SÖZLER DERSLERİ-823-LEMEÂT(DEVAMI)

46 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Jun 4, 2018, 4:48:21 AM6/4/18
to

                                                             SÖZLER DERSLERİ

36.16.LEMEÂT(DEVAMI)

Zaaf hasmı teşci eder; Allah abdini tecrübe eder, abd Allah’ını tecrübe edemez
Ey hâif ve hem zaif! Havf ve za’fın beyhude, hem senin aleyhinde tesirât-ı haricî teşcî eder, celb eder.

Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket; netice Allah’ındır. İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana. “Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım” der. Abd ise hiç yapamaz Allah’ını tecrübe. “Rabbim muvaffak etsin; ben de bunu işlerim” dese tecavüz eder.

İsâ’ya demiş şeytan: “Madem herşeyi O yapar. Kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?” İsâ dedi: “Ey mel’un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan.”

• • •

Beğendiğin şeyde ifrat etme
Bir derdin dermanı başka derde dert olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse dert getirir, öldürür.

• • •

İnadın gözü, meleği şeytan görür
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de okutur. Muhalif tarafında eğer meleği görse, libasını değişmiş onu şeytan zanneder; adâvet, lânet eder.

• • •

Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma
Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.

• • •

İslâmiyet, selm ve müsalemettir; dahilde nizâ ve husumet istemez
Ey âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen, düsturun bu olmalı:

Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.

Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”

Dememeli: “Budur hak; başkaları battaldır. Ya yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”

Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor.

Dert ile dermanlar

Taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. Hâcat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü eder.

İstidat, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.

İki mizaca göre mesâil-i fer’îde hakikat sabit değil; izafî ve mürekkep. Mükellefîn mizaçlar ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküp, her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.

 

Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mîzaca. Taassub-u mezhebî tâmime sebep olur.

Tâmimin iltizamı sebep olur nizâa. İslâmiyetten evvel tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,

Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya, tenevvü-ü şerâyi’, müteaddit mezhepler.

Beşerde bir inkılâp İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, şer’ etti ittihad, vâhid oldu peygamber.

Seviye bir olmadı; mezhep taaddüt etti. Terbiye-i vâhide kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhepler.

• • •

İcad ve cem-i ezdadda büyük bir hikmet var; kudret elinde şems ve zerre birdir
Ey birader-i kalb-i hüşyar! Ezdâdın cem’indendir tecellî-i iktidar. Lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,

Hüsnün içinde kubhu, nef’in içinde dârrı, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı?

Hakaik-i nisbiye sübut, takarrur etsin. Birşeyde çok şey olsun; bulsun vücut, görünsün. Sür’at-i hareketle bir nokta bir hat olur.

Çevirmenin sür’ati yapar bir lem’a-i nur, daire-i nuranî. Hakaik-i nisbiye vazifesi dünyada daneler sünbül olur.

Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizamı, alâik-i nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.

Hararette merâtip, ona olmuştur sebep tahallül-ü burudet. Hüsündeki derecat kubhun tedahülüdür; sebep, illet oluyor.

 

Ziya zulmete borçlu; lezzet eleme medyun; sıhhat marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzip etmez. Zemherirsiz olmuyor;

Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez. O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi; haşmeti etti zuhur.

O Kadîr-i Lâyezâl, cem-i ezdad içinde iktidarı gösterdi; azamet etti zuhur. Madem o kudret-i İlâhî lâzime-i zâtî olur.

O Zât-ı Ezelîye hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtip olamaz. Herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.

O kudretin ziyasına güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir’at olmuştur.

Denizin geniş yüzü gösterdiği güneşi, çîn-i cebînindeki katreler de gösterir; şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.

Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında. Kudreti tanzir eder. Şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.

Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir. Gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.

Semâvât bir denizdir; bir nefes-i Rahmân’la çîn-i cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümustur.

Kudret tecellî etti, o katarâta serpti nuranî lemeâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem’a timsaldir.

O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücellâ camını o lümey’a zücâce dürri-misal parlıyor,

O şebnem-misal yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar lem’aya, lem’a olur bir siraç, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor.

Lügatler

abd : kul

adâvet : düşmanlık

âdemî : insanoğlu

ağdiye : gıdalar

ahsen : en güzel, daha güzel

alâik-i nakş : nakşı oluşturan bağlar

âlem-i İslâmî : İslâm dünyası

battal : hak olmayan, gerçek dışı

benî-Âdem : Âdemoğulları, insanlık

beyhude : boşuna, faydasız

birader-i kalb hüşyar : uyanık kalpli kardeş

celb etmek : kendine çekmek

cem’ : bir araya gelme

cem-i ezdad : zıtların biraraya gelmesi

çîn-i cebîn : alın buruşukluğu

dahilde : içeride

daire-i nuranî : nurlu daire

dane : tohum

dârr : zarar

dürri-misal : inci gibi

düstur : prensip, kural

ehak : en doğru, daha doğru

ezdâd : zıtlar

feyz-i tecellî : yansımadan doğan feyz, bereket

ger : eğer

hâcat : ihtiyaçlar

had : sınır, çizgi

hâif : korkak

hak : doğru, gerçek

hakaik-i nisbiye : göreceli hakikatler, bir diğerine göre hakikat olan şeyler

hakikat : doğru, gerçek

halk-ı ezdad : zıtların yaratılması

Hallâk-ı Lemyezel : varlığı asla son bulmayan ve herşeyi sürekli olarak çokça yaratan Allah

hasen : güzel

hasm : düşman

havf : korku

heves : gelip geçici arzu ve istekler

hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması

hodgâmî : bencil, kendini düşünen

hubb-u nefis : kendini beğenme, nefse düşkünlük

hudud : sınır

husumet : düşmanlık

hüsün : güzellik

hüve hakkun : o haktır

hüve’l-ahsen : o en güzeldir

hüve’l-hakku : sadece o haktır

hüve’l-hasen : sadece o güzeldir

hüviyet : mahiyet, özellik

icad : var etme, yaratma

ifrat : aşırılık

ihrak etmek : yakmak

ihtilâf : uyuşmazlık, ayrılık

illet : esas sebep, maksat

iltizam : taraf tutma, taraftarlık

imhâ : yok etme

inkılâp : değişim, dönüşüm

iptal-i hak : hakkın ortadan kaldırılması

iptal-i hakk-ı nev’ : bir türe ait hakkın ortadan kaldırılması

iraka-i dem : kan akıtılması

ismet-i beşer : insanlığın masumluğu, suçsuzluğu

istidat : kabiliyet, yetenek

ittifak : uyum içinde birleşme, birlik

ittihad : birleşme, birlik

izafî : göreceli

kader : Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması

Kadîr-i Lâyezâl : hiçbir zaman kaybolup gitmeyecek, sonsuz kudret sahibi Allah

katarat : damlalar

katre-misal : damla gibi

kubh : çirkinlik

kudret : İlâhî güç ve iktidar

kudret-i İlâhî : Allah’ın güç ve iktidarı

lâkin : fakat, ama

lâzime-i zâtî : kendi zâtının gereği

lem’a : parıltı

lem’a-i nur : nur parıltısı

lemeât : parıltılar

libas : elbise

lümey’a : küçük parıltı

madde-i vâhide : bir tek madde

mâni : engel

maraz : hastalık

maslahat : fayda, yarar

mazarrat-ı mevhume : gerçekte var olmayan, hayalî zararlar

medyun : borçlu

mel’un : lanetlenmiş

merâtip : mertebeler, dereceler

mesâil-i fer’î : teferruata dair meseleler

meslek : usül, metod

mevc : dalga

meydan-ı imtihan : imtihan meydanı

mezhep : dinde tutulan yol

mir’at : ayna

misbâh : lamba, meşale

misl : benzer

mişkât : kandil, içinde lamba olan küçük hücre

mizaç : yaratılış, tabiat

muhalif : zıt, karşıt

mutlak : kesin, sınırsız

muvaffak : başarılı

mücellâ : parlatılmış, parlak

mühmel : ihmale uğramış

mükellefîn : mükellef olanlar, yükümlüler

mürekkep : birden fazla unsurdan oluşmuş bileşik

müsalemet : barış ve huzur içinde olma

Müslim : Müslüman

müteaddit : birden fazla, çeşitli

nâr : ateş

nazarında : gözünde, bakışında

nazir : benzer, eş

nef’ : yarar

nefes-i Rahmân : sonsuz merhamet sahibi Cenab-ı Hakkın varlıklar üzerindeki rahmet esintisi

nıkmet : sıkıntı, azap, nimetin zıddı

nisbet : ölçü, oran

nisbî : kıyaslama ile olan, göreceli

nizâ : kavga, uyuşmazlık

nuranî : nurlu

nücum : yıldızlar

Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah

revâbıt-ı nizam : düzeni sağlayan bağlar

selm : barış

semâvat : gökler

siraç : ışık, lamba

sübut : gerçekleşme, meydana gelme

sünbül : başak

sür’at : hız

sür’at-i hareket : hareketin hızı

şahs-ı vahid : bir tek şahıs

şebnem : çiğ

şebnem-misal : çiğ gibi

şems : güneş

şems-i kudret : kudret güneşi

şer : kötülük

şer’ : şeriat, Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler

şümus : güneşler

taaddüd : çokluk, birden fazla olma

taaddüd-ü enbiya : aynı dönemde birden fazla peygamberin olması

taassub-u mezhebî : bir mezhebe aşırı derecede bağlılık

tabakat-ı beşer : insan tabakaları

tahakkuk : gerçekleşme

tahallül : araya girme, içine karışma

tahallül-ü burudet : soğuğun sıcağın içine karışması

takarrur : karar bulma, yerleşme

talib-i hakikat : gerçeği talep eden, isteyen

tâmim : umumîleştirme, herkese yayma

tanzir : benzetme

tayin etme : belirleme, belirli kılma

tâzip etmek : azap vermek

tebâüd-ü acîb : hayret verici ölçüde birbirinden uzaklaşma

tecellî : yansıma

tecellî-i iktidar : Allah’ın kudretinin tecellîsi, yansıması

tedahül : iç içe olma

tekarüb : birbirine yakınlaşma

tekessür : çoğalma

temayül-ü mizac : mizacın bir tarafa yönelmesi

tenevvü : çeşitlilik

tenevvü-ü şerâyi’ : şeriatlerin çeşitliliği

terbiye-i vâhide : tek bir terbiye

terekküp : birleşme

tesirât-ı haricî : dış tesirler, etkenler

teşcî : cesaretlendirme

teşkil : oluşturma, meydana getirme

timsal : nümune, örnek

umum : bütün

vâhid : bir

vehham : aşırı derecede vehimli, kuruntulu

vesveseli : kuruntulu

vücut : varlık

zaaf : zayıflık, güçsüzlük

zarure-i nâşie : kendisinde bulunması zorunlu olan, ondan ayrılması mümkün olmayan zorunlu özellik

Zât-ı Ezelî : varlığının başlangıcı olmayıp devamlı var olan Zât, Allah

zemherir : şiddetli ve yakıcı soğuk

zerre : atom

zevâl-i ismet : gühasızlığın sona ermesi

zihniyet-i inhisar : tekelleştirme anlayışı

ziya : ışık

zuhur : ortaya çıkma, görünme

zulmet : karanlık

zücâc : cam

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages