|
Bir zaman gençlik
gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım,
vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i
Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar
gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi,
ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve
dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar.
Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını
hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini
aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim
ki:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir
devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.
(HAŞİYE)
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali, timsali,
dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve
şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz
zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye’simi,
nurlu bir ricaya çevirdi.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler :
(HAŞİYE) : HAŞİYE Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle
beka istediği halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini iktiza
ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini bulamadığı, dermansız bir derde
düştüm.
|
Lügatler
:
acz : güçsüzlük Aleyhissalâtü Vesselâm :
Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun bekà : devamlılık ve
kalıcılık, sonsuzluk beşer : insan bîhaber :
habersiz bina-yı ömür : ömür binası cesed :
beden cilve : görünme, yansıma dellâl : ilan edici,
duyurucu derman : ilâç, çâre, tedavi devâ : ilâç,
çare emel : istek, beklenti fenâ : gelip geçicilik,
ölümlülük ferâiz : farzlar, Allah’ın kesin
emirleri gafil : duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir
ve yasaklarından habersiz davranan gayb : görünmeyen
âlemler hadsiz : sınırsız, sayısız Hak : varlığı hak
olan ve her hakkın sahibi olan Hâlık-ı Rahîm : sonsuz merhamet
ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah hane :
ev harabiyet : yok oluş, yıkılış hediye-i hidayet :
hak ve doğru yol hediyesi hikmet-i İlâhiye : Allah’ın herşeyi
belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde
yaratması iktiza etmek : gerektirmek intisap etmek :
bağlanmak, mensup olmak itaat etmek : emre uymak, boyun
eğmek lisan : dil merhamet-i İlâhiye : Allah’ın bütün
varlıklara yönelik şefkati merhem : ilaç misal :
örnek mufarakat : ayrılık mülk-ü ten : insan
vücudu mümessil : temsilci nimet : iyilik, lütuf,
ihsan nisbetinde : ölçüsünde Niyazi-i Mısrî :
Peygamber-i Zîşan : şan sahibi Hz. Muhammed
(a.s.m.) Rahmân : çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün
yaratıkların rızkını veren Allah rahmet : İlâhî şefkat ve
merhamet rızık : Allah’ın ihsan ettiği nimetler,
yiyecekler rica : ümit şefaat : af için aracılık
yapma timsal : görüntü, örnek tiryak : ilâç,
tedavi viran : yıkılmış, yerle bir olmuş ye’s :
ümitsizlik zaaf : zayıflık ziya :
ışık ziyade : çok
|