GENÇLİK REHBERİ-27-YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ İKİNCİ MEBHAS

39 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Sep 10, 2019, 3:50:32 AM9/10/19
to

                                  GENÇLİK REHBERİ

2.26.YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ İKİNCİ MEBHAS

İnsanın saadet ve şekavetine medar Beş Nükteden ibarettir.
İNSAN ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami’ bir istidat verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir 1 bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte, insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını Beş Nüktede beyan edeceğiz.
BİRİNCİ NÜKTE
İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır.
İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mâbudiyete lâyık yalnız O’dur.

İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet, ey insan, sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücut ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.
Meselâ küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâhiye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve mânidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eder.

Ve insanlık denilen, bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını cami’ çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüçhâniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi, en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar ve mânâsız, karma karışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
Elhasıl: Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit
يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّاٰتِهِمْ حَسَنَاتٍ 2 sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar.
İşte, ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakkın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on, bazan yetmiş, bazan yedi yüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu Nükteden anla ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek mahz-ı fazldır.

İKİNCİ NÜKTE
İnsanda iki vecih var. Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubûdiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar.
Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envâın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibarıyla ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs’ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü, Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami’ geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faidesiz tefessüh edip çürüyecektir.
Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını,
فَالِقُ الْحُبِّ وَالنَّوٰى 3 nın emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.

İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.
Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar.

Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bom boş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim, niçin o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet lâtif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için, kendine has ve ulvî vazifelerle iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum. Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.”
Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım. İşte, o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE
İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanî emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).
Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru, yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder.

Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.
Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.
Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.
İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.
Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makàsıda müteveccih arzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir
İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:
Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından, tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa, bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhretperestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden, ben o hazin hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi:
“Bütün bütün sermayeni zayi ettin, tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.”
Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hal değişti. Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı.
Birden, şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver; sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine, elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var; izinsiz koparamazsın.”
Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?”
Dedim: “Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”

Dedim: “Ettim.” Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et.
O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti.
O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevâldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sair kısımları sen tabir edebilirsin.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.
Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet...

Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti itham etmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi
اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ 4 yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehak eder.
Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir.
Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.
Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster.
Ve
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ 5 de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”

Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”
Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.
BEŞİNCİ NÜKTE

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz, tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.

İşte, insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir.
Sonra, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci vecih huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.
Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir.
Sonra görüyor ki, bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukabil fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleriyle, cihâzâtıyla şükür ve hamd ü senâ eder.

Sonra görüyor ki, bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celb ediyor. O da, ona mukabil, “Allahu ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbetle secde eder.
Sonra görüyor ki, bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehâvet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da, ona mukabil, tâzim ve senâ içinde, kemâl-i iftikarla sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki, o Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış, bütün antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da, ona mukabil, “Mâşaallah” diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin ile, “Sübhânallah” diyerek hayret ile, “Allahu ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder.
Sonra görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, Ona mahsus hâtemleriyle, Ona münhasır turralarıyla, Ona has fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da, ona mukabil, tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’ân ile, şehadet ile, ubûdiyet ile mukabele eder.
İşte, bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir, imanın yümniyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.

Birinci levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 6

رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى - وَيَسِّرْ لِىۤ اَمْرِى - وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى - يَفْقَهُوا قَوْلِى 7

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاۤءِ اْلاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ - اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ وَبِسَيْرِهِۤ اِلَيْكَ اٰمِنْ خَوْفِى وَاَقِلْ عُثْرَتِى وَاذْهِبْ حُزْنِى وَحِرْصِى وَكُنْ لِى وَخُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى وَارْزُقْنِى الْفَنَاۤءَ عَنِّى وَلاََتَجْعَلْنِى مَفْتوُناً بِنَفْسِى مَحْجُوباً بِحِسِّى وَاكْشِفْ لِى عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاقَيُّومُ وَارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَـاۤئِى وَارْحَمْ اَهْلَ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَيَاۤ اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ 8

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 9

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : bk. Tîn Sûresi, 95:4-6.

2 : “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” Furkan Sûresi, 25:70.

3 : Taneleri ve çekirdekleri çatlatan (Şüphesiz Allah’tır).

4 : “Ancak bilgim sayesinde bu bana verildi.” Kasas Sûresi, 28:78; Zümer Sûresi, 39:49.
5 : “Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.

6 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi, 2:32.)
7 : “Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz—tâ ki sözümü iyice anlasınlar.” (Tâhâ Sûresi, 20:25-28.)
8 : Allahım! Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik, lâtif zâtına rahmet et. Allahım! Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan seyri hürmetine, beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider, hüznümü ve hırsımı benden gider. Varlığın ve huzurunla beni müşerref kıl. Beni benden kurtarıp kendine al. Kendi varlığımı Sana feda etmekle beni rızıklandır. Beni nefsime düşkün ve hissimle kör eyleme. Herbir gizli sırrı bana aç. Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm! Bana, arkadaşlarıma ve ehl-i iman ve Kur’ân’a merhamet et. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi ve kerem sahiplerinin en kerîmi olan Allahım!
9 : “Onların duâları şu sözlerle sona erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yûnus Sûresi, 10:10.)

Lügatler

abd : kul

abesiyet : faydasız ve gayesiz oluş

âciz : güçsüz, zavallı

acube-i san’at : san’at yönüyle hayret verici olan

acz : âcizlik, güçsüzlük

adem : yokluk

adem-i tasdik : doğruyu kabul etmeme, tasdik etmeme

âdet : alışkanlık, huy

âdi : değersiz, basit

âfâk-ı âlem : âlemin ufukları

ahbap : sevilenler, dostlar

âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat

ahmakâne : ahmakça

ahsen-i takvim : insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış olması

aktâr : her taraf

âlâ : en üstün

alâkadar : alâkalı, ilgili

âlât : âletler, organlar

âlâ-yı illiyyîn : yücelerin en yücesi

âlem-i ervah : ruhlar âlemi

âli : yüksek, yüce

Allahu ekber : “Allah en büyüktür”

amel : davranış, iş

Arş : göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer

arz : yeryüzü, dünya

aşr-i mişâr : yüzde bir

âyât : deliller

âyine : ayna

âyinedarlık : aynalık, ayna tutucu

ayn-ı adl : adeletin ta kendisi

azîm : çok büyük

aziz : izzetli, değerli

bâki : arta kalan; devamlı, sürekli

Bârekâllah : “Allah ne mübarek yaratmış”

bedbaht : talihsiz

bedî : güzel

belâğat : maksada ve hale uygun söz söyleme

belki : aslında, gerçekte

berzah : kabir âlemi

beyan : açıklama

biçare : çaresiz

bilhassa : özellikle

cami’ : içine alan, kapsayan, kapsamlı

câmiiyet : genişlik, kapsamlılık

câ-yı dikkat : dikkat edilecek nokta

cazibedar : cazibeli, çekici

cehl : cahillik, bilgisizlik

celâl : heybet, yücelik, haşmet

celb etmek : çekmek

Celîl-i Cemîl : sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah

cemâl : güzellik

Cemîl-i Zülcelâl : heybet ve yücelik sahibi, güzelliği sonsuz olan Allah

cesîm : büyük

cevher : değerli şey, öz

ceza-yı amel : amelin cezası

cidal : mücadele, kavga

cihazat : cihazlar, donanım, duyu ve organlar

cihâzât-ı acîbe : şaşırtıcı ve hayret verici cihazlar, duyu ve organlar

cihâzât-ı mâneviye : mânevî donanım, cihazlar, manevi duygular

cihaz-ı mahsus : özel duyu veya organ

cihet : yön, taraf

cilve-i rahmet : rahmet görüntüsü

cismaniyet : maddi yapıya sahip olma

cüz : parça

cüz’î : fert, birey, küçük, az

cüz’iyet : fertlik, bireylik

cüz-ü ihtiyarî : insanın elindeki seçim gücü, irade

çekirdek-misal : çekirdek gibi

çendan : gerçi, her ne kadar

daire-i nezaret : gözetim dairesi

daire-i tasarrufât : tasarruf etme dairesi, hareket alanı

damga-i vahdet : birlik damgası

dâvâ : iddia

dehşetli : korkunç

dellâllık : ilâncılık, rehberlik

derc etmek : içine yerleştirmek

derd-i maişet : geçim derdi

derecât : dereceler

derekât : aşağı mertebeler

dereke : aşağı derece

dergâh : makam, huzur

divanelik : akılsızlık

dua : Allah’a yalvarma, niyaz, isteme

dünyaperest : dünyaya aşırı düşkün

ebedü’l-âbâd : sonsuzlukların sonsuzluğu olan âhiret

eda : yerine getirme

ednâ : en aşağı, en küçük

efrad : fertler, bireyler

ehemmiyet : değer, önem

ehlî : evcil

ehl-i dalâlet : sapıklık ve inkâr ehli

ehl-i gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar

ehl-i hidayet ve huzur : doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar

ekser : pekçok

elem : acı, sıkıntı, keder, üzüntü

elem-i zevâl : sona erme elemi

elhasıl : özetle, sonuç olarak

emanet-i kübrâ : en büyük emânet, halifelik

emin : güvenilir

emr-i tekvinî : yaratılışa dair emir

emsal : benzerler

enâniyet : kendini beğenme, benlik, gurur

envâ : çeşitler, türler

esâsât : esaslar

esfel-i sâfilîn : aşağıların en aşağısı

esmâ-i İlâhiye : Allah’ın isimleri

eşya : şeyler, varlıklar

evâmir-i Kur’âniye : Kur’ân’ın emirleri

evvelki : önceki

ezvâk-ı mahsusa : kendisine has, özel zevkler

fakr : fakirlik, ihtiyaç hali

fenâlık : kötülük

ferman : buyruk

ferş : yer

fıtrat : yaratılış

fiil : hareket, iş, etki

firâk : ayrılık

firâk-ı ebedî : sonsuz ayrılık

gafil : duyarsız, umursamaz

gaflet : umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsızlık

gaibâne : yüzyüze olmadan, gizlice

galebe : üstünlük

Ganiyy-i Mutlak : sınırsız zenginliğe sahip olan Allah

garaib : tuhaf, şaşılacak şey

gaye-i hayal : hayal edilen gaye, hedef

hâcât : ihtiyaçlar

hâcât-ı insaniye : insanın ihtiyaçları

hademe : hizmetçi

hadsiz : sınırsız

hak : doğru

hakaik : hakikatler, gerçekler

hakaret : küçüklük, değersizlik

hakikat : gerçek, doğru

hakikat-i daime : devamlı hakikat

hakikat-i dünya : dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü

hakikat-i külliye : kapsamlı hakikat

hakikî : gerçek, doğru

Hakîm-i Mutlak : herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah

hakir : küçük, ehemmiyetsiz

hâl : tavır, davranış

halen : hareket ve davranışla

hâlet : durum, hal

Hâlık : herşeyi yaratan Allah

halife-i arz : yeryüzünün halifesi, yöneticisi

hâlis : samimi, saf, temiz

hamd ü senâ : şükür ve övgü

haml etme : yüklenme, üstlenme

hane : ev

haram : dinen yasaklanmış

harap etme : yıkma, yok etme

has : özel

hasene : iyilik

hasıl olma : meydana gelme

hasr-ı fikir : fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme

hasr-ı muhabbet : sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme

hasse : duyu

haşerat : zararlı hayvanlar

haşir : öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma

haşmet : görkem, heybet

hâtem : mühür, damga

hayat-ı bâkiye : sürekli ve kalıcı olan hayat

hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı

hayat-ı ebediye : sonsuz âhiret hayatı

hayat-ı içtimaiye-i beşeriye : insanların toplumsal hayatı

hayır : iyilik

hayretkârâne : hayret ederek

hayvânât-ı ehliye : evcil hayvanlar

hayvan-ı fâni-i zâil : yok olup giden hayvan

hayvanî : hayvanca

hâzırâne : hazırcasına

hazin : hüzün veren, acıklı, üzüntülü

hazine-i mâneviye : manevi hazine

helâl : dinen yapılmasına izin verilen

hevâ : kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme

hevesât : hevesler, gelip geçici arzular

hiddet : öfke

hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması

hikmet-i İlâhiye : Allah’ın hikmeti

himayet : koruma

hissiyat : hisler, duygular

hizmetkâr : hizmetçi

hususî : özel

hürmetli : saygıdeğer

hüsn-ü istimal etmek : güzel kullanmak

ibâdât : ibâdetler

icad : yapma, meydana getirme

icmal : özetleme

idrak : anlayış, kavrayış

ifa etme : yerine getirme

ihsan edilmek : bağışlanmak

ihtiyâcât : ihtiyaçlar

ihtiyar : irade, tercih, seçme gücü

ihtiyaten : ilerisini düşünerek

ikram-ı Rahmânî : sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı

iktidar : güç, kudret

iktidar-ı ilmî : ilmi güç

iktidar-ı zâtî : kendi zâtının kudreti, kişisel güç

ilham : Allah tarafından kalbe gelen mânâ

iltica : sığınma

iltifat : iyilik ve güzellikle muamele etme

imdâdât-ı Rahmâniye : sonsuz rahmet sahibi Allah’ın yardımları

imtisal : yerine getirme

inbisat : genişleme, yayılma

infial : fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme

inkılâb etmek : dönüşmek

inkişaf : gelişme, açılma

insan-ı gafil : sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan insan

insaniyet : insanlık

intişar : yayılma

irşad : doğru yolu gösterme

istidâdât : kabiliyetler, yetenekler

istidat : potansiyel kabiliyet, yetenek

istifade : yararlanma

istiğfar : Allah’tan bağışlanma dileme

istihsan : beğenme, güzel bulma

istihsankârâne : beğenerek

istimdad : yardım dileme, medet isteme

istinad : dayanma, güvenme

istinkâf : kabul etmeme, çekimserlik

istirahat : rahatlık, huzur

iştigal etmek : meşgul olmak

iştiyak : fazla arzu ve istek

itaatkârane : itaat ederek

itham : suçlama

itibar : özellik

itimat : güvenme

iz’ân : kesin şekilde inanma

izah : açıklama

izhar-ı acz : âcizliğini ortaya koyma

kabiliyet-i hayr : hayır kabiliyeti

kabiliyet-i şer : kötülük kabiliyeti

kader : Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi, planlaması

Kadîr-i Mutlak : sınırsız güç ve kudret sahibi Allah

kâfi : yeterli

kâfir : Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden birini inkâr eden kimse

kâinat : evren, yaratılmış herşey

kalen : sözle

kasdî : bilerek, isteyerek

kavî : güçlü, kuvvetli

kemâl : kusursuzluk, mükemmellik

kemâlât : mükemmellikler, üstün özellikler, kusursuzluklar

kemâlât-ı medeniyet : medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri

kemâl-i iftikar : Allah’a karşı fakirliğini tam hissetme

kemâl-i taaccüp : tam bir şaşkınlık

kerem : ikram, iyilik, bağış

Kerîm : sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah

kesb : kazanma

kesret : çokluk

kıymetşinaslık : kadir kıymet bilmek

kıymettar : değerli

kibriyâ : büyüklük

kitab-ı âlem : âlem kitabı, kâinat

kudret : güç, kuvvet, iktidar

kudret-i Rabbâniye : herşeyin Rabbi olan Allah’ın sonsuz kudreti

Kur’ân-ı Hakîm : sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân

kuvve-i gadabiye : öfke gücü

kuvve-i şeheviye : şehvet gücü

küfran-ı nimet : nimete karşı nankörlük

küfür : inkâr, inançsızlık

küllî : bireylerden oluşan topluluk, tür, büyük, kapsamlı

lâtif : güzel, ince, hoş

lehviyât-ı muharreme : haram kılınmış eğlenceler

letâif : insanın mânevî yapısındaki ince duygular

letâif-i insaniye : insanın mânevî yapısındaki ince duygular

levazımat : gerekli şeyler

levha-i hakikat : hakikat levhası

lezâiz-i nâmeşru : haram olan lezzetler

leziz : lezzetli

lisan-ı hâl : hal ve davranış dili

lisan-ı nâtık : konuşan dil

mâbud : ibadet edilen

mâbudiyet : ibadet edilmeye layık olma

mağlûp : yenilmiş

mahiyet : öz nitelik, asıl yapı

mahiyet-i mâneviye : mânevî yapı

mahlûk : yaratık

mahlûkat : yaratıklar

mahsus : özel

mahşer-i acaip : hayret verici şeylerin toplandığı yer

mahviyet : tevazu, alçak gönüllülük

mahz-ı fazl : iyilik ve bağışın ta kendisi

makamât : dereceler, makamlar

makàsıd : maksatlar, gayeler

maksat : gaye, istek

mâlikiyet : sahiplik

mânidarlık : anlamlılık

marifet : tanıma, bilme

masnuât : san’at eseri varlıklar

Mâşaallah : “Allah ne güzel dilemiş ve yapmış”

matlub : istek, arzu

mazhar : erişme, nail olma

mebhas : bölüm, konu

medar : sebep, vesile

medine-i medeniyet-i insaniye : insanlığın uygarlık şehri

mehâsin : güzellikler

mektubat : şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış varlıklar

melâike : melekler

menzil : ev, mekân

merâtib : mertebeler, dereceler

mertebe : derece

mes’uliyet-i maneviye : mânevî sorumluluk

meşhud : görünen

meşru : helâl, dine uygun

mevadd-ı muzırra : zararlı maddeler

mevcudât : varlıklar

mevcudât-ı seyyâle : akıp giden varlıklar

mevcudiyet : varlık

meydan-ı imtihan : imtihan meydanı

mu’cizât : mu’cizeler

muallâ : yüksek, yüce

muattal kalma : kullanılmaz olma

muavenet : yardım

mucize-i kudret : Allah’ın kudret mu’cizesi

mucize-i kudret-i bâhire : ap açık kudret mucizesi

mufarakat : ayrılık

muhabbet-i İlâhiye : Allah sevgisi

muhabere : haberleşme

muhafaza : saklama

muhâtab : hitap edilen, kendisine karşı konuşulan

muhit : her şeyi kuşatan, kapsamlı, çevre

mukabele : karşılık verme

mukabil : karşılık

mukaddes : kusur ve eksiklikten yüce, kutsal

musahhar : boyun eğme, itaat etme, emre verme, hizmetine vermek

muvaffak : başarılı

muvakkat : geçici

muzır : zararlı

müberrâ : arınmış, uzak

müessir : tesir eden

müflis : iflas etmiş

müheyyâ : hazırlama

mülâkat : buluşma, karşılaşma ,kavuşma

Mün’im-i Kerîm : kerem sahibi ve nimet verici Allah

münâcât : Allah’a yalvarma, yakarma

münevver : nurlanmış, aydınlanmış

münezzeh : arınmış, yüce

münhasır : ait olan

münhasıran : buna has olarak

müptelâ : bağımlı, tutkun

müsbet : olumlu

müstaid : istidatlı, kabiliyetli

müstehak : hak etmiş, layık

müşahede etmek : görmek, gözlemlemek

müştak : arzulu, çok istekli, düşkün, iştiyaklı

mütalâa : okuma, inceleme, tetkik etme

müteveccih : yönelik

nakış : işleme, süsleme

naks : noksanlık, eksiklik

nakş etmek : işlemek

nasihat : öğüt

nazar-ı dikkat : dikkatle bakış

nazar-ı ibret : ibretli bakış

nazdar : nazlı

nazenin : ince, narin, duyarlı

nâzır : bakan, gözlemci, gözetici

nazik : ince, zarif

nebâtât : bitkiler

nebatî : bitkisel

nefis : can, bir kimsenin kendisi

nefs-i emmâre : insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç

nefy : olumsuzluk

netice-i hilkat : yaratılış neticesi

netice-i kelâm : sözün özü

nezaret : bakış, seyir

nısf-ı kutr : yarı çap

nihayetsiz : sonsuz, sınırsız

nisbet : ölçü, kıyas

nisbeten : kıyasla, oranla

nukuş : nakışlar, işlemeler

nüfuz : etki

nükte : ince anlamlı söz, ince ve derin mânâ

perverde : beslenmiş, eğitilmiş

peydâ etme : meydana ve açığa çıkma

pusula : küçük not kağıdı

rahmet : şefkat, merhamet

rahm-ı mâder : ana rahmi

re’fet-i Rabbâniye : Allah’ın acıması

revnaktar : süslü, hoş, güzel

ruh-u mânevî : mânevî ruh

sa’y : çalışma, emek

sa’y-i maddî : maddi çalışma

saadet : mutluluk

sair : diğer

saltanat : egemenlik, hükümranlık

saltanat-ı insaniyet : insanlık saltanatı, egemenliği

sarf etmek : harcamak

sehâvet-i mutlak : sınırsız cömertlik

semâ : gökyüzü

semere : meyve, netice

senâ : övme, yüceltme

sermaye : servet, varlık

sermaye-i ömür : ömür sermayesi

seyyid : efendi

sır : gizem, gizli gerçek

sille-i azâb : azap tokadı

sofra-i nimet : nimet sofrası

söhretperestlik : şöhret tutkunluğu

sû-i ihtiyar : iradeyi kötüye kullanma

sû-i mizaç : kötü huy

sukut : düşme, alçalma

suret : şekil, görüntü, biçim

suûd : yükseliş

Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”

süflî : aşağı

şâyân-ı temâşâ : seyretmeye değer

şecere-i bâkiye : ölümsüz ağaç

şecere-i kâinat : kainat ağacı, evren

şefkat : içten ve karşılıksız merhamet, sevgi

şehadet : şahitlik, tanıklık

şekavet : mutsuzluk, sıkıntı

şems : güneş

şimendifer : tren

şule : alev

şuur : bilinç, anlayış, idrak

şükr-ü küllî : bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan şükür

taam : yiyecek

tabakat : tabakalar

tabir : yorumlama, açıklama

tahkir : hakaret, aşağılama

tahrik : harekete getirme

tahrip : yıkıp bozma, yok etme

tahsil : elde etme, kazanma

tahsin : beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme

tahsis etmek : ait kılmak, ayırmak

tahsis-i taabbüd : ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma

takdirkârâne : takdir edercesine

takvim : program

tanzim : düzenleme

tasavvur-u zevâl : gelip geçiciliği düşünme

tasdik : doğruluğunu kabul etme, onaylama

tasvir : anlatma, ifade etme

tâun : salgın ve ölümcül hastalık

tavren : tavırla

tazammun : içine alma, içerme

tazarru : dua, yakarış

tâzim : Allah’ın sonsuz büyüklüğünü dile getirme

tecelliyât : yansımalar

tedbir : idare etme, çekip çevirme

tedennî : gerileme, alçalma

tedip : edeplendirme, ceza

tedricen : azar azar

teessüf : üzüntü

tefekkür : Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme

tefekkürat : tefekkürler, düşünmeler

tefessüh : bozulma, kokuşma

tefevvuk : üstün gelme

tehdit : korkutma

tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma

telezzüz : lezzetlenme, tad alma

temâşâ : hoşlanarak bakma, seyretme

temsil : kıyaslama tarzında benzetme, analoji

temyiz : ayırd etme

teneffüs : nefeslenme, rahatlama

tenevvü : çeşitlenme

tenezzüh : seyir ve gezinti

terakkî : ilerleme, yükselme

terakkiyât : ilerlemeler

terekkiyât-ı beşeriye : insanlığa ait terakkiler, ilerlemeler

terzil : rezil ve alçak gösterme

tesadüf : rastlantı

tesbihat : Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler

teshir : boyun eğdirme

teshir-i Rabbânî : herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi

tevbe : pişmanlık duyarak günahtan dönüş

tevcih : yöneltme

tevdi : bırakma, emanet etme

tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme

tevfik-i İlâhiye : Allah’ın yardımı

tezyif : hakaret, küçük düşürme

tilmiz : öğrenci

ubûdiyet : Allah’a kulluk

ulûhiyet : ilâhlık

ulvî : yüce

Vâhid-i Ehad : bir olan ve birliği herbir şeyde görülen Allah

vakıa : olay

vakıa-i hayaliye : hayâli olay

vakıa-i temsiliye : örnek olay

vazife-i asliye : asıl vazife, esas vazife

vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev

vazife-i insaniyet : insanlığın vazifesi

vazife-i ubûdiyet : kulluk görevi

vecih : yön, yüz

vefadar : vefalı

vüs’at : genişlik

yabanî : vahşi, evcil olmayan, yabancı

yümn : uğur, bereket

zaaf : zayıflık

zâika-i lisaniye : dilin tad alma duyusu

Zât-ı Kerîm : sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah

zerre : atom

ziya : ışık

ziyade : çok, fazla

ziynet : süs

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages