Söyle bana ey peri ! Alevlerde mi kanar ?

3 views
Skip to first unread message

Cengiz AK

unread,
Nov 13, 2011, 4:26:58 AM11/13/11
to huzunlu-...@googlegroups.com, hayat-v...@googlegroups.com, mahs...@googlegroups.com
Kuzum   siz, acı çekmek nedir bilir misiniz? Acıya dair söyleyecek, kaç dirhem   sözünüz var? Acı deyince, tarif hassanızdan çıkan abide neye benzer?   Acı, gerçekten de düşünüldüğü kadar acı mıdır lügatinizde? Kaç gece   yarısı, uykunuzdan acıyla irkilip, ağlayarak uyandınız? Ya da; zaman   hanına bir nefeslik uğrayan kederlerin kaç tanesiyle hasbıhâl etmek ve   sonrasında yutkunmaksızın susmak durumunda kaldınız? Suallerin   kesafetine dayanamayıp da, unutmayı beceremediğinizi itiraf etmek   mecburiyetiyle, aynalara kem gözle bakmamayı tecrübe ettiniz mi? Her   şeyi bir kenara bırakıp! Aşk için, aşkın izinden yürüyüp, bilmek,   farkında olmak gibi fiillerin gölgesinden sıyrılıp, yâr için yâr kokusu   sinmiş mekânlara dönmemek üzere gittiniz mi? Kuzum siz… Hiç aşk elinden   aşk yüklü nefeslerle tutuşmuş ân için âh ettiniz mi? Evet… Evet siz! Kan   çanağına dönmüş gözlerin vebâliyle hiç, bir geceyi sabah ettiniz mi?
 
  Kuzum siz… Hislerin ciddiyeti nazariyesinden nasipli misiniz? Ciddiyet   sizin çehrenizden firar eden çizgilerin buğday yanığı salınışlarında   saklı gibi görünse de, aldatıcı bir tarafınız var inanın… Aldanmaya   alışık bir adamın sözlerine aldanmayın isterseniz. Ama! Sizde bir   tuhaflık var kuzum… Henüz anlamlandıramadığım ama için için sezdiğim bir   tuhaflık! Gülmeyin öyle gamzelerinizi hoyratça sergileyerek… Gülmeyin!   Biliyorum benimkisi kelimenin tam mânâsıyla saflık… Ama siz… Kuzum siz   var ya… Bakmayı beceremezsiniz bir insaflık!
 
  Can dallarıma firâk avizelerini asalı başınız gökte muhakkak! Gökçe bir   duruşla göklere baş eğdirmenin fevkinde, tırnaklarınızdaki kan   pıhtısının donukluğuyla şâd olan ruhunuzun zevkinde hayra âlâmet ne var   söyler misiniz? Siz… Nidâ makamına çıkmış âvâzları bir buselik de olsa   nefesinizle eyler misiniz? Hayır! Siz.. Siz… Neyse…
 
  Sizin hayalinizle parsellenmiş düş iklimimin hazana demir atışını   kutladığım bu güz, çetrefilli tariflerimin gölgesinde kuşandığım bütün   hislerim düz! Unutmak mecburiyetiyle kanarken hem gece hem gündüz!   Meçhul diyerek, toy zamanlarda çağırdığım o Sündüz siz olamazsınız değil   mi?
  Dur durak bilmeyen zamanın peşinden sürüklenen her mevcudiyet gibi   yokluğa mahkum olabilseydi bu hâl… Belki çok daha kolay olurdu ecele   yelken açmak! Ama ne mümkün… Aşkın kovaladığı bir yorgun olarak, buzdan   alevlerin ısrarından kaçmak… Kuzum siz… Firar etmenin kitabını   yazmışlardan olarak, bu hususta yardım edin bana olmaz mı? Ya nasıl   kaçacağımı öğretin sizden, ya da kovalamaktan vazgeçin ruhumu… Yoksa her   yatsı vakti tutuşmaktan geri durmayacak can çırası! Evet! Şimdi   hakikatleri âzâd etmenin tam sırası…
 
  Acıyla başlayan bu nâme acıyla sürecek… Tıpkı acıyla herc-ü merc olmuş   sevdâ hikâyeleri gibi… Acıyla olgunlaşan aşıklık istidadı, tesellisiz   mevsimlerde çiçek açmaya durdu mu, karanlıklar en güvenilir mekânlar   oluverir seven göze… Göze sözden öte mânâlar yükleyen bu ürkeklikten   peydâ olan hasretin yıktığı her duvar, cânân makamında oturan bedbahtın   kalan ömrünü âhın rutubetiyle çürütmeye yetecek kudrettedir bilâkis!
 
  Kevgirle su taşıyana aşık demişler… Güneşi batıdan doğuracak kudrete   mucize… Yahut kıyamet! Ey beni bilmez! Ey kendini âh oklarından   esirgemez budala! Kalk ve doğrul yatağından her gece yarısı… İnleyen   ruhumun geceyi kuşatan şarkısıyla kıyam et… Zülfüne taht kuran aklardan   seziver perişanımızı… Mecnun ve Leyla da konuşur olmuş… Onları dahi   geçip giden şanımızı…
 
  Destursuz girilmiş bir bağ değil bu sevdâ! Şükürsüz dillerin ümit ettiği   bir vuslat değil arzulanan… Hak’kın farkında, aşktan doğan   yükümlülüklerin aşık nâmıyla gezene yüklediği hakkın farkında bir mevzu…   Şerden âzâde bir söz, bir göz ve bir öz… Sus! İtiraz etme artık… İndir   şu naz kalkanını… Bağladığın murâdımı, bilerek ve isteyerek çöz!
 
  ………/………
 
  Gönlüm, dalgalı denizler misâli bulanık,
  Ruhumun dehlizlerinde, hayallerim yanık…
 
  Gözümden geçerken o mazi, hâl ve istikbâl;
  Her hasretin membaı oldu, sevdâda ikbâl…
 
  Dur durak bilmeden çarpan kalbimde, gök yanar;
  Söyle bana ey peri ! Alevlerde mi kanar ?
 
  Bu nasıl hâldir ki ? Bende ben, bırakmayacak !
  Her zerremde sen varken, gönlüm nasıl cayacak ?
 
  Kurtar beni azaptan, vuslatına kar beni !
  Sensiz geçen her ân, temelimden yıkar beni…
 
  Ya sar beni gönlüne, yada cânım al benim !
  Ya sultânım, ya cânım, ya cânânım ol benim…
 
  ………/………
 
  Nur tepelerinden inkişaf eden her ışık huzmesi, senin ismini semanın en   kadife yüzüne kufi harflerle iliştirirken ben, acıdan saadete erişmenin   sabırsızlığıyla sadece O’na sığınıyorum.
 
  Kuzum siz… Hissediyorsunuz değil mi?
 
  İstanbul sonbahara soyunurken titremezdi yoksa…
 
  Kuzum siz… Yoksa…?


--
Kaç gece bekledim bir telefonunu belki ararsın diye ama yok...
Sen gideli çok olmuş anlaşılan...
Çünkü güller dikensiz kalmış arkanda
Sahi neden gittin sen öyle sessiz ve nedensiz.
Çok mu sevdim seni? Gerçekten çok sevdim veee kaybettim seni kollarımın arasından
Ne çok şiir yazdım sana ama sen yoksun ne anlamı var ki yazdıklarımın Ne anlamı var sensiz bu boş havayı solumanın
Hep ben mi kaybedecektim?

ary...@hotmail.com

001.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages