|
İnsanın saadet ve
şekavetine medar Beş Nükteden ibarettir. İNSAN ahsen-i takvimde
yaratıldığı ve ona gayet cami’ bir istidat verildiği için, esfel-i
sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar
dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve
düşebilir 1 bir
meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun
önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at
olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte, insanın şu dehşetli terakkî ve
tedennîsinin sırrını Beş Nüktede beyan edeceğiz. BİRİNCİ
NÜKTE İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır.
İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir
çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği
gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi,
Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir
sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu
gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı
ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i
acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak
ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte, şu
vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde,
herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır,
mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir
Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir.
Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir
kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mâbudiyete lâyık
yalnız O’dur.
İşte, ey insan! Eğer
yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer
ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir abd olursun. Eğer
enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve
dâvâya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha
aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde
dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun. Evet, ey insan, sende iki
cihet var: Birisi, icad ve vücut ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir.
Diğeri, tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet
itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın.
İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve
izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha
büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız
vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede
iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit
fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder. Meselâ küfür bir
fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün
kâinatın tahkirini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin
terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli
bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı
Sübhâhiye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları âyinedarlık ve
vazifedarlık ve mânidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün
oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen
mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine
indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve
cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif
eder.
Ve
insanlık denilen, bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce
ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin
cihâzâtını cami’ çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i
kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı
rüçhâniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi, en zelil bir
hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir
derekeye atar ve mânâsız, karma karışık, çabuk bozulur bir âdi levha
derekesine indirir. Elhasıl: Nefs-i emmâre, tahrip ve şer
cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı
pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde
yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i
İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar
ederek tam abd olsa, o vakit يُبَدِّلُ
اللهُ
سَيِّاٰتِهِمْ
حَسَنَاتٍ 2
sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz
kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı
illiyyîne çıkar. İşte, ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakkın fazlına ve
keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç
yazmamak adalet olduğu halde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on,
bazan yetmiş, bazan yedi yüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu Nükteden anla
ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete
girmek mahz-ı fazldır.
İKİNCİ NÜKTE İnsanda iki vecih var. Birisi,
enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubûdiyet
cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibarıyla öyle bir
biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi
cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk
söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten
çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında
serilmiş hadsiz envâın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak
bulunuyor. İkinci vecih itibarıyla ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz
ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs’ati var, pek büyük bir ehemmiyeti
bulunuyor. Çünkü, Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde
nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir tâ ki,
kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i
Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami’ geniş bir âyine olsun. Evet,
insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve
ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki
toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine
girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine
lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona
verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı
celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faidesiz tefessüh edip
çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını, فَالِقُ
الْحُبِّ
وَالنَّوٰى 3 nın
emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak,
meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi
büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.
İşte, aynen onun
gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden
kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde,
hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin
hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa
bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek,
mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp
gidecektir. Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın
ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi
imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette
âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette
hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir
hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr
bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi
olacaktır. Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh,
akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini
çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul
olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı
dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini,
hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i
emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. Şu
hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük
bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı
sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi
nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı.
Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve
oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle tatlı sohbetler
ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim
ediyorlar.
Kapıcı da onlara
kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca
sarayın içerisi bom boş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlâkları
sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır. Sonra geçtim, bir büyük
saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba,
sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim, niçin o
öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik. Daire daire
üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. Birinci
dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki
dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet
lâtif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi,
padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı
ve terakkiyâtı için, kendine has ve ulvî vazifelerle iştigal ediyor
gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler,
gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım
saraylar var. Sordum. Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar,
kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri, namuslu
Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim.
Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi
üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım
başıma geldi, ayıldım. İşte, o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim.
Allah hayır etsin. İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve
medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi birer insandır. O
saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve
nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir.
Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı
ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve
gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi nefis ve
hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette
sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir
edebilirsin.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE İnsan, fiil ve
amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir
mahlûktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar
dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini
veren hayvânât-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse
almışlardır ki, yabanî emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark
görünür (ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi). Fakat o insan,
infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir
yolcudur. Ve öyle bir Kerîme misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet
hazinelerini ona açmış; ve hadsiz bedî masnuâtını ve hizmetkârlarını ona
musahhar etmiş; ve o misafirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine
öyle büyük bir daire açıp müheyyâ etmiştir ki, o dairenin nısf-ı kutru,
yani merkezden muhit hattına kadar, gözün kestiği miktar, belki hayalin
gittiği yere kadar geniştir ve uzundur. İşte, eğer insan enâniyetine
istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet
içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde
boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet
ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır.
Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde
sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı
ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı
illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât,
ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler. Evet, insana
verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için
değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü,
insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât
itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı
dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü
her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve
gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun
zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle
değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk
eder.
Ne geçmiş zamanın
elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla
yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder. Demek, ahsen-i takvim suretinde
yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece
sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir
hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati beyan
etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle
ki: Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir
kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde
bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara
gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir
elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp,
cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın
vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden
bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve
şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti. İşte, ednâ bir
şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise
almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir. Aynen onun gibi,
insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana
nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini
fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını
temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine
nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi
gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki
mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan
kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade
inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.
İnsanın cihazat
cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın
hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve
ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve
hassasiyeti çok tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok
makàsıda müteveccih arzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi
bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. Ve
ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün
kemâlâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir İşte, şu derece
cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu
hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın
vazife-i asliyesi, nihayetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve
fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla
mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde
imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin
mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir. Ey
dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil
insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said
görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi
dinle: Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani
gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından,
tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir
hana geldim. O handa, bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere
ve şöhretperestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para
kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız
o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar,
bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
Birden, ben o hazin
hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi: “Bütün bütün
sermayeni zayi ettin, tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis
olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tevbe kapısı açıktır. Bundan
sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe,
yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak
bazı şeyleri al.” Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi.
Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim
müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi,
gitti. Birden o hal değişti. Baktım ki, ben tünel içinde sukut eder
gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne
çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki
tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de
akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o
meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli
mikenli; mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle
mufarakatinden elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı
düşüyorlardı. Birden, şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver;
sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine,
elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var; izinsiz
koparamazsın.” Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı
çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler
görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana
mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla
dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm.
Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden, o han kapısında bana
nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi
mi?” Dedim: “Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok.”
Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.”
Dedim: “Ettim.” Ayıldım. Eski Said kaybolmuş;
Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte, o vakıa-i
hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair
cihetleri sen kendin tabir et. O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı
mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden,
köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise,
altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında
tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını
âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad
etti. O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır;
herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli
çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir
ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevâldeki elem kalbi kanatıyor,
mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer
hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.”
Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü
zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç
bırakmaz. Sair kısımları sen tabir edebilirsin. DÖRDÜNCÜ
NÜKTE İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa
benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır.
Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona
musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse
ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber,
matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki,
iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı
vakit lisan-ı hâl duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi
iktidarına haml eder. Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet,
tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar
ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte
câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i
rahmet...
Nasıl ki,
nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle
matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o
matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf
ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük
parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o
şefkati inkâr etmek ve o himayeti itham etmek suretiyle, ahmakâne bir
gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat
yiyecektir. İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini
itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi اِنَّمَاۤ
اُوتِيتُهُ
عَلٰى
عِلْمٍ 4 yani
“Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i
azâba kendini müstehak eder. Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve
terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile
değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun
aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun
cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o
saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve
re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir
etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata
mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir
böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi
olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir. Ey insan! Madem hakikat
böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını,
istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve
abd olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا
اللهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ 5 de,
yüksel. Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir
Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir
şükr-ü küllî istenilsin?”
Çünkü, sen çendan
nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe
noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli
mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir
mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet
eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin. Evet, ey insan!
Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir
cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün
dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat
muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan
İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin
içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde
bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin
geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana
bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül;
ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı o
hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.” Netice-i kelâm: Sen eğer nefis
ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı
dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi
olursun. BEŞİNCİ NÜKTE İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş.
Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli
vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak
için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah
ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmal
edeceğiz, tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı
anlaşılsın.
İşte, insan, şu
kâinata geldikten sonra iki cihetle ubûdiyeti var. Bir ciheti, gaibâne bir
surette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hâzırâne, muhâtaba
suretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır. Birinci vecih şudur
ki: Kâinatta görünen saltanat-ı Rububiyeti, itaatkârâne tasdik edip
kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezaretidir. Sonra, esmâ-i
kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî san’atları, birbirinin
nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır. Sonra, herbiri
birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan esmâ-i Rabbâniyenin
cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymetşinaslığıyla
takdirkârâne kıymet vermektir. Sonra, kalem-i kudretin mektubatı
hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip
hayretkârâne tefekkürdür. Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve lâtif
san’atları istihsankârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır-ı Zülcemâlinin
marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni-i Zülkemâlinin huzuruna çıkmaya
ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır. İkinci vecih huzur ve hitap
makamıdır ki, eserden müessire geçer. Görür ki, bir Sâni-i Zülcelâl, kendi
san’atının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da
iman ile, marifet ile mukabele eder. Sonra görür ki, bir Rabb-i Rahîm,
rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı
muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir. Sonra görüyor ki,
bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde
ediyor. O da, ona mukabil fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse
bütün hasseleriyle, cihâzâtıyla şükür ve hamd ü senâ
eder.
Sonra görüyor ki,
bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl
ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celb ediyor. O da, ona mukabil,
“Allahu ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyet içinde, hayret ve muhabbetle
secde eder. Sonra görüyor ki, bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehâvet-i mutlak
içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da, ona mukabil,
tâzim ve senâ içinde, kemâl-i iftikarla sual eder ve ister. Sonra
görüyor ki, o Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış, bütün
antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da, ona mukabil, “Mâşaallah”
diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin ile, “Sübhânallah” diyerek
hayret ile, “Allahu ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder. Sonra
görüyor ki, bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez
sikkeleriyle, Ona mahsus hâtemleriyle, Ona münhasır turralarıyla, Ona has
fermanlarıyla, bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını
nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve
rububiyetini ilân ediyor. O da, ona mukabil, tasdik ile, iman ile, tevhid
ile, iz’ân ile, şehadet ile, ubûdiyet ile mukabele eder. İşte, bu çeşit
ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu
gösterir, imanın yümniyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur. Ey
ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına
giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla,
gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan
ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete
müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan
hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamındaki
iki levha-i hakikate bak, sen de gör.
Birinci
levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan, gaflet perdesiyle
eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir
eder. İkinci levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i
dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım.
Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
6
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى - وَيَسِّرْ لِىۤ اَمْرِى -
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى - يَفْقَهُوا قَوْلِى
7
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاۤءِ اْلاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ - اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ وَبِسَيْرِهِۤ اِلَيْكَ اٰمِنْ خَوْفِى وَاَقِلْ عُثْرَتِى وَاذْهِبْ حُزْنِى وَحِرْصِى وَكُنْ لِى وَخُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى وَارْزُقْنِى الْفَنَاۤءَ عَنِّى وَلاََتَجْعَلْنِى مَفْتوُناً بِنَفْسِى مَحْجُوباً بِحِسِّى وَاكْشِفْ لِى عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ يَاقَيُّومُ وَارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَـاۤئِى وَارْحَمْ اَهْلَ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَيَاۤ اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ
8
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 9
Dipnotlar - Arapça
İbareler - Haşiyeler :
1 : bk. Tîn Sûresi,
95:4-6.
2 : “Allah onların kötülüklerini
iyiliklere çevirir.” Furkan Sûresi, 25:70.
3 : Taneleri ve çekirdekleri çatlatan
(Şüphesiz Allah’tır).
4 : “Ancak bilgim sayesinde bu bana
verildi.” Kasas Sûresi, 28:78; Zümer Sûresi, 39:49. 5
: “Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.” Âl-i İmrân Sûresi,
3:173.
6 : “Seni her türlü noksandan tenzih
ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen,
herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi,
2:32.) 7 : “Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver.
İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz—tâ ki sözümü iyice anlasınlar.”
(Tâhâ Sûresi, 20:25-28.) 8
: Allahım! Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, celâl
dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik,
lâtif zâtına rahmet et. Allahım! Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan
seyri hürmetine, beni korkularımdan emin kıl, hatalarımı gider, hüznümü ve
hırsımı benden gider. Varlığın ve huzurunla beni müşerref kıl. Beni benden
kurtarıp kendine al. Kendi varlığımı Sana feda etmekle beni rızıklandır.
Beni nefsime düşkün ve hissimle kör eyleme. Herbir gizli sırrı bana aç. Yâ
Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm! Bana,
arkadaşlarıma ve ehl-i iman ve Kur’ân’a merhamet et. Âmin, ey
merhametlilerin en merhametlisi ve kerem sahiplerinin en kerîmi olan
Allahım! 9 : “Onların duâları şu sözlerle sona
erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin
Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yûnus Sûresi, 10:10.) |
Lügatler
abd :
kul
abesiyet
: faydasız ve gayesiz oluş
âciz :
güçsüz, zavallı
acube-i
san’at : san’at yönüyle hayret verici olan
acz :
âcizlik, güçsüzlük
adem :
yokluk
adem-i
tasdik : doğruyu kabul etmeme, tasdik etmeme
âdet :
alışkanlık, huy
âdi :
değersiz, basit
âfâk-ı
âlem : âlemin ufukları
ahbap :
sevilenler, dostlar
âhiret :
öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
ahmakâne
: ahmakça
ahsen-i
takvim : insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılmış
olması
aktâr :
her taraf
âlâ : en
üstün
alâkadar
: alâkalı, ilgili
âlât :
âletler, organlar
âlâ-yı
illiyyîn : yücelerin en yücesi
âlem-i
ervah : ruhlar âlemi
âli :
yüksek, yüce
Allahu
ekber : “Allah en büyüktür”
amel :
davranış, iş
Arş :
göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği
yer
arz :
yeryüzü, dünya
aşr-i
mişâr : yüzde bir
âyât :
deliller
âyine :
ayna
âyinedarlık : aynalık, ayna tutucu
ayn-ı adl
: adeletin ta kendisi
azîm :
çok büyük
aziz :
izzetli, değerli
bâki :
arta kalan; devamlı, sürekli
Bârekâllah : “Allah ne mübarek yaratmış”
bedbaht :
talihsiz
bedî :
güzel
belâğat :
maksada ve hale uygun söz söyleme
belki :
aslında, gerçekte
berzah :
kabir âlemi
beyan :
açıklama
biçare :
çaresiz
bilhassa
: özellikle
cami’ :
içine alan, kapsayan, kapsamlı
câmiiyet
: genişlik, kapsamlılık
câ-yı
dikkat : dikkat edilecek nokta
cazibedar
: cazibeli, çekici
cehl :
cahillik, bilgisizlik
celâl :
heybet, yücelik, haşmet
celb
etmek : çekmek
Celîl-i
Cemîl : sonsuz güzellik, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
cemâl :
güzellik
Cemîl-i
Zülcelâl : heybet ve yücelik sahibi, güzelliği sonsuz olan
Allah
cesîm :
büyük
cevher :
değerli şey, öz
ceza-yı
amel : amelin cezası
cidal :
mücadele, kavga
cihazat :
cihazlar, donanım, duyu ve organlar
cihâzât-ı
acîbe : şaşırtıcı ve hayret verici cihazlar, duyu ve organlar
cihâzât-ı
mâneviye : mânevî donanım, cihazlar, manevi duygular
cihaz-ı
mahsus : özel duyu veya organ
cihet :
yön, taraf
cilve-i
rahmet : rahmet görüntüsü
cismaniyet : maddi yapıya sahip olma
cüz :
parça
cüz’î :
fert, birey, küçük, az
cüz’iyet
: fertlik, bireylik
cüz-ü
ihtiyarî : insanın elindeki seçim gücü, irade
çekirdek-misal : çekirdek gibi
çendan :
gerçi, her ne kadar
daire-i
nezaret : gözetim dairesi
daire-i
tasarrufât : tasarruf etme dairesi, hareket alanı
damga-i
vahdet : birlik damgası
dâvâ :
iddia
dehşetli
: korkunç
dellâllık
: ilâncılık, rehberlik
derc
etmek : içine yerleştirmek
derd-i
maişet : geçim derdi
derecât :
dereceler
derekât :
aşağı mertebeler
dereke :
aşağı derece
dergâh :
makam, huzur
divanelik
: akılsızlık
dua :
Allah’a yalvarma, niyaz, isteme
dünyaperest : dünyaya aşırı düşkün
ebedü’l-âbâd : sonsuzlukların sonsuzluğu olan
âhiret
eda :
yerine getirme
ednâ : en
aşağı, en küçük
efrad :
fertler, bireyler
ehemmiyet
: değer, önem
ehlî :
evcil
ehl-i
dalâlet : sapıklık ve inkâr ehli
ehl-i
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız
olanlar
ehl-i
hidayet ve huzur : doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar
ekser :
pekçok
elem :
acı, sıkıntı, keder, üzüntü
elem-i
zevâl : sona erme elemi
elhasıl :
özetle, sonuç olarak
emanet-i
kübrâ : en büyük emânet, halifelik
emin :
güvenilir
emr-i
tekvinî : yaratılışa dair emir
emsal :
benzerler
enâniyet
: kendini beğenme, benlik, gurur
envâ :
çeşitler, türler
esâsât :
esaslar
esfel-i
sâfilîn : aşağıların en aşağısı
esmâ-i
İlâhiye : Allah’ın isimleri
eşya :
şeyler, varlıklar
evâmir-i
Kur’âniye : Kur’ân’ın emirleri
evvelki :
önceki
ezvâk-ı
mahsusa : kendisine has, özel zevkler
fakr :
fakirlik, ihtiyaç hali
fenâlık :
kötülük
ferman :
buyruk
ferş :
yer
fıtrat :
yaratılış
fiil :
hareket, iş, etki
firâk :
ayrılık
firâk-ı
ebedî : sonsuz ayrılık
gafil :
duyarsız, umursamaz
gaflet :
umursamazlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı
duyarsızlık
gaibâne :
yüzyüze olmadan, gizlice
galebe :
üstünlük
Ganiyy-i
Mutlak : sınırsız zenginliğe sahip olan Allah
garaib :
tuhaf, şaşılacak şey
gaye-i
hayal : hayal edilen gaye, hedef
hâcât :
ihtiyaçlar
hâcât-ı
insaniye : insanın ihtiyaçları
hademe :
hizmetçi
hadsiz :
sınırsız
hak :
doğru
hakaik :
hakikatler, gerçekler
hakaret :
küçüklük, değersizlik
hakikat :
gerçek, doğru
hakikat-i
daime : devamlı hakikat
hakikat-i
dünya : dünyanın gerçek mâhiyeti, içyüzü
hakikat-i
külliye : kapsamlı hakikat
hakikî :
gerçek, doğru
Hakîm-i
Mutlak : herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam
yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah
hakir :
küçük, ehemmiyetsiz
hâl :
tavır, davranış
halen :
hareket ve davranışla
hâlet :
durum, hal
Hâlık :
herşeyi yaratan Allah
halife-i
arz : yeryüzünün halifesi, yöneticisi
hâlis :
samimi, saf, temiz
hamd ü
senâ : şükür ve övgü
haml etme
: yüklenme, üstlenme
hane :
ev
haram :
dinen yasaklanmış
harap
etme : yıkma, yok etme
has :
özel
hasene :
iyilik
hasıl
olma : meydana gelme
hasr-ı
fikir : fikir ve düşünceyi sadece birşeye yöneltme
hasr-ı
muhabbet : sevgiyi yöneltme, sadece onu sevme
hasse :
duyu
haşerat :
zararlı hayvanlar
haşir :
öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda
toplanma
haşmet :
görkem, heybet
hâtem :
mühür, damga
hayat-ı
bâkiye : sürekli ve kalıcı olan hayat
hayat-ı
dünyeviye : dünya hayatı
hayat-ı
ebediye : sonsuz âhiret hayatı
hayat-ı
içtimaiye-i beşeriye : insanların toplumsal hayatı
hayır :
iyilik
hayretkârâne : hayret ederek
hayvânât-ı ehliye : evcil hayvanlar
hayvan-ı
fâni-i zâil : yok olup giden hayvan
hayvanî :
hayvanca
hâzırâne
: hazırcasına
hazin :
hüzün veren, acıklı, üzüntülü
hazine-i
mâneviye : manevi hazine
helâl :
dinen yapılmasına izin verilen
hevâ :
kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine
verme
hevesât :
hevesler, gelip geçici arzular
hiddet :
öfke
hikmet :
herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli
yerinde olması
hikmet-i
İlâhiye : Allah’ın hikmeti
himayet :
koruma
hissiyat
: hisler, duygular
hizmetkâr
: hizmetçi
hususî :
özel
hürmetli
: saygıdeğer
hüsn-ü
istimal etmek : güzel kullanmak
ibâdât :
ibâdetler
icad :
yapma, meydana getirme
icmal :
özetleme
idrak :
anlayış, kavrayış
ifa etme
: yerine getirme
ihsan
edilmek : bağışlanmak
ihtiyâcât
: ihtiyaçlar
ihtiyar :
irade, tercih, seçme gücü
ihtiyaten
: ilerisini düşünerek
ikram-ı
Rahmânî : sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah’ın ikramı
iktidar :
güç, kudret
iktidar-ı
ilmî : ilmi güç
iktidar-ı
zâtî : kendi zâtının kudreti, kişisel güç
ilham :
Allah tarafından kalbe gelen mânâ
iltica :
sığınma
iltifat :
iyilik ve güzellikle muamele etme
imdâdât-ı
Rahmâniye : sonsuz rahmet sahibi Allah’ın yardımları
imtisal :
yerine getirme
inbisat :
genişleme, yayılma
infial :
fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme
inkılâb
etmek : dönüşmek
inkişaf :
gelişme, açılma
insan-ı
gafil : sorumsuz, âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız
olan insan
insaniyet
: insanlık
intişar :
yayılma
irşad :
doğru yolu gösterme
istidâdât
: kabiliyetler, yetenekler
istidat :
potansiyel kabiliyet, yetenek
istifade
: yararlanma
istiğfar
: Allah’tan bağışlanma dileme
istihsan
: beğenme, güzel bulma
istihsankârâne : beğenerek
istimdad
: yardım dileme, medet isteme
istinad :
dayanma, güvenme
istinkâf
: kabul etmeme, çekimserlik
istirahat
: rahatlık, huzur
iştigal
etmek : meşgul olmak
iştiyak :
fazla arzu ve istek
itaatkârane : itaat ederek
itham :
suçlama
itibar :
özellik
itimat :
güvenme
iz’ân :
kesin şekilde inanma
izah :
açıklama
izhar-ı
acz : âcizliğini ortaya koyma
kabiliyet-i hayr : hayır kabiliyeti
kabiliyet-i şer : kötülük kabiliyeti
kader :
Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi,
planlaması
Kadîr-i
Mutlak : sınırsız güç ve kudret sahibi Allah
kâfi :
yeterli
kâfir :
Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden birini inkâr eden
kimse
kâinat :
evren, yaratılmış herşey
kalen :
sözle
kasdî :
bilerek, isteyerek
kavî :
güçlü, kuvvetli
kemâl :
kusursuzluk, mükemmellik
kemâlât :
mükemmellikler, üstün özellikler, kusursuzluklar
kemâlât-ı
medeniyet : medeniyetin mükemmellikleri, üstünlükleri
kemâl-i
iftikar : Allah’a karşı fakirliğini tam hissetme
kemâl-i
taaccüp : tam bir şaşkınlık
kerem :
ikram, iyilik, bağış
Kerîm :
sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah
kesb :
kazanma
kesret :
çokluk
kıymetşinaslık : kadir kıymet bilmek
kıymettar
: değerli
kibriyâ :
büyüklük
kitab-ı
âlem : âlem kitabı, kâinat
kudret :
güç, kuvvet, iktidar
kudret-i
Rabbâniye : herşeyin Rabbi olan Allah’ın sonsuz kudreti
Kur’ân-ı
Hakîm : sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân
kuvve-i
gadabiye : öfke gücü
kuvve-i
şeheviye : şehvet gücü
küfran-ı
nimet : nimete karşı nankörlük
küfür :
inkâr, inançsızlık
küllî :
bireylerden oluşan topluluk, tür, büyük, kapsamlı
lâtif :
güzel, ince, hoş
lehviyât-ı muharreme : haram kılınmış eğlenceler
letâif :
insanın mânevî yapısındaki ince duygular
letâif-i
insaniye : insanın mânevî yapısındaki ince duygular
levazımat
: gerekli şeyler
levha-i
hakikat : hakikat levhası
lezâiz-i
nâmeşru : haram olan lezzetler
leziz :
lezzetli
lisan-ı
hâl : hal ve davranış dili
lisan-ı
nâtık : konuşan dil
mâbud :
ibadet edilen
mâbudiyet
: ibadet edilmeye layık olma
mağlûp :
yenilmiş
mahiyet :
öz nitelik, asıl yapı
mahiyet-i
mâneviye : mânevî yapı
mahlûk :
yaratık
mahlûkat
: yaratıklar
mahsus :
özel
mahşer-i
acaip : hayret verici şeylerin toplandığı yer
mahviyet
: tevazu, alçak gönüllülük
mahz-ı
fazl : iyilik ve bağışın ta kendisi
makamât :
dereceler, makamlar
makàsıd :
maksatlar, gayeler
maksat :
gaye, istek
mâlikiyet
: sahiplik
mânidarlık : anlamlılık
marifet :
tanıma, bilme
masnuât :
san’at eseri varlıklar
Mâşaallah
: “Allah ne güzel dilemiş ve yapmış”
matlub :
istek, arzu
mazhar :
erişme, nail olma
mebhas :
bölüm, konu
medar :
sebep, vesile
medine-i
medeniyet-i insaniye : insanlığın uygarlık şehri
mehâsin :
güzellikler
mektubat
: şuur sahiplerine hitap eden birer mektup gibi anlamlı şekilde yaratılmış
varlıklar
melâike :
melekler
menzil :
ev, mekân
merâtib :
mertebeler, dereceler
mertebe :
derece
mes’uliyet-i maneviye : mânevî sorumluluk
meşhud :
görünen
meşru :
helâl, dine uygun
mevadd-ı
muzırra : zararlı maddeler
mevcudât
: varlıklar
mevcudât-ı seyyâle : akıp giden varlıklar
mevcudiyet : varlık
meydan-ı
imtihan : imtihan meydanı
mu’cizât
: mu’cizeler
muallâ :
yüksek, yüce
muattal
kalma : kullanılmaz olma
muavenet
: yardım
mucize-i
kudret : Allah’ın kudret mu’cizesi
mucize-i
kudret-i bâhire : ap açık kudret mucizesi
mufarakat
: ayrılık
muhabbet-i İlâhiye : Allah sevgisi
muhabere
: haberleşme
muhafaza
: saklama
muhâtab :
hitap edilen, kendisine karşı konuşulan
muhit :
her şeyi kuşatan, kapsamlı, çevre
mukabele
: karşılık verme
mukabil :
karşılık
mukaddes
: kusur ve eksiklikten yüce, kutsal
musahhar
: boyun eğme, itaat etme, emre verme, hizmetine vermek
muvaffak
: başarılı
muvakkat
: geçici
muzır :
zararlı
müberrâ :
arınmış, uzak
müessir :
tesir eden
müflis :
iflas etmiş
müheyyâ :
hazırlama
mülâkat :
buluşma, karşılaşma ,kavuşma
Mün’im-i
Kerîm : kerem sahibi ve nimet verici Allah
münâcât :
Allah’a yalvarma, yakarma
münevver
: nurlanmış, aydınlanmış
münezzeh
: arınmış, yüce
münhasır
: ait olan
münhasıran : buna has olarak
müptelâ :
bağımlı, tutkun
müsbet :
olumlu
müstaid :
istidatlı, kabiliyetli
müstehak
: hak etmiş, layık
müşahede
etmek : görmek, gözlemlemek
müştak :
arzulu, çok istekli, düşkün, iştiyaklı
mütalâa :
okuma, inceleme, tetkik etme
müteveccih : yönelik
nakış :
işleme, süsleme
naks :
noksanlık, eksiklik
nakş
etmek : işlemek
nasihat :
öğüt
nazar-ı
dikkat : dikkatle bakış
nazar-ı
ibret : ibretli bakış
nazdar :
nazlı
nazenin :
ince, narin, duyarlı
nâzır :
bakan, gözlemci, gözetici
nazik :
ince, zarif
nebâtât :
bitkiler
nebatî :
bitkisel
nefis :
can, bir kimsenin kendisi
nefs-i
emmâre : insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden
güç
nefy :
olumsuzluk
netice-i
hilkat : yaratılış neticesi
netice-i
kelâm : sözün özü
nezaret :
bakış, seyir
nısf-ı
kutr : yarı çap
nihayetsiz : sonsuz, sınırsız
nisbet :
ölçü, kıyas
nisbeten
: kıyasla, oranla
nukuş :
nakışlar, işlemeler
nüfuz :
etki
nükte :
ince anlamlı söz, ince ve derin mânâ
perverde
: beslenmiş, eğitilmiş
peydâ
etme : meydana ve açığa çıkma
pusula :
küçük not kağıdı
rahmet :
şefkat, merhamet
rahm-ı
mâder : ana rahmi
re’fet-i
Rabbâniye : Allah’ın acıması
revnaktar
: süslü, hoş, güzel
ruh-u
mânevî : mânevî ruh
sa’y :
çalışma, emek
sa’y-i
maddî : maddi çalışma
saadet :
mutluluk
sair :
diğer
saltanat
: egemenlik, hükümranlık
saltanat-ı insaniyet : insanlık saltanatı,
egemenliği
sarf
etmek : harcamak
sehâvet-i
mutlak : sınırsız cömertlik
semâ :
gökyüzü
semere :
meyve, netice
senâ :
övme, yüceltme
sermaye :
servet, varlık
sermaye-i
ömür : ömür sermayesi
seyyid :
efendi
sır :
gizem, gizli gerçek
sille-i
azâb : azap tokadı
sofra-i
nimet : nimet sofrası
söhretperestlik : şöhret tutkunluğu
sû-i
ihtiyar : iradeyi kötüye kullanma
sû-i
mizaç : kötü huy
sukut :
düşme, alçalma
suret :
şekil, görüntü, biçim
suûd :
yükseliş
Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede
yücedir”
süflî :
aşağı
şâyân-ı
temâşâ : seyretmeye değer
şecere-i
bâkiye : ölümsüz ağaç
şecere-i
kâinat : kainat ağacı, evren
şefkat :
içten ve karşılıksız merhamet, sevgi
şehadet :
şahitlik, tanıklık
şekavet :
mutsuzluk, sıkıntı
şems :
güneş
şimendifer : tren
şule :
alev
şuur :
bilinç, anlayış, idrak
şükr-ü
küllî : bütün nimetler için varlıkların tamamı adına yapılan
şükür
taam :
yiyecek
tabakat :
tabakalar
tabir :
yorumlama, açıklama
tahkir :
hakaret, aşağılama
tahrik :
harekete getirme
tahrip :
yıkıp bozma, yok etme
tahsil :
elde etme, kazanma
tahsin :
beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme
tahsis
etmek : ait kılmak, ayırmak
tahsis-i
taabbüd : ibadeti ve kulluğu sadece Allah için yapma
takdirkârâne : takdir edercesine
takvim :
program
tanzim :
düzenleme
tasavvur-u zevâl : gelip geçiciliği düşünme
tasdik :
doğruluğunu kabul etme, onaylama
tasvir :
anlatma, ifade etme
tâun :
salgın ve ölümcül hastalık
tavren :
tavırla
tazammun
: içine alma, içerme
tazarru :
dua, yakarış
tâzim :
Allah’ın sonsuz büyüklüğünü dile getirme
tecelliyât : yansımalar
tedbir :
idare etme, çekip çevirme
tedennî :
gerileme, alçalma
tedip :
edeplendirme, ceza
tedricen
: azar azar
teessüf :
üzüntü
tefekkür
: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde
düşünme
tefekkürat : tefekkürler, düşünmeler
tefessüh
: bozulma, kokuşma
tefevvuk
: üstün gelme
tehdit :
korkutma
tekemmül
: mükemmelleşme, olgunlaşma
telezzüz
: lezzetlenme, tad alma
temâşâ :
hoşlanarak bakma, seyretme
temsil :
kıyaslama tarzında benzetme, analoji
temyiz :
ayırd etme
teneffüs
: nefeslenme, rahatlama
tenevvü :
çeşitlenme
tenezzüh
: seyir ve gezinti
terakkî :
ilerleme, yükselme
terakkiyât : ilerlemeler
terekkiyât-ı beşeriye : insanlığa ait terakkiler,
ilerlemeler
terzil :
rezil ve alçak gösterme
tesadüf :
rastlantı
tesbihat
: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler
teshir :
boyun eğdirme
teshir-i
Rabbânî : herşeyin Rabbi olan Allah’ın herşeye boyun eğdirmesi
tevbe :
pişmanlık duyarak günahtan dönüş
tevcih :
yöneltme
tevdi :
bırakma, emanet etme
tevekkül
: Allah’a dayanma ve güvenme
tevfik-i
İlâhiye : Allah’ın yardımı
tezyif :
hakaret, küçük düşürme
tilmiz :
öğrenci
ubûdiyet
: Allah’a kulluk
ulûhiyet
: ilâhlık
ulvî :
yüce
Vâhid-i
Ehad : bir olan ve birliği herbir şeyde görülen Allah
vakıa :
olay
vakıa-i
hayaliye : hayâli olay
vakıa-i
temsiliye : örnek olay
vazife-i
asliye : asıl vazife, esas vazife
vazife-i
fıtriye : yaratılıştan gelen görev
vazife-i
insaniyet : insanlığın vazifesi
vazife-i
ubûdiyet : kulluk görevi
vecih :
yön, yüz
vefadar :
vefalı
vüs’at :
genişlik
yabanî :
vahşi, evcil olmayan, yabancı
yümn :
uğur, bereket
zaaf :
zayıflık
zâika-i
lisaniye : dilin tad alma duyusu
Zât-ı
Kerîm : sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah
zerre :
atom
ziya :
ışık
ziyade :
çok, fazla
ziynet :
süs
|