|
Sâni-i
Mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebedin
marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyetin -başta namaz olarak- esasatını cin
ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyâtı anlamak o kadar merak-âver ve
saadet-âverdir ki tarif edilmez. Çünkü herkes büyükçe bir velînimetini
yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş
ve anlasa ne kadar memnun olur.
Temenni eder ki, “Keşke bir
vasıta-i muhabere olsaydı, doğrudan doğruya o zâtla konuşsaydım. Benden ne
istiyor, anlasaydım. Benden, onun hoşuna gideni bilseydim” der. Acaba,
bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemâl ve kemâlât
Onun cemâl ve kemâline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz
cihetlerle Ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne
derece Onun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hahişger ve
merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte, zât-ı Ahmediye
(a.s.m.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını,
doğrudan doğruya, Mirac semeresi olarak, hakkalyakîn işitip, getirip
beşere hediye etmiştir.1
Evet, beşer, kamerdeki
hali anlamak için ne kadar merak eder ki, biri gidip dönüp haber verse!
Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka
düşer. Halbuki, kamer öyle bir Mâlikü’l-Mülkün memleketinde geziyor ki,
kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervaz eder; küre-i arz
pervane gibi şemsin etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde bir
lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâlin bir misafirhanesinde mumdarlık
eder.
İşte, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) öyle bir Zât-ı Zülcelâlin
şuûnâtını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekàda hazâin-i rahmetini görmüş,
gelmiş, beşere söylemiş. İşte, beşer bu zâtı kemâl-i merak ve hayret ve
muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini
anlarsın.
Dipnotlar
- Arapça İbareler - Haşiyeler :
1 : bk. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar 42;
Müslim, Îman 279, Müsâfirîn 253; Tirmizî, Tefsîru Sûre (53)1; Nesâî, Salât
1, İftitâh 25; Müsned 1:387, 422.
|
Lügatler
:
arzukeş : arzulu, istekli beşer :
insan cemâl : güzellik Cennet-i bâkiye : devamlı ve
kalıcı olan Cennet cihet : yön esasat : esaslar, temel
prensipler habib : sevgili hadsiz :
sınırsız hahişger : istekli Hâkim-i Ezel ve Ebed :
egemenliği zaman öncesinden sonsuza kadar devam eden
Allah hakkalyakin : bizzat yaşayarak kesin bilgi
edinme hayretkâr : hayran olan ihsan : bağış,
iyilik ins : insanlar kabza-i tasarruf : emri altında
bulundurma kamer : ay kemâlât : mükemmellikler,
kusursuzluklar küre-i arz : yerküre,
dünya Mâlikü’l-Mülk : bütün mülkün gerçek sahibi olan
Allah Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl : bütün mülkün gerçek sahibi,
heybet, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah marziyât : Allah’ın
razı olduğu şeyler marziyât-ı Rabbâniye : Rab olan Allah’ın razı
olduğu şeyler mazhar : erişen, nâil olan merak-âver :
merak verici, düşündürücü mevcudat : varlıklar Mirac :
Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat
âlemlerini gezdiği yolculuk misafir-i aziz : aziz ve şerefli
misafir muhsin : bağış ve iyilikte bulunan mumdar :
ışık veren namzet : aday nihayetsiz :
sonsuz nisbeten : kıyasla, oranla pervaz etmek :
uçmak Rabbü’l-Âlemin : âlemlerin Rabbi; bütün âlemleri idare ve
terbiye eden Allah saadet-âver : mutluluk verici Sahib-i
Kâinat : evrenin ve herşeyin sahibi olan Allah Sâni-i
Mevcudat : bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan
Allah semere : meyve Sultan-ı Ezel ve Ebed :
varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan,
Allah suret-i hakikî : gerçek görünüş sürur :
mutluluk, sevinç şems : güneş şevk : şiddetli arzu ve
istek tarif etmek : anlatmak temenni etme : dileme,
isteme vasıta-i muhabere : haberleşme aracı velînimet
: nimeti veren zât-ı Ahmediye : Peygamberimiz Hz. Muhammed’in
zâtı, şahsiyeti
|