SÜNÛHAT-6-ÂYET=ALLAH'I BIRAKIP DA BİRBİRİMİZİ RAB EDİNMEYELİM

16 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Sep 23, 2019, 4:04:30 AM9/23/19
to

                                           SÜNÛHAT

5.1.ÂYET=ALLAH'I BIRAKIP DA BİRBİRİMİZİ RAB EDİNMEYELİM

1 وَلاَ يَتَّخِذْ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللهِ
Binler nüktesinden bir nükte:

Sofiye meşrebinden kat-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı ispat eder. Başka din vasıtayı kabul eder.
Bu sırra binaendir ki, Hıristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira bir zîrütbe enaniyetli bir Hıristiyan, ne derece dinde mütesallip ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyeti okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır.
Bir müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hatta izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir.
Öyleyse, kendini havas zanneden zâlimlere mazlûmîn ve avamın hücumuyla, Hıristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise, dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan esasat itibarıyla müteessir olmamak gerektir.

• • •
2
يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ
Pek çok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate, nev’e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekseri düsturların mâsadakından bir iki misâl zikredeceğiz.

Lâkayt Emevîlik, nihayet sünnet cemaate, salâbetli Alevîlik, nihayet Râfîzîliğe dayandı. Hem zâlime karşı miskinliği esas tutan Hıristiyanlık, nihayat tecellüd; cebbarlıkta ve zâlime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet—eyvah!—nihayet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebdei, taassup derecesinde azîmet olsa, nihayeti müsaheleye, ruhsata taraftarsa, nihayeti salâbete müncer olur. Bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hatta en garibi, bir kısım mutaassıplar, mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha dostluk ve lâkayt Jönler husumet ve salâbet taraftarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler.
İki âlim, bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nakıs oluyor. Güya bakiye-i iştiha-i şevki, tevarüsle velede geçiyor. Öteki kazâ-i vatar ettiğinden, veledine ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor. Şu emsilelerdeki sırr-ı düstur şudur:
Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese, meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksülâmel yapar.

• • •
3
وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur’ânî. 4 اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً İşte mâhiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm. Sırrı şudur:

Beşerde, hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tahdit edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.
Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibarıyla, bir şahıs çok evsafa câmidir. Onların içinde bir sıfat, adaveti celb etse, birinci âyetteki kanun-u İlâhî iktiza eder ki, adavet o sıfata inhisar etsin, mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.
Hâlbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zâlimaneyle, bir câni sıfat için, o evsaf-ı mâsumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet, hatta onda da iktifa etmiyor; akrabasına da, hatta meslektaşına da zulmünü teşmil eder. Birşeyin müteaddit esbabı olduğundan; olabilir, o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O halde sıfat caniye değil, kâfire de olsa, o zât câni olamaz.
Cemaat itibarıyla görüyoruz ki, bir şahs-ı muhteris, bir intikamla veya muntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikirle demiş ki, “İslâm parçalanacak veyahut hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş’um sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enaniyetini, tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini-el’iyazübillah-uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelemez cerbezeli tevillerle adalet sûretinde göstermek ister.

Medeniyet-i hazıra itibarıyla görüyoruz ki, şu medeniyet-i meş’ume öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike-i kiramın, 5 اَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ ’deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte, bir köyde bir hain bulunsa, o köyü mâsumeleriyle imhâ etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifnâ etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zâlimanesine serfurû etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harap etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetvâ veriyor.
Acaba, bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes’ul olmadığı halde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle mâsumları, hiçbir zaman fena tabiatlı ihtilâlciden hâli kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o mâsumlar mes’ul, belki ifnâ ediliyor?

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” Âl-İ İmrân Sûresi, 3:64.
2 : “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor.” Rum Sûresi, 30:19.

3 : “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.
4 : Gerçekten o (insan), çok zâlim ve çok câhildir.” Ahzâb Sûresi, 33:72.

5 : "Yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" Bakara Sûresi, 2:30.

Lügatler

adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma

adavet : düşmanlık

âdil : adaletli

aksülâmel : tepki, reaksiyon

âlim : bilen, bilgin

âsi : isyan eden, baş kaldıran

avam : halk

azîmet : her meselede takvâya göre hareket etme; İlâhî emirleri tam yapıp günahlardan en üst seviyede kaçınma

bakiye-i iştiha-i şevk : geri kalan iştah ve şevk; arta kalan istek ve tutku

becayiş etme : değiş-tokuş etme, karşılıklı değiştirme

beşer : insan, insanlık, Âdemoğlu

binaen : –dayanarak, dolayı

câmi : içine alıcı, kapsamına dahil eden

caniye : cani; acımasız ve gaddar; cinayet işlemiş olan

cebbarlık : zorbalık, zâlimlik

celb etme : çekme

cemaat : topluluk; bir dine, mezhebe veya ekole bağlı olanların oluşturduğu topluluk

cerbeze : hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterecek derecede aldatma

cihad : Allah için kutsal şeyleri koruma gayret ve mücadelesi

desatir-i ekserî : pek çok ortamda ve şartlar altında geçerli olan kanun ve kurallar

desatir-i külliye : her yerde ve konumda geçerli olan genel kurallar, prensipler, kanunlar; evrensel kanunlar

dünyevî : dünyaya ait

düstur : kural, prensip

düstur-u Kur’ânî : Kur’ân tarafından ortaya konulan kanun, prensip

düstur-u zulüm : zulm kanunu, kuralı

ekberü’l-kebâir : büyük günahların en büyükleri

ekseri : en çok görünen, en çok gerçekleşmiş olan çoğunluk

el’iyazübillah : “Allah korusun” mânâsında bir ifade

emsile : misâller, örnekler

enâniyet : benlik, gurur

ene : ben

esasat : esaslar, temel prensipler

esbab : sebepler

eşkâl-i habîse : pis ve çirkin şekiller

evsaf : vasıflar, nitelikler

evsaf-ı mâsume : mâsum sıfatlar, günahsız nitelikler

evvelâ : ilk olarak, öncelikle

fena tabiatlı : kötü özellikleri bulunan, mizac ve karakteri kötü olan

ferd : birey

fesad : bozukluk

fetvâ verme : hüküm verme; izin verme

fıtraten : yaratılış itibariyle

gaddar : acımasız; çok fazla gadreden

gururiyet : gururluluk, kibirlilik

hak nazarında : hak ve hukuk kurallarına göre; İlâhî adalete göre

halef : bir kimse ve topluluğun yerine sonradan geçenler

hâli kalmayan : boş kalmayan (yani her zaman bir kısım ihtilâlci insanlar bulunan)

harap etmek : yıkıp yok etmek

hasım : düşman

havas : yüksek seviyede bulunan insanlar; toplum içindeki yüksek ve seçkin kesim

hilâfet : halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik

hodbinlik : kendini görme, kendini düşünme; bencillik

hodendişlik : kendi için kaygılanma, endişe etme; kendini düşünme; bencillik

hodgâmlık : kendi keyfini, istek ve arzularını düşünme; bencillik

hubb-u nefis : kendini sevme, nefse düşkünlük

husumet : düşmanlık

icad etme : meydana getirme, ortaya çıkarma

ifnâ etmek : öldürmek, ortadan kaldırmak

ihtilâlci : ihtilâl yapan, toplumu karıştıran; devrimci

iktifa etme : yetinme

iktiza etme : gerektirme

imhâ etme : yok etme, ortadan kaldırma

imtiyaz : farklılık, ayrıcalık

inhisar etme : yalnız birşeye ait ve mahsus kılma

inzimam etme : eklenme, katılma

itibariyle : açısından

izzet-i nefs : insanın vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi

izzet-i rütebî : rütbeden gelen izzet; rütbe ve makam açısından çok büyük ve üstün olma

kabiliyet-i zulüm : zulüm yapma kabiliyeti, potansiyeli

kâfire : inkârcı; Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden

kâmil : olgun, kemâl ve fazilet sahibi

kanun-u İlâhî : İlâhî kanun, Allah’ın koyduğu kanun

kanun-u zâlimane : zâlimce kanun

karye : köy

kat-ı nazar : bakmama, dikkate almama (yani sofiye meşrebini konu dışında tutmak kaydıyla…)

kazâ-i vatar etmek : ihtiyacını gidermek

kibir : büyüklenme, kendini büyük görme

kuvâ : güçler, duygular, hisler

küffar : kâfirler, inkârcılar

lâkayt : duyarsız, ilgisiz

mâhiyet-i insaniye : insanın temel özelliklerini meydana getiren bünye; insanın temel yapısı, aslı ve esası

mâsadak : bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı ve tasdik edici unsur

mâsum : suçsuz, günahsız

mâsume : günahsız, suçsuz

mazlûmîn : zulme uğrayanlar

mebde : başlangıç

mebde-i Hürriyet : Hürriyet’in başlangıcı; Meşrutiyet’in ilânı

mecma-i evsaf-ı masume : masum sıfatların bir araya toplandığı yer

medeniyet-i hazıra : şimdiki medeniyet

medeniyet-i meş’ume : kötü, uğursuz medeniyet

mehâsin-i medeniyet : medeniyetin güzellikleri

melâike-i kiram : yüce, şerefli melekler

merbut : bağlı

mes’ul : sorumlu

meş’um : kötü, uğursuz

mevki : konum, yer

mevsuf : nitelenmiş, nitelikleriyle belirlenmiş

meyl : eğilim, istek ve arzu

meyl-i teceddüd : yenilenme meyli, eğilimi

meyl-i zulüm : zulüm yapma meyli, eğilimi

misâl : örnek

miskinlik : âcizlik, uyuşukluk, beceriksizlik, güçsüz ve tepkisiz kalma

muhafaza : koruma

mukaddes : kutsal, yüce

muntakim : intikamcı, intikam davası güden

mutaassıp : kendi tarafını (din, inanç, düşünce vs.) aşırılıkla tutan ve bu konuda çok katı olan; bağnaz, fanatik

müncer olma : sonuçlanma, son bulma

müsahele : kolaylık gösterme, kolaylaştırma

müsamaha : hoşgörü

müslim : Müslüman

müteaddit : bir çok, çeşitli

müteessir : etkilenen, tesir altında kalan

mütemessik : sıkı sıkıya bağlı, bağlandığı dâvâdan taviz vermeyen

mütesallip : sarsılmaz seviyede birşeye (dine) bağlanan kimse

müyul : meyiller, eğilimler

nâkıs : eksik, noksan

nefiy : inkâr etme, kabul etmeme

nev’ : tür

nihayât : nihayetler; sonlar

nihayet : en sonunda

nihayet : son, en sonunda

nükte : ince mânâ

perişaniyet : perişanlık, parçalanma ve dağılma

ruhsat : takvâ sınırları içinde olmakla birlikte dinen verilen geniş hareket alanı

salâbet : katılık, metanet, sağlamlık

salâbetli : dâvâsına çok sağlam ve tavizsiz bağlı olan

selef : bir kimse veya topluluğun yerinde önceden bulunanlar

serfurû etme : boyun eğme, itaat etme

serkeş : başkaldıran, isyan eden

sıfat : nitelik, özellik

sırr-ı düstur : düsturun, kanunun sırrı

siyaset-i şahsiye, cemaatiye ve milliye : kişisel, toplumsal ve millî siyaset

Sofiye meşrebi : tarikat yoluyla mânevî derecelere yükselme gayretinde olan tasavvuf ehlinin takip ettikleri yol, tarz

sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler

şahs-ı muhteris : ihtiraslı, hırs sahibi olan kişi

şâmil : içine alan; birçok şeyi kapsamı içine alan ve onlara zarf olan

taassup : aşırı derecede, körü körüne bağlılık

tabiat-ı zâlimane : zâlim tabiat, zulmeden karakter

tahakküm : baskı, zorbalık

tahassun etme : sığınma

tahdit etme : sınırlandırma

tatmin : doyurma, doygunluğa erme

tazammun etme : içine alma, kapsama

tecavüz etmek : haddi aşmak, saldırmak, (başkasının) hakkına el uzatmak

tecellüd : kendini cesaretli ve kahraman gösterme; sertlik, direnme

teşmil etme : genelleme, yaygın hale getirme

tevarüs : birinden diğerine irsî olarak geçme

tevil : yorum

tezyid eyleme : arttırma, geliştirme

uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği

vahşet : ürküntü, korku

veled : çocuk

zalûm-u cehûl : çok zâlim ve çok cahil

zîrütbe : rütbeli, rütbe ve yüksek derece sahibi

ziyade : çok, fazla

zulm-ü kâfirane : bir kâfir tarafından yapılabilecek zulüm

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages