|
Cevaben, o beden-i insan, hakikat ve hikmet diliyle ve
intizamının lisan-ı hâliyle der ki:
“Eğer bütün emsalim ve
yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların
bedenlerine hakikî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende
varsa--
“hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtat ve hayvânâta kadar
benim erzakımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin
varsa--
“hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh,
kalb, akıl gibi letâif-i mâneviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta
yerleştirerek, kemâl-i hikmetle istihdam edip ibadet ettirecek, sende
nihayetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra ‘Ben seni
yaptım’ de. Yoksa sus!
“Hem bendeki intizam-ı ekmelin şehadetiyle
ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâniim herşeye kadîr,
herşeye alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zâttır. Senin gibi
sersem âcizin parmağı Onun san’atına karışamaz, zerre miktar müdahale
edemez.”1
O
şeriklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz. Gider,
insanın nev’ine rast gelir. Kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karma
karışık olan cemaat içinde, şeytan onların ef’âl-i ihtiyariye ve
içtimaiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücudiye ve
fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve
onda bir yer bulup, beni tard eden bedene ve beden hüceyresine hükmümü
icra ederim.”
Onun için, beşerin nev’ine, yine sağır tabiat ve
sersem felsefe lisanıyla der ki: “Siz çok karışık birşey görünüyorsunuz.
Ben size rab ve mâlikim. Veyahut hissedarım” der.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler :
1 : bk. Hicr Sûresi,15:26; Nahl Sûresi,
16:4; Kehf Sûresi, 18:37; Meryem Sûresi, 19:67; Mü’minûn Sûresi, 23:12-14;
Lokman Sûresi, 31:28; Secde Sûresi, 32:7; Fâtır Sûresi, 35:11.
|
Lügatler :
âciz : güçsüz, zayıf ahvâl-i vücudiye ve
fıtriye : beden ve yaratılışlarına ait hâller alîm :
bilen beden-i insan : insan bedeni beşer :
insan cemaat : topluluk delâlet : delil olma, işaret
etme ef’âl-i ihtiyariye ve içtimâiye : hür iradeye ve sosyal
hayata dair fiiller emsal : benzerler erzak :
rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler hadsiz :
sınırsız hak : doğru hakikat : gerçek,
doğru hakikî : gerçek hayvânât :
hayvanlar hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak,
mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması icra etmek : yerine
getirmek intizam : düzen intizam-ı ekmel : en mükemmel
düzen istihdam : kullanma, çalıştırma kadîr : güç ve
iktidar sahibi kemâl-i hikmet : mükemmel bir
hikmet kudret : güç, kuvvet letâif-i maneviye : mânevî
duygular lisan : dil lisan-ı hâl : hal
dili mahzen : depo mâlik : sahip mutasarrıf
: tasarruf sahibi, dilediği gibi kullanan ve yöneten müdahale :
karışma nebâtat : bitkiler nev’ : tür,
çeşit nev-i insan : insan türü, insanlık nihayetsiz :
sonsuz rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için
muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği
altında bulunduran Sâni : herşeyi mükemmel ve san’atlı bir
şekilde yaratan Allah sikke-i kudret : Allah’ın kudretini
gösteren mühür sikke-i vahdet : Allah’ın birliğini gösteren
mühür süflî : aşağılık şehadet : şahitlik,
tanıklık şerik : Allah’a ortak koşulan şey tabiat :
doğa, canlı cansız bütün varlıklar tard etmek :
kovmak turra-i fıtrat : yaratılış mührü zerre : atom,
en küçük madde parçası
|