Güncel Yazı

0 views
Skip to first unread message

Gönüllü Muhabirler

unread,
Sep 26, 2009, 4:44:11 AM9/26/09
to

KPSS BİRİNCİSİ NAZIM ÖZTUNALI İŞSİZ KALDI

Bir üniversite öğrencisi: Hala dershaneye gidiyorum abi…

Meraklı kişi: O niye?

Öğrenci: KPSS’ye hazırlanıyorum.

Meraklı kişi: KPSS ne ki?

Öğrenci: Sorma abi. İşe girme sınavı. Bir nevi yeterlik sınavı… Daha doğrusu eleme sınavı…

Meraklı kişi: Anladım.

Öğrenci: İşe talep çok, orta da iş yok abi…

Meraklı kişi: Devlet de mecburen sınav yapıyor.

Gazete Haberi: KPSS birincisi Nazım Öztunalı İşsiz kaldı.

Meraklı kişi: KPSS birincisi nasıl işsiz kalıyor?

Öğrenci: Bir fizik öğretmeni geçen sene KPSS birincisi oldu. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı fizik öğretmeni almadı. Fizik öğretmenine ihtiyacım yok dedi.

Gazete Haberi: Öğretmenler, hangi kontenjanlardan öğretmen alınacağını önceden açıklamayan Milli Eğitim Bakanlığını protesto etti.

KPSS Mağduru: Geçen sene en yüksek notu ben aldım. Ama işe giremedim.

Meraklı kişi: Sen misin o fizik öğretmeni?

KPSS Mağduru: Benim abi…  Vallahi kafayı yiyeceğim…

Gazete Haberi: KPSS, öğretmenin yeterliğini ölçmüyor.

Bir öğretmen: KPSS öğretmenin alan bilgisini ölçmüyor.

Meraklı kişi: Ne yapıyor?

Başka bir öğretmen: Tarihten tutun matematiğe kadar bir sürü soru soruluyor. Örneğin müzik öğretmenine, müzik konusunda ne bildiği sorulmuyor.

Başka bir öğretmen: Saçmalık abi. İş yok demek yerine, iş sınavlarıyla bizleri oyalayıp duruyorlar.

Başka bir öğretmen: İş var ama sınavla diyorlar. Sınavı kazanan işini bulur.

Başka bir öğretmen: İş yok deseler hükümet toplumsal baskı altında kalacak.

Başka bir öğretmen: İşsizler isyan edecek.

Başka bir öğretmen: Yok kardeşim. Bizim milletimiz kuzu gibidir. İsyan etmeyi bilmez.

Üniversite öğrencisi: Yaşananlara baktıkça bunalıyorum. Niye KPSS’ye hazırlanıyorum, niye üniversite okuyorum ki…

Başka bir öğrenci: Herkes geleceğinden kaygılı…

Bir vatandaş: Televizyonları izlemiyor musunuz? Ekonomimiz büyüyor diyorlar.

Başka bir öğrenci: bizler sürünüyor ve sömürülüyoruz abi.

Bir öğretmen: Öğrenciye müşteri muamelesi yapılıyor. Eğitim, devletin en önemli görevidir. Devlet herkese, okuya bildiği sürece parasız eğitim vermeli.

Bu neden böyle?

Sosyoloji eğitimi alan bir öğrenci: Devlet ne kadar insan yetiştirirse ülke o kadar kazançlı çıkar. Eğitilen bireyin zaman içindeki getirisi, bir ülkeyi kalkındırır. Dolayısıyla devlet, her şeyden önce eğitime önem vermek zorundadır. Bütün yurttaşların parasız eğitimi, uzun vadede tüm yurttaşlara zengin bir ülke olarak dönecektir.

Bir öğrenci: Gel de sen bunu yönetenlere anlat. Adamlar her şeyi özelleştirdi.

Başka bir öğrenci: Eğitime tek boyutlu bir uğraş gibi bakılıyor artık. Kişiler okumak istiyorlarsa bunun için para harcamalılar deniyor. Devletin, dolayısıyla da ülkenin eğitimden bir kazancı yokmuş gibi davranıyor.

Başka bir öğrenci: Doğru, vatandaşlar olarak her şeyimizi eğitim uğruna feda ediyoruz. En güzel yıllarımız KPSS’lerle uğraşmakla geçiyor. KPSS’ye girmek için dershanelere gidiyoruz. Okul masrafımız yetmiyormuş gibi bir de dershane masrafımız var.

Başka bir öğrenci: Hepimiz müşteriyiz. Tamam, müşteri olalım. Müşteriye iyi hizmet verilir. Kimse bunun üstünde durmuyor.  Para verip eğitim fakültesinden mezun oluyorsun. Normalde öğretmen olman gerekiyor. Yok diyorlar, sen öğretmen olamadın. Yahu, diplomam var benim.

Devlet: Beni ilgilendirmez.

Öğrenci: Bu ne demek ya? Ne yapacağım ben şimdi?

Devlet: KPSS’ye gireceksin.

Hay sizin KPSS’nizi…

Başka bir öğrenci: Eğitimi rant kapısı haline getirdiler.

Bu nasıl oldu?

Öğrenci: Herkes geleceğinden endişe duyuyor. Endişeniz arttıkça üniversitelere yöneliyorsunuz.

Başka bir öğrenci: Okuduğumuz üniversiteler bilim yuvası da değil. Çoğu tabela üniversitesi…  Bilimsel araştırmalar için değil, meslek edinmek için üniversitelere gidiyoruz.

Bir öğretmen: Benim umudum kalmadı. Eğitim sistemimiz iflas etti.

Başka bir öğretmen: İflas eden hükümettir. Onların yanlış politikaları yüzünden bu hale geldik.

Başka bir öğretmen: Bir ülke, öz kaynaklarını kullanarak üretim yapmıyorsa asla kalkınamaz. Dünya bankaları önce borcunuzu ödeyin deniyor. Devlet, kendi kafasına göre personel alınımı yapamıyor. Tüm kararlar, dünya bankasının istekleri doğrultusunda alınıyor.

Sosyoloji öğrencisi: En doğru sözü abim söyledi. Önemli olan üretimdir. Üretim olmayınca iş de olmaz. İş olmadığı için de üniversite bitirenler işsiz kalır.

Başka bir öğretmen gülerek: Aslında KPSS ekonomiye can veriyor. Hani reklamlara çıkan profesörlerimiz diyor ya, “sakız alın, oyuncak alın ekonomiye can gelsin. Alın verin çekinmeyin… “ KPSS’de bu hesap üzerine kurulu.

Meraklı kişi: Biraz açar mısınız?

Bir öğrenci: Ben açıklayayım abime… Şöyle bak abiciğim, hepimiz dershanelere gidiyoruz ya… Önce üniversiteyi kazanmak için, sonra KPSS’de başarılı olmak için…

Meraklı kişi: Eeee…

Öğrenci: biz dershanelere gittikçe dershanelerin ocağı tütüyor. Dershaneyi kuran da, dershanede öğretmenlik yapan da kazanıyor.

Meraklı kişi: Ama iş yok diyorsunuz. İş olmadığını bile bile niye dershaneye gidiyorsunuz ki…

Öğrenci: Umut işte abiciğim, umut etmekten vazgeçemiyoruz.

Sosyoloji öğrencisi: Bütün mesele de bu ya… Umut etmekten vazgeçmek gerekiyor. Herkes umutsuzluğa düşecek ki hükümetler koltuklarında rahat oturamasın.

Başka bir öğrenci: KPSS ile umut dağıtıyorlar, bir taraftan da suni ekonomiyi ayakta tutuyorlar.

Sosyoloji öğrencisi: Layık olduğumuz gibi yönetiliyoruz.

Çözüm: Yalnız öğrenciler değil, tüm anne babalar sokağa çıkıp demokratik yollarla hak aramalıdır. Ekonomimizin emperyalist ülkeler tarafından şekillendirilmesine izin verilmemelidir. Oyumuzu, din üzerinden siyaset yapanlara verdikçe toplumsal sorunlarımızın büyüyeceği unutulmamalıdır.

Yazan: İsmail Cengiz Cengizhan

 

 

 

 

 

 

Gönüllü Muhabirler

unread,
Sep 26, 2009, 11:01:54 AM9/26/09
to

TV Dizilerine Bakarak Türkiye’yi Anlayamayız

Bir öğretmen: Kış aylarında Ankara’da doğal gaz yakmadan ısınmak mümkün müdür? Geçen yıl hiçbir şey yakmadım. Üniversitede bir kızım var. Yakıttan artırdığım parayı ona okul harçlığı olarak gönderdim.

Eğitim sendikası yetkilisi: Tüm çalışanlarımızla, örgütlü şekilde hak aramadıkça, gelir dağılımındaki bu adaletsizlik devam edecektir.

İşsiz bir öğretmen: Ben ailemle oturuyorum. 30 yaşındayım. KPSS’yi geçip işe giremiyorum. Bu yaşta işsiz olmanın ne demek olduğunu bilemezsiniz. Doğal gaz alamasalar da evleri olanları şanslı buluyorum. Benim hiçbir zaman evim olmayacak… Ne kiracı olarak, ne ev sahibi olarak… Buna iyice inanmaya başladım.

Sözleşmeli öğretmen: Seneye öğretmen olarak görevime devam edebilecek miyim? İş güvencemiz işverenin iki dudağı arasında. Bu da beni rahatsız ediyor. Sürekli kaygılıyım. Geceleri kötü rüyalar görüyorum. Stresten kurtulmak için haplara sığındım.

Ücretli öğretmen: Ayda elime 350 Lira geçiyor. Yarısını yol parası yapıyorum, diğer yarısıyla da yaşamaya çalışıyorum. Benim, doğal gaz alamamak gibi bir sıkıntım yok. Hiçbir şey alamıyor olmaya alıştım. Daha doğrusu elimden bir şey gelmiyor. Dedemin yanında kalıyorum. Dedem belediyeden emekli… Bir yıl önce evlenmeye karar vermiştim. Nişanlım akıllı davranıp beni bıraktı. İyiki de bırakmış, ikimiz de sürünecektik yoksa. Bir de çocuk olduğunu düşünün… Vallahi yanmıştım.

Vatandaşlar: Kış boyunca doğal gaza durmadan zam yapıyorlar. Kışın bitmesine yakın, zamlar birkaç kuruş aşağıya çekiliyor.

Bir vatandaş: Doğal gaz almaya mecburuz. Bunu bildikleri için zam yapıyorlar.

Başka bir vatandaş: ihtiyaç arttı diye zam yapmak tefeciliktir. Ramazan ayında da böyle oluyor. Herkes gıdaya yönelince gıda fiyatları artıyor.

Başka bir vatandaş: Bunun ekonomideki adına arz talep diyorlar. Talep çok olunca fiyatlar yükseliyor.

Simitçi İbrahim: Arzda bir azalma yok ki, fırsatçılar talebe bakıp zam yapıyor. Devlet de buna seyirci kalıyor.

Bir öğrenci: Devletin görevi vatandaşı düşünmek değil mi?

Öğretmen:  Aferin sana. Devlet vatandaşı düşünmek zorundadır. Düşünmezse anayasaya aykırı hareket etmiş olur.

Öğrenci: Uygulama neden böyle değil öğretmenim?

Öğretmen: Her zaman güçlü olanların borusu öter, bunu unutma.

Bir vatandaş: Ev telefonu kullanmıyorum. İnternete bağlı olduğum için her ay kullanmadığım telefon için fatura ödüyorum. Türktelekom’a sordum, ev telefonu ücreti ödemeden internet hizmeti alabilir miyim dedim. Alamayacağımı söylediler.

Başka bir berber: Türkiye’yi büyük şirketlere soyduruyorlar.

Bir vatandaş: Büyük soygunu bankalar yapıyor. Daha geçen gün yanlışlıkla kullanmadığım hesaba para yatırdım. Paramı geri alamadım.  Hesabıma yılların işletim gideri yazılmış. Elli lira yatırdım on lira çektim.

Başka bir vatandaş: İşletim gideri ne ki?

Vatandaş: Banka sana hesap açıyor ya… Bunu hizmetten sayıyor. Her yıl parandan belli miktarı işletim gideri diye kesiyorlar. Hesabında para yoksa seni borçlu sayıyorlar.

Başka bir vatandaş: Vay anasını… Demek o yüzden eski hesabımı bir türlü kapattıramadım.

Vatandaş: Bankaların soygunu yalnızca bununla kalsa… Bankalar bir taraftan, vergiler bir taraftan vatandaşta hal kalmadı. Vallahi canımızdan bezdik.

Emekli bir öğretmen: Elektriğe yine zam yaptılar. İnanın buzdolabının fişini bile çekesim geliyor. Hani Ufo var ya… Geçen yıl onunla ısınmıştım. Isındım dediysem, ısının eksi yirmi olduğu gecelerde birkaç saat elektrik yaktım. Bu yıl onu da yakamayacağım.

Bir güvenlik görevlisi: vatandaş nereden nefes alıyorsa gidip tıkıyorlar o deliği. Arabana tüp mü taktırdın? Doğal gaz, benzinden daha mı ucuza geliyor? Hemen doğal gaza zam…

Bir şehit annesi: Biz de doğal gaz yakamaz hale geldik evladım. Keşke köyde olsaydık. Hiç olmazsa çalı çırpı toplar ısınırdık. Burada o da yok… Ne evim var ne barkım yavrum. Kirada oturuyorum.

Öğrenci: Ya öğretmenim ülke bu kadar kötü yönetiliyorsa, niye herkes oyunu başka bir partiye vermiyor?

 Öğretmen: Halkımız dindar adam adil olur sanıyor. Böyle inana gelmiş.

Öğrenci: Çok saçma ama…

Öğretmen: Saçma ama gerçek. Görüyorsun işte ülkeyi yönetenlerin yaptıklarını. Hep birlikte camiye gidiyorlar. Hep birlikte iftar çadırlarına koşuyorlar. Memlekete faydaları oluyor mu, hayır.

Başka bir öğrenci: inanmıyorum ya… Bu kadar saf mı bu millet?

Öğretmen: Saf ki ne saf! Bor madenimiz var işleyemiyoruz. Yabancı ülkeler ucuz ucuz bizden bor alıp götürüyor. Bordan yaptıkları ürünleri, üretim maliyetinin üstünde bize satıyorlar. Bırakın boru… İşte tarlalarımız… Tarlalarımızı bile ekmiyoruz artık. Kendi işimizin patronu olacakken yabancı şirketlerin ucuz iş gücü olduk. Hepimizi karın tokluğuna fabrikalarında, iş yerlerinde çalıştırmaya başladılar. Yerli üretici, yabancı firmalara sağlanan ayrıcalıklar yüzünden iflas etti.

Şehit annesi: Diğer oğlum üniversitede okuyor güzel evladım. Allahın izniyle ziraatçı olacak…

Bir öğrenci: Ziraatçı mı?

Şehit annesi: Ziraatçı ya…

Öğrenci kendi kendine: Ah anam ah, ziraatçıya iş mi var memlekette?

Başka bir öğrenci: Öğretmenim!

Öğretmen: Buyur evladım.

Öğrenci: Bazı üniversitelerimizde gereksiz bölümler var. Örneğin Hint dili ve edebiyatı... İhtiyaç kadar değil de, her yıl, buna benzer bölümlere gereğinden fazla öğrenci alıyorlar. Ülkemizin ne kadar sınıf öğretmenine ihtiyacı var? Önce bunun bir hesabı yapılır. Sonra da ne kadar öğretmen gerekiyorsa o kadar öğretmen yetiştirilir. Bizde böyle yapılmıyor. Birçok alanda gereğinden fazla eğitim alan öğrenci olduğunu görüyoruz. Neden böyle oluyor bu?

Öğretmen: Sence neden oluyor?

Öğrenci: iyi yönetilemiyoruz da ondan.

Öğretmen: Aferin sana.

Öğrenci: Tamam da öğretmenim. Bu kötü yönetimlerden nasıl kurtulacağız?

Bir vatandaş: Öğretmen!

Öğretmen: Buyurun.

Vatandaş: Yaptığın öğretmenliği beğenmedim. Çocuklarımıza meslek öğret sen, ülkenin nasıl yönetileceğini değil. Bizim karnımız siyasete tok. Bırak siyaseti başkaları yapsın.

Öğretmen: Herkes böyle düşünürse siyaseti yapanlar da bunları yapar işte.

Şehit annesi: Neden namaz kılmıyorsun sen güzel evladım. Başbakan bile kılıyor. Bak ne güzel öğretmen olmuşsun. Bir sürü öğretmen iş bulamıyor. Allaha şükretsen, Allah da sana yardımcı olsa güzel olmaz mı?

Öğretmen: Ders anlatıyorum güzel anam. Allaha şükretmediğimi nereden biliyorsun. Şükrümü Allaha duyurmak için illa namaz mı kılmam gerekir?

Şehit annesi: Haklısın güzel evladım. Öğretmenlik en büyük ibadettir. Bakma sen o başbakana. Ben lafın gelişi söyledim. Başbakanın oğlu, gelini Amerika’da… Benim oğlum evlenemeden kara toprak oldu.

Berber: Bu millet Atatürk’ün izinde yürümeyi bıraktı. Atatürk’ün izinden uzaklaştıkça başımıza türlü felaketler gelmeye başladı. Tekrar Tanzimat dönemine döndük, tekrar ne yöne gideceğini bilemeyen millet haline geldik. Halk, yoksulluk, adaletsizlik içinde harap ve bitap düştü. Çıkarlarını, yabancı şirketlerin çıkarlarıyla birleştirenler zengin oldu.

Son söz:

Yenidünya düzeni ulusları yoksullaştırmaya devam etmektedir.

Yazan: İsmail Cengiz Cengizhan

 

Gönüllü Muhabirler

unread,
Sep 28, 2009, 1:14:42 AM9/28/09
to

MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ NE KADAR ÇARPIK?

Özel eğitimi bilen öğretmenlerle bir söyleşi yaptık. Konuyu önce Eğitim İş üyesi ve Ulusal Eğitim Derneği Bodrum Temsilcisi rehber öğretmen Yusuf Solmaz’a sorduk. Solmaz, özel eğitim alanında önemli sorunlar yaşandığından söz etti. Nasıl sorunlar bunlar diye araştırmaya başladığımızda karşımıza inanılmaz bir manzara çıktı.

Hepimizin de bildiği gibi okullarımızda özel eğitime muhtaç öğrencilerimiz var.

Bilmeyenler için açıklayalım… Özel eğitim, özürlü bireylere yönelik eğitimdir.

Özel Özel Eğitim Kurumları dediğimizde, bu kurumların şahıs kurumları olduğundan söz etmiş oluyoruz. Özel Özel Eğitim Kurumları, parayla özürlü öğrencilerimize hizmet verir. Bu kurumların bir adı da Rehabilitasyon Merkezleridir. Sayıları sürekli artmakta olduğu için yolda giderken tabelalarına ya da öğrenci servislerine sıkça rastlarsınız.

Diyelim ki özürlü bir çocuğumuz var. Ekonomik durumumuzun önemi yoktur. Ben inşaatlarda çalışıyor olabilirim. Başka bir kişi üniversite öğretim üyesi ya da devlet bakanıdır. Her özürlü çocuğa ailesinin durumuna bakılmaksızın yardım yapılır.

Süreç nasıl işler?

Özürlü çocuğumuzu hastaneye götürdük, özürlü raporumuzu aldık. Bir özel özel eğitim kurumuna gittik. Özel özel eğitim kurumu çocuğumuzu kayıt etti. Bu kurum bundan sonra çocuğunuz için gelir düzeyiniz ne olursa olsun, her ay düzenli olarak devletten para alacaktır.

Öğrenci başına en az 400 YTL.

Olayın özel sektör boyutu böyle…

Bir öğretmen maaşı ne kadar?

Ortalama 1200 YTL diyelim. Bu bilgiyi bir köşede bulunduralım.

Şimdi de çocuğumuzun devlet okulundaki durumuna bakalım.

Ağır zihinsel engeli ya da ağır sağlık sorunu olmadığı sürece her çocuk ilköğretim okuluna gidebilir.

Bir öğretmen: Daha önce çalıştığım ilköğretim okulunda en az 20 kaynaştırma öğrencisi vardı. Bu çocuklar hem rehabilitasyon merkezine gidiyor he de okulda eğitim görüyorlardı.

Kaynaştırma öğrencisi nedir?

Öğretmen: Normal eğitimden yararlanamayan öğrencilere durumlarına göre verilen eğitimdir. Bu eğitime özel eğitim diyoruz.

Ben: Özürlü öğrencileri normallerle kaynaştırarak eğitmeye çalışıyoruz yani…

Öğretmen: Doğru… Daha doğrusu ise şu: Özürlü öğrencilerin eğitimini normal öğrencilerin arasında kaynatıyoruz.

Neden?

20 kaynaştırma öğrencisi olan bir okulda bir tane özel eğitim öğretmeni yok da ondan.

Hani çocuk başına devlet özel özel eğitim kurumlarına 400 YTL veriyordu ya… Özürlü çocuk, devlet okuluna gelince, okul, devletten herhangi bir yardım almıyor.

Okul müdürüne şöyle denmiyor: Sayın müdürüm, 20 özürlü öğrenciniz varmış size 1000 lira gönderiyorum. Bu parayla okulunuzda bir özel eğitim öğretmeni görevlendiriniz.

Düşünebiliyor musunuz, özel kurumlar söz konusu olduğunda öğrenci başına 400 ve üzerinde yardım, devlet okulu söz konusu olduğunda herhangi bir yardım yok.

Özel eğitim öğretmeni: Gazetelerde okumuşsunuzdur. Rehabilitasyon merkezleri devleti soymak için kırk takla atıyor. Çoğu tabela kurumu… Eğitim kalitesi bakımından içi boş kurumlar… Çoğunluğu özel eğitim yapıyoruz diyerek özürlü çocukları bir süre evinden uzak tutuyorlar. Bu da ailenin işine geliyor. Gelmese ne yapsın? Tabi ki aileler iyi bir eğitim istiyor. Eğitim olmayınca, çocuklarının haftada birkaç gün ya da her gün farklı bir ortamda kontrol altında tutulmasına razı oluyorlar.

Ben: Özel eğitim kurumları bir nevi bakıcılık yapıyor diyebilir miyiz?

Başka bir özel eğitim öğretmeni:  Pahalı bir bakıcılık bu… Ailelerle konuştuğunuzda görüyorsunuz, özürlü ailelerinin çoğu bu kurumlarda verilen eğitimden memnun değildir. Ama başka çareleri yok. Devlet okuluna gidiyorlar özel eğitim öğretmeni bulamıyorlar, özel okullara gidiyorlar işi bilmeyen, para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen kurum sahipleriyle karşılaşıyorlar.

Özel özel eğitim kurumunda çalışan bir özel eğitim öğretmeni: Öyle kurum sahipleri var ki, bunlar sağda solda didik didik özürlü çocuk arıyorlar. Bir özürlü çocuk bulup kuruma getirdiğinizde size para bile verirler. Özürlü çocuk bulabilmek için özel personel tutuyorlar. Bu personelin işi, yalnızca özürlü çocuk aramak…  Okullara gitmek, gecekondularda dolaşmak, muhtarlardan bilgi almak...

Ben:  Önceden kimse bakmazdı bu çocukların yüzüne... Demek bu kadar ilerledik… Bir nevi özürlü çocuk avcılığı bu…

Başka bir öğretmen: Yıllardır bu av devam ediyor. İşin komik tarafı da, özel eğitim kurumların birbirlerinden özürlü çocuk çalmaya çalışmasıdır. İşi bilen bilmeyen rehabilitasyon merkezi açtı. Özel eğitim, kolay para kazanma yolu olarak görülüyor.

Ben: Bir dakika, çocuk çalma konusunu anlayamadım.

Özel eğitim öğretmeni: Her kurum diğer kurumu kötüleyerek her özürlü çocuğu kendi kurumuna kayıt etmek istiyor. Bunun için ailelere teklifler yapılıyor.

Ben: Nasıl teklifler?

Özel eğitim öğretmeni: Aile yoksulsa, size kömür alırız diyorlar.

Ben gülerek: Kömürü belediye dağıtıyor zaten.

Özel eğitim öğretmeni: Devletten alınan 400 liranın 100’ünü size veririz diyorlar ya da…

Ben: Devlet bunları biliyor mu?

Özel eğitim öğretmeni: Bilmez olur mu? Bir sürü kurum bu nedenle soruşturma geçiriyor.

Ben: İyi bari... Okullara neden özel eğitim öğretmeni alınmadığını da öğrenmek istiyorum.

Bir rehber öğretmen: Sizinde söylediğiniz gibi bir öğretmen maaşı ortalama 1200 Lira. Özürlü çocuk başına kurumlara en az 400 lira veriliyor dedik. Bu parayı Türkiye genelinde özel özel eğitim kurumlarına giden çocuklarla çarpın. Korkunç bir sayı elde edersiniz.

Ben: Neden devlet bu duruma seyirci kalıyor?

Özel eğitim öğretmeni: Ben buna iş bilmezlik diyeceğim ama öyle de değil. Hani hep diyorlar ya, devlet elini bazı işlerden çekmelidir, her şey devletten beklenmemelidir. Bu anlayışla özürlü çocuklarımızın eğitimi özel sektöre havale edildi. Bunun için inanılmaz kaynak aktarıldı. Geldiğimiz noktada karşımıza yolsuzluklar çıkıyor, eğitim adı altında bu çocuklar bu kurumlarda avutuluyor. Önlerine oyuncak konuyor, bunun da adı özel eğitim oluyor.

Ben: Devlet her okula bir özel eğitim öğretmeni alsa daha iyi olur diyorsunuz… Açar mısınız biraz.

Rehber öğretmen:  Özel özel eğitim kurumlarına aktarılan kaynakla devlet okullarına binlerce özel eğitim öğretmeni alınabilir. Bu kaynak, devlet okullarının özel eğitim için gerekli fiziki koşullarının iyileştirilmesine de yeter.

Özel eğitim öğretmeni: Özel sektörün tek amacı para kazanmak. Bunun dışında özel özel eğitim kurumlarının üzerinde durduğu önemli bir konu yok. Müfettiş gelince, her şeyi kâğıt üzerinde iyi gösteriyorlar o kadar.

Yazımızın başlığı, “Milli Eğitim Sistemi Ne Kadar Çarpık”tı.

Çarpıklığı gördünüz işte.

Bunun üzerine bir de SBS sorununu ekleyin, YÖK’ü, ÖSS’yi, KPSS’yi de buna dahil edin.

Karşınıza korkunç bir tablo çıkacaktır. Öğretmenler her gün bu tablonun içinde yaşıyor ama, kimse onları çözüm önerilerini dinlemiyor.

Bu kadar çarpıklık nasıl olur diyeceksiniz.

Bu ülkeyi kim yönetiyor? Milli Eğitim Bakanlığı ne yapıyor?

Bu soruların muhatabı yok.

Hükümet olan her parti kendini padişah zannediyor. Hükümet değil miyim diyorlar, canım nasıl isterse ülkeyi öyle yönetirim.

Hem padişah olacaksın hem de halka hesap vereceksin. Hiç olacak iş mi?

Son söz:

Yalnız üretmediğimiz için değil, kötü yöneticiler eliyle kaynaklarımızı doğru kullanamadığımız için de gelişemiyoruz, her geçen gün yoksullaşıyoruz.

Haber: Salih Ertan Ulakoğlu

Gönüllü Muhabirler

unread,
Sep 30, 2009, 1:21:42 AM9/30/09
to

HAZMETTİRE HAZMETTİRE HÜLYA AVŞAR’A DA KABUL ETTİRECEKLER

Kadir öğretmen yorulmuştu. Evine geldi. İnternete girip haberleri okumaya başladı. Kaç zamandır içinde bir daralma hissediyordu. Sanki sıkıyönetim vardı ülkede. Aydınların birer birer tutuklanarak Silivri Hapishanesi’ne götürülmesi bunun önemli kanıtıydı. Türkiye gerçekten zor günlerden geçiyordu. Toplumun bütün ileri unsurları susturulmuştu. Asker susmuştu. Meydan, parti terörüne kalmıştı.

Kadir öğretmen, son olarak Hülya Avşar hakkında da dava açıldığı haberini okudu. Başını koltuğa dayayıp düşünmeye başladı. Aklından bir anda şunlar geçti:

“Hükümet, kimseyi konuşturmak istemiyor. Hülya Avşar’ı da mahkemeye verdiler. Bu gidişin sonu acı olacak. Toparlanmak için yıllarca uğraş vereceğiz.

Her tarafta baskı var. Herkes korku içinde... Kimse yarınından emin değil… İşsizlik, yoksulluk her geçen gün artıyor. Bankalar halkı soyuyor. TV dizileri işsizin derdini dile getirmiyor. Ekonomistler borsadan dem vuruyor. Bu korkunç gerçeklik karşısında sanat susuyor.  Herkes içine kapandı. Demokrasiden yana tavır koyan kurumlar sustu.

Başbakan’a bir bakın… Tayyip Erdoğan tehlikeli bir başbakan… Eleştiriye tahammülü yok. Gazeteciler hakkında dava açıp duruyor.  Yazarların maddi gücü zayıf…  Mahkemeler denetim altında. Savcılar Tayyip Erdoğan’ın tarafını tutuyor. Yazarları çizerleri süründürüyorlar. Nihat Genç hakkında da dava açmışlar. Kimseye bir şey diyemiyorsun.  Şeriatçıya şeriatçı demek yasak…

Bunlar Atatürk düşmanı. Cumhuriyeti yıkmak istiyorlar. Neden susup kaldık?  Bindiğimiz dalı kesmelerine nasıl izin veriyoruz? Ben suçsuzum. hükümete oy verenleri suçlamak gerekiyor. Suçsuzum desem de yükü sırtımdan atamıyorum. Yük hepimizin omzunda… Hepimizin bir şey yapması gerekiyor. Demokrasi düşmanları demokratik yolla iş başına geldi. Kediye ciğer teslim ettik. Laiklik karşıtlarına laikliği emanet ettik. Kendi ağızlarıyla dile getirdiler. Demokrasi araçtır, trendir dediler. Trene ne zaman isterlerse o zaman binerlermiş. Gidecekleri yere gelince de demokrasiden vazgeçeceklermiş. Yağma yok. Orada duracaksınız. Trenin içinde değil, bir gün altında kalacaksınız.

Nasıl bu hale geldik? Kim Hülya Avşar’a sahip çıkacak. Şeriat demokrasisi nasıl olurmuş hazmettire hazmettire Hülya Avşar’a da kabul ettirecekler. Aydınlarımıza sahip çıkabildik mi? Hükümetler gider devlet kalır diyoruz. Bunlar devlet oldular. Cumhurbaşkanı, meclis başkanı, YÖK başkanı onların adamı… Her yere kendi adamlarını yerleştirdiler. Okullara kadar kadrolaşıyorlar.

Arkadaşlarla aramızda konuştuk. Memurların arasına ajan yerleştireceklermiş. Böyle bir duyum almışlar. Olmaz böyle şey dedik.  Olacak şey mi? O kadar olmayacak şey yaşadık ki… Artık cep telefonları var. Ajana gerek kalmadı. İstedikleri an hepimizi dinleyebilirler. Zaten dinliyorlar. Bunun için kimseden izin almaları gerekmiyor. Yeter ki onlar istesin. İsteyip de dinleyemeyecekleri kimse yok. Ama ben yine de konuşacağım. Beni de alıp Silivri’ye hapsetsinler. Hepimiz götürsünler. Bütün Atatürkçüleri toplasınlar. O Silivri bir gün yıkılır. Bu ülkenin kolay teslim alınamayacağını herkes anlar.

Bazen böyle umutlanıyorum. Cesaretim artıyor. Sonra toplumdaki suskunluğa bakıyorum. Bütün umudumu yitiriyorum.  İşsizler bile sesini çıkarmıyor. Halk sokaklarda yürümüyor. Birkaç kez Cumhuriyet Mitingi’nde yürüdüler. Yürüyenlere Ergenekoncu dendi. Herkes korktu. Herkes evine kapandı. Televizyonları dinlemeye başladık. Atatürkçülere, Ergenekon Terör Örgütü adını verdiler. Cumhuriyet Mitingine katılanlar panikledi. Biz terörist değiliz dediler. Ergenekon gözdağı herkesi susturmaya yetti. Cumhuriyeti koruyanlar suçlu, yıkmak isteyenler bürokrat oldu.

Anayasa mahkemesi, bu insanların şeriatçı olduğunu doğruladı mı? Laiklik karşıtı eylemlerin odağı oldukları için cezalandırılmadılar mı? Buna rağmen nasıl oluyor da iktidarda kalabiliyorlar? Aydınlarımız tutuklandı. Mustafa Balbay tutuklandı. Niceleri tutuklandı. Neymiş Ergenekoncular varmış.

Ergenekon Amerikan tertibi deniyor. Buna inanıyorum. Doğu Perinçek’i vatan hainliği ile suçluyorlar.  Etrafa bakıyorum da Perinçek kadar yürekli kimseyi göremiyorum. Vatan haini ilan etmedikleri bir Atatürk kaldı. Hatta bunu ilan bile ettiler. Atatürk cumhuriyetini İslam’la barıştırmaya kalktılar. Cumhuriyetimiz ne zaman İslam düşmanı oldu? Yobaz hocalara düşman olduğumuz doğru. Atatürk de onların düşmanıydı. Bizim İslam’la sıkıntımız olmadı. Yobazlar dini kullanarak halkı sömürmeye çalışıyor. Hep birlikte toplanıp camiye gidiyorlar. Kıldıkları namaza inanmıyorum. Yüzlerini Allah’a değil, Amerika’ya dönüyorlar.

 Amerikan projesinin eş başkanı olduğunu söyledi Tayyip Erdoğan. İslam dünyasının başına bombalar yağıyor. Hani Müslümandınız? Müslüman, zorda kalan Müslüman’a yardım eder. Bunlar zorda kalanın değil, zor kullananın yanında yer alıyor. Onlara eş başkanlık yapıyor. Sonra da camiye gidiyorlar. Nazım Hikmet, “kabahatin çoğu senin canım kardeşim,” diyordu. Maalesef öyle kabahatin çoğu bizim.

Aydınlarımızın toplanmasına seyirci kaldık. Ergenekoncular darbe yapmak istiyor dediler. Mışlarla, muşlarla Türkiye’nin aydınları tek tek topladılar Silivri’de bir hapishane kurdular. Sıkıyönetim mahkemesi gibi bir mahkeme açtılar. Hem de İstanbul’da… Atatürk’ün düşman işgalinden kurtardığı İstanbul’da…  İstanbul tekrar işgal günlerine döndü.  İstanbul’umuz seyrediyor.

Herkes seyrediyor. Aydınlarımız tutuklanmaya devam ediyor.  Türkiye’nin hakkını, hukukunu savunanlar demir parmaklıklar arasında.  Önce tutsak ediyor sonra da, sen Ergenekoncu musun değil misin araştıracağız diyorlar. Aylar geçiyor tutuklananlara suçları söylenmiyor. Biz devletiz diyorlar. Çok oy alınca her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar. Demokrasiden anladıkları bu... En çok oyu alan kendini padişah sanıyor.

Suçladıkları paşalar sanki darbe yaptı. Ergenekoncular darbe yapmadı. Hadi yapacaklardı diyelim. Birkaç emekli subay nasıl darbe yapacaktı? Bu subayları Süpermen kabul edelim. Üç beş kişi demeyeceksiniz, hepsi Süpermen olduğu için bir değil, aynı anda iki darbe bile yapabilir.  Ama yapmadılar. Sonuca bakalım, ortada darbe marbe yok.  Güçleri yettiği halde darbe yapmaktan vazgeçmişler.  

Tutuklayacaksanız Kenan Evren’i tutuklayın.  O planladığı darbeyi hayata geçirmiş bir darbecidir. Kenan Paşa ortalıkta dolaşıyor. İlhan Selçuk da Kenan Evren kadar yaşlıdır. İlhan Selçuk’u apar topar evinden karakola götürdüler. Kenan Evren’e soru bile sorulamıyor.

Sonra sen ey iktidar! Sen anayasa mahkemesi tarafından suçlu bulundun. Senin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğun devletin resmi kayıtlarına geçti. Demokrasi karşıtı siyaset yaptığınız belgelendi. Size demokrasiyi yıkmaya çalıştığınız söylendi. Ama kimse sizin hakkınızda bir şey yapmıyor. Bir tane bile iktidar mensubu gerici faaliyetlerin içinde yer aldığı için tutuklanmadı. Kimse onları apar topar evinden alıp karakola götürmedi. Yandaşlarınız özgür. Yandaşlarınız ticaretle uğraşıyor. İslami sermaye ile Amerika arkanızda.

Her şey ortada…  Bizi Amerika’nın uydusu haline getirdiler. Türkiye’yi  muz cumhuriyeti yapmak istiyorlar. Türkiye kuşatılmıştır. Türkiye, ABD ve AB’nin kucağına oturan şeriatçılara teslim edilmiştir.

Amerika Atatürk”ü sevmiyor. Yenidünya düzencilerinin hiçbiri Atatürk’ü sevmiyor. Atatürk adını duyduklarında tüyleri diken diken oluyor. Atatürk olunca Türkiye’yi yutamazlar. Atatürk’ün manevi varlığı ülkemizi koruyor. İktidardakiler, Atatürk düşmanı… Bunu ben söylemiyorum. Anayasa mahkemesi söylüyor.  Atatürk’ün gölgesinde din sömürüsü yaparken zorlanıyorlar. Atatürk, arada yattığı yerden kalkıp onları korkutuyor.

Türkiye’nin aydınları Atatürk cumhuriyetini korumaya çalıştı. Bir darbe yapılsa fena olmaz diyenler oldu. İnsan aklı, sürekli düşünür. Artık internet yoluyla, cep telefonlarıyla sürekli takip ediliyoruz. İnsanların düşüncelerini bile suç sayıyorlar. Birileri darbe yapalım demiş. Der kardeşim, insanlar birbirleriyle konuşurken neler demiyor. Sen ne karışıyorsun insanların ne konuştuğuna. Her gün birileri birilerini öldürmek ister. İntihar etmeyi düşündüğümüz de olur. Sen bunları bilince ne olacak. Sen falancayı öldürmeyi düşündün diye insan suçlanır mı? Ne darbesinden söz ediyorsunuz siz!

Darbe yokmuş da ortada günlükler varmış. Herkesin günlüğü var. Ele geçiremediğiniz günlüklerde kim bilir neler yazıyor. Faşizm mi geldi ülkeye? Evet, faşizm geldi. Yavaş yavaş faşizme geçtik. Suyu ısıtılan kurbağalara döndük. Suyumuz yavaş yavaş ısıtıldı. “Hazmettire hazmettire.” Kurbağa kaynar suya atılınca fırlayıp kaçarmış. Suyunu azar azar ısıttığınızda olduğu yerde ölürmüş. Biz de kurbağalara döndük.

Hülya Avşar yeni uyandı. Suyunun ısınmakta olduğunu yeni fark etti. Aynı şeyi hepimizin fark etmesi gerekiyor. Oktay Ekşi’nin dediği gibi yeni bir kurtuluş savaşı seferberliğine ihtiyacımız var.

Genelkurmay başkanı siz televizyonlara bakmayın diyor. Televizyonlar yalan söylüyormuş. Türkiye bölünemezmiş. Bizi sakinleştirmeye çalışıyorlar. Kurbağa gibi suda beklememizi istiyorlar.

Demokrasi diyen, Atatürk diyen aydınlarımız neden toplatıldı? Bırakın siz Hülya Avşar’la uğraşmayı. Şeriat karşıtı eylemlerin odağı olanların yaptıklarına bakalım. Darbeyi onlar yaptı.  Herkesin içinde polis korkusu var. Onlar adım adım ilerledi.

İşte imam hatipler.  Yeni bir karar alındı. İmam hatip mezunları, eskiden olduğu gibi, ÖSS’de lise mezunu gibi değerlendirilecekler.  Neden bu insanlar Türkiye’de iki başlı eğitim istiyor. Bir yanda laik eğitim, bir yanda din ağırlıklı eğitim. Din ağırlıklı eğitime daha çok önem veriliyor. Yakın bir gelecekte liselerimiz imam hatipleşecek. Amerika’nın istediği Ilımlı İslam Modeli iyice yerleşmiş olacak.

İktidarın demokratik açılımı budur.  Demokrasi diye diye dini açılım yaptılar. Ergenekonculara, darbe öyle olmaz böyle olur, demek istiyorlar. Bu darbeye ses çıkarabilen de kalmadı. Basın susuyor. Basın demokrasimizin, insanlarımızın sürekli baskılandığını dile getirmek istemiyor.

Hülya Avşar iyi ki konuştu.  Avşar kızı sayesinde iktidarda olanları keli bir kez daha görüldü. Ama adamlar pişkin. Halkımız tepkisiz. Sonuçta her zaman iktidarda olanların dediği oluyor. İktidar olanların dediği, Amerika’nın isteği…

Hatırlayalım, kimdi bu iktidardakiler. Erbakan’ın partisinde Amerika’ya hakaret ede ede dolaşıyorlardı. Şimdi Amerika’nın dostu oldular. Amerikan projesine eş başkanlık yaptılar. Şahsi çıkarlarını, iyiliğimizi istemeyenlerin çıkarlarıyla birleştirdiler. Bunları görelim artık.

Hülya Avşar da bunları görsün ve konuşmaya devam etsin. Konuşabilen insanımız azaldı. Yayın organlarımız güçsüz bırakıldı. Büyük medya iktidara çalışıyor.

Oktay Ekşi’nin sözlerini bir kez daha hatırlayalım. Türkiye’de demokratik Açılım değil, faşizan açılım yapıldığını ve bu açılımın son aşamasına gelindiğini unutmayalım.”

Yazan: İsmail Cengiz Cengizhan

ismailceng...@gmail.com

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages