Fransa NATO’ya Dönmek İstiyor
Türkiye Fransa’nın bu isteğini veto etmelidir. Çünkü, Türkiye’nin önüne, AB, sözde Ermeni soykırımı ve daha bir çok konuda engel çıkartan Fransa’yı bu Türkiye karşıtlığı tutumundan vazgeçirmek için evvelce pek çok yöntem denendi, ama Fransa Türkiye karşıtı tutumundan hiç vazgeçmedi.
Şimdi Türkiye’nin önünde yeni ve “düşük maliyetli” bir fırsat var. Ankara, Fransa’nın NATO’nun askerî kanadına dönüşünün ancak Türkiye’nin bazı isteklerinin Fransa tarafından karşılanmasıyla mümkün olabileceğini Paris’e şimdiden hissettirmeli, bu konudaki pazarlık başlatılmalıdır. Türkiye veto imkânı sebebiyle en güçlü olduğu uluslararası örgüt olan NATO’da varlığını daha çarpıcı biçimde hissettirebilmelidir. Tabii bu durum karar vericilerimiz tarafından en azından Yunanistan’ın Makedonya karşısındaki tutumu kadar “hayati bir ulusal çıkar” olarak addedilmelidir.
İkinci Dünya Savaşı kahramanlarından emekli General Charles de Gaulle’nin Fransa Cumhurbaşkanı olduğu dönemde başlayan ABD ile savunma konularında -bilhassa NATO ülkelerinin nükleer programlarının denetimi alanında- baş gösteren ciddi ihtilaf bu ülkenin 1966’da İttifak’ın askerî kanadından ayrılması neticesini vermişti. Esasen Fransa’nın ayrılması, başlangıçta yaşanan ve başta karargâhın Paris’ten Casteau’ya (Mons, Belçika) taşınması olmak üzere bir dizi ek külfet getiren sıkıntı dışında, NATO’nun caydırıcılığına önemli bir darbe vurmadı. Belki de, tam tersine “burnundan kıl aldırmayan” General de Gaulle Fransası’nın askerî konulardaki karar alma mekanizmalarının dışında kalması, Kuzey Atlantik Antlaşması gereğince oybirliği ile karar almak zorunda kalan üyeleri rahatlattı.
Aradan 42 yıl geçtikten sonra bugün Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, ülkesini askerî kanada tekrar geri döndürmek istiyor. Nisan ayında Bükreş’te yapılan NATO Zirvesi sırasında bu konu medyanın gündemine sokuldu. Klasik ‘kamu diplomasisi’ kurallarına uygun olarak –ki NATO terminolojisinde eski adıyla buna ‘psikolojik harekât’ deniliyordu– “Fransa’nın NATO’ya değil, NATO’nun Fransa’ya ne kadar ihtiyacı olduğu” görüşü üye ülkelerinin karar vericilerine ve kamuoylarına alttan altta zerkedilmeye başladı.
Acaba gerçekten de NATO’nun Fransa’ya çok mu ihtiyacı var? Afganistan’a, çoğu lejyoner 1000 asker göndermesi, bu ülkeyi NATO için vazgeçilmez mi kılıyor? Fransa’nın, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamında, neredeyse NATO’nun yerini alacak bir Avrupa ordusu kurulması yönündeki önceliği tamamen ortadan kalktı mı?
Fransa’nın askerî kanada dönüşüne izin verilmeden önce yukarıdaki ve benzeri soruların tartışılması ve cevaplanması elbette gerekiyor. Ama bu tartışmanın her nedense NATO ortamlarında ve üye ülkelerde henüz başlamadığını görüyoruz. Yoksa bu da Fransa’nın ‘kamu diplomasisi”nin bir sonucu mu? Yani Fransa kendisinin üyeliğinin, hiç tartışılmadan otomatik olarak gerçekleşeceğini mi zannediyor? Eğer Elysee Sarayı’nda böyle bir zan hâkimse, hiç tereddütsüz söyleyelim, Sarkozy büyük bir yanılgı içinde. Fransa’nın NATO’nun askerî kanadına dönüşü en azından Türkiye’de derinlemesine tartışılmalı ve belki de Fransa kapının dışında kalmaya devam etmelidir.
Nisan ayındaki Zirve’de, biri hariç tüm NATO üyelerinin üye olması konusunda mutabık oldukları Makedonya Cumhuriyeti üye olamadı. Sebep Yunanistan’ın, Makedonya’nın ismine itiraz etmesi ve bu isimle İttifak’a üye olmak isteyen Üsküp Yönetimine karşı ‘veto’ gücünü kullanmasıydı. Bir tek ‘hayır’ oyu 26 ‘evet’ oyunu hükümsüz kıldı. Yunanistan’ın itirazına dayanak yaptığı gerekçenin akılla izah edilebilir bir tarafı olmadığı aşikâr. Türkiye açısından Makedonya’nın üyeliğinin taşıdığı önem de ortada. Ama Yunanistan’ın tutumunun, Yugoslavya dağılıp da Makedonya bağımsızlığını kazandıktan beri izlediği tutumla birebir örtüştüğünü, yani Atina’nın duruşunu, tüm baskılara rağmen zerre kadar değiştirmediğini teslim etmeliyiz. Eğer bu Yunanistan için, pek çok kez Yunan makamlarınca dile getirildiği gibi, bir “hayati ulusal çıkar” konusu ise, Atina’nın tutumunu takdir etmek gerekiyor. Takdir etmenin ötesinde, bir şeyler öğrenmek de gerek bu davranıştan.
Geçmişte ‘Rogers Planı’ yutturmacasına kapılarak, Yunanistan’a karşı en büyük kozunu kaybetmiş bir ülkenin, kendisinin yedide biri büyüklüğünde, “AB’nin şımarık çocuğu”ndan öğreneceği en azından bir şey var: Gerçekten ulusal çıkarın gerektiriyorsa NATO içinde veto gücünü sonuna kadar kullanır ve istemediğin bir gelişmeyi tek başına bile engelleyebilirsin.
Şimdi dönelim tekrar Fransa’ya.
Ermeni iddialarını yasama organında kabul eden, üstelik bilimsel toplantılarda bile bu iddiaların gerçek dışı olduğunu söylemeyi dahi yasaklayan ülke Fransa değil mi?
ABD’nin Irak saldırısı sırasında, askeri kanada üye olmamasına rağmen, Türkiye’ye NATO hava savunma sistemlerinin yerleştirilmesini engellemeye çalışan ülke Fransa değil mi?
Jacques Chirac’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, Türkiye’nin AB üyeliğine olağanüstü zorluklar çıkaran ve yeni Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin “Türkiye’nin üyeliği AB’nin sonu olur” sözleriyle bu zorlukları kalıcılaştıran ülke Fransa değil mi?
AB’ye yeni üye olacak ülkelerle ilgili kararın referandumlarla verilmesini öngören kanun yürürlükten kaldırılırken, bir tek Türkiye için bu şartın korunması Fransa’da değil mi?
Bu türden soruların sayısını artırmak pekâlâ mümkün.
Türkiye’nin önüne, AB, sözde Ermeni soykırımı ve daha bir çok konuda engel çıkartan Fransa’yı bu Türkiye karşıtlığı tutumundan vazgeçirmek için evvelce pek çok yöntem denendi. Fransız mallarına boykot çağrısı yapıldı. Sözde boykot üç gün bile sürmedi. Fransa’nın Cezayir’de soykırım yaptığıyla ilgili bir yasa TBMM’den geçirilmek istendi, Cezayir “siz bu işe karışmayın” dedi. TSK, Fransız firmalarını savunma ihalelerinden dışladı ama Fransa Türkiye karşıtı tutumundan vazgeçmedi.
Şimdi Türkiye’nin önünde yeni ve “düşük maliyetli” bir fırsat var. Ankara, Fransa’nın NATO’nun askerî kanadına dönüşünün ancak Türkiye’nin bazı isteklerinin Fransa tarafından karşılanmasıyla mümkün olabileceğini Paris’e şimdiden hissettirmeli, bu konudaki pazarlık başlatılmalıdır. Türkiye veto imkânı sebebiyle en güçlü olduğu uluslararası örgüt olan NATO’da varlığını daha çarpıcı biçimde hissettirebilmelidir. Tabii eğer bu durum karar vericilerimiz tarafından en azından Yunanistan’ın Makedonya karşısındaki tutumu kadar “hayati bir ulusal çıkar konusu” olarak kabul ediliyorsa.
Arzu Kök