|
Ey
şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ
değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücudun ve âzâ ve cihazatın, senin
mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın
almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği
gibi tasarruf eder.
Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ
gayet zengin, gayet mâhir bir san’atkâr, güzel san’atını, kıymettar
servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek
maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassâ ve gayet
san’atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde
işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı san’atını göstermek için keser,
değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese:
“Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı
veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi
bozuyorsun” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin”
diyebilir mi?
İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey
hasta, göz, kulak, akıl, kalb gibi nuranî duygularla murassâ olarak
giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için,
çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen
açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla
bil. Elemler, musibetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için,
onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok
güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin
hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.
|
Lügatler :
âfiyet : sağlık âhiret : öldükten sonra
yaşanacak olan sonsuz hayat
ahkâm : hükümler,
esaslar âzâ : uzuvlar, organlar azîm :
büyük bâd-i hevâ : boşu boşuna cihazat : cihazlar,
organlar cihet : yön cisim : beden daimî :
devamlı, sürekli devâ : ilâç, çare ebedî :
sonsuz
elem : acı,
keder envâ-i san’at : san’at türleri
esmâ : Allah’ın
isimleri esmâ-i hüsnâ : Allah’ın sınırsız güzellikteki
isimleri gaflet : sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve
yasaklarından habersiz davranma hâlât : durumlar,
hâller
hikmet : bir gaye ve faydaya
yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hulle :
elbise ikaz edici : uyarıcı insafsızlık :
vicdansızlık kıymettar : değerli lâyemut :
ölümsüz
lem’a :
parıltı mâhir : hünerli, sanatkâr maksat :
amaç, gaye mâlik : sahip merhamet : acıma,
şefkat miskin : fakir, zavallı mukabil :
karşılık murassâ : kıymetli taşlarla süslenmiş
musibet : belâ, büyük
sıkıntı mülk : sahip olunan şey mürşid : irşad
edici, doğru yol gösteren nakış : işleme,
süsleme nâsih : nasihat eden nokta-i nazar : bakış
açısı nuranî : nurlu, parlak
rahmet : İlâhî şefkat,
merhamet
Rezzâk : bütün varlıkların
rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını
karşılayan Allah saadet : mutluluk san’atkâr :
sanatçı, usta Sâni-i Zülcelâl : büyüklük ve haşmet sahibi olan
ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah sarf etmek :
harcamak sermaye : servet, varlık sermaye-i ömür :
ömür sermayesi servet : zenginlik sıhhat :
sağlık
Şâfî : yarattıklarına şifa
verip iyileştiren Allah şekvâ : şikâyet
şifa
vermek
: iyileştirmek
şuâ : ışık,
parıltı şuâât : şuâlar, ışıklar,
parıltılar şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür
etme tasarruf etmek : dilediği gibi kullanmak ve yönetmek
tevahhuş
etmek
: korkmak, ürkmek tezgâh : satış yapılan
yer vaziyet : durum, hâl
|