Eden, kendine eder
Vaktiyle (iyi kalbli) bir kimse
çıkar evinden.
Bir dostunu ziyarete gidecektir.
Yolda acıkır. Bir fırından (ekmek) ister.
Ancak parasını evde unutmuştur.
Fırıncıya;
Üzerime para almamışım. Sonra
versem olur mu?
diye sorar.
Fırıncı (kötü kalpli) biridir.
inanmaz ona.
Hatta (su-i zan) edip, içinden;
“Bıktım bu yalancılardan”
der.
Bir ekmeğin içine
(bolca zehir doldurup)
verir o zavallıya.
Garip,
(O zehirli ekmeği)
alıp ayrılır.
Az ilerde
(bir delikanlıya)
rastlar.
Askerliği bitmiş, evine
dönüyormuş.
Gencin aç olduğunu öğrenir.
Ekmeğini ona verir.
O genç ekmeği yer, eve gider.
Gider ama,
(başlar Zehirin tesiri)
Zangır zangır titrer her yeri.
Ev halkı
merak ve telâş içindedir.
Zîra genç,
Ölüm döşeğindedir.
Ne yapacaklarını bilemezler.
Genç,
son nefeslerini verirken;
Yolda birinden ekmek aldım.
Ne olduysa, onu yedikten
sonra oldu,
diye mırıldanır.
Genç,
o fırıncının oğludur.
Fırıncı, başlar dövünmeye:
Eyvaah!
O zehiri (ben koymuştum) ekmeğe.
Oğlumu (kendi elimle) zehirledim.
der.
Ne kadar (pişmân) olsa,
ne kadar (üzülse) de içten,
Artık faydasız.
Zîra,
geçmiştir iş işten.
Bugünkü "sesli menkıbe"yi dinlemek için tıklayınız:
Menkıbeleri aldığımız kaynak siteler: