SİRACI'N-NÛR-68-YİRMİ ALTINCI LEM'A(DEVAMI)

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Aug 26, 2026, 9:05:09 AM (3 days ago) Aug 26
to

                                      SİRACI'N-NÛR

 

4.20.YİRMİ ALTINCI LEM’A(DEVAMI)

ONUNCU RİCA(DEVAMI)

Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neş’eli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki:

O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.

Evet, bu hakikati Kur’ân ve iman o derece kat’î bir surette ispat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamışsa, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ-ı lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip mükrimâne ve şefîkane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz’î şeyleri dahi muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm, masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sümbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o sevgili masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (HAŞİYE)

İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethane kendime buldum. Gavs ı Âzam (r.a.) Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabip ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) Mektubat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.

İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zatlar! Kur’ân’ın verdiği ders-i iman nuruyla, ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

(HAŞİYE) : HAŞİYE Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde ispat edilmiştir.

 

Lügatler :

ahbap : dostlar, sevgililer

akıbetsiz : neticesiz

âlem-i berzah : dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi
âli : yüksek
bid’at : dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey

bilbedahe : apaçık bir şekilde
biraderzade : kardeş oğlu, yeğen
Boğaz : İstanbul Boğazı
câmi : kapsamlı, içine alan

cihet : yön, taraf
cüz’î : ferdî, az, küçük
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr fikrî

Dârü’l-Hikmet : 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş

dehşet : korku, ürküntü
ders-i iman : iman dersi

ehemmiyet : önem, değer
elîm : acı ve sıkıntı veren
enîs : dost

envâ-ı lütuf : iyilik çeşitleri
ervâh-ı bâkiye : kalıcı ve devamlı ruh
esaret : esirlik, tutsaklık
ezvâk : zevkler, lezzetler
ferah : rahatlık
firak : ayrılık
Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî : Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)
gurbet : yalnızlık, yabancılık, vatandan uzak kalma
hadsiz : sayısız
hakikat : gerçek, esas
hâlet : durum, hal

Hâlık-ı Rahîm : sınırsız şefkat sahibi ve yaratıcı olan Allah
halvet : yalnızlık, tek başına kalma
halvethane : yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yer
hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
hayat-ı içtimai : sosyal hayat

hazin : hüzünlü, acıklı
hususan : özellikle

idam etmek : yok etmek
iftirak : ayrılık
ihsan : bağış, iyilik
ihtar etmek : hatırlatmak

ihtar-ı Kur’ânî : Kur’ân’ın ihtarı, hatırlatması
inkılâp etmek : değişmek, dönüşmek
irşad : doğru yolu gösterme
kabristan : mezarlık
kat’î : kesin olarak
kat’iyen : kesin olarak

kıymettar : değerli
Kur’ân-ı Hakîmin nuru : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân’ın nuru, yol göstermesi aydınlığı

mahvetmek : bozmak, dağıtmak
masnu : san’at eseri
masnuat : san’at eseri varlıklar

Mektubat : İmam-ı Rabbânî’nin bir eseri
merhametsiz : acımasız, şefkatsiz

merhum : rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
mes’ûdâne : mutlu bir şekilde
meslek-i ilmiye : ilim mesleği
muaşeret : insanlarla birlikte yaşayıp iyi geçinmek, insanların içine girme
muhafaza etmek : korumak

muvakkaten : geçici olarak
mükrimâne : cömertçe

münasip : uygun
mürşid : doğru yol gösteren
müşfik : şefkatli

nâhoş : hoş olmayan
nimet : iyilik, lütuf
nur : aydınlık
Rahîm : rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah

rahmet : şefkat, merhamet
rica : ümit
risale : Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
rububiyet : Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi

sair : diğer, başka
Sâni-i Kerîm : sonsuz kerem ve cömertlik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah

sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık
suret : biçim, şekil
sureten : görünüşte
sürur : mutluluk, sevinç
şefîkane : şefkatlice, merhametli olarak
şimal-i şarkî : kuzey doğu
tabakat : tabakalar, dereceler

tabip : doktor
tahattur eden : hatırlayan
tezyin etmek : süslemek

uzlet : yalnızlığa çekilmek
ünsiyet : arkadaş, dost
üstad : hoca, öğretmen
vaziyet : durum
visal : kavuşma
zabit : subay

zayi etmek : kaybetmek

zerre miktar : azıcık
ziyade : çok, fazla

 

 

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages