|
Bir
zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in
ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski
Said zannedip oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde
Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal’asının
başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde bana
göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin
ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı ve
Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve
rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal’ada geçmiş zamanın
derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde
beni ihata eden dört beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara
bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, (HAŞİYE) bir nur, bir teselli, bir rica
aradım. Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana
mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev’imin bir mezar-ı ekberi suretinde
göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbale,
derman ararken baktım. Gördüm ki, benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin
büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet
verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve
tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki
ıztırap çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde
göründü. Sonra bu cihetten dahi me’yus olunca, başımı kaldırıp, ömrümün
ağacının başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var; o da
benim cenazemdir, o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten dahi
tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne
baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde-i
hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette, ayaklar altında
çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı. Sonra
mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni olan dünya, hiçlik
derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem
ararken, zehir ilâve etti.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler :
(HAŞİYE) : HAŞİYE O zaman bu hâlet-i ruhiye Fârisî bir
münâcat suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara’da Hubab risalesinde tab
edilmiştir.
|
Lügatler :
âhir : son beşer : insanlık cihet
: yön, taraf derman : ilâç ehl-i dünya : dünyaya
dalıp, âhireti düşünmeyenler emsal : benzer,
akran esassız : temelsiz fâni : geçici,
ölümlü Fârisî : Farsça firkat :
ayrılık gaflet : Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma
hâli güz : sonbahar hâdisât-ı tarihiye : tarihî
olaylar hâlet : durum, hâl hâlet-i ruhiye : insanın
ruh hâli, psikolojik durumu hareket-i mezbûhâne : can çekişme
hareketi hengâm : zaman, dönem Hilâfet Saltanatı :
hilafetin egemenliği Hubab Risalesi : Mesnevî-i Nuriye’de yer
alan bir bölüm ihata etme : içine alma, kuşatma inkılâp
etmek : dönüşmek istikbal : gelecek mazi : geçmiş
zaman me’yus : ümitsiz mebde-i hilkat : yaratılışın
başlangıcı merhem : ilaç, çare mezar-ı ekber : çok
büyük mezar münâcat : dua, Allah’a yakarış nazar :
bakış nesl-i âti : gelecek nesil nev’ : tür,
cins peder : baba rica : ümit rikkatli :
dokunaklı, acıklı suret : biçim, görünüş tab edilmek :
yazılmak tahaccür etmek : taşlaşmak tarihvâri : tarih
tarzında tevahhuş etmek : yabanîlik çekmek ünsiyet :
dostluk, yakınlık vahşet : ürküntü, yabanîlik zulümat
: karanlıklar
|