You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to huzunlu-...@googlegroups.com, hayat-v...@googlegroups.com, mahs...@googlegroups.com
Kuzum siz,
acı çekmek nedir bilir misiniz? Acıya dair söyleyecek, kaç dirhem
sözünüz var? Acı deyince, tarif hassanızdan çıkan abide neye benzer?
Acı, gerçekten de düşünüldüğü kadar acı mıdır lügatinizde? Kaç gece
yarısı, uykunuzdan acıyla irkilip, ağlayarak uyandınız? Ya da; zaman
hanına bir nefeslik uğrayan kederlerin kaç tanesiyle hasbıhâl etmek ve
sonrasında yutkunmaksızın susmak durumunda kaldınız? Suallerin
kesafetine dayanamayıp da, unutmayı beceremediğinizi itiraf etmek
mecburiyetiyle, aynalara kem gözle bakmamayı tecrübe ettiniz mi? Her
şeyi bir kenara bırakıp! Aşk için, aşkın izinden yürüyüp, bilmek,
farkında olmak gibi fiillerin gölgesinden sıyrılıp, yâr için yâr
kokusu sinmiş mekânlara dönmemek üzere gittiniz mi? Kuzum siz… Hiç aşk
elinden aşk yüklü nefeslerle tutuşmuş ân için âh ettiniz mi? Evet…
Evet siz! Kan çanağına dönmüş gözlerin vebâliyle hiç, bir geceyi sabah
ettiniz mi?
Kuzum siz… Hislerin ciddiyeti nazariyesinden
nasipli misiniz? Ciddiyet sizin çehrenizden firar eden çizgilerin
buğday yanığı salınışlarında saklı gibi görünse de, aldatıcı bir
tarafınız var inanın… Aldanmaya alışık bir adamın sözlerine aldanmayın
isterseniz. Ama! Sizde bir tuhaflık var kuzum… Henüz
anlamlandıramadığım ama için için sezdiğim bir tuhaflık! Gülmeyin öyle
gamzelerinizi hoyratça sergileyerek… Gülmeyin! Biliyorum benimkisi
kelimenin tam mânâsıyla saflık… Ama siz… Kuzum siz var ya… Bakmayı
beceremezsiniz bir insaflık!
Can dallarıma firâk avizelerini
asalı başınız gökte muhakkak! Gökçe bir duruşla göklere baş eğdirmenin
fevkinde, tırnaklarınızdaki kan pıhtısının donukluğuyla şâd olan
ruhunuzun zevkinde hayra âlâmet ne var söyler misiniz? Siz… Nidâ
makamına çıkmış âvâzları bir buselik de olsa nefesinizle eyler
misiniz? Hayır! Siz.. Siz… Neyse…
Sizin hayalinizle
parsellenmiş düş iklimimin hazana demir atışını kutladığım bu güz,
çetrefilli tariflerimin gölgesinde kuşandığım bütün hislerim düz!
Unutmak mecburiyetiyle kanarken hem gece hem gündüz! Meçhul diyerek,
toy zamanlarda çağırdığım o Sündüz siz olamazsınız değil mi? Dur
durak bilmeyen zamanın peşinden sürüklenen her mevcudiyet gibi yokluğa
mahkum olabilseydi bu hâl… Belki çok daha kolay olurdu ecele yelken
açmak! Ama ne mümkün… Aşkın kovaladığı bir yorgun olarak, buzdan
alevlerin ısrarından kaçmak… Kuzum siz… Firar etmenin kitabını
yazmışlardan olarak, bu hususta yardım edin bana olmaz mı? Ya nasıl
kaçacağımı öğretin sizden, ya da kovalamaktan vazgeçin ruhumu… Yoksa
her yatsı vakti tutuşmaktan geri durmayacak can çırası! Evet! Şimdi
hakikatleri âzâd etmenin tam sırası…
Acıyla başlayan bu nâme
acıyla sürecek… Tıpkı acıyla herc-ü merc olmuş sevdâ hikâyeleri gibi…
Acıyla olgunlaşan aşıklık istidadı, tesellisiz mevsimlerde çiçek
açmaya durdu mu, karanlıklar en güvenilir mekânlar oluverir seven
göze… Göze sözden öte mânâlar yükleyen bu ürkeklikten peydâ olan
hasretin yıktığı her duvar, cânân makamında oturan bedbahtın kalan
ömrünü âhın rutubetiyle çürütmeye yetecek kudrettedir bilâkis!
Kevgirle su taşıyana aşık demişler… Güneşi batıdan doğuracak kudrete
mucize… Yahut kıyamet! Ey beni bilmez! Ey kendini âh oklarından
esirgemez budala! Kalk ve doğrul yatağından her gece yarısı… İnleyen
ruhumun geceyi kuşatan şarkısıyla kıyam et… Zülfüne taht kuran
aklardan seziver perişanımızı… Mecnun ve Leyla da konuşur olmuş…
Onları dahi geçip giden şanımızı…
Destursuz girilmiş bir
bağ değil bu sevdâ! Şükürsüz dillerin ümit ettiği bir vuslat değil
arzulanan… Hak’kın farkında, aşktan doğan yükümlülüklerin aşık nâmıyla
gezene yüklediği hakkın farkında bir mevzu… Şerden âzâde bir söz, bir
göz ve bir öz… Sus! İtiraz etme artık… İndir şu naz kalkanını…
Bağladığın murâdımı, bilerek ve isteyerek çöz!
Gözümden geçerken o mazi, hâl ve istikbâl;
Her hasretin membaı oldu, sevdâda ikbâl…
Dur durak bilmeden çarpan kalbimde, gök yanar; Söyle bana ey peri ! Alevlerde mi kanar ?
Bu nasıl hâldir ki ? Bende ben, bırakmayacak ! Her zerremde sen varken, gönlüm nasıl cayacak ?
Kurtar beni azaptan, vuslatına kar beni ! Sensiz geçen her ân, temelimden yıkar beni…
Ya sar beni gönlüne, yada cânım al benim ! Ya sultânım, ya cânım, ya cânânım ol benim…
………/………
Nur tepelerinden inkişaf eden her ışık huzmesi, senin ismini semanın
en kadife yüzüne kufi harflerle iliştirirken ben, acıdan saadete
erişmenin sabırsızlığıyla sadece O’na sığınıyorum.
Kuzum siz… Hissediyorsunuz değil mi?
İstanbul sonbahara soyunurken titremezdi yoksa…
Kuzum siz… Yoksa…?
-- Kaç gece bekledim bir telefonunu belki ararsın diye ama yok...
Sen gideli çok olmuş anlaşılan...
Çünkü güller dikensiz kalmış arkanda
Sahi neden gittin sen öyle sessiz ve nedensiz.
Çok mu sevdim seni? Gerçekten çok sevdim veee kaybettim seni kollarımın arasından
Ne çok şiir yazdım sana ama sen yoksun ne anlamı var ki yazdıklarımın Ne anlamı var sensiz bu boş havayı solumanın
Hep ben mi kaybedecektim?