Kaynak olarak :Kemaliye Kaymakamlığı Sorumluluğunda 1996 yılında derlenen ve basımı yapılmış : Her yönüyle Kemaliye (Eğin) Kitabı Sayfa 463-473 den alınmıştır.
Fıkra, kısa ve özlü anlatımı olan nükteli öykülerdir. Derin bir hikmet ve ibreti içine alan ve eskilerde kıssa denilen kısa öykülere de fıkra denir. Kemaliye (Eğin) için söylenmiş çok sayıda fıkralardan bir kaçını aşağıya alıyoruz.
Eğinli ile Şeytan'ın Ortak Oluşu
Eğinli ile şeytan, ziraat yapmak için ortak olmuşlar. Şeytan:
- Bu yıl, öyle bir ziraat yapalım ki, toprağın altı benim, üstü senin olsun demiş.
Eğinli, buğday ekmiş. Toprağın üstü buğdayı almış. Şeytan'a da toprağın altında çöpleri kalmış. Şeytan buna kızmış ve Eğinli'ye:
- Beni aldattın, yeni ziraatde toprağın altı senin, üstü benim olsun demiş. Mutabık kalmışlar. Eğinli bu kez toprağa patates ekmiş, dönem sonunda toprak altı patatesi Eğinli olmuş, üstünün otu da Şeytan'a kalmış. Şeytan, buna da çok kızmış, Eğinli ile kavgaya tutuşmuşlar.
Sonunda Eğinli, Şeytan'a uzun bir sırık vermiş, kendisi de kısa bir sopa almış ve dar bir sokağa girmişler. Şeytan, dar sokakta uzun sırığı çevirip, Eğinli'yi dövene kadar, Eğinli, kısa sopası ile şeytanı dövmüş.
Şeytan:
- Yine beni aldattın, sopaları değiştirip kavga edeceğiz ... , deyince, Eğinli, elindeki kısa sopayı şeytana vermiş, uzun sırığı kendisi almış, bu defa geniş bir meydanlığa çıkmışlar. Sonunda Eğinli, uzun sırıkla şeytanı yine dövü.nce, şeytan ağlamaya başlamış ve:
- Hey Allah'ım! .. Madem ki Eğinli'yi yarattın, bana ne gerek vardı? Beni yarattın, Eğinli'ye ne gerek vardı? diye Allah'a sitemde bulunmuş.
Yine bir inanışa göre, Şeytan, Selanik'te doğmuş, Kayseri'de okumuş, Eğin'de kaybolmuştur.
Kasapla-Kömürcü
Eğinli kasap, ölürken oğluna:
Evlat, ben ölüyorum. Sana da bir emri-hak (ölüm) olursa, gelir beni cennette ararsın diye vasiyette bulunmuş. Bir süre sonra oğlu da ölür ve doğrudan babasını cennette aramaya gider. Cennetin kapısında bulunan nöbetçi Arnavutlar oğlanı içeri sokmazlar. Ve oğlana, soru sual açarlar.
- Bre baban nereliydi diye sorarlar ve Eğinli olduğunu öğrenince de:
- Ne iş yapardı?
- Babam kasaplık yapardı.
Arnavut kapıcı bu cevaba çok kızar ve hemen ilave eder:
- A bre delikanlı, mori baban Eğinli ola, kasap ola, cennette ola ... Yok öyle bir şey, sen git onu cehennemde ara der, çocuğu geri çevirir.
Eğinli delikanlı, cehenneme gider ve bakar ki, babası katrana batmış.
kazanda kaynıyor.
Babasına seslenir:
- Baba! bu ne haldir?
- Sorma oğlum, ayağımın altında Eğinli kömürcü var, beni durmadar:
çekiyor. Bir türlü çıkamıyorum, ancak başımı kurtarabiliyorum!.. diye bağınr. Kömürcüler de aynı fıkrayı, kasabın kendi ayağının altında olduğunu söyleyerek anlatırlar.
Eğin'den Ne Çıkar?
Askeri garnizonda komutan, askerleri toplamış, sorular soruyordu: -
Oğlum, sen nerelisin?
- Bursa'lıyım komutanım.
- Bursa'dan ne çıkar?
- Şeftali çıkar komutanım.
- Oğlum sen nerelisin?
- Zonguldak'lıyım komutanım.
- Zonguldak'tan ne çıkar?
- Kömür çıkar komutanım.
- Oğlum sen nerelisin?
- Antalya'lıyım komutanım.
- Antalya' dan ne çıkar?
- Portakal çıkar komutanım.
Ve sıra Eğinli askere gelir: -
Oğlum, sen nerelisin?
Eğin'liyim komutanım.
- Peki, Eğin'den ne çıkar oğlum?
- Adam çıkar komutanım.
Komutan bu cevaba kızar:
- Ne demek, adam çıkar oğlum?
Eğinli askerin cevabı şöyle olur:
- Şeftali için toprağı, kömür için madeni olmayan yerde ne çıkar komutanım ..
. Okuyup memlekete yararlı adam yetişir! ..
Bu cevap komutanın hoşuna gider ve talimatını verir: -
Bu Eğjnli'yi alın, karargaha yazıcı yapın! .
Ancak Cehennemde Bulamazsın
İstanbul'da ticaretle uğraşan Eğinli'nin dükkanına bir müşteri gelir. Alış verişten sonra, dükkan sahibine nereli olduğunu sorar. Eğinli olduğunu öğrenince de:
- Yahu, nereye gitsem bir Eğinli ile karşılaşıyorum, der. Eğinli dükkan sahibi derhal cevabı yapıştınr:
- Efendim! .. Ancak cehenneme giderseniz, Eğinli'yi bulamazsınız!
Mahdi Ninenin Gelini
Mahdi ninenin gelini devamlı kız doğururmuş. Gelin yine gebe kalmış,. oğlan çocuğu bekleniyormuş. Doğum zamanı gelmiş, yine kız doğmuş. Doğumu yöneten ebe duramamış bağırmış:
Ey Mahdi gel, Mahdi gel Allah evin yıktı gel
Biz oğlana bakarken Kızın sesi çıktı gel.
şiiriyle, Mahdi nineye kötü bir müjde vermiş.
Bir Uygarlık Örneği
Hemşehrimiz Eskişehir Valisi Ali Fuat Güven'den bir sohbet anında naklettiği, Kemaliye'nin yanm asır önceki tarihlerde (Aslında, çok daha eskilere dayanır), ekonomik, kültürel ve sosyal hayatın hangi seviyelerde olduğunun güzel bir kanıtı olması nedeniyle aynen yazıyorum.
Ali Fuat Bey, 1992 yılında, Eskişehir'e Vali olarak atandıktan sonra, bir kişi ısrarla, randevu almak için özel kaleme müracaat ediyor ve Kemaliyerde askerlik yaptığını beyan edince, Ali Bey görüşmeyi kabul ediyor. Ali Osman Aydın adındaki şahıs, 1940'lı yıllarda Kemaliye'de askerlik görevini ifa ettiğini ve benliğinden hiç silinmiyen yeşilliği, sulan, güzelliği, şehrin çok temiz pak oluşu, yanında insanlann çok medeni ve temiz giyimleri olduğunu ve orada çok şeyler öğrendiğini beyan ediyor. Hatta uzun süren askerlik görevinden dönerken, başka yerlerde çok nadir görülen kunduracılara yaptırdığı bir çift kundura ve aynca terzilere yaptirdığı takım elbiseyi de beraberinde getiriyor.
Günümüzde ancak gelişmiş bir ilçe için normal sayılabilecek bu özelliklerin, bundan yaklaşık 56 yıl önce Anadolu'nun ücra bir köşesinde yaşanıyor olması, Kemaliye'nin ayncalığını kanıtlamaya yetiyor. İftihar ettiğimiz Eğin'imiz, böylesine köklü bir geçmişin temelleri üzerinde duruyor. (*) Kaynak: Mahmut Efeoğlu
Bizde de insan yetişir
Kemaliye'nin Malatya iline bağlı olduğu 1935'li yıllarda, Kemaliye'den İl Genel Meclisi Azası olarak görev yapan Şırzı (Esertepe) Köylü Hacı Ali Bey ve diğer kazalardan Pötürge, Kahta, Arapkir, Hekimhan üyeleri ile birlikte İl Genel Meclisi'ndeki bir toplantıda, zamanın Valisi Nevzat Tandoğan, bütün üyelere tek tek memleketinde yetişen ürünler hakkında bilgi açısından sual tevcih eder. Memleketlerinde neler yetiştiğini sorar, oradakilerden kimisi buğday. kayısı, tütün vesaire gibi çeşitli cevaplar verirler. "E Hacı Ali Bey, sizde ne yetişir?" diye sorduğunda, "Sayın Valim, bizde de insan yetişir" diye cevaplar. (*)
Hanimik Bibinin Duası
Kemaliye-Arapgir şosesi açılırken, yol güzergahı bibinin bahçesine rastlar. Hanimik bibi, bağını vermek istemez ve amelelerin başındaki mühendise şöyle seslenir:
Mühendis geliyor yolda yorula
Attan düşüp bacakları kınla
Ben bağıma bunca emek çekmişim
Dilerim boynuna yılan sanla.
Mühendisten ümidi kesilen bibi, bu sefer de, yollan yaptıran dönemin
Belediye Başkanı İbrahim Bey'e gelir ve şikayetini bildirir:
Devlet bağı aldı, vergi vermeyiz
İnşaallah ki acımızdan ölmeyiz
Mevlam baksın fukaranın yüzüne
Duman çöksün ağalann gözüne.
Nüktedan bibinin bu sözleri, yol güzergahının değiştirilmesine ve böylece bağının kurtarılmasına neden olur.
Tarla Mahsul Vermedi . Dönüşünde Yine Kaz
Yeni evlenen Eğin'li delikanlı, az zaman sonra askere alınmış. Ancak sürekli gözü arkada düşünüyormuş, acaba çocuk var mı, yok mu? Sormak için büyüklerinden sıkıldığından, mektupla sorup öğrenmeye karar vermiş:
Haydi mektup var gel
Tez haberler al da gel
Bir iken iki olduk
Üç oldu mu sor da gel?
Babası durumu hemen anlamış ve cevabı şu olmuş:
Bir dalda iki kiraz
Böyle mektup yine yaz
Tarla mahsul vermedi
Dönüşünde yine kaz ...
,*) Kaynak: Mahmut lifeoğlu
Kahve ile Tütün Konuşuyor
Eğinli yaşlılar, sabahleyin kahvede kahvelerini içerken şu mısraları
okurlarmış:
Kahveyi ruhi siyahım şifa verir bedene Hak, lanet eylesin duhanı icat edene. (*)
Bunu duyan tütün tiryakisi de karşılık olarak şöyle cevap vermiş:
Erken kalkar içerim duhanı, çekerim acısını Tütüne laf atanın, öldürürüm kara bacısını.
Pek İyi Babam, Kökeri de Sana Verdik
Vaktiyle, İstanbul'da sefalete düşen Eğinli'nin biri, memleketteki arazilerini satmak için ihaleye çıkarmış. Cumikbaşı, Tapubaşı, Baltataşı, Angin ve İskele hudutlarında bir çiftlik diye satış yapmış.
Diğer bir Eğinli, işin bir yalan olduğunu bildiği için:
- Yahu, peki ama, bu paraya bu kadar yer verilir mi? Neyse ki, kökeri satışa katmamışsın! .. deYince, alıcı bunda bir iş var, esas iYi yeri bana vermemiş diye almaktan vazgeçerken; Eğinliler:
- Pek iYi babam, kökeri de sana verdik diye alıcıyı ikna etmişler. (**)
Gelin-Kız Tartışması
Suya gider ak elinde tası var, Ben de bilmem şu gelinin nesi var, Bir kızınan, bir gelinin besti var, İkisi de bir oğlanın üstüne.
Yaylanın yolunda koçu katarlar, Kızınan gelini bir mi tutarlar,
Kız oğul balıdır yağa katarlar, Var git gelin var git almam ben seni.
Gelin der ki benim altın başım var, altın baş altında hilal kaşım var, Kız senin bir gecelik işin var, Ertesi gün kervan geçer yololur.
Kız da der ki ay gedikten aşmaz mı, Doğup doğup yarı yerde kalmaz mı? Benim bir gecemi senden sormazlar, Adımın kızlığı ömre yetmez mi?
Gelin der ki yanağırndan kan akar, Hilal kaşlarım cihanı yakar,
Kız sen daha çocuksun sana kim bakar, Yiğit yaslanacak kollar var bende.
Kız da der ki, yüce dağda danm var, Küçüceğim büyümeye çağım var, Alem bilir el değmedik bağım var, Var git gelin var git alma yarımı.
(*) Duhan: Tütün
(**) Köker: Balık avlanmaya yarar bir gereç.
Kız da der ki, bir kulem var yapılı, Alem bilir yedi demir kapılı, Akgöbek altında saray yapılı, Var git gelin var git alma yarimi.
Oğlan der ki, kız ile gelin sevilin, Kolu kola takın da karşıma gelin, Her ikinizi de Allah bana verdi, İkinizde de yerim var benim. (*)
Gelin-Kaynana Tartışması
Gelin:
Kaynanayı netmeli, Merdivenden itmeli, Paldur, küldür giderken, Arkasından gülmeli.
Kaynana:
Konsol üstünde pekmez, Kimse nazını çekmez, Oğlumun aldığı maaş, Senin süsüne yetmez.
Gelin:
Telgrafın direği, Kaynananın yüreği, Şeytan bana diyor ki, Kır başında küreği.
Kaynana:
Patlıcanı kuruttum, Dama çıktım duruktum Eşşek beyni yedirdin, Bildiğimi unuttum.
Gelin:
Karşıda vardır gedik, Olmuşsun deli hödük, Oğlun şeker getirdi, Sensiz oturduk yedik.
Kaynana:
Patlıcanın tohumu, Gelin yemiş .... mu Yakında oh çekerim, Bir enüğün oldu mu?
Gelin:
Kazanı düz koy kaynana, Suyunu süz koy kaynana Oğlun beni seviyor, çat1a patla kaynana.
Kaynana:
Biz gelin getirdik ki, iş ede, Üç minderi beş ede, Biz gelin getirdik ki, Bizimle döğüş mü ede.
Gelin:
Kaynananın iyisi, Derin ola kuyusu, Yorganının altında, Soksun yılan yavrusu.
Kaynana:
Kaynanalar hacıdır, Hem bu evin tacıdır, Kaynanayı anlayın, Oğluna duacıdır.
Gelin:
Etme kaynana zulüm, Şimdi gelecek oğlun, Bükülmüş artık belin, Biraz günahtan korun.
Kaynana:
Oğlumu öğütledin, Sandığım didikledin, Sabahberi çağırdım, Hotik bile demedin.
Gelin:
Kaynananın metini, Yılan yiye etini, Üstüne dokuz mertek, Ben verem parasını.
Kaynana:
Kaynanalar hacıdır, Gelin dili acıdır,
İyi tut kaynanayı, Sana bir yardımcıdır.
Gelin: Görümcenin dili var, Öldürseler yeri var, Her gün her gün gelmesin, Kocasının evi var.
Rafa fincan koydum, İçine mercan koydum, Kaynanamın adını, boçcikli sıçan koydum ...
Gaziantepii, Eğinli'yi şöyle anlatır:
Eğinli ile yılanı bir çuvala koyup, çuvalın ağzını bağlamışlar. Biraz sonra çuvalın içinden acı acı yılanın sesi duyulmaya başlamış:
- Aman, yetişin şu Eğinli beni boğuyor!
Dut Çataldı
Ergü köyünden saf bir vatandaş, bahçesinden dutu alıp kaçan kargayı.
Ergü'den, bir hayli uzak olan Dutbeli denilen yere kadar kovalamış. Yolda rastladığı bir kişi:
- Neden kargayı kovalıyorsun diye sorunca, dutu aldı kaçıyor cevabını almış. Adam şaşırmış ve sormuş:
- Yahu, bir dut tanesi için karga buralara kadar kovalanır mı? Deyince.
Ergülü dayanamamış ve cevabı yapıştırmış: - Dut, çataldı da ondan kovalıyorum! ..
Semeri Ters Çevir, Eğin'i Görürsün
Eğin, coğrafi konumu itibariyle etrafı dağlık bir vadide bulunduğundan. adeta merkep veya katır semerini andınr.
Bu oluşumu ile Eğin'i bilen yüzbaşıdan, bir Eğinli asker memleketine
gitmek için izin ister. Yüzbaşı, askere:
- Memleketin neresi? diye sorunca, asker:
- Eğinli'yim komutanım, yanıtını verir.
Yüzbaşı hemen karannı askere bildirir:
- Oraya kadar gitmeye gerek yok oğlum!.. Merkebin semerini indir, ters çevir, içine bak, Eğin'i görürsün!..
Özlem ve Beddua
Kemaliye'den iş arama amacıyla birçok kişi gurbete çıkarmış. Yine vatandaşın biri, evliligini müteakip, İstanbul'a gelmiş, gel zaman-git zaman; lA seneyi mütecaviz bir vakit geçtikten sonra, okur-yazar olmayan hanımı, ona bir şiir yazdınp göndermiş:
Yüce dağ başında koyun kurt olur
Yarim hasretin bana dert olur
Bu yazı da güze döndürende gelmez isen
Mezarlık toprağın bana yurt olur.
Kocası, birkaç sene sonra cevaben; çok para kazandığını, Mısır'a paşa olduğunu, yakında gelip göreceğini, kavuşacağını bildirir. Fakat, kadın artık ihtiyarlığa yüz tutmuştur. Yine şiirle cevap verir:
Derin derelerin serin köşesi
Kınldı gönlümün billur şişesi
Duydum ki olmuşsun Mısır paşası
Geçti çağım, artık seni neyleyim.
Kadın, artık kocasının geleceğinden ümidini kesmiş, hayatına küsmüş,
üçüncü cevab-ı şiirinde bedduaya girmiştir:
Ahirette de İstanbul yok ki gidesin
Yalan yanlış defterlerin saçasın
Galata Köprüsü sıratın ola
Başın döne cehenneme düşesin. (*)
Hacı İbrahim Balioğlu
Eğin'in Dörtyolağzı Mahallesi'nde oturan ve çarşı içinde dükkanı bulunan Hacı İbrahim Balioğlu; Amasya'dan, Siverek, Birecik gibi yörelerden katır getirip, kardeşleriyle birlikte köylere, uzak yerlere satardı.
Hacı İbrahim Balioğlu, sair zamanlarda, Sandıkbağlı Aririn kahvesinde i şimdiki kulüp binası) oturur, oyun oynar, vakit geçirirdi. İkinci Dünya Harbi yıllarında, yinen birgün manusa miltan, kolları çemli, ceket omuzunda, ayağında şalvar, başında kasket, adet-i veçhile sandalyenin üzerine çıkıp, dörtlü okşin oyunu oynarlarken, o zaman çokmahdut bulunan ah.""ÜII1ülatörlü radyolardan birisi de o kahvede bulunmaktaymış. Haber saati geldiğinde herkes oyunu bırakıp haberleri dinlemek üzere radyonun başına koşmuş. Sebebiyse, birkaç senedir devam eden Alman harbinin en hareketli zamanı işte radyodan "Almanlar Majino hattını yardı" gibi haberleri herkes can kulağıyla dinlerken, Hacı İbrahim Emi, böyle bir harbin olduğunu duyması, hem de zamanıngeçmesinden sıkılarak, şapkasını biraz yukarılatıp, "Ulan n'olur, deyin baham, kim kiminen harbedi?" diye feveran etmiş. Emünün harbin başlangıcından birkaç sene sonra vaziyete yeni muttali olması, dikkatini çekmesi, hala unutulmamıştır. Halk arasında ve kahvelerde halen "Kim kiminen harbedi?." diye konuşulur. (*)
Ölçekçi Yaşar Efendi
Bilindiği gibi Eğin'in toprak kıtlığı nedeniyle hububat ziraatı yeterli değildir. Bu nedenle, motorlu vasıtalann olmadığı devirlerde, ekmek, aşlık, bulgur ihtiyacını karşılamak üzere, bilhassa güz aylanna doğru, Ümraniye, Kangal, Goşgiri gibi Sivas yöresine bağlı mıntıkalardan 300-500 adetlik eşek ve katır kervanlanyla, buğday yüklü kafileler gelir, bunlardan bir kısmı (köyleri tanıyanlar) dutla, pekmezle takas yapar, parayla satmaya getirenler ise, mallannı belediyenin kantanna getirirlermiş. Kantarcıbaşı, Ölçekçi Yaşar Efendi'ye (Türkmengilin) bırakır, çarşıda-pazarda yapılacak işlerini yapmaya gider, Yaşar Dayı onları geçerli rayiç üzerinden satar, herkesin parasını, çuvalını ve gramına kadar hesabını kendisine verir; satamayanlar ise, mallannı Ölçekçi Yaşar'a teslim eder, bir daha gelişlerinde hesabını alırmış.
Bu konuyu hayatı boyunca unutmamış, çocukluğunda yaşamış olan bugün mevki sahibi, Köy İşleri Bakanlığı'nda çalışan bir Ümraniyeli, Necati Özel, belediye başkanı iken makamına uğradığında, aynen aktarmıştır. Kendisinin çocukken kafileyle birlikte Eğin'e bir yük buğday getirdiğini, fakat bir vesile ile bulunmadığı sırada, çuvalının ve buğdaylannın ortadan yokolduğunu görerek ağlamaya başladığını, durumu gören Yaşar Efendi ve diğerlerinin "Oğlum, senin bir şeyine zarar gelmiş, ağlama ... " dediklerini. Yaşar Efendi'nin o gece kendisini misafir ederek, ertesi sabah malının parasını kuruşuna kadar ve çuvallannı da teslim edip, bir miktar da hediye dut vs. verip gönderdiklerini, kendisinin bunu hiç unutmadığını ve Türkiye'de böyle bir ortamın mevcut olmadığını beyan etmiş.
Sadece buğday getirenler değil, Arapkir, Dutluca ve bilhassa ova köylerinden eşek yükleri sepetlerle gelen üzüm ve sebzeler de aynı uygulamaya tabi tutulurmuş.
Bu arada herkesin bildiği bir konu olmasına rağmen, yine de bahsetmeden geçemiyorum: O devirde dükkan sahipleri camiye, bir komşuya veya eve yemeğe gittiği zaman, dükkan kapısını kilitlemez, hatta çekmezlerdi. Dükkan kapılan da hapishane kapısı gibi ardına kadar açıktı. Şimdikinin 10-15 katı bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hapishaneleri boş olan bir memleketin yukanda bahsettiğimiz konulardaki uygulaması da son derece normaldir. (*)
Örnek Katırcı: Salim Ağa
1882 yılında Kemaliye'nin Bahçe Mahallesi'nde dünyaya gelen Salim Çobanoğlu (Salim Ağa), çalışma çağına gelince aileden gördüğü katırcılık mesleğine intisap etmiş, motorlu vasıtalann çalışmadığı yıllarda ufaktan başladığı mesleğini büyütüp 40 katırla adeta şimdiki Demiryolu veya bir TIR hattının görevini üstlenmiştir. Kemaliye'nin o yıllarda tam bir sanayi ve ticaret merkezi olması hesabı ile dokunan dokuma ve dabağ ürünleri Türkiye'nin dör:t bir yanına dağıtılıp, bir yandan da İstanbul ve diğer memleketlere gidecek yolcular; Kemaliye, Elazığ, Diyarbakır, Nusaybin üzerinden Halep ve Şam'a ya da Kemaliye, Kuruçay, Ümraniye, Suşehri, Alucra, Şebinkarahisar güzergahından Giresun'a ulaşıp, oradan da İstanbul'a gidecek yolcular vapura binerek, İstanbul'a ulaşırlar, dönüşte her iki cihetten yine yolcu ve ticari mal yükleyip aynı güzergahlardan Kemaliye'ye dönerlermiş.
Devrin efsaneleşmiş ismi Salim Ağa, zevk-i sefaya da çok düşkün bir insandır ve her gittiği yerde bir ev kurması ile de meşhurdur. Hatta her
memlekette 30 evlilik yapıp ev kurduğu bilinir. Kemaliye'de normal ilamlı dört hanımı mevcut idi. Bunlardan dört oğlu, üç kızı olmuştu.
Salim Ağa ile 40 yıl kadar meslek icrası sırasında, daha sonra ölünceye kadar arkadaşlıkları bir öz kardeşten daha ileri olan, aynı meslekten bir Efe Süleyman vardı. Ekseri seferlere beraber veya ardarda devam eder, konakladıkları her yerde ve kaderde tasada da beraberdiler. Buna istinaden, bizzat Salim Emü'den dinlediğim, ha1ci dillerden düşmeyen bir hikayelerini anlatmadan geçemeyeceğim. 1. Cihan Harbi sırasında Harput'daki askeriye her ikisinin de bütün hayvanlarına el koymuş mekkere taşırlarken, malum kıtlık zamanı, Elazığ-Mollaköy'de bulunan arkadaşları Ahmet Ağa'nın çiftliğine misafirliğe gitmişler. Ahmet Ağa gitmelerine çok memnun olmakla beraber, kendisinin Han Köyü'nde bir düğüne davetli olduğunu, hep beraber gitmelerinin çok iyi olacağını söyleyip, hep beraber Han Köyü'ne vasılolmuşlar. Düğün evine gittiklerinde muazzam masalar ve şölen olduğunu görmüş, memnun olmuşlar. Ancak, bunları aynı masaya almayıp, ayn bir masa kurmuşlar, aynca Salim Ağa ve Efe Süleyman'a "Merhaba, hoşgeldiniz" dedikleri halde, Ahmet Ağa'ya çok ciddi davran~yorlarmış. Meğer Ahmet Ağa ile o köylüler arasında büyük bir husumet ve kan davası varmış. Ahmet Ağa işi onur meselesi yapıp, bizimkileri de oraya koz olarak, bir nev'i fedai götürmüş, yiyip içilip, saatler biraz ilerleyince c kapıda bir delikanlı belirip, elinde tabanca ile havaya ateş açarak "Ulan Mollaköy beylerinin anasını avradını. ... " diye sataşmaya başlayınca, bizimkilerde şafak atıyor. Zaten fiziki görünümü; şalvarı, kuşağı, başında poşusu ve çakır gözleriyle çok heybetli bir görünümü olan Efe Süleyman, Salim Ağa'nın kulağına eyilip, "Ula Salimik Allah kahretsin, bizi neyidi getirdin, gah ki gaçah" derken, bunu gören Ahmet Ağa, "Salim Ağa, Efe ne diyor?" diye sorar. Salim Ağa her zamanki gibi hiç itidalini bozmadan, "Efe diyor ki ... " der. "Ahmet Ağa isterse, kalkıp şunların alayını geberteyim, ben onların kurşunlarını leblebi gibi yutarım." Ahmet Ağa da kalkıp, "ulan bende öyle adam var ki ... " diye aynısını şiddetle söylüyor. Oradaki ağalar bakıyor ki pabuç çok pahalı, araya giriyorlar, silah atan kişiyi getiriyorlar. Ağa ve Efe'nin elini öptürup, özür diliyorlar. Köy husumeti de böylece bitmiş oluyor. Ancak işi bitiren Salim Ağa'ya hiç bir şey yok. Sabahleyin faytona binerlerken bütün köy halkı yollara dizilip, kurşun yutan kimdir diye merakla izliyorlar, sesi çok güzelolan Efe, bir de Harput Hoyratı söyleyince, "Baba bu adam, kurşunu yutar mı yutarIf diye tasvip ediyorlar.
O devrin efsanesi olarak anılan Salim Ağa 1967 yılında Bahçe Mahallesi'ndeki evinde, mütevazi bir şekilde vefat etmiştir. Ancak, Kemaliye anıldıkça, Salim Ağa'nın bıraktığı izler de ilelebet anılacaktır. (*) (*) Kaynak: Mahmut Efeoğlu