İKTİSAT RİSALESİ-7-YEDİNCİ NÜKTE

77 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
May 1, 2021, 4:03:14 AM5/1/21
to

                                ONDOKUZUNCU LEM’A     

                                             İKTİSAT RİSALESİ

YEDİNCİ NÜKTE

İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir:
BİRİNCİSİ:

Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa’ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı (HAŞİYE-1) terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.
HIRSIN İKİNCİ NETİCESİ:

Haybet ve hasârettir. Maksudunu kaçırmak ve istiskale mâruz kalıp teshilât ve muavenetten mahrum kalmak, hattâ
1
اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاِسرٌ yani, “Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir” olan darbımesele mâsadak olur.
Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.
Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor.

Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi, mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.
Hem Yahudi milleti 2 hırs ile ribâ ile hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin, yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı kat’î ispat eder.
Hem çok âlimlerin (HAŞİYE-2) ve ediplerin (HAŞİYE-3) zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların, fıtrî kanaatkârâne vaziyetleriyle zenginleşmeleri 3 kat’î bir surette ispat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikara göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil.
Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Çünkü çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakilleşir.
4
اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لاَ يَفْنىَ hadisinin sırrıyla, kanaat bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir maden-i hasâret ve sefalettir.

ÜÇÜNCÜ NETİCE

Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.
Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. (HAŞİYE-4) Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.
İktisat ise, kanaati intaç eder.
5
عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadisin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.
Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.

İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:
Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahalimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir ahalisine acıyordum.

Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hatırıma geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir.” Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber, o merhum müftü “Ahalimiz fakirdir” diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, 6 israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.
İslâm hükemasının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi i meşhur Ebu Ali ibni Sina, yalnız tıp noktasında, 7
كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا
âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

جَمَعْتُ الطِّبَّ فِى بَيْتَيْنِ جَمْعًا - وَحُسْنُ الْقَوْلِ فِى قَصْرِ الْكَلاَمِ
فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَبَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ - وَالشِّفَاۤءُ فِى اْلاِنْهِضَامِ
وَلَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشََدُّ حَالاً - مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ
Yani, ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir. (HAŞİYE-5)

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 8

• Câ-yı hayret ve medar-ı ibret bir tevafuk: İktisat Risalesini, üçü acemî olarak, beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elif’leri düşünmeyerek yazdıkları herbir nüshanın elif’leri, duasız elli bir (51), dua ile beraber elli üç (53)’te tevafuk etmekle beraber, İktisat Risalesinin tarih-i telif ve istinsahı olan Rûmîce elli bir (51) ve Arabî elli üç (53) tarihinde tevafuku ise, şüphesiz tesadüf olamaz. İktisattaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye “Sene-i İktisat” tesmiyesi lâyıktır.
• Evet, zaman, iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumiyede her taraftaki açlık ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

 (HAŞİYE-1) : İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.
1 : bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:214.

(HAŞİYE-2) : İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürcmehr‘den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: “Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? Halbuki, ilim emâretin fevkindedir.” Cevaben demiş ki: “Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir.” Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne cevap vermiştir (Hüsrev)
(HAŞİYE-3) : Bunu teyid eden bir hadise: Fransa’da ediplere, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası veriliyor. Süleyman Rüştü
2 : bk. Bakara Sûresi, 2:61, 96.
3 : bk. ed-Deylemî, el-Müsned: 4:385.
4 : “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” bk. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 7:84; el-Beyhakî, ez-Zühd: 2:88; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:133.

(HAŞİYE-4) : Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.
5 : “Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer.” bk. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs: 4:114; ez-Zebîdî, Tâcü’l-Arûs: 22:90.

6 : bk. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr: 10:128; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 2:161, 274; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 3:382, 4:84.
7 : “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” A’râf Sûresi, 7:31.
(HAŞİYE-5) : Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.
8 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.

Lügatler

acemî : göreve yeni başlamış

acz : güçsüzlük

âdil : adaletli

ahali : halk

âlem : dünya, evren

âlim : bilgin

amel-i uhreviye : âhireti kazanmak için yapılan amel, iş

Arabî : Hicrî takvime göre

âyet : Kur’an’da yer alan her bir cümle

azîm : büyük

bedevî : çölde yaşayan, göçebe

bereket : bolluk

bittecrübe : deneme yoluyla

câ-yı dikkat : dikkat çekici, ilginç

câ-yı hayret : hayret verici, şaşırtıcı

cehl : cahillik, bilgisizlik

cereyan etmek : meydana gelmek

cihet : taraf, yön

cüz’î : ferdî, az, sınırlı

dâhi-i meşhur : dehasıyla meşhur olmuş kişi

darbımesel : atasözü

dâvâ : iddia

define-i hüsn-ü maişet : iyi geçim kaynağı

derk etmek : anlamak, algılamak

düstur : kural

edip : edebiyatçı

ehemmiyet : değer, önem

ehl-i takvâ : takvâ sahipleri

elhasıl : kısaca, özetle

elif : Arap alfabesinin ilk harfi

emâret : amirlik, yöneticilik

ezcümle : meselâ, örneğin

fakr : fakirlik

fakr-ı hal : fakirlik

fasıla : ara

Fesübhânallah : “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi

fevkinde : üstünde

feylesof : filozof, felsefe bilgini

fıtrî : doğal

gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı

hâcet : ihtiyaç

hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış

hadise : olay

hadsiz : sınırsız

hakikat : doğru gerçek

hasâret : zarara uğramak

hat : yazı

hatıra-i hakikat : hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra

hayat-ı içtimaiye : toplumsal hayat

haybet : elindekilerden mahrum kalmak, kaybetmek

hayır : iyilik, faydalı ve sevaplı amel

haysiyet : itibar

hayvânât : hayvanlar

helâl : dinen yapılmasına ve yenmesine izin verilen şey

hükema : filozoflar

iftikar : fakirliğini gösterme

ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme

ihlâs-ı tâmme : tam bir ihlâs ve samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme

ihsan : bağış, iyilik, lütuf

ihtiyar : dileme, istek, irade

İkinci Harb-i Umumi : İkinci Dünya Savaşı

iktidar : güç ve kuvvete sahip olma

iktisat : tutumluluk

iktisatsız : savurgan

iktisatsızlık : tutumlu olmama, savurganlık

ilm-i tıb : tıp bilimi

intaç etmek : netice vermek, doğurmak

ispat etmek : kanıtlamak

israf : savurganlık

israfat : israflar, savurganlıklar

istiğnâ etmek : eldekini yeterli bulup başkasına ihtiyaç duymamak, tokgönüllülük

istinsah etmek : el ile yazarak çoğaltmak

istiskal : hor görme, küçümseme

izzet : değer, itibar, şeref

kâfi : yeterli

kanaat : kısmetine razı olma, yetinme

kanaatkâr : kısmetine razı olan

kanaatkârâne : kısmetine razı olarak, yetinerek

kanaatsizlik : elindekiyle yetinmeme

kat’î : kesin

keramet : Allah’ın bir ikramı olarak, görülen olağanüstü hal ve hareket

keramet-i iktisadiye : tutumlu olmanın ortaya çıkardığı keramet

külfetsiz : zahmetsiz

lâtif : güzel, hoş

lisan-ı hal : hal ve beden dili

maden-i hasâret : hüsrana uğrama kaynağı

mahrum : yoksun

mahsulât : ürünler

maksud : istenilen, hedef alınan şey

mâkûsen mütenasip : ters orantılı

marifet : bilme, ilim

mâruz kalma : uğrama, hedef olma

mâsadak : bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı

mecbur : zorunlu

medar : dayanak noktası, kaynak

medar-ı ibret : ibret vesilesi

medar-ı rahat : rahatlık sebebi

menâbi-i servet : zenginlik kaynakları

menfaat : fayda, yarar

merhum : rahmete kavuşmuş, vefat etmiş

meşakkat : güçlük, zorluk

meşhur : bilinen

meşru : dine uygun

mezkûr : adı geçen

muavenet : yardım

muvaffakiyetsizlik : başarısızlık

muzır : zararlı

mübarek : bereketli, hayırlı

mülevves : kirli, pis

münasebet : bağlantı, ilgi

mürâât etmek : gözetmek, dikkate almak

müsrif : israf eden, savurgan

müstahsil : üretici

müstehak : hak etmiş

müstehlik : tüketici

müstensih : el ile yazıp çoğaltan

müşahede etmek : gözlemlemek

mütemadiyen : sürekli olarak

mütenevvi : çeşit çeşit, çeşitli

nazikâne : nazik bir şekilde, kibarca

nefis : bir kimsenin kendisi

netice : son, sonuç

nev-i beşer : insanlar

noksaniyet : noksanlık, eksiklik

Nuşirevân-ı Âdil : adaletiyle ün salmış meşhur, eski bir İran Sâsânî Hükümdarı

nükte : ince ve derin anlamlı söz

nüsha : yazılı hale getirilen eser

rahat-ı hayat : rahat yaşama

rızk : yiyecek ve içecek şeyler, gıda

rızk-ı helâl : helâl rızık

ribâ : faiz

rikkat : acıma, yufka yüreklilik

riyâ : gösteriş, başkalarına iyi görünme

Rûmîce : Rûmî takvime göre

sa’y : çalışma

sahrânişin : çölde oturan, bedevî

sakil : ağır

sebeb-i bereket : bolluk nedeni

sebeb-i meşakkat : zorluk sebebi

sebeb-i ref-i bereket : bereketin ortadan kalkmasının sebebi

sefalet : perişanlık, yoksulluk

semiz : besili, iri, büyük

Sene-i İktisat : İktisat Yılı

sukut etmek : alçalmak, düşmek

suret : biçim, şekil

şâkir : şükreden

şekvâ : şikâyet

şevk : şiddetli arzu ve istek

şifa : iyileşme, sağlıklı olma

şükür : teşekkür etme, Allah’a karşı minnet duyma

taam : yemek

tahribat : tahripler, yıkımlar

tarih-i telif : bir eserin yazılma tarihi

tedennî etmek : alçalmak, gerilemek

tefsir : Kur’ân ayetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlanması

telezzüz : lezzet alma, lezzetlenme

tenakus etmek : noksanlaşmak, eksilmek

tesadüf : rastlantı

teshilât : kolaylaştırmalar

tesirat : tesirler, etkiler

tesmiye edilen : isimlendirilen

teşcî etmek : cesaretlendirmek

tevafuk : uygunluk

teveccüh etmek : yönelmek

teveccüh-ü nâs : insanların teveccühü, ilgisi

tevil etmek : yorumlamak

teyid eden : destekleyen

ulema : âlimler

umum : bütün

ümera : amirler, yöneticiler

üstad : hoca

vakıat : olaylar, hadiseler

vasıtasıyla : aracılığıyla

vaziyet-i kanaatkârâne : kanaatkâr bir durum

vesika : belge

zekâvet : zeki oluş

zîhayat : canlı

zillet : hor, hakir, aşağılanma

ziyade : çok, fazla

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages