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra do onun
eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı
böyle kolay mı sanıyor?"
ferdin huzur ve emniyetini sağlamalıyım. Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer' den sorar. “
Hz.
Ömer’ in sözünü bitirmeden dedim
ki: "O kadar üzme kendini, ey
mü'minlerin emiri. Halifelik vazifesini sen üzerine almasan kim bu vazifeyi
senin kadar titizlikle yüklenebilirdi?
Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın.
Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hem de şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. “
Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz su serpmişti.
Ağır
çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu
soluk soluğa çıktı.
Nihayet yaşlı kadının çadırına vardık. Halife Ömer nefes nefese içeri
girip çuvalı yere bıraktı. Kısa bir
dinlenmeden sonra yerinden doğruldu, tenceredeki çakıl taşlarını boşalttı.
Yerine
benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan
kendi eli ile un koyarak pişirmeye başladı.
Yaşlı
kadından çalı çırpı isteyerek sönmek üzere olan ateşi alevlendirdi. Gecenin ayazında pişirdiği
yemeği yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.
Daha
sonra anne şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve gönülleri
okşayan bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş
olan öksüz yavruları yemeğe oturttu.
Onlara kendi eli ile yemek yedirdi.
Günlerden beri kara yaslara
gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı.
Ağlamalar susmuş, göz yaşları kurumuş, öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu.
Yaşlı
kadıncağız, Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri
şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile
çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi toparlandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği halifeye şu sözleri söyledi.
"Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer' den çok sen yakışırsın."
Tel: 0 212 503 35 36 Pbx
Fax : 0 212 503 18 77
www.alperen.com.tr