SİRACI'N-NÛR-59-YİRMİ ALTINCI LEM'A(DEVAMI)

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Aug 17, 2026, 10:33:15 AM (11 days ago) Aug 17
to

                                      SİRACI'N-NÛR

 

4.11.YİRMİ ALTINCI LEM’A(DEVAMI)

YEDİNCİ RİCA(DEVAMI)

Hem iman, nazar-ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzet olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmilyakîn gösterdi.

Hem iman, kemiklerimle mebde-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını, belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı imanla gösterdi.

Hem iman, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur’ân’la gösterdi ki, o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.

Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur’ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.

Hem iman, o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisap etmek için o cüz-ü ihtiyarînin eline bir vesika veriyor; belki de iman, o cüz-ü ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz-ü ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat, nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr-ı imanla o cüz’î cüz-ü ihtiyarî, Cenâb-ı Hak namına, Onun yolunda istimal edilse, beş yüz sene genişliğinde bir Cenneti dahi kazanabilir.

Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.

İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem, elhamdü lillâh, biz ehl-i imanız; ve madem imanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade sevk ediyor. Elbette imanlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.

 

Lügatler :

âciz : güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
ademistan : yokluk ülkesi
âlem-i nur : nur âlemi
bedel : karşılık
biilmilyakîn : ilmî delillerle elde edilen kesinlik
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah

cisim : beden
cüz’î : ferdî, az, sınırlı

cüz’iyet : sınırlı oluş
cüz-ü ihtiyarî : insanda bulunan sınırlı irade

daire-i hayat : hayat alanı

def etmek : uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak

define : hazine
derman : ilâç
ebed : sonsuzluk
ebedî : sonsuz
ehemmiyetsiz : önemsiz

ehl-i iman : Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar, mü’minler

elhamdü lillâh : Allah’a hamd olsun!
gayr-ı mütenâhi : sınırsız, sonsuz
hadsiz : sayısız

hemşire : kız kardeş

hüzün : üzüntü

ihtiyare : yaşlı kadın
intisap etmek : bağlanmak, mensup olmak

istikbal : gelecek zaman
istinad etmek : dayanmak

izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak
kanaat : görüş, fikir
kesb : kazanma
kudret : güç, iktidar

kuvvet-i iman : iman gücü

külliyet : kapsamlılık, genişlik
mahiyet : öz nitelik, özellik
mazhar olma : nâil olma, erişme

mazi : geçmiş zaman
mebde-i hilkat : yaratılışın başlangıcı
mektubat-ı Samedâniye : Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin Ona muhtaç olduğunu gösteren mektuplar
merhem : ilaç, çare

münhasır : sınırlı
namına : adına
namzet olmak : aday olmak
nazar-ı gaflet : gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak
netice : son, sonuç
noksan : eksik
nuristan : nur ülkesi

nur-u iman : iman nuru, aydınlığı
nur-u Kur’ân : Kur’ân’ın nuru

nüfuz etmek : etkilemek
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
saadet : mutluluk
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
sahâif-i nukuş-u Sübhâniye : her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın nakışlarını gösterdiği sahifeler

sevk etmek : yönlendirmek
sırr-ı iman : iman sırrı
sırr-ı Kur’ân : Kur’ân’ın sırrı
silâh-ı insanî : insana ait silah

şekvâ etmek : şikâyet etmek
vaziyet : durum
vesika : belge
vücut : varlık
zâhirî : dış görünüşte var olan

zaman-ı mazi : geçmiş zaman
zâtında : bir şeyin kendisinde

ziyade : çok, fazla
zulmet : karanlık
zulümat : karanlıklar

 

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages