Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahad...@vakit.com.tr 2009-03-07
--------------------------------------------------------------------------------
Halifeliğin kaldırılması
3 Mart, hilafetin kaldırılışının yıldönümüydü (1934). Aynı tarihte
Diyanet Teşkilâtı kurulmuş, ayrıca da "Tevhid-i Tedrisat
Kanunu" (eğitimin birleştirilmesi) kabul edilmişti.
Yoğun seyahatlerimizden fırsat bulup konuyu günü gününe gündeme
getiremedik. Ne var ki; bazı konuların günü hiç geçmez, hilafet
meselesi de böyle konulardan biridir. Hemen ifade etmeliyim ki; yakın
tarihimiz, salt ihtiyaçların değil, öfkelerin de belirleyici olduğu
bir dönemdir. Aradan geçen bunca seneye rağmen, aynı döneme ilişkin
öfkeler dinmiş değildir. "Taraflar" ve "taraftarlar" oluşmuş, tarihin
üzerinden büyük bir kavga başlatılmıştır. Tarih âdeta siyasetin boks
ringine çevrilmiştir.
Tabiî tarih ilmi açısından bu tür kavgaların zerre kadar önemi yoktur.
Tarih ilmi açısından önemli olan, sadece doğru tespitlerin ışığında
tarihi gerçeklerle buluşulmasıdır. Maalesef Türkiye'nin siyasi
şartları buna hâlâ izin vermiyor. Tarih hâlâ spekülâtif amaçlarla
kullanılıyor.
Ve yakın tarihe hâlâ öfkeler hükmediyor! Böyle bir ortamda, sağlıklı
analizler yapıp, doğru sonuçlara ulaşmak, neredeyse imkânsızlaşıyor. O
kadar ki; birinci elden anlatımlara bile ulaşamıyorsunuz.
Halife Abdülmecid'in bizzat kaleme aldığı 12 ciltlik "Hâtıralar"
isimli kitabı ülkemizde yayınlanabilmiş olsaydı, eminim tarihimizin
alacakaranlık kuşağında kalmış bir bölümü hakkında, bilmediğimiz pek
çok şeyi öğrenme şansımız olabilirdi. Aslında, tarihi "doğru" yapmak
bakımından son derece talihli, ancak doğru "yazmak" ve doğru
kaynaklardan öğrenmek açısından çok talihsiz bir milletiz!..
Mesela İstiklal Savaşımızı, savaşın dört önderinden (Mustafa Kemal,
İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir) iki önderin (Mustafa Kemal
ve İsmet İnönü) gözüyle gördük, onların anlatımlarından öğrendik,
diğer ikisinin (Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir) gözünden de görme
şansını bir türlü yakalayamadık.
Ne hikmetse Mareşal Fevzi Çakmak ölümüne kadar sustu, Kâzım Karabekir
Paşa ise anılarını kaleme aldı; ancak yıllar boyu kimse yayınlama
cesareti gösteremedi. Yayınlanan bölümleri ise yasaklandı. Sonra
sansürlenerek tekrar yayınlandı.
Kâzım Karabekir Paşa'nın hatıraları, acaba hangi mecburiyetlerden
dolayı son derece incitici, yorucu ve düşündürücü bir sansüre tabi
tutulmuş olabilir?..
Dediğim gibi: tarihi "doğru" yapmak bakımından son derece talihli;
ancak doğru "yazmak" ve doğru kaynaklardan öğrenmek açısından çok
talihsiz bir milletiz!..
Hele de yakın tarih! Yakın tarih, tam bir mayın tarlasıdır! Öyle ki;
yakın tarihin bazı şahitleri sürekli konuşup yazarken, bazıları sus
pus durumdadır! Sus pus olanlara, Atatürk'ün resmi eşi Lâtife Hanım da
dâhildir. Tıpkı Kâzım Karabekir Paşa gibi, o da Atatürk'le ve
Atatürk'ün arkadaşlarıyla yaşadıklarını, "Belki bir gün yayınlanır"
umuduyla, günü gününe kaydetmişti. Ne var ki; önce 25 yıl, 25 yıl
dolunca da sonsuza kadar yayınlanması yasaklandı. Lâtife Hanım'ın
anılarını çelik kasalara koyup kilit üstüne kilit vurdular! Milletin
"öğrenme hakkı" gaspedildi.
"Hilâfet" meselesi de "yasak"larla iç içe bir konudur. Tarihçi, bu
konuda da alacakaranlık kuşağında el yordamıyla yürümek zorunda
kalıyor.
Şimdi gelelim hilâfetin kaldırılma serüvenine... Önce, Atatürk'ün yakın
arkadaşlarından Dr. Rıza Nur ve Hüseyin Avni tarafından verilen kanun
teklifine uygun olarak 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Hemen
ardından Sultan Mehmed Vahideddin bir İngiliz savaş gemisiyle ülkeden
ayrıldı. Padişah'ın bu şekilde vatandan ayrılması, TBMM'de tartışma
konusu oldu.
Nihayet, Konya Meb'usu (milletvekili) ve Şer'iye Vekili Vehbi Efendi
hilâfet makamı boşaldığından yeni bir halife seçilmesi gereğini
gündeme getirdi. Bu yönde hazırladığı fetva okunarak oya sunuldu ve
kabul edildi. Fetvanın kabulü üzerine 162 üyenin katıldığı oturumda
yeni halife seçimi yapıldı, muhtelif adaylar için oy verildi; dört
üyenin çekimser kaldığı bu oylamada adaylardan Abdülmecid Efendi 148
oy alarak halife seçildi.
Seçim sonucu, Atatürk tarafından yeni halifeye iletildi. Aynı zamanda
Akşam gazetesine verdiği demeçte, Atatürk, "Tarihimizin en mutlu
dönemi hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamanlardır... Ne Acemler,
ne Afganlılar ne Afrika Müslümanları, İstanbul halifesini asla
tanımadılar... Biz halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı
duyarak yerinde bıraktık. Halifeye saygımız vardır" dedi.
Bütün bunlar dindar milletvekillerinin ekseriyette bulunduğu, İstiklâl
Savaşı'nı kazanan Birinci Meclis döneminde oluyordu. İstiklal
Savaşı'nı zafere götüren iradeyi temsil eden Birinci Meclis dağılıp,
yerini 2 Ağustos 1923 tarihi itibariyle İkinci Meclis alınca, durumlar
farklılaştı: Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılacağı konuşulmaya
başlandı.
Bu konuda devrin süper devleti İngiltere'nin çok büyük baskıları
vardı. Çünkü İngiltere, İslâm dünyasını (özellikle Ortadoğu
petrollerini) kontrol etmek istiyordu. Halifenin varlığı buna engeldi.
Bunun için, İngiltere açısından halifelik müessesesinin bertaraf
edilmesi gerekiyordu.
Bir sabah Vatan gazetesine bakanlar gözlerine inanamadılar: 60
milletvekilinin hilafetin kaldırılmasına ve hanedanın memleketten
çıkarılmasına taraftar olduğunu yazıyordu.
Buna ilişkin kanun teklifi Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ile 53
arkadaşının imzasıyla Büyük Millet Meclisi'ne geldi: Hilafetin
kaldırılması teklifinin başında bir "şeyh"in imzasının bulunması da
dikkat çekiciydi.
Meclis'in 1 Mart 1924 tarihli açılış toplantısında konuşan Mustafa
Kemal Paşa, "Millet, Cumhuriyet'in şimdi ve gelecekte bütün
saldırılardan kesin ve ebedi olarak masun (dokunulmaz)
bulundurulmasını istemektedir. Türk milleti üzerinde kâbus
bulundurulamaz" demek suretiyle hilafete karşı tavrını netleştirdi...
Oysa daha önceki konuşmaları hilafetin üzerinde titrediğini
düşündürüyordu. Hilafetin kaldırılmasına ilişkin oturum sadece 3.5
saat sürdü... 3.5 saat içinde 1300 yıllık müesseseye son verildi. İkinci
Meclis, 3 Mart 1924 tarihinde, "hilâfet" işlevini üstlenerek (hilâfet
müessesesi, hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin manevi şahsında
mündemiçtir) "ilga" etti (kaldırdı).
Son Halife Abdülmecid Efendi görevden alındı. Hz. Ebubekir'den
itibaren 102. halife idi. "İlk Halife"nin hilafeti 2 sene 3 ay, "Son
Halife"nin hilafeti ise 1 sene 3 ay sürmüşü.
Halife Abdülmecid, 4 Mart sabahı yakınları ile birlikte Çatalca'ya
götürülerek trenle sınırdışı edildi. Malvarlığı hazineye aktarıldı.