HÜCCETULLAHİ'L-BÂLİĞA RİSALESİ-67-11. HÜCCET-İ İMÂNİYE-22.SÖZÜN 1.MAKAMI(5)

5 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Aug 31, 2018, 4:35:36 AM8/31/18
to

                  HÜCCETULLAHİ'L-BÂLİĞA RİSALESİ

12.5.ON BİRİNCİ HÜCCET-İ İMÂNİYE(DEVAMI)

YİRMİ İKİNCİ SÖZÜN BİRİNCİ MAKAMI(DEVAMI)

SEKİZİNCİ BURHAN

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun. Halbuki herşey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle.
İşte, bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var. (HAŞİYE-1) Âdeta, memleketten çıkan herşey o maddelerden yapılıyor.

Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak: Bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip haline getiren, elbette, bilbedâhe, birdir. Çünkü o iş iştirak kabul etmez. Öyle ise, bütün nescolunan san’atlı şeyler ona mahsustur.
Hem de bak: Bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor, bütün ebna-yi cinsleriyle öyle intişar etmiş, beraber olarak, birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek birtek zâtın işidir; birtek emirle hareket ediyor. Yoksa, böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat muhaldir.
Öyle ise, bu san’atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor. Güya herbir çiçekli kumaş, herbir san’atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu’ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde, lisan-ı hâl ile herbirisi der: “Ben kimin san’atıyım; bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: “Beni kim dokuduysa, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: “Beni kim yapmışsa, memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor. Ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut birtek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa, o boşboğaz başıbozuktan, “Mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhasıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik birtek zat olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san’atlar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san’atları olduğunu gösteriyorlar.

İşte, ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken, ihâtası var. Bir kısım müteaddit ise, fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için, bir vahdet-i nev’iye gösteriyor. Vahdet ise bir vâhidi gösterir. Demek, ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak lâzım gelir.
Bununla beraber, sen buna dikkat et ki, bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (HAŞİYE-2) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gayb perdesinden böyle acip ihsânâtı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir? Çünkü, onu tanımazsan, bilmecburiye diyeceksin ki, “Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe bir padişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Halbuki, gözümüzün önünde bir dest-i gaybî o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyade, o mu’ciznümâ zâtı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
(HAŞİYE-1) : Unsurlar, madenler ise, pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbânî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlâhî ile herbir yere giren, medet veren ve hayatın levazımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuât-ı İlâhiyenin nescine, nakşına menşe ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.

(HAŞİYE-2) : Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise, dallarına; ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise, çiçeklerin aksâmına ve meyvelerin envâına işarettir.

Lügatler

acip : hayret verici, şaşırtıcı

aksâm : kısımlar

alâmet : işaret

âlem : dünya

ânâsır : unsurlar, elementler

bilbedâhe : ap açık bir şekilde

bilmecburiye : zorunlu olarak

dest-i gaybî : görünmeyen el

divanece : akılsızca, delice

ebna-yı cins : aynı cinsten gelenler

elhasıl : özetle, sonuç olarak

emsal : benzerler

envâ : çeşitler, türler

hakikî : gerçek, doğru

hâlât : haller, durumlar

haşiye : dipnot, açıklayıcı not

hâtem : mühür, damga

hedâyâ : hediyeler

helâket : yok olma

ihâta : kuşatıcılık

ihsan : bağış, iyilik

ihsânât : bağışlar, iyilikler

ihzar etme : hazırlama

ilânnâme : duyuru

intişar etme : yayılma

istib’âd : akıldan uzak görme

iştirak : ortaklık

ittifak : birleşme

izhar : gösterme

keyfiyet : durum, nitelik, özellik

kudret : güç, kuvvet, iktidar

külfet : yük, güçlük

lisan-ı hâl : hal ve beden dili

mahlûk : yaratık

mahsulât : ürünler

mahsus : özgü

mâlik : sahip

masnu : san’at eseri varlık

matbaha-i mu’ciznümâ : mu’cizeli mutfak

mebzûliyet : bolluk, çokluk

medar : sebep, vesile

meyvedar : meyveli

mîrî : devlete, kamuya âit

mu’ciznümâ : mu’cize gösteren

muhakeme : düşünme, akıl yürütme

muhal : imkansız

muhâliyet : imkânsızlık

muhit : her tarafı kuşatan

muvafakat : uygunluk

mülk : sahip olunan şey

münakkaş : nakışlı

müşkülat : zorluklar, güçlükler

müteaddit : birçok, çeşitli

nefis : kişinin kendisi

nesc : dokuma, örme

palaska : askerlerin kullandığı geniş kemer

perde-i gayb : mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde

rahmet : şefkat, merhamet

sair : diğer

sâni : san’atkâr

saray-ı muhteşem : ihtişamlı, görkemli saray

sikke : madenî para gibi şeyler üzerine vurulan mühür, işaret

suûbet : zorluk, güçlük

tecziye : cezalandırma

turra : padişahın mührü ve imzası

vahdet : birlik

vahdet-i nev : tür birliği

vâhid : bir

ziyade : çok, fazla

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages