|
Bir zaman ehl-i
dünya beni herşeyden tecrit ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm.
Ve ihtiyarlık zamanımda kısmen teessürattan gelen beş nevi hastalıklara
giriftar olmuştum.
Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur’un
teselli verici ve medet edici envarına bakmayarak, doğrudan doğruya
kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki, gayet kuvvetli bir aşk-ı bekà
ve şedit bir muhabbet-i vücut ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir
acz ve nihayetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Halbuki müthiş bir fena o
bekàyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şairin dediği gibi
dedim:
Dîl bekàsı, hak
fenası istedi mülk-ü tenim. Bir devasız derde düştüm, ah, ki Lokman
bîhaber.
Meyusâne
başımı eğdim. Birden 1 حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyeti imdadıma geldi, dedi: “Beni dikkatle oku.” Ben günde
beş yüz defa okudum. Benim için aynelyakîn sûretinde inkişaf eden çok
kıymettar envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nurunu ve mertebesini
icmalen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen
tafsilâtını Risale-i Nur’a havale ediyorum.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler:
1 : “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla.” “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi,
3:173.
2 : “Allah bize
yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi,
3:173.
|
Lügatler
:
acz : acizlik,
güçsüzlük aşk-ı bekà : sonsuzluk aşkı Âyet-i Hasbiye :
“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir” anlamında Âl-i İmrân Sûresinin
173. Âyeti
aynelyakîn : gözle görerek
kesin bilgi edinme bekà : devamlılık,
kalıcılık bîhaber : habersiz
devasız :
çaresiz
dîl :
gönül ehemmiyet : önem ehl-i dünya : dünyaya dalıp
âhireti düşünmeyenler envar : nurlar fakr : fakirlik,
ihtiyaç hâli fena : gelip geçicilik, yok olma gaflet :
Cenâb-ı Haktan ve Âhiretten habersiz davranma,
dikkatsizlik gayet : son derece giriftar olmak :
tutulmak hadsiz : sınırsız hakikat : doğru,
gerçek hâlet : durum, hâl hususan :
özellikle
icmâlen : kısaca,
özetle ihtar : hatırlatma, ikaz
ilmelyakîn : kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya
yer bırakmayacak biçimde öğrenme
imdad :
yardım inkişaf etmek : açığa çıkmak iştiyak-ı hayat :
hayatı aşk derecesinde istemek kıymettar : kıymetli,
değerli lem’a : parıltı makamen : makam
yönünden mânen : mânâ bakımından medet :
yardım
meyusâne :
ümitsizce muamele-i imanî : imânı temel alarak yapılan
uygulama muhabbet-i vücut : var olma sevgisi muhakeme-i
hissî : bir mesele hakkında hislerle düşünme muhalif :
aykırı, zı mükâleme-i kalbî : kalpten
konuşma
mülk-ü
ten : insan vücudu mütenevvi : çeşitli nevi
: tür nihayetsiz : sonsuz nükte : ince anlamlı
söz risale : mektup, kitapçık; Risale-i Nur’da yer alan
bölümlerden her birisi rütbeten : rütbe ve değer
açısından sair : diğer, başka suret : biçim,
şekil şedit : şiddetli şuâ : ışık kaynağından çıkan
ışık teli; ışın
tafsilât :
ayrıntılar tebârüz etmek : ortaya çıkmak tecrit etmek
: soyutlamak, başkalarıyla görüştürmemek teessürat : üzüntüler,
dış şartların etkisinde kalma tevafuk etmek : uygun düşmek,
uyumlu olmak
|