Merhum Şairlerimizden Enver Gökçe'nin aramızdan ayrılışının 29 . yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Ali Ekber Ataş'tan

73 views
Skip to first unread message

ERZiNCAN ' lı

unread,
Oct 7, 2010, 4:10:55 AM10/7/10
to Ergü Köyü Yayın Grubu, Fırat Yayın Grubu, Kemaliye ( Egin ) Tanitim Grubu, turkiyem-ce...@googlegroups.com


---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: ali ekber atas <bizimdeni...@gmail.com>
Tarih: 06 Ekim 2010 23:45
Konu: Ali Ekber Ataş'tan
Kime: erzincan-kemal...@googlegroups.com

Sevgili Hemşerilerim Merhaba,
Size ekte dosyada Enver Gökçe'nin aramızdan ayrılışının 29. yıldönümü
için bir daha önce ulusal dergilerimizden YASAKMEYVE'nin Mart-Nisan
2010'daki 43. sayısında yayımlanan bir yazımı gönderiyorum. Kasım
ayında sitemizde yayımlamanız daha anlamlı olacağından, bu özenimi
dikkate alacağınızı umuyor dostluk dileklerimi iletiyorum. Ali Ekber
Ataş   Öğretmen, şair.

Yerelden Ulusala, Ulusaldan Evrensele Enver Gökçe(*)

Lütfü Özgünaydın bildiriyor:
"(...)
Köy halkından Orhan Gazez ve Mevlüt Yavuz ile köy muhtarı A.
Şerafettin Sonat öncülük etmişler, köy içindeki bir binayı restore
ederek Enver Gökçe'nin eşyalarını bir araya getirmişler. Binanın
girişine "Köylülerime" adlı şiiri çerçevelenip asılmış. İçerde köyde
kullandığı daktilosu, masası, bastonu, paltosu ve çeşmeden su taşıdığı
testisi sergileniyor. Ayrı bir bölümde de yatağı ve kullandığı diğer
gereçler yer alıyor. Köy muhtarı, elinde Enver Gökçe'yle ilgili belge
ve fotoğraf olanların Kültür Evi'ne göndermelerini istiyor.
Çit Köyü Enver Gökçe Müzesi, Kemaliye Kaymakamlığı'nın da katkılarıyla
26 Haziran'da açılacak. Kemaliye Kaymakamı Yasin Özcan, "Enver Gökçe
Kültür Evi'ni Doğa ve Kültür Şenlikleri kapsamında açacağız" diyor.
(...)"
Haberin devamında, Gökçe'nin doğduğu iki katlı evin hala ayakta
durduğunu ve köylülerinin, bu evi restore edilmesini beklediklerini
yazıyor. Bugün, geç kalınmış olsa da, bu tarihsel görevin yerine
getirilmiş olması çok önemli. Bu konuda, iğneden ipliğe emeği geçen
herkesi kutlamak gerek.
"Aşutka halkından Enver Gökçe'nin sevgili Çit köyü halkının,
şairlerine duydukları bu yakınlık ve onu sahiplenip bağırlarına alıp
aralarında yaşatma düşünceleri, öyle sanıyorum ki, yaşasaydı eğer,
Gökçe'yi çok mutlu ederdi düşüncesindeyim. Belki de yukarılarda bir
yerlerde, bizlere bakıp, uğrun uğrun gülümsemektedir. Çünkü, düşündüğü
gibi yaşayıp, yaşadığı gibi düşünen Enver Gökçe, halkına inanmış ve
hiçbir zaman halkına ve ülkesine ihanet etmeden, inandığı değerler
uğruna savaşım vermiş, bedeller ödeyerek yaşamış bir halk ozanıdır. Şu
inancını hiçbir zaman kaybetmemiştir diye düşünüyorum:
Gün olup devran döner. Uğruna hapis yatıp işkenceler gördüğü günlerin
de bitip, özgürlüklerin "görüş günü"nün de bir gün geleceğine
inanmıştır. Uçurtma şenliklerinin kurulduğu bu zamanlarda herkesin
"Telden tele mendil salla"yıp eğleneceği günlerin de geleceğine
inanmıştır. Ve bir gün, halkının onu yeniden bağrına basacağına olan
inancını, hiç ama hiç yitirmemiştir. İşte o gün bugündür.
Dokuz yıl önce gitmiştim Enver Gökçe'nin köyüne. O döneme ilişkin
izlenimlerimi yazmıştım. Dokuz yıldan bu yana çok şeyin değişmediğini
ve değişen şeylerin ise yetersizliğini bilmek çok üzücü. Aydınlanma,
kültür, doğa, tarih, dahası insanlık düşmanı bir anlayışın egemen
olduğu bir dünyada yaşıyoruz ne yazık. Bu anlayıştaki yönetimlerin iş
başında oldukları ülkelerde ise, onlardan, kültür, sanat adına bir
şeyler beklemek, saflıkla eş değer bir iyi niyet gösterisi olacağı
kanısındayım. Bereket ki, Platon'un Devlet İdeası'ndaki "devlet
adamlığını" elden bırakmayan yöneticilerin bugün hâlâ var olduklarını
görmek, bu karanlık tablo karşısında su serpiyor insanın yüreğine. Her
şeye karşın, bu ideali kuşanmış, köyden kente yerel yöneticilerden,
devletin değişik kademelerinde görevini fazlasıyla yerine getiren
Promete'lerin varlığını bilmek, onlarla karşılaşmak, karanlığa mum
dikmek demektir bana göre. Bu anlamda, başta Çit köyü halkından Orhan
Gazez ve Mevlüt Yavuz'a, köy muhtarı A. Şerafettin Sonat'a, Kemaliye
Kaymakamı Yasin Özcan'a ve "Enver Gökçe Müze ve Kültürevi"nin
açılışına emeği geçen tüm kişi ve kurum çalışanları büyük bir iş
başarmışlardır. Bir Enver Gökçe araştırmacısı ve hemşerisi olarak bu
çabayı selamlıyorum. Ayrıca, daha önce birkaç telefon görüşmesi
yaptığım köy muhtarı sayın A. Şerafettin Sonat'a verdiğim sözü
unutmadım. Enver Gökçe'nin bende olan ayakkabılarını, bu mayıs ayı
içinde Çit köyünde yapacağımız "Enver Gökçe'yi Anma Günü"nde müzeye
elden teslim edeceğim.
Bu arada yeri gelmişken sesli düşünmenin tam sırası:
Başta Yazarlar Sendikası ile Pen Yazarları Derneği'nin saygın
yöneticilerinin bu konuda şimdiye kadar bir girişimde bulunmamış
olmalarını nasıl değerlendirmeli ve hangi gerekçeler böyle bir
girişime engel oluşturmaktadır?
Acaba, yazar/sanatçı/şair örgütlülüğünün bu kurumlarının, mayıs ayı
içinde yapacağımız "Enver Gökçe'ye Saygı Günü"nde bize destek ve
önerileri olacak mı?
Böyle bir destek ve öncülük beklemeli miyiz dersiniz?
Yanıtını ben vereyim: Kendi adıma beklemiyorum. Olursa da kurum adına
sevindirici bir girişim olur düşüncesindeyim.
Yukarıdaki sevindirici haberin ve bu sorularımın ve ardından, Enver
Gökçe ve şiiri üstüne söyleyeceklerime gelince, şunlar geçti
düşüncelerimden. Paylaşmak istiyorum:
Önümde, farklı dönemlerde, değişik yayınevlerince çıkarılmış Enver
Gökçe yapıtları:
"Dost Dost İlle Kavga ve Rubailer , Panzerler Üstümüze Kalkar, Eğin
Türküleri, Yaşamı ve Bütün Şiirleri (Belge Yayınlar, 7. Baskı), Bütün
Şiirleri, Yayımlanmamış Şiirleriyle (Dost Dost İlle Kavga, Panzerler
Üstümüze Kalkar ve Dergilerde Kalanlar, Toplumsal Dönüşüm Yayınları 1.
Bası Ekim 1997), Dergi ve gazetelerde, kendisiyle ilgili çıkan
yazılar, Enver Gökçe Bütün Şiirleriyle (Evrensel Basım Yayın, 2001)...
Yıllardır bu yapıtları okuyup dururum. Her okuyuşumda eskimeyen bir
tat ve coşku bulurum her bir şiirinde. Hepimiz bu şiirlerle büyüdük.
En azından benim kuşağımın değişmez ozanıydı Enver Gökçe. İçinde
yaşadığımız çağın; insanı kendine, kültürüne, diline,  yurduna, öz
değerlerine yabancılaştırmasını düşünüyorum... Günümüz şiirini,
toplumsal değişimlerdeki çürümeyi, artarak süren değer yitimlerini de
düşünüyorum... Enver Gökçe'yi ve yaşadığı dönemde vermiş olduğu onurlu,
ödünsüz savaşımını da. Çok doğaldır ki, kendi içinde sessizliğini
korurken, kişisel çekişmelerden uzak durmasındaki Anadolu insanına
özgü ağırbaşlılıkla hoşgörüyü, alçakgönüllülükle bilgeliği bir arada
yaşayan insana özgü o anıtsal duruşunu her koşulda korumasını da
düşünmekteyim. Paranın tek ölçüt sayıldığı günümüzde, ne çok arıyoruz
bu anıtsal kişilikleri ve yıkılmaz duruşları.
Neler yazabilirim diye düşünürken, kendisini hiç tanımamış olmamın
üzüntüsü gelip oturdu yürek kapımın önüne. Yeniden ve daha derinden
yaşadım bu duyguyu. İlkin, Erzincanlı Şair ve Yazarlar üstüne
araştırma yapmak için  gittiğim Erzincan'da, Enver Gökçe'nin evinde
karşılaştığım içler acısı tabloyu görünce yaşamıştım (Sözünü ettiğim
çalışmayı, daha önce, Sivas Yakımı'nda kaybettiğimiz Asım Bezirci'nin
başlattığını, şair Müslim Çelik'ten öğrenmiştim). Fotoğraflarını çekip
belgelemiştim o ibretlik manzaranın. Utancımızın bir belgesi olsun
diyerek saklıyorum. Evindeki karşılaştığım duruma ilişkin
izlenimlerimi buraya alıp yinelemek istemiyorum. İlgilenenler, 19.
Ölüm Yıldönümü için yazdığım ve 21 Kasım 1999 tarihli Cumhuriyet
gazetesinde yayımlanan yazımdan öğrenebilirler.
İnsan, bilgilerinin yüzde seksenini gördüklerinden edinir. Bilimsel
araştırmalardan öğreniyoruz bunun böyle olduğunu. Geri kalanını ise,
diğer etkinlikler sonucunda elde ettiğini, yine bu araştırmalar
söylüyor bize. Yine bir insanın kişiliğinin yüzde sekseni, "0-6" yaş
döneminde, yüzde yirmilik bölümü ise, ömrünün geri kalan döneminde
tamamlanırmış. Bu bilimsel verilere dayanarak düşünürsek, bugünün
konuşulan ozanı Enver Gökçe'nin kişilik temelleri, köyünde geçirdiği
bu dokuz yıllık dönemde yaşayıp gördükleriyle atılmıştır diyebiliriz.
İnandığı Marksist düşünce, insancı bir öz oluşturmasında en büyük yol
göstericisi olmuştur onun. Düşüncesinin ayakları yere basar. Kendi
yerelini dışlamayan ve yurdundan kopmayan, insanlığın ortak ülküsüne,
evrensel bir dünyaya giden yolda yürür. Yerelden ulusala, ulusaldan
evrensele diye diye... Gökçe, güzel günleri göremeyeceğinin hüznünü
yansıtmıştır şiirlerinde hep. Bunun bilincinde bir ozandır. Ama güzel
günlere sonuna kadar inanır. Onun inandığı dünya görüşü, insan
hayatının bir nesneden oluşmadığını söyler kendisine. Bütün
etkinliklerini bu özdeşlikte aramasının da önüne geçer. İnandığı
Marksist düşünce, "dağlara taşlara kar eden bir türkü"dür söylemesini
bilenler için. Gökçe'nin şiirlerini okumasını bilenler, bu dünya
görüşünün diyalektik özüyle karşılaştıkları gibi, devrimci bir
duyarlıktan kaynaklanan şiirler yazdığının da farkında olacaklardır.
"Peki nedir devrimci duyarlık ve evrensel öz bunun neresinde?" diye
bir soruya verilebilecek yanıt aşağıdaki şiirinde saklıdır. Birlikte
okuyalım:
"Ben, bizden olan bütün insanların dostu; / Adı, haritalarda bile
bulunmayan / Bir köyündenim Anadolu'nun. / Güzel şeylere hasrettir
memleketim, / Güzel şeylere hasret bu dünya..."
Devrimci bir duyarlığı destansı bir havada vermektedir bize. Türkü
söyler gibi bir seslenişi var bu şiirin. Yaşadığı yöreyle birlikte
bütün Anadolu ezgilerinin titreşimleri duyulur. Sözcük seçiminde
oldukça titiz olduğu, Türkçe'nin dil yapısına, söz varlığına,
türküleşen, ezgileşen seslenişine derin bir bağlılık sezinlenmektedir.
Ayrıca, bütün bunlardan nasıl beslendiğinin de göstergesidir bu şiir.
Anadolu türküleriyle yakın bir akrabalık ilişkisi vardır şiirlerinin.
Yaşar Kemal, "Ben Enver'i yakından tanıdım, büyük bir şiirin
oluştuğuna tanık oldum." der, Gökçe'nin şiiri için.
Yaşadığı ve söyledikleriyle örtüşen bir yaşamı vardır Gökçe'nin.
"Nasıl yaşıyorsan/Öyle düşünüyorsun demek" diye seslenirken bile,
yaşamın diyalektiğine düşüncenin de eklemlendiğini ve bu diyalektik
kurgu içinde varlığın bir anlama oturtulabileceğini duyurmaktadır
bizlere. Hem yerel anlamda hem de ulusal anlamıyla elde ettiği
değerleri, büyük bir ustalıkla örtüştüren ve evrensele akan "büyük
şiirin" ustadır o. Sağlam bir ideolojiye sahip olduğunun güzel ve en
iyi örneğidir bu şiiri. Öte yandan da, "Güzel şeylere hasrettir
memleketim"  diye derken; yerelliğinin sığlığına saplanıp kalmaz.
Evrenselin peşine düşer, "Güzel şeylere hasret bu dünya" diyerek. Bu
sesleniş aslında, evrensel anlamda insanlığın ortak acılarının, sevinç
ve umutlarının dile getirilmesidir. İnsanlığın ortak evrensel
değerlerini, çok önceden, türkülerde, masallarda, ağıtlarda,
ezgilerde, manilerde bulmuştur. Türk Halk şiirinin türküye yatkın
dilini kendi şiir diline aktarırken, yeni bir ses, yeni bir yorumla
yazmıştır Gökçe.
Tarih, çoğunca kendi koşullarının toplumsal koşullara karşı çıkışının
çatışmaları içinde toplumsal koşulları değiştirmek isteyen
kahramanların, acılara boğulduklarını yazar. Çoğu kez, tarihe ters
düşenler, tarihi temize çekmek isteyenleri, ya baldıran zehiri
içirterek öldürmek zorunda bırakmışlar, ya bir darağacında
sallandırmışlar, ya cellat kütük satır üçgeninde kan doğramışlar, ya
bir otelde ateşin alazında cayır cayır yakmışlar, ya da derilerini
yüzüp tuzlu suya yatırmışlar. Halk, bu zulüm karşısında şorul şorul
akıtılan kanları kendi kanları belleyip sahiplenmiştir. Çarmıhında
üryan asılmaya bir tepkidir "Bende Halimce Bedrettinim" sözü.
"Mansur'un şah damarında fışkıran kanın 'Ya Hak!' yazması, yerini
bulacak gerçekliğin anlatısıdır. Nesimi'nin yüzülen derisinden
şorlayıp akan kanın toprağı 'La ilahe illallah' tanıklığıyla
süslemesi, toplumsal gelişmenin ileriye atılan çizgisini belirler."(1)
Sokrates'in bilinçlilikle baldıran zehirini içip kendini öldürmesi,
özgür düşüncenin bağnazlığa bir başkaldırısıdır aslında. Ya Giorduno
Bruno! Engizisyon ateşinde kül olup yanmıştı bedeni. Bedeninden
yükselenlerin gökleri mavi aydınlığa boğmasına ne demeli peki?
Tarihte, karanlığı böylesine darmadağın eden bir başka ışık var mı?
Bütün bular, insanlığın karanlıktan aydınlığa evrilirken, insanlığı
aydınlığa taşıyacak olan toplumsal devrimlere karşı zulmün
örnekleridir. İnsanlığın ilkel döneminden üçüncü bin yıl insanına
değin gelinen süreçte, zulmedenler, bırakın korku yaratmayı, kendi
korkularını ve iktidarsızlıklarını zulümleriyle gidermeye
kalkışmışlardır her dönem. Gölgesiz göçüp gitmişlerdir. Sokrates'i
yargılayan mahkeme ve üyelerini bilen var mı? Ya Bedrettin'in,
Mansur'un, Nesimi'nin cellatlarını tanıyan? Giorduno Bruno'yu
engizisyon ateşine atanları kim anımsıyor? Yasa kesin: "Değişmeyen tek
şey, değişimin kendisi". Ya da "Aynı ırmakta iki kere yıkanılmaz". Her
şeyin akış içinde ve değişim geçirdiği bir doğada, "Tarih, önüne
oturtulan engellere karşın, ileriye doğru bir yol buluyor." (2)
Enver Gökçe'nin şiiri, doğal yasanın öngördüğü değişimin izini süren
ve bu yolu bulan şiirlerdendir. Elbette ki, ona baldıran zehiri
içirtip öldürmediler. Ya da bir ipin ucunda Pir Sultan'ın izini
sürmedi, bir kütüğün üstünde keskin bir satırla başı gövdesinden
koparılmadı, derisini yüzüp tuz basmadılar yaralarına, ateşlere de
atmadılar. Beklide en kötüsünü yaptılar: "onu şiirden yoksun kılarak
yaşamın dışına attılar. Gökçe gibi soylu bir şairi, şiirden
uzaklaştırmak denli büyük zulüm olamaz. O şiirlerinde halk duyarlığını
örgülüyordu. Bunu kültür toplumbiliminin tüm gerekleriyle yapıyordu.
Yaptıklarının tümünde üstün bir bilinç düzeyinin olduğunu da
görüyoruz. Örneğin, belli kültürlere, tarihsel bilinci taşırken
halkımzın kültür düzeyini ırak tutmayarak masal ögesini kullanır:
Zaman akar, zaman geçer, / Zaman zından içinde / Biz mapusta gürül
gürül yatardık / Yılan çıyan içinde.
Dizeleri, "evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" diye başlayan
masal başlangıcıdır. Ama arkasından acı gerçek gelir, "Getirdiler ite
kaka bir yiğit."
Kırmızı parıltılı ve narin / Bir kiraz dalı / Irgalandı / Has bahçenin
içinde
Dizelerindeki "has bahçe", masal motifidir. Böylesi motifler salt bir
deyiş öğesi olarak kullanılmamışlardır. Bir bilinç ürünüdür. "Has
bahçe", padişahların mülkiyetindedir. İçine karınca sızamaz, üsütünden
kuş uçmaz. Has bahçenin kirazı çiçeğini dökerken, Eğinli Bekir kükrer:
Bu ne bok kader / Toprağım yok, tarlam yok. / Ne kadar / Toprak var
dünyada oysa / Ömrübillah herkese yeter.
Has bahçeden topraksız köylüye uzanan bu dizeler, Gökçe'nin maddi
izlenimlerini nereden aldığını gösterir. Cumhuriyet şiiri, Atatürk
Devrimi'nden esinlenmiş ve ulusal sanatın bir bölümü olarak
gelişmiştir. 1940 Kuşağı diye adlandırdığımız şairler, şiirlerini
halkçı ilkelere oturtmuşlardır. Ulusal çizgiyi halkçı ilkelerle
güçlendirmişlerdir. Enver Gökçe, Nazım Hikmet'in açtığı yolda, kendi
özgün şiirini büyük bir ustalıkla yaratmıştır. Şiirlerini kitlelere
yaklaştırırken kütleleri de şiirine yaklaştırmayı başarmıştır. Bu
başarısında Türk lehçelerini incelemesi, Anadolu Türk şiirini çok iyi
özümsemesi büyük etken olmuştur. Halk duyarlıklarının halk dilinden
geçeceğini çok iyi sezmiştir. "Demiri eriten kömür/Yiğidi eriten
kahır" dizeleri, hem sözcük ekonomisi bakımından hem söz dizimi
bakımından, tümüyle halk dilinin kendisidir. "Yiğidi dert değil, kahır
öldürür" sözünün Enver Gökçe şiirinde aldığı biçimdir bu. Kimi zaman,
şiirsel deyişi, tam halk ağzıyla söyler: "Bu belalı başınan/Kime gidem
yavri". Yerel deyişlerle birlikte sözcüklere takılan ekler de halk
diline uygundur. Giderek,  bu halk dili, Türkçe'nin büyük
olanaklarıyla parlar:
Aklı karalı seçilirken su, / Aklı karalı seçilirken ova, / Aklı karalı
seçilirken dağ.
Halk dilinin sözlüğünden seçtiği sözcüklerle kurduğu dizeler, halkın
acısını da yansıtır. "Rüsvay, malamat, üryan" gibi, yalın gerçekliği
yansıtan dizeler kurar. Böylesi dizeler, kompozisyonun tümelliği
içinde halk acısının özdeksel kaynaklarını yansıtırlar. Bu büyük
şiirin kuruluşu, salt halk diliyle söyleşmekten gelmiyor. Tüm Türk
kültürünün harmanlanmasından doğuyor. Zaten salt halk ağzıyla, bilinç
düzeyi yüksek bir şiiri yazmak da olanaksızdır. Enver Gökçe'nin şiiri
Dede Korkut'a değin iner:
Adı görklü Marx yadıma düşende, / Uyan derim Alim / Uykudan uyan!"
Toplumsal uyanışın yönünü, bilincini, işte böyle geleneksel
deyişlerle, halk duyarlığıyla birleştirir." (3)
Enver Gökçe, ilk şiirlerini 1945-50 yıllarında "Ant, Gün, Söz, Meydan"
gibi dergilerde yayımladı. Ne yazık ki siyasal baskıların git gide
ağırlaştığı bu dönemde, adı geçen dergilerin hepsi de ardı ardına
kapatılmıştır. O dönemde üniversite öğrencisi olan yazar Asım Bezirci
şöyle yazıyor Gökçe'nin şiiri için:
"...1945-50 döneminde üniversite öğrencisiydim. Ancak birkaç şiirini
okuyabilmiştim. Çünkü yazdığı dergiler ardı ardına kapatılmıştı.
Şiirlerini bulup okumak başlı başına bir sorundu. Onları yıllarca
sonra okuduğum zaman enikonu çarpıldım, büyülendim. (...) Gerçi,
Gökçe'nin şiirleri yayımlanalı yıllar olmuştu. Ama yeniden okuyunca
sanki bugün yazılmışlar gibi geldi bana. Gerek kendi bireysel
yaşantımın, gerekse çevremde gördüklerimin Gökçe'nin şiirlerinde
yankısını buluyordum. Demek ki şiirler eskimemişti. Hala canlı,
dipdiriydi. 1967'den sonra on yıl geçti. Yine Enver Gökçe'nin
şiirlerini okuduğumda aynı canlılığı buluyorum onlarda. Bunun belli
başlı nedenleri sanıyorum şunlar  (özetleyerek alıyorum, a.e.a):
1. Gökçe geçicideki sürekliyi, günceldeki yaşayanı bulup şiirine
koyabilmiştir. Başka türlü söylersek, topluma, yaşadığı ülkenin
gerçeklerine geleceğin gözüyle bakmıştır. Devrimci bir görüşle
bakmıştır. Toplumda, çevresinde olup bitenlerin en özlü olanını, en
temel olanını yakalayıp şiirine koymuştur..."
Gökçe'nin şiirindeki "sürekli yeni" kalan özü, şu nedene/nedenlere
bağlıyorum ben: 1923 Aydınlanma Devrimi'nin, Orhan Burian'ın demesiyle
"Türk Rönesans"ının, yarattığı çağdaş, laik ve demokratik toplumu
oluşturma düşüncesi, bilimsel görüşe yaslanan anlayışı, Türkiye'de,
tam anlamıyla temele indirilememiştir. Marksist düşünceye gidecek
zorlu yolların/yolculukların önünü açacak bu toplumsal değişimlerin
önü kesilerek, salt biçimciliğe indirgenmesi, toplumsal özü değiştirip
dönüştürmeye yönelik her tür gelişmeyi, daha kaynağındayken
kurutmuştur. Devrimin özüyle örtüşen bu değişimin temelden yoksunluğu,
yıllardır sözü edilen gerçeklerde çok önemli değişmeler yaratmamıştır.
Bu nedenledir ki, Enver Gökçe'nin şiirleri hala güncelliğini
korumaktadır. Her yeni okumalarda yaşayan bir şiirin varlığıyla
buluşuyoruz bizler.
"Ne ah edin dostlar, ne de ağlayın!/Dünü bugüne,/Bugünü yarına
bağlayın!"
diyor Nazım Hikmet. Bu sanki Enver Gökçe'nin "dünü bugüne, bugünü
yarına bağlayacak olan devrimci bir perspektivde, devrimci görüşte
kaleme aldığı(A. B.)" şiirinden söz eder gibi.
Ne dersiniz?
"2. (...) Enver Gökçe, ulusalla evrenseli birleştirmesini bilmiştir...
Gökçe bu savaş yüzünden  (İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'dır
sözünü ettiği. a.e.a) hem insanlığın uğradığı yıkımları, hem de kendi
ülkesinin, halkının çektiği sıkıntıları dile getirdi. İkinci Dünya
Savaşı demokrasilerin, halk demokrasilerinin de faşizme, emperyalizme
karşı savaşıydı. Gökçe'de şiirleriyle bu savaşta yerini aldı. Yurdunda
emperyalizmin, faşizmin yardakçılığını yapan, barış, demokrasi düşmanı
birtakım kara güçler vardı. Gökçe bu kara güçlerle de savaştı. Başka
bir deyişle, evrenselle ulusalı bir arada görmenin, kaynaştırmanın
yolunu buldu..."
Gökçe'nin Ant dergisinde 1945 yılında yayımlanan "İlk Adım" başlıklı
şiiri bunun en iyi örneğidir. Bir bölümünü buraya alıyorum:
Şimdi, göz aydın etme zamanıdır. / Yeni bir dünya doğuyor. / Şorul
şorul giden kan pahası. / Müjdeler, müjdeler olsun / Yeni bir dünya
doğuyor / Zincir seslerinden / Verem basillerinden uzak... / Büyük
ölülerin bağrına basıp / Yaralı insanlarımız / Kahramanlarımız
konuşuyor: / "Benim olsun, senin olsun, bizim olsun, / Hani
kardeşlerimiz vardır ya / Bu dünyada /-Kız kardeşlerimiz, annelerimiz,
şairlerimiz-/ Dumdum kurşunuyla vursalar da /Her zaman böyle
dövüşeceğiz: / Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka / Demokrasi
için, / Eşitlik ve hürriyet uğruna" / Bir mermi de benden aslanım /
Bir mermi de benden / Bir mermi de benden / Zafer topları, mübarek
namlular!"
Destansı bir havası olan bu şiir, yüreği insan sevgisiyle dolup taşan,
ama yaşama tutkuyla bağlı olan yurdunda, emperyalizme ve faşizme
karşı, özgürlükten, bağımsızlıktan ve barıştan yana kalemiyle savaşan
Enver Gökçe ile buluşturur bizi. Emperyalizmin yayılmacı ve sömürgeci
anlayışına karşı; barış, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve emeğin
yanında yer almış bir halk ozanı durur karşımızda.
"3. (...)
Yıllarca köyünden uzakta, kentlerde yaşamasına, yabancı dil
öğrenmesine, seçkin bir aydın olmasına karşın bir köylü, bir Anadolu,
bir halk çocuğu olduğunu hiç unutmamıştır. Halk gibi türlü sıkıntılar
çekmiş, halk gibi yaşamış, halktan biri olmuştur... Gökçe'nin şiirini
okuyanlar Çit köyünün geçeklerini, sesini, duyarlığını, renklerini
görmekle kalmazlar, onun Anadolu'nun, Türkiye'nin bir parçası olduğunu
görürler. Gökçe bu yerel gerçekliğe, ulusal bir gerçeğin parçası
olarak bakmasını bilmiştir. Yani yerelle ulusalı, özelle geneli
başarıyla birleştirmiştir..."
"Memleketimin Şarkıları", sözünü ettiğimiz özelliklerini koruyan ve bu
yönünü anlatan en iyi şiiridir:
"Ben, bizden olan bütün insanların dostu; / Adı, haritalarda bile
bulunmayan / Bir köyündenim Anadolu'nun. / Güzel şeyler hasrettir
memleketim, / Güzel şeylere hasret bu dünya. / Yıllardır kanda ve
ateşte mısralarım / Yanan şehirlerin. / Ağır tankların tekerlekleri
arasında. / Biliyorum, / Yaylım ateşlere girilmiştir gönlümüzce /
Pasifik kıyılarından Volga'ya kadar. / Benim arzumanım kaldı /
Hürriyet boylarında tank oynatanlarda. / Bütün kıtalarda / Tulu arzda,
İslam içinde, küffar içinde / Mülhit, mümin ve vatanseverim."
Bu şiir, Gökçe'nin, köyünden, yurdundan söz ederken, aynı zamanda
dünyadan, bütün insanlıktan ve yaşadıklarından söz etmektedir.
İnsanlığın çektiği acıların adresi hep aynıdır ve bu acıları
yaşatanlar da:  Küresel kapitalizm! Onun üst aşaması emperyalizm.
Ondandır yerellikle ulusallık, ulusallıkla evrenselliğin bir
bileşkesidir Enver Gökçe ve şiiri. Yani şiirleri, yerelden ulusala,
ulusaldan evrensele, bir değişme ve gelişmeyi izlerken, bunun aynı
zamanda, inandığı düşüncenin gelişme ve değişim yasalarının bir
gerekliliği olduğunun da bilincindedir, bana göre.
"4. Gökçe'nin başarılı olmasını sağlayan bir neden de onun halk
kültüründen yararlanmasıdır... 1943'te orada (Ülkü dergisinden söz
edilmektedir) birkaç şiiri yayınlanmıştır. Halk edebiyatından bazı
etkileri taşıyan ürünlerdir..."
Bu dönemde Gökçe, Aşık Veysel, Aşık Ali izzet, Habip Karaaslan, Talip
Coşkun "... gibi temiz şairlerin hepsiyle teker teker tanıştım,
ilgilendim. Onların gerçekten temiz bir halk yüzleri vardı. Ve bu
taraflarıyla az çok ilgilendim ve temaslar kurdum" der kendisi.
"...Halk edebiyatını, özellikle türküleri ve onların yalın, temiz,
uyumlu dilini, ezgili sesini, gerçekçi duyarlığını çok sevmiştir.
Şiirlerinin de 'halkımızın bir türküsü, bir Hoyrat, bir Ela Gözlü
yahut bir Bozlak gibi ezgili okunabilmesini istemiştir..."(A.B.)
Sanırım aşağıya bir bölümünü aldığım şiir, bu yönünü en iyi yansıtan
şiirlerinde biri:
 "Bende türküler ağlamaklı, / Bende türküler oldu dizim, dizim, /
Doldurdum sineme, ciğerlerime, / Doldurdum derdi mihneti / Pamuk
tozunu, kömür tozunu; /  Memleketimin şarkıları kadar acı
çektim." (Memleketimin Şarkıları)
"...Gökçe folklörün, halk şiirinin, halk dilinin, deyimlerin, zengin
verilerini devrimci bir görüşle, onlardaki değeri, diri yanları kendi
şiirine aşılamıştır. Bundan ötürü,onun şiirindeki işçi gibi köydeki
ırgatta okuyup anlar, sever, üniversiteler bitirmiş aydın da okuyup
anlar, sever. Demek ki onun şiirleri insanlar arasında sınır
tanımıyor. Bu, halk kültürünü bilinçle, halkçı bir görüşle
değerlendirmenin sonucudur..."(A.B.)
Enver Gökçe'nin bu özelliği başka şairleri de etkilemiş, aynı hava
içinde, hemen hemen aynı sözcüklerin kullanıldığı şiirler yazmalarına
öncülük etmiştir. İşte bir örnek: "Sallan da gel boylarına bakayım",
"Ak gerdanına beşibirlik takayım", "O yarin göğsüne bir ak gül
takayım" gibi türkü sözlerinden etkiler taşıyan Gökçe'nin aşağıdaki
dizeleri;
Saçlarına /Kızıl güller takayım, / Salında gel. Bir o yana, / Bir bu
yana...
Ahmet Arif'te şöyle yankı buluyor:
Saçlarına kan gülleri takayım, / Bir o yana / Bir bu yana...
Asım Bezirci şöyle devam ediyor:
"Gökçe'nin şiirini başarılı kılan özelliklerden birisi de, onun
estetikçe yetkin bir düzeyde oluşudur. İlerici bir dünya görüşüne
yaslanması, toplumcu/gerçekçi bir açıdan çevresine bakması ve bu
bakışı estetik yetkinlikle birleştirmesi onun şiirini sağlam temellere
oturtmuştur.
"Kirtim Kirt" her iki özelliği de kucaklayan başarılı örneklerden
biridir..." (4)
Aslında, bir durumu, olayı, kişiyi, yapıtı değerlendirirken yaşadığı
dönemin koşullarının nasıl olduğuna da eğilip bakmak gerek. Çünkü
insan, yaşadığı dönemden soyutlanamadığı gibi dönemin koşullarından da
koparılarak anlatılamaz. Enver Gökçe'nin yaşadığı dönem, faşizmin gemi
azıya aldığı bir savaş dönemidir ve bu savaşın kaçınılmaz sonuçları,
yalnızca ortaya çıktığı coğrafyayla sınırlı da değildir. Bunun
farkında olan Enver Gökçe, ta o yıllarda çizgisini ve tavrını
belirlemiştir. Bunun için her türlü zorluğu göğüslemiş ve özelde
şiirini, genelde sanatını emekten, barıştan, demokrasiden yana
güçlerle buluşturmuştur. İnsanlara yaşadığı topraklarla sınırlı
olmayan bir evrensel anlayışta, şiirin ve sanatın estetik doğruları
içinde kalarak yapmıştır bütün bunları. Estetikçe yetkin, yerellikle
ulusallığın örtüştürüldüğü, evrensel bir anlayışa yöneltildiği ve
komünist bir dünya görüşüne yaslandırarak, toplumsalcı/gerçekçi bir
anlayışta işlemesi, onun şiirini sağlam temellere oturtmuştur.
Örneğin, "Memleketimin Şarkıları" başlıklı şiirine yeniden
döndüğümüzde, şunlarla buluşturur bizleri Enver Gökçe:
Bu şiir, kendi yerelliğinden bize seslenirken, biz onun içinde,
parçası olduğumuz bütünün, Anadolu toprağının, yurdunun, renklerinden
olduğumuzu bize duyurmakla kalmaz, dünyadan, insanlıktan, yani
evrensel olandan da, güncel olandan söz eder. Baştan beri
vurguladığımız "yerellikten ulusallığa, ulusallıktan evrenselliğe" bir
değişme ve gelişme çizgisini izlediğini ve yan yana yürüdüğünü
görüyoruz; bu şiir bunu bize gösteriyor.
"Yusuf İle Balaban Destanı"nın yalnızca giriş bölümünün kalması, nasıl
bir şansızlık ve değerbilmezlikse, bu bölümde yer alan "Kirtim Kirt"
başlıklı şiir de, yukarda değindiğim her iki niteliği ve özelliği
karşılayan başarılı bir örnektir. Bu şiirinde Enver Gökçe, "evren ile
insanın oluşumunu, toplumun gelişimi ve sınırlara ayrılışını",
diyalektik bir bütünlükte ele alıp işlemiştir. Bu diyalektik
bütünlüğün yansıtılışını da özdekçi bir görüşle ele alır, herkesin
duyup anlayacağı bir yalınlıkta dile getirir şiirlerinde. Şiirin  bir
bölümünü buraya alıyorum:
"Can yok ki sevdalara düşe, / Kurt yok ki kızıl kana üşe / Yoktum ki
yol geçe / Yoktun ki haber ulaşa / Gül yoktu ki, dal yoktu ki.. / Ve
döne döne ateş / Döne döne madde / Gökler yarıla dürüle / Dağlar
savrula devrile, / Kırıla döküle yıldız / Sular evrile çevrile /
Değişe döğüşe madde / Değişe tokuşa madde/(...)"
Enver Gökçe şiirinin bu özellikleri dışında, bugün hala konuşuluyor
olmasının başlıca nedenlerinden biri de onun kişiliğinde gizlidir bana
sorarsanız. İnanmış bir düşünce ve dava adamıdır Gökçe. Türkiye gibi
çok çabuk düşünsel zemin değiştirip dalgalanmalar yaşayan bir ülkede,
sözü edilen özelliklerle insanın kendisini var edebilmesi ne derece
zor ise, aynı zorluk derecesinde bunu başaranın da çok az sayıda
olması "eşyanın tabiatı" gereğidir diyebiliriz. İşte bunlardan biri
Enver Gökçe'dir. Bir diğeri de Vedat Günyol. Örnekleri çoğaltabiliriz.
Gökçe, inandığı Marksist düşüncenin gereğini fazlasıyla yerine
getirmiştir.
"Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol"der Mevlana.
Bu söz, bütün yaşamını halkına adamış ve bu uğurda çileler çekmiş,
yalnızlığının yaratıcılığında, az sayıda da olsa ürünler vermiş Enver
Gökçe için söylenmiş olduğunu duyumsatır, her nedense, birinden
duyduğumda ya da bir yerlerde okuduğumda bana. İnsandaki mülkiyet
hırsını yenmesi, onu insancı bir düşüncede temellendirmesi ve bu
düşünce doğrultusunda yaşamış olması, yukarıda saydığımız
özelliklerinin çarpıcı ve yalın göstergesidir. Nasıl düşündüyse öyle
yaşadı. "Nasıl yaşıyorsan / Öyle düşünüyorsun demek"tir,  diye
söylemiyor muydu kendisi?
Hayatı koşturarak yaşayan şairimiz, komünizme inanmış olmasının
ötesinde, yaşadığı gibi düşünen, düşündüğü gibi yaşayan ve söyleyen
bir halk ozanıydı. Belki az ürün verdi. Doğrudur. Daha çok ürünler
verebilirdi de. Bu da doğru kabul edilebilir. Ancak Enver Gökçe ve
kuşağı, inandığı değerlerin peşinde koşturmayı daha çok yakıştırmıştır
kendilerine. Şu önemli: Kendi hayatlarını, doğru bir düşünce uğrunda
halk dalkavukluğuna kalkışmadan, halk adına ortaya koyanların, hem
düşüncelerini hem de hayatlarını koşturarak yaşamalarından daha doğal
ne olabilir ki? Bundan ötürü düşüncelerini koşturup, düşüncelerinin
peşinden koşarken; gözaltılar, hapisler, işkenceler, sürgünler,
prangalar görüp yaşadılar. O illetlik romatizma, hücrelerde geçen
zamanların bir kalıtıdır kendisinde...
Onun en olgunluk dönemi şiirleri olan ve zor hapishane koşullarında
saklamasını bildiği "Yusuf İle Balaban"nın, dışarı çıkarıldığında
kaybedilmiş olmasına mutlak üzülmüştür. Bildiğim kadarıyla da kaybolan
şiirlerinin ardına düşmemiştir. Dönem içerisinde bir dolu tartışmalar
yaşanmış olmasına karşın, Anadolu insanının bilge tavrını hep
korumuştur O. Doğru ya da gerçek, şiirlerinin kaybedilişine ve o
dönemde yaşananlara tanık olanlar, şu ya da bu şekilde bu yaşananları
dile getirdiler, getirmesine, ama bütün açıklamalar şiirlerinin nasıl
kaybolduğunun/kaybedilişinin üstündeki sis perdesini kaldırmaya
yetmedi ne yazık ki. Ben bunu şuna bağlıyorum:
1. Enver Gökçe'nin, iyi bir komünist, bir dava ve düşünce insanı
olarak, Marksizme inanması ve bu düşüncenin gereği, mülkiyet
ilişkilerini ortadan kaldırılmış olması bu düşüncemizi doğrulayan
geçerli ve çok önemli bir neden. Bundan ötürüdür ki, Enver Gökçe, her
türlü zorluğa karşın, hatta yaşamı pahasına  da olsa yarattığı
şiirlerinin yitip gitmesinin üstünde fazla durmadığı gibi, sanırım
yaşadığı dönemde de bu tartışmaların odağında bulunmamıştır.
Bilinenlerin dışında... Çünkü O, kendisini bu duruma getiren halkın
çocuğu olduğunu unutmamıştır hiçbir zaman. Halk, yarattığı türkülerde,
yaktığı ağıtlarda, söylediği ninnilerde, anlattığı masallarda,
dillendirdiği manilerde, ezgilerde mülkiyet aramamıştır. Ortak yaşamın
ve yaşantının bir ürünü olduğuna, çocuklarından ödünç aldıkları bu
dünyayı, babalarından, dedelerinden, annelerinden, ninelerinden
gördüklerini, duyduklarını, öğrendiklerini.. kısaca emanet olarak
aldıkları her şeyi, yeni kuşaklara aktarırken de aynı inanç ve
düşüncede olmuşlardır. Bunu çok iyi sezinleyen ve yaşayarak öğrenen
Enver Gökçe, inandığı düşüncenin de bu yaşantıyla örtüştüğünü görüp
bildiğinden, düşmemiştir peşine şiirlerinin. Eminim, "Önemli değil,
kimin adıyla çıkmış olması şiirlerimin. Önemli olan halkımla buluşmuş
olması ve halka mal olmasıdır...." demiştir. İşte bunun içindir ki
susmuş ve şiirlerinin herkesçe dilden dile dolaştırılmasını, telden
tele çalınıp söylenmesini, "Görüş Günü" olarak kabul etmiştir
kanımca...
2. O dönemde olup bitenlere tanıklık edenler, Enver Gökçe'den ses
çıkmadığını gördükleri içindir ki, bu konunun daha fazla
tartışılmasında taraf olmamışlardır. Bilgisi olanlar da bu emeğin
sömürülmesine ses çıkarmamışlardır. Ya da üstü kabalı, tıpkı
kaybedilişindeki sis perdelerini andıran değinmelerde bulunmuşlardır.
Damar dergisinde çıkan bir yazıda, İranlı bir kadının, Huzur  Evinde
yattığı dönemlerde Enver Gökçe'nin, şiirlerinin yazıldığı bir defteri
aldığı yazılıydı anımsıyorsam. En azından yakın bir dostumdan duydum
bunu. Bunun peşine düşen olmadı bildiğim kadarıyla. Kimdir bu kadın ve
nasıl alıp götürmüştür bu defteri? Bu hırsızlığı gören olmamış mıdır
hiç? Bu ve benzeri sorular, öyle sanıyorum ki yanıtsız olarak havada
asılı kalacaklar hep.
Yaşamını, halktan kopuk seçkinci aydınlar kervanına katmadan, yiğitçe,
dürüstçe, doğrulukla ve namusluca tamamlayan Enver Gökçe'yi bir kez
daha sonsuz sevgiyle anıyor, anısı önünde saygıyla eğilirken, yazımı
onun sanata ve sanatçıya ilişkin görüşleriyle tamamlamak istiyorum:
"(...)
Sanatçıyı sosyal problemlerin, halk hayatının, sosyal davaların
dışında görenler menfaatlerini icabı (çıkarları gereği A. E. A.),
rahata alışık olanlardır, sosyal terakkinin (gelişmenin, ilerlemenin,
yükselmenin)  hızlandırılmasından korkanlardır, taşlaşmış, yosun
tutmuş değerleri muhafaza etmek (korumak) isteyenlerdir, mariz
melankoliklerdir (hastalıklı karaduygululardır). Oysa ki hayat bütün
hareketi, aktivitesi (etkinliği), ileri atılışlarıyla diri, canlı ve
değişiktir. Hayat dinamizmine (canlılık, devinim, hareketlilik) can
katan, yaşamayı öven, kötülükleri proteto eden, insanlığımızı
yükselten sanatçılardan huylananlar, onları fildişi kulede tutmak
istiyorlarsa, korktukları içindir.
Ressam olsun, müzisyeni, aktör, romancı, şair olsun, genel olarak
ortaklaşa bir işçilik vardır. Renkle, sesle, kelimelerle, artistik-
sosyal bir dünya kuruyorlar. Hayatımızı yazmış-çizmişoluyorlar...
(...)
Hayatımızın ve aşkımızın şarkısını söyliyen şair, halkımızı koruyan
şair, milletimizden yana olan şair, hümanist (insancı) şair, barışçı
şair, meydan senindir. Sanatın ve düşüncen gerçek olsun..."
 "....Bütün Arkadaşlara;
Dost Dost İlle Kavga..."

(*) Yasakmeyve, Mart-Nisan 2010, sayı: 43
(1, 2, 3.) Vecihi TİMUROĞLU, Yazınımızdan Portreler, Başak Yayınları-
Ankara, 1991
        (4.) Asım BEZİRCİ, Temele Gül Dikenler, Çınar Yayınları.



--
İnternetten gönderdiğiniz her mail ile bir ağaç dalının kesilmesine, İnternet ile hem zamandan kazan, hem paran cebinde kalsın, doğru adresi yazdınız ise anında teslim, en garanti tebliğat şekli..
 
Yeşilin, Mavinin Temiz Çevrenin Dostu - Erzincan Mail Grubu
 
Grup E Posta Adrtesi : erzincan-kemal...@googlegroups.com 

Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362  erzinca...@gmail.com 
 
Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim.

_YERELDEN.doc
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages