georgian-students
unread,Dec 10, 2009, 11:22:44 AM12/10/09Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to georgian students طلاب الجورجية
Prof Dr. Süleyman Uludağ Hocamız İle Hasbihal
Ayşe Serra KESİKBAŞ tarafından yazıldı.
Marmara İlahiyat Tasavvuf Yüksek Lisans Öğrencisi ve köşe
yazarlarımızdan olan Ayşe Serra KEŞİKBAŞ'ın Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ
hocamızla yaptığı röportajı yazının devamında okuyabilirsiniz.
Tercüme-i hâlinizi alabilir miyiz hocam? Hayatınızı ayrıntılı olarak
bilmek bizi şereflendirecektir.
1937'de Amasya'nın Akyazı Köyü'nde doğdum. Doğduğum zaman bana Osman
adını koymuşlar. 1956'ya kadar da adım Osman'dı. Bu köy (Akyazı),
Batum'un Hulo İlçesi'ne bağlı Beğlet Köyü'nden, 93 Harbi'nden
(1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi) sonra memleketlerinden ayrılan
dedelerimiz tarafından kurulmuştur. 93 Harbi'nden sonra Kars, Artvin
ve Batum vilâyetleri Ruslara bırakıldığından Emin dedem ve babası
Kahram memleketlerini terk ederek Osmanlı Ülkesi'ne hicret etmişler,
Anadolu'nun çeşitli yerlerini dolaştıktan sonra köyümüzün şimdiki
yerine yerleşmişler. Rahmetli babam Ahmet Uludağ (ö.2006) ve rahmetli
annem Emine Uludağ (ö.1992) bu köyde dünyaya gelmişler.
Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Osman adını vermişler.
Üçü kız, sekiz kardeştik. Yaş sırasına göre kardeşler: İsmail, Osman,
Yunus, Süleyman, Hatice (Allah rahmet eylesin), Mehmet, Fatma, Ayşe.
Aslında on bir kardeşiz ama diğer üçü bebekken vefat etmişler.
93 Harbi'nde köyümüz kurulduktan sonra Balkan Harbi, Birinci Dünya
Harbi (seferberlik), İstiklâl Harbi olmuş. Askerlik çağındaki
köyümüzün erkekleri bu savaşlara katılmışlar.
1 Eylül 1939'da İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde 2-3 yaşlarında
idim. Bir-iki sene sonra babam askere gitti ve dört sene askerlik
yaptı. Annem, anneannem ve dört kardeş bir evde yaşamak durumunda
kaldık. Dört çocuklu bir kadının tek başına geçimini sağlamasının
kolay olmadığı bir gerçek. Sıkıntılı günler geçirdik ama hayatımızı
sürdürdük.
5-6 yaşımda annem Kur'ân okumayı öğrenmemiz için bizi hocaya gönderdi.
Rahmetli Rahime Halam, köyde evinde çocuklara Kur'ân öğretiyordu. Ben
de Kur'ân okumayı ondan öğrendim ve 7 yaşımda iken Kur'ân'ı hatmettim.
Bir ara camimizin kuzey tarafındaki odada köyümüzün imamı rahmetli
İsmâil Yeşilçay çocukları okutuyordu. Onun derslerine devam ettim.
Bazı sureler ezberledim ve Karabaş Tecvidi'ni okudum ve öğrendim.
O tarihte köyümüzde ilkokul yoktu. Komşumuz rahmetli Ziya Arslan
eğitmen olarak tayin edilmiş, 1-2 ve 3. sınıf öğrencilere alfabe,
okuma-yazma öğretiyordu. Kısa bir zaman sonra köyümüzde bir ilkokul
yapıldı ve köy enstitüsü mezunu iki öğretmen tayin edildi. Bu okula
kaydım yapıldı ama üç sene okula devam edemedim. Daha sonra okulun 4.
ve 5. sınıflarına devam ettim. İlkokul diplomam Nisan 1953 tarihi
taşıyor. Ama 1951'de mezun oldum.
Köyde Siretü'n-Nebi, Ahmediye, Necâtü'l-Mü'minin, Mızraklı İlmihal ve
Battal Gazi kitapları okunurdu. Önceleri bunları can kulağıyla
dinlerdim. Sonraları kendim de okumaya başladım. Bu yaşlarda dini
bilgilere oldukça meraklı idim. Çocukluk arkadaşım rahmetli Mehmet
Yıldırım, önce hafızlığa çalışmış sonra Konya'ya gidip İmam-Hatip
okulunda kayıt olmuştu. İmam-Hatip okulları hakkında ilk defa
Hayrettin Karaman Bey vasıtasıyla bilgi sahibi olmuştum. Mali durumum
müsait olmadığından İmam-Hatip Okuluna kayıt olamamıştım. 1953'te
açılan Çorum İmam-Hatip Okuluna ancak 1956'da kayıt olabildim. Fakat
1937 doğumlu olduğumdan o sene askere gitmem gerekiyordu. Ayrıca 16
yaştan büyük olanları ortaokullara ve İmam-Hatip okullarına
almıyorlardı. Bu durumda İmam-Hatip Okulu'nda okumam imkânsızdı.
Mahkeme kararıyla yaşımı küçültmem gerekiyordu. Bu ise uzun zaman
alacaktı, hem de çok zordu. Daha pratik bir çözüm aradık ve bulduk.
Hocam, askerlik meseleniz ve Osman kardeşiniz bizler için latife
konusu? Hatırlayınca tebessüm ediyoruz. Neydi askerlik meselesi ile
alakalı çözümünüz?
Benim küçüğüm olan Yunus, Amasya Erkek Sanat Okulu'nda okuyordu. Onun
küçüğü olan Süleyman 1940 doğumlu idi ve koyunlarımızı güdüyordu.
Fakat işinden memnun değildi. Çobanlıktan bıkmıştı. Ne pahasına olursa
olsun bu işi bırakmak istiyordu. Aklımıza şöyle bir çözüm geldi.
Süleyman'la nüfus cüzdanlarımızı değiştirmek. Süleyman bu çözümü
memnuniyetle kabul etti. Artık koyun çobanlığından kurtulması imkânı
doğmuştu. O, üzerinde "Osman Uludağ" yazan nüfus cüzdanını alıp askere
gidecek, ben de üzerinde "Süleyman Uludağ" yazılı olan nüfus cüzdanını
alıp İmam-Hatip okuluna kayıt olacaktım. Her iki nüfus cüzdanında da
fotoğraf yoktu. Köyümüzün muhtarı rahmetli Süleyman Acar askere
gidecek olan Süleyman Uludağ'ın adının Osman Uludağ olduğunu tasdik
edince, kardeşim askerin yolunu tutarken, ben de onun nüfus cüzdanıyla
Çorum'a gidip kaydımı yaptırdım. Adımı soranlara ben de ismimin
Süleyman olduğunu söylüyordum. Çorum'da esas ismimin Osman olduğundan
senelerce kimsenin haberi olmadı. Kayıtlarda adım Süleyman olarak
geçiyordu. Başlangıçta bu adı biraz garipsedim ama sonra alıştım.
Benimle beraber Çorum İmam-Hatip Okulu'na kayıt olan köyümüzden iki
öğrenci daha vardı. Süleyman Tarçın ve Mehmet Avcı. Sonra Osman Çetin
de bunlara eklendi. Bunlar adımın Osman olduğunu biliyorlardı. Ama
bana Süleyman diye hitap ediyorlardı.
Tatillerde köye ve Amasya'ya gittiğimde, herkes bana Osman diye hitap
ediyordu. Hala da oradaki adım Osman. Kardeşlerim de bana Osman
derler. Annem ve babam da hep Osman derlerdi. Fakat Çorum'da ve
İstanbul'da okul arkadaşlarım, Kastamonu'da, Kayseri'de, Bursa'da ve
askerde (Kırklareli-Pınarhisar) yani görev yaptığım yerde herkes beni
Süleyman olarak bilir. Osman göbek adım, Süleyman gerçek adım oldu.
Kardeşim ad değişiminden hiç şikâyetçi olmadı. Hatta Almanya'da üç
sene daha erken emekli olmasına sebep olduğu için memnun bile oldu.
İslâm Hukuku'na yönelik eserleriniz çok fazla. Alanlar arası uçurumun
çok fazla olmasına, daha doğrusu bugün öyle bir bir duruma
getirilmesine rağmen, diğer alanlarla da bu kadar ilgilenmeyi neye
borçlusunuz?
Beni yakından tanıyanlar öğrencilik yıllarımda bazıları Fıkıh İlmi'ni,
bazıları da Kelâm İlmi'ni yakıştırırlardı. Ve haklı da idiler. Çünkü
benim bu ilimlere kuvvetli bir eğilimim vardı. Fakat aynı zamanda
felsefe, özellikle de, tasavvuf tarihine oldukça meraklı idim. Sonuçta
tasavvufu tercih ettim fakat bu tercihime arkadaşlarım ve dostlarım
fazla anlam veremediler. Galiba bir tercih yaptığımı düşündüler. Bir
bakıma haklıydılar çünkü onlar tasavvuf deyince, şeyh-derviş, tarikat-
tekke, hırka-tesbih gibi şeyler anlıyorlardı. Tabi ki bunlar
tasavvufta vardır ve önemlidir ama beni daha çok tasavvuftaki hikmet,
marifet, irfan ve ahlak yani tasavvuf felsefesi ve etiği
ilgilendiriyordu. İşin bu tarafına yeteri kadar dikkat etmeyenler
tercihimi anlamakta güçlük çekmişlerdi.
Fıkıh ilmini de kelâm ilmini de severim, bunlarla epey meşgul oldum.
Kütüphanemde bu iki ilimle ilgili temel eserlerin bir bölümü mevcut,
gerektikçe bunlara bakarım. "İslam Açısından Musiki ve Sema";
"İslam'da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış" isimli eserlerimde fıkıhla
ilgili epey meseleleri yorumlamaya ve değerlendirmeye gayret ettim.
Bir disiplin olarak da, fıkıh ve hukuk konusunda belli bir kanaate
ulaştım. Fakat bütün bunlara rağmen kendimi bir fıkıhçı olarak görmem.
Bugün hem ilâhiyat, hem hukuk fakültelerini bitirmiş çift diplomalı
fıkıhçı hocalarımız var. Fıkıh ilmi onların işi.
Şu husus bence çok önemli: İlim bir külldür. Onu bir bütün olarak
görmek ve ele almak gerekir. Eğer küll olan bir ilmi bir yana koyup
onun sadece bir cüz'ü ile uğraşırsanız bu cüz'ün uzmanı olmak
isterseniz bunu tam olarak başaramazsınız. Zira bütünü tam bilmeden
onun bir parçasını tam ve doğru olarak kavramak kolay kolay mümkün
olmaz. Bundan dolayı İlahiyat Fakülteleri'nde Temel Din Bilimleri,
Temel İslam Bilimleri, Tarih ve Sanat Tarihi gibi ana bölümler var.
Mesele çağımızın şartları içinde İslam'ı doğru anlamak ve doğru
yorumlamaksa, uzmanlık alanımız ne olursa olsun Tefsir, Siyer, Hadis,
İslam Tarihi, Kelam, Fıkıh, Ahlak ve Tasavvuf gibi Temel İslam
İlimleri konusunda ana hatları itibariyle sağlam, doğru, güvenli ve
köklü bilgilere sahip olmak zorundasınız. Bunlardan birinde ihtisas
yapıp ve derinleşip diğerlerini tamamen veya kısmen ihmal etmek yöntem
olarak hatalıdır. Sizi istediğiz sonuca götürmez, verimsizliğe mahkûm
eder. Müslüman toplumlarında isimlerini verdiğim Temel İslam
İlimlerinden başka aklî, felsefî, beşerî ve normatif ilimler dediğimiz
metafizik, mantık, geometri, aritmetik, astronomi, tıp, tarih ve
coğrafya gibi ilimler, bundan başka zenaatlar (hirfetler-meslekler) ve
estetik sanatlar da vardır. Ve bütün bunlar İslam medeniyeti ve
kültürü bakımından çok önemlidir.
İslâm medeniyeti ve kültürü hakkında genel ama ihatalı bir kanata
sahip olmayan bir kimsenin belli bir İslam dalında uzmanlaşması ve
derinleşmesi-ki bunun mümkün olup olmadığı ayrı bir meseledir-
kendisini dar bir alanda sınırlaması, sonuç itibarıyla verimsizliğe
mahkûm etmesi anlamına gelir.
Dil bilmek, özellikle Arap lisanını bilmek de ilahiyatla ilgili
araştırmalarda vazgeçilmez bir araçtır.
Yukarıda sayılan ilimlerden başka çağımızdaki felsefi akımlar ve
doktrinler, psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi ilimler; hukuk,
siyaset ve iktisat ve sanat gibi disiplinler hakkında da genel ama
geçerli bilgilere sahip olmak icap eder. Bu, bizim içimizde
yaşadığımız dünyayı ve bir parçası olduğumuz insanlığı doğru
kavramamızı, çağımızdan haberdar olmamızı sağlar.
Bahsettiğim hususları iç içe geçmiş üç daire şeklinde
düşünebilirsiniz. Birinci daire İslam ilimlerini, bundan daha geniş
olan daire Müslüman toplumlardaki ilim ve sanatları, en geniş olan
üçüncü daire genel anlamdaki kültür ve medeniyeti, yani insanlığın
ortak mirasını kapsar.
Tabidir ki, ilimlerin, disiplinlerin ve sanatların bu kadar çok
arttığı çağımızda her şeyi ayrıntılı olarak bilmek mümkün değildir. Bu
üç daireden birincisiyle ilgili bilgiler özel ve ayrıntılı iken
ikincisi ile ilgili bilgiler genel ve tümel, üçüncüsüyle ilgili
bilgiler ise daha genel ve tümel olur. Bunlarda ayrıntı söz konusu
olmaz.
Tasavvuf son zamanlarda ön plana çok fazla çıkmaya başladı. Bir
restoran açılışında semazen gösterisi olabiliyor, bir sema gösterisine
ilgi çok fazla olabiliyor. Bizim insanlara şekilsel boyutunu değil de
tasavvufun özünü anlatmamız gerekiyor değil mi, Tasavvufun İslam'ın
özü olduğunu insanlara nasıl anlatabiliriz?
Doğru ama bunlar tasavvufun kendisi değil, şekil ve gölgesidir. Buna
popüler veya folklorik tasavvuf da diyebilirsiniz. Gerçek tasavvuf,
tasavvufi hayat tarzını bilerek ve bilinçli bir şekilde yaşamakla
öğrenilir. Fakat klasik tasavvuf kitaplarını okumanın, bunlardan
edinilen bilgileri uygulamaya koymanın sûfî-meşreb ve sûfîlik hakkında
bilgisi ve tecrübesi olanlarla sohbet etmenin de tasavvufî hayatı
tanımamızı sağlayacağını düşünüyorum.
Ahlaki yozlaşmanın ilerlediği, kadının bir araç gibi kullanıldığı bu
devirde "Sufi Gözüyle Kadın" isimli eserinizden yola çıkarak, Müslüman
kadının tutumu ne olmalı, bu tutum karşısında Müslüman erkeğin tutumu
ne olmalıdır hocam? Tasavvufi bakış açısıyla Müslüman kadın-erkeği
bizlere anlatır mısınız?
Son zamanlarda bütün İslam ülkelerinde "İslam'da kadının yeri"
konusunda pek çok eser yazıldı. Bu eserlere bakıldığında Müslüman
kadının ihmal edildiği, İslam'ın kadına tanıdığı hak ve yetkileri
Müslüman kadının tam olarak kullanamadığı, geliştirilmesi gereken söz
konusu hak ve yetkilerin zamanla iyice daraltıldığı kanaatine
varırsınız. Bu durumun ortaya çıkmasında eski tarihlerden bu yana
süregelen törelerin ve adetlerin büyük tesiri var.
XIX. asrın ikinci yarısından itibaren bazı Müslüman yazar ve
düşünürler kadın hakları üzerine yazılar yazmaya başladılar. Böyle bir
anlayışın ortaya çıkmasında Avrupa'nın özellikle Avrupalı kadınların
sahip oldukları hakların büyük etkisi oldu. Kadın hakları konusu bütün
halkların özellikle Müslüman kavim ve milletlerin önemli bir meselesi
olmaya devam etmektedir.
Biz, "Sûfî Gözüyle Kadın" isimli eserimizde meseleye tasavvuf
açısından baktık ve bu konuya katkıda bulunmak istedik. Kanaatime göre
yetmiş iki millete bir gözle bakma ilkesinden hareket eden sûfîler,
kadın hakları ve kadının değeri hususunda oldukça önemli ve olumlu
görüşlere sahiptiler. Bundan yararlanmak icap eder.
Son bir buçuk asırda toplum epey değişti. 1950'den itibaren köyden
kente göç olayı aile yapısını derinden etkiledi. Bundan sonra her şey
eskisi gibi olamaz. Bu süreci iyi okumamız gerekiyor. Kız ve
kadınlarımızın İslam inancını, ahlakını, edebini ve terbiyesini
koruyarak bütün ilim ve sanat dallarında okuma, öğrenim görme, istidat
ve kabiliyetlerini geliştirme, çeşitli iş kollarında görev alma ve
çalışma hakkı bulunduğu, bu hususlarda kadınların erkeklerle eşit
haklara sahip oldukları kabul edilmelidir. Bunun mücadelesini önce
kadınların yapması gerekir, erkeklerin de bu konuda onlara destek
olmaları lazımdır. Kadınlar, haklarını savunurken erkekleri
eleştirmelidirler ama eleştirilerinde dikkatli ve gerçekçi
olmalıdırlar. Aile içi şiddet ve töre cinayetleri elbette ki
kınanmalıdır. Ama bunda sosyal yapının, kültürel koşulların ve
eğitimsizliğin rolü de hesaba katılmalı. Feministçe tavırları, ben
şahsen doğru bulmuyorum.
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, en fazla kız öğrenci alan bir
fakültedir. Burada master ve doktora yapan kız öğrencilerimiz de var.
Bunların son derece zeki, çalışkan, başarılı, edepli ve terbiyeli
olduklarını görmekle bahtiyar oluyorum. İlerisi için ümitliyim.
Asırların getirdiği ihmaller ve yerleşik adetler kısa sürede
düzelmiyor. Bu konudaki iyileşme ve düzelme epey zaman alacak. Ama
mücadeleye de devam edilmesi lâzımdır.
Geri kalmış bir toplumda haklarını kullanamayan ve hakları yenen
sadece kadınlar değildir. Erkekler de aynı durumdadır. Eğer bir toplum
geri kalmış ise, kadınıyla, erkeğiyle geri kalmıştır. Eğer bir gelişme
ve iyileşme olacaksa kadınıyla, erkeğiyle birlikte olur.
İlâhiyattaki bazı hocalarımız tasavvufa neyzen bakıyorlar. Bunun
sebepleri neler olabilir?
İlâhiyatta bazı meslektaşlarımızın tasavvufa yan baktıkları bir
gerçek. Sadece onlar değil, toplumun çeşitli kesimlerinde onlar gibi
düşünenler var. Bunun birçok sebebi var. Başlıcaları:
a) Tasavvuf bir meşrep ve gönül meselesidir. Her müminin bu hareketi
benimsemesi ve içinde bulunması beklenemez. Fakat burada söz konusu
olan tasavvufa muhalefet ve sûfîlere husumettir. Tasavvufa karşı
olanların da kendilerine göre bir dünya görüşleri, İslam'ı algılama
şekilleri var, yani onların da kendilerine özgü bir meşrepleri ve
zihniyetleri var. Bunlar genellikle ya aşırı derecede nasçı (dogmatik)
veya gereğinden fazla akılcıdırlar (rasyonalist). Bunların nasçılığı
veya akılcılığı tasavvufa meşruiyet alanı bırakmayacak kadar katıdır.
Bazı selefilerde ve fakihlerde olduğu gibi.
b) Tasavvuf karşıtlığının bir sebebi de bu hareket hakkında yeteri
kadar bilgi sahibi olmamaktır. "Kişi bilmediğine düşmandır." Yukarıda
işaret ettiğim gibi İslam'ı ve tarih içinde oluşmuş İslam Kültürü'nü
bir küll/bütün olarak göz önünde bulunduran insaf ve vicdan sahibi bir
mümin, tasavvufu ve sûfîleri makul ve mutedil bir şekilde eleştirirse
de temelde ona muhalif ve muarız olmaz. Onları takdir ettiği de olur.
c) Tasavvufa yan bakılmasının diğer bir sebebi, sûfîler arasına bir
hayli istismarcının, ibâhiyecinin sızmış olmasıdır. Bunların bir kısmı
İslam öncesi inanç ve âyinlerini tasavvuf perdesi altında
sürdürmektedirler.
d) Samimi olsalar bile şeyh, mürit ve tarikat ehli olduklarını
söyleyenlerin, kendilerini bu şekilde tanımlayanların azımsanmayacak
bir bölümünün cahil ve mukallit, yeteneksiz ve yetersiz olmaları
onlara karşı olmanın diğer bir sebebidir. Cahil dervişlere ve ham
sofulara bakanlar, bütün mutasavvıfları öyle görüp hepsini toptan
reddetmektedirler.
e) Hoşgörü güzel, bağnazlık çirkin bir şeydir. Kendi din algılarına
taassupla bağlı olan fanatik ve müfritler başkalarına müsamaha
göstermezler.
f) Medrese genellikle tekkeye karşı olmuştur. Bugün tasavvufa muhalif
olan bazı ilâhiyatçılar müderrislerin vârisidir.
Burada üç nokta önemlidir. Tasavvuf ve tarikat mensubu olduklarını
söyleyen bazı zevat, zâhir ulemasına yan bakmakta, adeta onları hafife
almakta, kendilerine acımakta, hoşgörü göstermemektedir. Gerçek sûfî,
kendine müsamaha göstermeyenlere de müsamaha gösterir. Yani hoş
görüsüzlük tek taraflı değildir.
İkinci mesele şudur: Tasavvufu eleştirenler aslında tasavvufa karşı
olmadıklarını, sadece mutasavvıf geçinenleri, istismarcılar ve cahil
dervişleri eleştirdiklerini, onlara karşı olduklarını iddia ederler
ama beğendikleri bir mutasavvıf da yoktur.
Başka bir mesele de şudur: Tasavvuf ve sûfîler, sadece dini
gerekçelerle eleştirilmiyor. Topluma zarar verdikleri, toplumun
gerilemesine ve çökmesine sebep oldukları gerekçesiyle seküler, laik
ve pozitivist kesim tarafından da eleştiriliyor. 1925'te çıkardıkları
bir kanunla tekkeleri kapatan ve tarikat faaliyetlerini yasaklayanlar
bunlardır. Tuhaftır ki, bazı ilahiyatçıların yolları ister istemez
onlarla kesişiyor.
Osmanlı'da medrese-tekke ayrımı çok fazla yoktu. Medrese hocası aynı
zamanda bir yere intisaplı idi. Şu anda ise aradaki uçurum çok
fazlalaştı. Birçok hocamız maalesef bu gelenekten, anlayıştan nasibini
almamış. Bu ayrımın sebebi nedir?
Başlangıçta öyle idi. Fakat sonradan değişti. Medrese genel olarak
tekkeye muhalifti. Bugün tasavvufa yan bakan ilahiyatçıların medrese
zihniyetine vâris olduklarını söylemek yanlış sayılmaz. Akıl-gönül,
zâhir-bâtın ihtilâfı ve çekişmesi medrese-tekke çatışması şeklinde
devam etmiştir. Fakat bu, her medrese mensubu tekkeye, her tekke
mensubu medreseye muhaliftir, anlamına gelmez.
Tasavvufun mistisizm'den ayrı olduğu nasıl kanıtlanabilir? Asr-ı
saadetin kokusuyla var olduğu insanlara nasıl aktarılabilir?
Tasavvuf, mistisizmden ayrıdır. Bütün dünya dinlerinde az-çok mistik
eğilimler mevcuttur, hatta mistik ağırlıklı dinler de vardır.
İslam'da tasavvuf adı altında faaliyet gösteren ve mutasavvıf olarak
bilinen herkes ve her hareket İslam'a uygundur, bunlar İslam
tasavvufudur denemez. Şer'i ahkâma uygun ve ehl-i sünnet çerçevesinde
yer alan tasavvuf yanında merdut ve şeriat dışı tasavvufi akımlarda
vardır. İbahiye, hululiye, hurufiye gibi. Bunlara mistik akımlar demek
yanlış olmaz.
İslam dininin kendine özgü bir tasavvufu bulunduğunu göstermek için
epey eserler yazılmıştır. Tasavvufa karşı olan ama aynı zamanda iyi
niyetle hakikati arayan, önyargısı bulunmayan zevâta o eserleri
tavsiye etmek gerekir, "İhya" gibi, "Mesnevi" gibi. Bundan tat ve koku
alacaklarını ümit ederim.
Tasavvuf eğitimiyle bir genç nasıl yetiştirilebilir? Bunun teorik
yönünden ziyade pratik yönünün nasıl olacağını aktarabilir misiniz?
İster genç, ister yaşlı olsun herkes tasavvuf terbiyesi alabilir,
nefsini ıslah için çaba harcayabilir. Bu konuda mürit ve sülûk ehlinin
gözeteceği usul ve esaslar tasavvuf kitaplarında, özellikle "Âdâbü'l-
Mürîdîn" denilen eserlerde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ayrıca
menakıbnameleri okumanın da faydası var. Fakat bütün bunlar âlim, ârif
ve hakîm bir ustanın gözetiminde ve denetiminde olmalıdır. Unutmamak
gerekir ki, tasavvuf bir ilim yolu olmaktan çok amel yoludur. Bir
fikir ve anlama meselesi olmaktan fazla bir yaşama ve uygulama
meselesidir, bir ahlak konusudur.
Hocam, "İslâm Düşüncesi'nin Yapısı" adlı eserinizi Prof. Dr. Mustafa
Kara hocamın önerisi ve sizin kabulünüzle karşılıklı mütalaa etmiştik.
Eleştirilerime müspet bakmış ve yapıcı manada bizi aydınlatmıştınız.
Bu fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Şimdi sizden
özetle eserleriniz hakkında bilgi istemeyi talep ediyoruz. Yakından
takip edenler var, diğer arkadaşlarımızı da eserlerinizi okumaya
yönlendirmek adına bu güzel bir bilgi olacaktır inşallah.
Eserlerimi Dergâh Yayınları'ndan, Marifet Yayınevi'nden, Kabalcı
Yayınevi'nden, İnsan Yayınları'ndan, Mavi Yayınları'ndan ve Türkiye
Diyanet Vakfı Yayınları'ndan temin etmeniz mümkün. Mavi Yayınları'ndan
çıkan Tasavvufun Dili (I-III) ve Timaş Yayınları'ndan çıkan
"Tasavvufta Keşf ve Keramet", Dergâh'tan yeni çıkan "Dört Kapı Kırk
Eşik" gibi kitaplarım sorularınız bakımından önemli. Bu eserleri
dikkatlice okursanız zihninizi meşgul eden sorulara cevap
bulabilirsiniz.
Hocam, yeni eseriniz "Dört Kapı Kırk Eşik" adlı eseriniz hakkında
bizlere bilgi verir misiniz?
İslâm toplumlarında yaygın olan tarikatlar dışındaki başlıca tasavvufi
hareketler incelenmiştir. Bunların içerisinde ehl-i sünnet
çerçevesindeki tasavvufî hareketler bulunduğu gibi sünnî olmayan
tasavvufi hareketler de mevcuttur. Bu eserin İslam toplumlarındaki
yaygın bulunan tasavvufun tam bir fotoğrafı olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca tasavvufun diğer İslamî ilimlerle ilişkisi de bu eserde
gösterilmiştir.
Çok değerli hocam, bize vakit ayırdığınız ve bizi bilgilendirdiğiniz
için size çok teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun. Dualarınızdan bizi
unutmayınız.
İlginize teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimi yolluyor, Hak Teâlâ'dan
başarılı ve afiyette olmanızı niyaz ediyorum.
Röportaj: Ayşe Serra Kesikbaş
Marmara İlahiyat Tasavvuf Yüksek Lisans Öğrencisi