Hak Teâlâ insanlığın atası olan
Hazreti Âdem’i mahlukatın en şereflisi olarak cennette yaratmıştır. Ancak; Onun
ve neslinin cennette kalmasının sadece ilahi bir lütuf olarak değil, liyakatle
gerçekleşmesini dilemiş, bu nedenle Hazreti Âdem “yasak meyve” zellesiyle
cennetten çıkartılıp yeryüzüne gönderilmiştir. Onun ve neslinin tekrar cennete
dönüşü, yaratıcısına saygı ve itaate bağlanınca, bu sınavda bir takım güçlükleri
aşması zorunlu olmuş, insanoğlu imtihan alanı olan bu dünyada, yaldızlı
cazibesiyle yine bizatihi imtihan sebebi olan dünya, nefis, şeytan üçgeninde,
pek çok kereler nice olaylarla sınanmıştır.
“İnsanlar imtihandan
geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”
(Ankebut suresi 2,3)
“And olsun ki; mallarınız ve canlarınızla
imtihan edileceksiniz,...” (Âli İmran suresi 186 )
İnsanoğlunun bu
âlemdeki imtihanlarının en büyüğü çoğu zaman diğer cinse karşı olmuştur. Zira
insan, kadın ve erkek olmak üzere iki cins olmak üzere yaratılmış ve bu iki cins
birbirine ilgili ve istekli kılınmıştır. İslam dini, insan fıtratında var olan
bu eğilimi yok saymadığı gibi, yok etmeye de çalışmamış, onların birbirine karşı
olan ilgilerini, neslin devamını sağlayacak şekilde, Allah adına bir akit olan
nikâhla meşru bir zemine oturtmuştur.
Bunun dışında iki cinsin
beraberliğini asla onaylamamış, böyle bir yakınlaşmaya fırsat vermemek için
örtünmeyi emrederek, onları, birbirlerini cinsellikleriyle etkilemeye
çalışmaktan sakındırmıştır.
Bu açıdan bakıldığında tesettür, giyim ve
kuşamdan da önce, insanın en önemli fıtri yönelişlerden olan cinselliğin,
fütursuzca sergilenerek ön plana çıkarılmasını engelleyen bir mahremiyet
çerçevesidir.
Kelime olarak örtmek, gizlemek gibi anlamları olan
tesettür sözcüğü, bir fıkıh terimi olarak; kadın ve erkeğin şer’an örtülmesi
gereken yerlerini örtmesi demektir. Tesettür; her iki cins için de emredilmiş,
ancak; cinslerin farklılıkları onlardaki tesettürün şeklini de farklı kılmıştır.
Erkeklere nazaran çok daha cazibeli yaratılmış olan kadından daha kapsamlı bir
şekilde örtünmesi istenmiş, böylelikle onun sadece bedenini değil, aynı zamanda
kadınlığını ve çekiciliğini de gizlemesi hedeflenmiştir.
Kur’ân-ı
Kerim'de kadınlara örtüyü emreden ayetin hemen öncesinde, her iki cinsin ayrı
ayrı, gözlerini harama bakmaktan korumaları hususunda ihtar edilmiş olması
oldukça manidardır.
“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan
sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.” (Nur suresi, 30) “Mümin
kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini muhafaza
etsinler.” (Nur suresi , 31)
Görüldüğü gibi ayetlerde önce gözü
saklamak emredilmiş, harama bakmanın ne denli tehlikeli bir iş olduğuna dikkat
çekmek için harama bakma yasağı ile iffeti koruma emri arka arkaya
zikredilmiştir.
İslam dininde kötülüğe giden yolları en baştan kapatmak
önemli bir ilkedir.
“Harama bakış, şeytanın oklarından zehirli bir ok”
olarak nitelendirilmiş, gönlün dışarıya açılan penceresi durumunda olan göz,
harama bakmaktan men edilmiştir. Zira, Efendimizin bir diğer hadis-i şerifinde
‘göz zinası’ olarak ifade edilmiş olan haram bakış; ardından birtakım
çirkin fiillere davetiye çıkaracak, bu ise fuhşiyatın artmasına, nesebin
bozulmasına yol açacak, ailenin ve toplumun düzeni ciddi olarak
sarsılacaktır.
Bu nedenle dinimiz ve daha önce gelen tüm semavi dinler,
müminlere bir şekilde örtünmelerini emretmiştir. Özellikle kadınların
yaratılıştan getirdikleri fiziksel güzellikleri ile dikkat çekmeleri istenmemiş,
onların dışarıya çıkarken üzerlerine ayrıca bir dış kıyafeti almaları tavsiye
edilmiştir. Böyle bir giyim şekli onların özgür ve iffetli olduğunun bilinmesi
ve incitilmemesi için bir tedbir olarak Cenab-ı Hak tarafından takdir
edilmiştir.
Farklılıklar olmakla birlikte ülkemizde dış giyim olarak daha
ziyade pardösü ve başörtü benimsenmiş, yıllar yılı bu şekilde devam
etmiştir.
Ancak son zamanlarda yaşanan kültürel erozyonla birlikte dini
değerlerimizde de aşınma olmuş, ne yazık ki bu tesettürümüze de
yansımıştır.
Önceleri dış giyim olarak uzun pardösüler vardı. Sonra
özellikle öğrenci olan genç kızların ulaşım araçlarına binip inerken güçlük
yaşadıkları gerekçesiyle, pardösülerin boyu kısaldı ve bu kısa pardösüler altına
pantolon giyilerek kullanılmaya başlandı. Başlangıçta diz kapağı hizasında olan
bu pardösülerin boyları, sonraları diz hizasından çok daha yukarı çekilerek
ceket tunik arası kıyafetler pantolonla birlikte tesettür için yeterli olmaya
başladı. Tabii bu arada kumaş pantolona göre çok daha dar olan kot pantolona
geçildi. Uzun veya kısa tüm pardösülerde ciddi anlamda bir daralma görüldü ve
pardösü tıpkı bir elbise gibi vücudu saran bir kıyafet oldu. Oldukça canlı
renklerde hazırlanan bu kıyafetler düğme, kemer gibi aksesuarlarla mübalağalı
bir şekilde süslenince, bir dış giyimle örtüşmeyecek kadar albenili hale
getirilmiş oldu.
Pardösü, pardösü olmaktan çıkınca, bir kısım gençlerde
onu tamamen üzerlerinden çıkardılar ve başları örtülü olduğu halde ‘badi‘
denilen streç üst kıyafetlerle dışarı çıkmakta sakınca görmediler. Bu arada
başörtü, türban adını aldıktan sonra, neredeyse asıl fonksiyonunu yitirir hale
geldi. Geçmiş yıllarda sadece özel günlerde yaldızlı eşarplara rağbet edilirken;
şimdi rengârenk, canlı renk ve desenlerde başörtüler günlük hayatta kullanılır
oldu.
Başörtünün içine bone ya da tülbent örtülerek onun kaymasını
önlemek elbette gerekliydi ama ikinci bir bez daha bağlamak suretiyle saçın
topuzunu büyüterek oluşturulan şekil, Allah Rasulü(S.A.V)‘in yasaklamış olduğu
bir tarzdı. Sevgili Efendimiz geleceğe yönelik olarak verdiği bir haberde;
Giyinmiş oldukları halde çıplak görünen, başları deve hörgücüne benzeyen
kadınlardan söz etmiş bu kadınların cennete giremeyecekleri gibi onun kokusunu
bile alamayacaklarını bildirmişti.
Hadis-i Şerif'te zikredilen
giyinik çıplaklar ifadesi, İslam bilginleri tarafından kısmen giyinmiş, kısmen
açık olan, dar kıyafetlerle güzelliğini göstermeye çalışan kadınlar olarak
açıklanmıştır. Yine bazı hadis yorumcuları ise, bu ifadeyi giyinmiş ama
giysileri çok ince olduğundan vücut ölçüleri belli olan kadınlar olarak izah
etmişlerdir.
Sevgili Efendimiz huzuruna ince bir elbise ile gelen baldızı
Hz.Esma‘dan yüz çevirmiş, ona: “Ergenlik çağına ulaşan bir kadının yüz ve
ellerinden başka her yerinin örtülmesi gerektiğini”
bildirmiştir.
Kadının tesettürü, onu, haram bakışlardan ve her türlü
gayri meşru saldırılardan korumak, kulluğun gerektirdiği vakar ve şerefi
muhafaza etmek içindir. Ne var ki; günümüzde tesettür bu anlamda önemini
yitirmiş gibidir. Tesettürlülerin sayısı her geçen gün artarken, tesettürün
amacında ciddi kaymalar olmuştur. Cinsi cazibesini gizleyerek ağyarın dikkatini
çekmemek için örtülmesi gereken kadın, maalesef tesettürüyle dikkat çeker hale
gelmiştir. Diğer taraftan tesettür sadece başı örtmek gibi algılanmış, kıyafetle
birlikte onun tüm tavır ve davranışlarının da tesettür gerektirdiği göz ardı
edilmiştir.
Oysa Ahzab Suresi’nde, Peygamber Efendimizin muhterem
eşlerine hitap edilerek onların şahsında tüm mü’min kadınlar ikaz edilmiş;
onların cahiliye dönemi kadınları gibi açılıp saçılıp teberrüc etmeleri
yasaklanmıştır. Müfessirlere göre, ince ve dar kıyafetlerle vücut hatlarını
belli etmek, göz alıcı renklerle dikkat çekmek¸ yabancı erkeklerin huzuruna
makyajlı çıkmak ve onlarla edalı konuşmak, başkalarının hissedeceği kadar koku
sürünmek gibi davranışlar mümin kadınlara yasaklanmış teberrüc
hareketleridir.
Dolayısıyla bu tür davranışlarla kendini göstermeye veya
güzelliğini sergilemeye çalışan bir kadında gerçek anlamda bir tesettürden söz
edemeyiz. Çünkü:
Tesettür sadece zahiri bir elbiseden ibaret değildir.
Bununla birlikte kalpte Allah korkusunun bulunması gerekir. Kur’ân-ı Kerim bunu
“Takva Elbisesi” olarak isimlendirmiş, onun, örtünecek ve süslenecek
giysilerden daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir. Mü’mini günah işlemekten
alıkoyacak, onun onurunu, inancını, iffetini ve kişiliğini koruyacak olan asıl
giysi; işte bu elbisedir. Kalpler takva libasından yoksunsa, kişi ne kadar
örtünse de o tesettür eksiktir. Ahlâki değerleri hiçe sayarak umuma açık
yerlerde sigara tüttürmekten çekinmeyen, eğlence programlarına katılarak şarkı
söyleyip dans eden kadın, başını örtmüş olsa bile gerçekte tesettürlü
sayılamaz.
Geçmiş yıllarda tanıdığım biri “Bir gün ben de örtüneceğim,
ama benim tesettürüm sizinkinden farklı, modern olacak” demişti. Aslında
düşündüğü dış giyimsiz bir örtünmeydi. O, alışılmışın dışında, o günler için
oldukça yeni sayılabilecek modern tarzda örtünürse, örtüye ve örtülülere şaşı
bakmayı âdet edinmiş bir kısım çevrelere daha sevimli görüneceğini sanıyor,
belki biraz da, kamusal alana uyum sağlayacak çağdaş bir görüntü içinde olmayı
istiyordu.
Ne yazık ki; o hala örtünemedi...
Ama onunla benzer
düşüncelere sahip olarak, sadece başörtüsü kullanmakla, örtündüğünü zannedenler;
ne Rabbin razı olacağı bir tesettüre girdiler, ne de bu halleriyle malum kesime
daha şirin görünebildiler. Allah’tan başkasının beğenisine sundukları giyim
şekilleri ile İsa’ya da, Musa’ya da yaranamadan toplumda örtülü çıplaklar olarak
kaldılar.
Bir toplantıda söz günümüz tesettürüne gelince, dinleyici
hanımlardan biri; “Böyle örtüneceklerse hiç örtünmesinler daha iyi”
demiş, bu sözleriyle takdir toplamıştı.
Öylemiydi
gerçekten?...
Tesettür adına sadece başlarında örtü bulunan, onu da
abartılı bir makyajın üzerine bağlamış olan bu kimseler başörtülerini çıkarsalar
daha mı iyi olacaktı?
Hayır, bu düşünceye katılmıyorum...
Hem
giyim ve kuşamları, hem hal ve hareketleri olması gerekenden çok uzak, üstelik
yanlış bile olsa, yine de niyetlerinin ne olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Bugün
için başörtüsüyle ilgi odağı olmak hoşlarına gidiyor olsa bile ki; öyle
görünüyor, örtünmekte çıkış noktalarının bu olmadığını, onların tesettür
konusunu gereği gibi bilmediklerini düşünüyorum.
Başlarını örtmeye karar
vermekle doğru bir adım atmışlardır. Bunu görmezden gelmek yerine, hatalı
yanlarının düzeltilmesine ve eksiklerinin giderilmesine çalışmak daha isabetli
bir tutum olur.
Tesettür konusu uzun yıllar ülkemiz gündemini meşgul
etmiş, ancak; başörtüsüne özgürlük tartışılırken örtünmenin keyfiyeti üzerinde
yeterince durulmamıştır. Bu yüzden bugün yapılması gereken; gerek yazılı
basınla, gerek radyo ve televizyon programlarıyla, konunun sistemli bir şekilde
işlenmesi, tesettürün ne olduğu, ya da ne olmadığının tüm boyutlarıyla
anlatılmasıdır.
Tesettür, her şeyden önce ilk insanla birlikte var
olagelen bir ibadettir. Bu nedenle tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi, onunda
bir takım kuralları vardır. Allah rızası için örtünmeye niyet etmiş bir İslam
kadınının örtüsü, yüz ve eller dışında bütün bedenini örtmeli, vücudu belirgin
hale getirmeyecek kadar bol, teni göstermeyecek kadar kalın olmalıdır. Yine
başka inançları sembolize etmemeli ve erkeklerin kıyafetine de
benzememelidir.
Tesettür, aynı zamanda dini bir simgedir. Örtünen bir
kadın giyimiyle dolaylı olarak, Allah’ın otoritesini kabul ettiğini, O’nun emir
ve yasaklarını önemsediğini göstermiş olur.
O, mahrem yerlerini örterek
zahirini, her an Allah’ın gözetimi altında olduğu bilincini canlı tutarak iç
âlemini koruyacak ve hiç şüphesiz böyle bir tesettür, görenlerin gözlerine
zulmetmeyeceği gibi, gönüllerini de bulandırmayacaktır.
Böylelikle kadın,
takva ile bütünleşen örtüsüyle hem kendisini muhafaza edecek, hem de yaşadığı
Müslüman toplumun iffetini yüceltmiş olacaktır. Bu yönüyle tesettür, her ne
kadar kişisel bir tercih gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte toplumsal bir
olaydır.
Sevgili Efendimiz bir duasında; “Allah’tan nefsine takva
nasip etmesini ve onu her türlü günahtan temizlemesi”ni
dilemiştir.
Zira nefse söz geçirecek, onu iyiliğe ve hayra yöneltecek
olan ancak Allâhü Teâlâ’dır ve bugün bizlerin böyle bir duaya her zamankinden
daha çok ihtiyacı vardır.
Yüce Mevla hepimize dışımızdan önce içimizi
örtecek, gözümüzden önce gönlümüzü koruyacak ve her halükarda niyetimizi halis
kılacak ölçüde takva ihsan eylesin.(Âmin)
Ankara’dan herkese selam,
sevgi, saygılar...
Ayşe Ünal Aydın
|