Erzincan ve ilçelerinde Anlatılan Fıkralarımız-1- Kemaliye (Egin) Cıvarı

247 views
Skip to first unread message

ERZiNCAN ' lı

unread,
Oct 8, 2010, 2:23:28 PM10/8/10
to erzincan-kemal...@googlegroups.com, Fırat Yayın Grubu, Kemaliye ( Egin ) Tanitim Grubu, turkiyem-ce...@googlegroups.com

EĞİN   YÖRESİ  FIKRALARINDAN  ÖRNEKLER

 

Kaynak olarak :Kemaliye Kaymakamlığı Sorumluluğunda 1996 yılında derlenen ve basımı yapılmış : Her yönüyle Kemaliye (Eğin) Kitabı Sayfa 463-473 den alınmıştır.

 

Fıkra, kısa ve özlü anlatımı olan nükteli öykülerdir. Derin bir hik­met ve ibreti içine alan ve eskilerde kıssa denilen kısa öykülere de fıkra denir. Kemaliye (Eğin) için söylenmiş çok sayıda fıkralardan bir kaçını aşağıya alıyoruz.

Eğinli ile Şeytan'ın Ortak Oluşu

Eğinli ile şeytan, ziraat yapmak için ortak olmuşlar. Şeytan:

- Bu yıl, öyle bir ziraat yapalım ki, toprağın altı benim, üstü senin olsun demiş.

Eğinli, buğday ekmiş. Toprağın üstü buğdayı almış. Şeytan'a da toprağın altında çöpleri kalmış. Şeytan buna kızmış ve Eğinli'ye:

- Beni aldattın, yeni ziraatde toprağın altı senin, üstü benim olsun de­miş. Mutabık kalmışlar. Eğinli bu kez toprağa patates ekmiş, dönem so­nunda toprak altı patatesi Eğinli olmuş, üstünün otu da Şeytan'a kalmış. Şeytan, buna da çok kızmış, Eğinli ile kavgaya tutuşmuşlar.

Sonunda Eğinli, Şeytan'a uzun bir sırık vermiş, kendisi de kısa bir sopa almış ve dar bir sokağa girmişler. Şeytan, dar sokakta uzun sırığı çevirip, Eğinli'yi dövene kadar, Eğinli, kısa sopası ile şeytanı dövmüş.

Şeytan:

- Yine beni aldattın, sopaları değiştirip kavga edeceğiz ... , deyince, Eğinli, elindeki kısa sopayı şeytana vermiş, uzun sırığı kendisi almış, bu defa ge­niş bir meydanlığa çıkmışlar. Sonunda Eğinli, uzun sırıkla şeytanı yine dö­vü.nce, şeytan ağlamaya başlamış ve:

- Hey Allah'ım! .. Madem ki Eğinli'yi yarattın, bana ne gerek vardı? Beni yarattın, Eğinli'ye ne gerek vardı? diye Allah'a sitemde bulunmuş.

Yine bir inanışa göre, Şeytan, Selanik'te doğmuş, Kayseri'de okumuş, Eğin'de kaybolmuştur.

 

   Kasapla-Kömürcü

Eğinli kasap, ölürken oğluna:

Evlat, ben ölüyorum. Sana da bir emri-hak (ölüm) olursa, gelir beni cen­nette ararsın diye vasiyette bulunmuş. Bir süre sonra oğlu da ölür ve doğ­rudan babasını cennette aramaya gider. Cennetin kapısında bulunan nö­betçi Arnavutlar oğlanı içeri sokmazlar. Ve oğlana, soru sual açarlar.

- Bre baban nereliydi diye sorarlar ve Eğinli olduğunu öğrenince de:

- Ne iş yapardı?

- Babam kasaplık yapardı.

Arnavut kapıcı bu cevaba çok kızar ve hemen ilave eder:

- A bre delikanlı, mori baban Eğinli ola, kasap ola, cennette ola ... Yok öyle bir şey, sen git onu cehennemde ara der, çocuğu geri çevirir.

Eğinli delikanlı, cehenneme gider ve bakar ki, babası katrana batmış.

kazanda kaynıyor.

Babasına seslenir:

- Baba! bu ne haldir?

- Sorma oğlum, ayağımın altında Eğinli kömürcü var, beni durmadar:

çekiyor. Bir türlü çıkamıyorum, ancak başımı kurtarabiliyorum!.. diye ba­ğınr. Kömürcüler de aynı fıkrayı, kasabın kendi ayağının altında olduğunu söyleyerek anlatırlar.

Eğin'den Ne Çıkar?

Askeri garnizonda komutan, askerleri toplamış, sorular soruyordu: -

 Oğlum, sen nerelisin?

- Bursa'lıyım komutanım.

- Bursa'dan ne çıkar?

- Şeftali çıkar komutanım.

- Oğlum sen nerelisin?

- Zonguldak'lıyım komutanım.

- Zonguldak'tan ne çıkar?

- Kömür çıkar komutanım.

- Oğlum sen nerelisin?

- Antalya'lıyım komutanım.

- Antalya' dan ne çıkar?

- Portakal çıkar komutanım.

Ve sıra Eğinli askere gelir: -

Oğlum, sen nerelisin?

 Eğin'liyim komutanım.

- Peki, Eğin'den ne çıkar oğlum?

- Adam çıkar komutanım.

Komutan bu cevaba kızar:

- Ne demek, adam çıkar oğlum?

 Eğinli askerin cevabı şöyle olur:

- Şeftali için toprağı, kömür için madeni olmayan yerde ne çıkar komu­tanım ..

. Okuyup memlekete yararlı adam yetişir! ..

Bu cevap komutanın hoşuna gider ve talimatını verir: -

 Bu Eğjnli'yi alın, karargaha yazıcı yapın! .

 

Ancak Cehennemde Bulamazsın

İstanbul'da ticaretle uğraşan Eğinli'nin dükkanına bir müşteri gelir. Alış verişten sonra, dükkan sahibine nereli olduğunu sorar. Eğinli olduğunu öğrenince de:

- Yahu, nereye gitsem bir Eğinli ile karşılaşıyorum, der. Eğinli dükkan sahibi derhal cevabı yapıştınr:

- Efendim! .. Ancak cehenneme giderseniz, Eğinli'yi bulamazsınız!

Mahdi Ninenin Gelini

Mahdi ninenin gelini devamlı kız doğururmuş. Gelin yine gebe kalmış,. oğlan çocuğu bekleniyormuş. Doğum zamanı gelmiş, yine kız doğmuş. Do­ğumu yöneten ebe duramamış bağırmış:

Ey Mahdi gel, Mahdi gel Allah evin yıktı gel

Biz oğlana bakarken Kızın sesi çıktı gel.

şiiriyle, Mahdi nineye kötü bir müjde vermiş.

Bir Uygarlık Örneği

Hemşehrimiz Eskişehir Valisi Ali Fuat Güven'den bir sohbet anında nak­lettiği, Kemaliye'nin yanm asır önceki tarihlerde (Aslında, çok daha eskile­re dayanır), ekonomik, kültürel ve sosyal hayatın hangi seviyelerde oldu­ğunun güzel bir kanıtı olması nedeniyle aynen yazıyorum.

Ali Fuat Bey, 1992 yılında, Eskişehir'e Vali olarak atandıktan sonra, bir kişi ısrarla, randevu almak için özel kaleme müracaat ediyor ve Kemali­yerde askerlik yaptığını beyan edince, Ali Bey görüşmeyi kabul ediyor. Ali Osman Aydın adındaki şahıs, 1940'lı yıllarda Kemaliye'de askerlik görevini ifa ettiğini ve benliğinden hiç silinmiyen yeşilliği, sulan, güzelliği, şehrin çok temiz pak oluşu, yanında insanlann çok medeni ve temiz giyimleri ol­duğunu ve orada çok şeyler öğrendiğini beyan ediyor. Hatta uzun süren askerlik görevinden dönerken, başka yerlerde çok nadir görülen kundura­cılara yaptırdığı bir çift kundura ve aynca terzilere yaptirdığı takım elbise­yi de beraberinde getiriyor.

Günümüzde ancak gelişmiş bir ilçe için normal sayılabilecek bu özellik­lerin, bundan yaklaşık 56 yıl önce Anadolu'nun ücra bir köşesinde yaşanı­yor olması, Kemaliye'nin ayncalığını kanıtlamaya yetiyor. İftihar ettiğimiz Eğin'imiz, böylesine köklü bir geçmişin temelleri üzerinde duruyor. (*)  Kaynak: Mahmut Efeoğlu

 

Bizde de insan yetişir

Kemaliye'nin Malatya iline bağlı olduğu 1935'li yıllarda, Kemaliye'den İl Ge­nel Meclisi Azası olarak görev yapan Şırzı (Esertepe) Köylü Hacı Ali Bey ve di­ğer kazalardan Pötürge, Kahta, Arapkir, Hekimhan üyeleri ile birlikte İl Genel Meclisi'ndeki bir toplantıda, zamanın Valisi Nevzat Tandoğan, bütün üyelere tek tek memleketinde yetişen ürünler hakkında bilgi açısından sual tevcih eder. Memleketlerinde neler yetiştiğini sorar, oradakilerden kimisi buğday. kayısı, tütün vesaire gibi çeşitli cevaplar verirler. "E Hacı Ali Bey, sizde ne ye­tişir?" diye sorduğunda, "Sayın Valim, bizde de insan yetişir" diye cevaplar. (*)

 

Hanimik Bibinin Duası

Kemaliye-Arapgir şosesi açılırken, yol güzergahı bibinin bahçesine rast­lar. Hanimik bibi, bağını vermek istemez ve amelelerin başındaki mühen­dise şöyle seslenir:

Mühendis geliyor yolda yorula

Attan düşüp bacakları kınla

Ben bağıma bunca emek çekmişim

Dilerim boynuna yılan sanla.

Mühendisten ümidi kesilen bibi, bu sefer de, yollan yaptıran dönemin

Belediye Başkanı İbrahim Bey'e gelir ve şikayetini bildirir:

Devlet bağı aldı, vergi vermeyiz

 İnşaallah ki acımızdan ölmeyiz

 Mevlam baksın fukaranın yüzüne

Duman çöksün ağalann gözüne.

Nüktedan bibinin bu sözleri, yol güzergahının değiştirilmesine ve böylece bağının kurtarılmasına neden olur.

Tarla Mahsul Vermedi . Dönüşünde Yine Kaz

Yeni evlenen Eğin'li delikanlı, az zaman sonra askere alınmış. Ancak sü­rekli gözü arkada düşünüyormuş, acaba çocuk var mı, yok mu? Sormak için büyüklerinden sıkıldığından, mektupla sorup öğrenmeye karar vermiş:

Haydi mektup var gel

Tez haberler al da gel

Bir iken iki olduk

Üç oldu mu sor da gel?

Babası durumu hemen anlamış ve cevabı şu olmuş:

Bir dalda iki kiraz

Böyle mektup yine yaz

Tarla mahsul vermedi

Dönüşünde yine kaz ...

,*) Kaynak: Mahmut lifeoğlu

 

Kahve ile Tütün Konuşuyor

Eğinli yaşlılar, sabahleyin kahvede kahvelerini içerken şu mısraları

okurlarmış:

Kahveyi ruhi siyahım şifa verir bedene Hak, lanet eylesin duhanı icat edene. (*)

Bunu duyan tütün tiryakisi de karşılık olarak şöyle cevap vermiş:

Erken kalkar içerim duhanı, çekerim acısını Tütüne laf atanın, öldürürüm kara bacısını.

Pek İyi Babam, Kökeri de Sana Verdik

Vaktiyle, İstanbul'da sefalete düşen Eğinli'nin biri, memleketteki arazile­rini satmak için ihaleye çıkarmış. Cumikbaşı, Tapubaşı, Baltataşı, Angin ve İskele hudutlarında bir çiftlik diye satış yapmış.

Diğer bir Eğinli, işin bir yalan olduğunu bildiği için:

- Yahu, peki ama, bu paraya bu kadar yer verilir mi? Neyse ki, kökeri satışa katmamışsın! .. deYince, alıcı bunda bir iş var, esas iYi yeri bana ver­memiş diye almaktan vazgeçerken; Eğinliler:

- Pek iYi babam, kökeri de sana verdik diye alıcıyı ikna etmişler. (**)

Gelin-Kız Tartışması

Suya gider ak elinde tası var, Ben de bilmem şu gelinin nesi var, Bir kızınan, bir gelinin besti var, İkisi de bir oğlanın üstüne.

Yaylanın yolunda koçu katarlar, Kızınan gelini bir mi tutarlar,

Kız oğul balıdır yağa katarlar, Var git gelin var git almam ben seni.

Gelin der ki benim altın başım var, altın baş altında hilal kaşım var, Kız senin bir gecelik işin var, Ertesi gün kervan geçer yololur.

Kız da der ki ay gedikten aşmaz mı, Doğup doğup yarı yerde kalmaz mı? Benim bir gecemi senden sormazlar, Adımın kızlığı ömre yetmez mi?

Gelin der ki yanağırndan kan akar, Hilal kaşlarım cihanı yakar,

Kız sen daha çocuksun sana kim bakar, Yiğit yaslanacak kollar var bende.

Kız da der ki, yüce dağda danm var, Küçüceğim büyümeye çağım var, Alem bilir el değmedik bağım var, Var git gelin var git alma yarımı.

(*) Duhan: Tütün

(**) Köker: Balık avlanmaya yarar bir gereç.

 

Kız da der ki, bir kulem var yapılı, Alem bilir yedi demir kapılı, Akgöbek altında saray yapılı, Var git gelin var git alma yarimi.

Oğlan der ki, kız ile gelin sevilin, Kolu kola takın da karşıma gelin, Her ikinizi de Allah bana verdi, İkinizde de yerim var benim. (*)

Gelin-Kaynana Tartışması

Gelin:

Kaynanayı netmeli, Merdivenden itmeli, Paldur, küldür giderken, Arkasından gülmeli.

Kaynana:

Konsol üstünde pekmez, Kimse nazını çekmez, Oğlumun aldığı maaş, Senin süsüne yetmez.

Gelin:

Telgrafın direği, Kaynananın yüreği, Şeytan bana diyor ki, Kır başında küreği.

Kaynana:

Patlıcanı kuruttum, Dama çıktım duruktum Eşşek beyni yedirdin, Bildiğimi unuttum.

Gelin:

Karşıda vardır gedik, Olmuşsun deli hödük, Oğlun şeker getirdi, Sensiz oturduk yedik.

Kaynana:

Patlıcanın tohumu, Gelin yemiş .... mu Yakında oh çekerim, Bir enüğün oldu mu?

Gelin:

Kazanı düz koy kaynana, Suyunu süz koy kaynana Oğlun beni seviyor, çat1a patla kaynana.

Kaynana:

Biz gelin getirdik ki, iş ede, Üç minderi beş ede, Biz gelin getirdik ki, Bizimle döğüş mü ede.

 

Gelin:

Kaynananın iyisi, Derin ola kuyusu, Yorganının altında, Soksun yılan yavrusu.

Kaynana:

Kaynanalar hacıdır, Hem bu evin tacıdır, Kaynanayı anlayın, Oğluna duacıdır.

Gelin:

Etme kaynana zulüm, Şimdi gelecek oğlun, Bükülmüş artık belin, Biraz günahtan korun.

Kaynana:

Oğlumu öğütledin, Sandığım didikledin, Sabahberi çağırdım, Hotik bile demedin.

Gelin:

Kaynananın metini, Yılan yiye etini, Üstüne dokuz mertek, Ben verem parasını.

Kaynana:

Kaynanalar hacıdır, Gelin dili acıdır,

İyi tut kaynanayı, Sana bir yardımcıdır.

Gelin: Görümcenin dili var, Öldürseler yeri var, Her gün her gün gelmesin, Kocasının evi var.

Rafa fincan koydum, İçine mercan koydum, Kaynanamın adını, boçcikli sıçan koydum ...

Gaziantepii, Eğinli'yi şöyle anlatır:

Eğinli ile yılanı bir çuvala koyup, çuvalın ağzını bağlamışlar. Biraz sonra çuvalın içinden acı acı yılanın sesi duyulmaya başlamış:

- Aman, yetişin şu Eğinli beni boğuyor!

 

Dut Çataldı

Ergü köyünden saf bir vatandaş, bahçesinden dutu alıp kaçan kargayı.

Ergü'den, bir hayli uzak olan Dutbeli denilen yere kadar kovalamış. Yolda rastladığı bir kişi:

- Neden kargayı kovalıyorsun diye sorunca, dutu aldı kaçıyor cevabını almış. Adam şaşırmış ve sormuş:

- Yahu, bir dut tanesi için karga buralara kadar kovalanır mı? Deyince.

Ergülü dayanamamış ve cevabı yapıştırmış: - Dut, çataldı da ondan kovalıyorum! ..

Semeri Ters Çevir, Eğin'i Görürsün

Eğin, coğrafi konumu itibariyle etrafı dağlık bir vadide bulunduğundan. adeta merkep veya katır semerini andınr.

Bu oluşumu ile Eğin'i bilen yüzbaşıdan, bir Eğinli asker memleketine

gitmek için izin ister. Yüzbaşı, askere:

- Memleketin neresi? diye sorunca, asker:

- Eğinli'yim komutanım, yanıtını verir.

Yüzbaşı hemen karannı askere bildirir:

- Oraya kadar gitmeye gerek yok oğlum!.. Merkebin semerini indir, ters çevir, içine bak, Eğin'i görürsün!..

Özlem ve Beddua

Kemaliye'den iş arama amacıyla birçok kişi gurbete çıkarmış. Yine va­tandaşın biri, evliligini müteakip, İstanbul'a gelmiş, gel zaman-git zaman; lA seneyi mütecaviz bir vakit geçtikten sonra, okur-yazar olmayan hanı­mı, ona bir şiir yazdınp göndermiş:

Yüce dağ başında koyun kurt olur

Yarim hasretin bana dert olur

Bu yazı da güze döndürende gelmez isen

 Mezarlık toprağın bana yurt olur.

 

Kocası, birkaç sene sonra cevaben; çok para kazandığını, Mısır'a paşa olduğunu, yakında gelip göreceğini, kavuşacağını bildirir. Fakat, kadın ar­tık ihtiyarlığa yüz tutmuştur. Yine şiirle cevap verir:

Derin derelerin serin köşesi

Kınldı gönlümün billur şişesi

Duydum ki olmuşsun Mısır paşası

Geçti çağım, artık seni neyleyim.

 

Kadın, artık kocasının geleceğinden ümidini kesmiş, hayatına küsmüş,

üçüncü cevab-ı şiirinde bedduaya girmiştir:

Ahirette de İstanbul yok ki gidesin

Yalan yanlış defterlerin saçasın

Galata Köprüsü sıratın ola

Başın döne cehenneme düşesin. (*)

Hacı İbrahim Balioğlu

Eğin'in Dörtyolağzı Mahallesi'nde oturan ve çarşı içinde dükkanı bulu­nan Hacı İbrahim Balioğlu; Amasya'dan, Siverek, Birecik gibi yörelerden katır getirip, kardeşleriyle birlikte köylere, uzak yerlere satardı.

Hacı İbrahim Balioğlu, sair zamanlarda, Sandıkbağlı Aririn kahvesinde i şimdiki kulüp binası) oturur, oyun oynar, vakit geçirirdi. İkinci Dünya Harbi yıllarında, yinen birgün manusa miltan, kolları çemli, ceket omu­zunda, ayağında şalvar, başında kasket, adet-i veçhile sandalyenin üzerine çıkıp, dörtlü okşin oyunu oynarlarken, o zaman çokmahdut bulunan ah.""ÜII1ülatörlü radyolardan birisi de o kahvede bulunmaktaymış. Haber sa­ati geldiğinde herkes oyunu bırakıp haberleri dinlemek üzere radyonun başına koşmuş. Sebebiyse, birkaç senedir devam eden Alman harbinin en hareketli zamanı işte radyodan "Almanlar Majino hattını yardı" gibi haber­leri herkes can kulağıyla dinlerken, Hacı İbrahim Emi, böyle bir harbin ol­duğunu duyması, hem de zamanıngeçmesinden sıkılarak, şapkasını biraz yukarılatıp, "Ulan n'olur, deyin baham, kim kiminen harbedi?" diye feve­ran etmiş. Emünün harbin başlangıcından birkaç sene sonra vaziyete yeni muttali olması, dikkatini çekmesi, hala unutulmamıştır. Halk arasında ve kahvelerde halen "Kim kiminen harbedi?." diye konuşulur. (*)

Ölçekçi Yaşar Efendi

Bilindiği gibi Eğin'in toprak kıtlığı nedeniyle hububat ziraatı yeterli değil­dir. Bu nedenle, motorlu vasıtalann olmadığı devirlerde, ekmek, aşlık, bul­gur ihtiyacını karşılamak üzere, bilhassa güz aylanna doğru, Ümraniye, Kangal, Goşgiri gibi Sivas yöresine bağlı mıntıkalardan 300-500 adetlik eşek ve katır kervanlanyla, buğday yüklü kafileler gelir, bunlardan bir kıs­mı (köyleri tanıyanlar) dutla, pekmezle takas yapar, parayla satmaya geti­renler ise, mallannı belediyenin kantanna getirirlermiş. Kantarcıbaşı, Öl­çekçi Yaşar Efendi'ye (Türkmengilin) bırakır, çarşıda-pazarda yapılacak iş­lerini yapmaya gider, Yaşar Dayı onları geçerli rayiç üzerinden satar, her­kesin parasını, çuvalını ve gramına kadar hesabını kendisine verir; satamayanlar ise, mallannı Ölçekçi Yaşar'a teslim eder, bir daha gelişlerinde hesabını alırmış.

Bu konuyu hayatı boyunca unutmamış, çocukluğunda yaşamış olan bu­gün mevki sahibi, Köy İşleri Bakanlığı'nda çalışan bir Ümraniyeli, Necati Özel, belediye başkanı iken makamına uğradığında, aynen aktarmıştır. Kendisinin çocukken kafileyle birlikte Eğin'e bir yük buğday getirdiğini, fa­kat bir vesile ile bulunmadığı sırada, çuvalının ve buğdaylannın ortadan yokolduğunu görerek ağlamaya başladığını, durumu gören Yaşar Efendi ve diğerlerinin "Oğlum, senin bir şeyine zarar gelmiş, ağlama ... " dediklerini. Yaşar Efendi'nin o gece kendisini misafir ederek, ertesi sabah malının pa­rasını kuruşuna kadar ve çuvallannı da teslim edip, bir miktar da hediye dut vs. verip gönderdiklerini, kendisinin bunu hiç unutmadığını ve Türki­ye'de böyle bir ortamın mevcut olmadığını beyan etmiş.

Sadece buğday getirenler değil, Arapkir, Dutluca ve bilhassa ova köyle­rinden eşek yükleri sepetlerle gelen üzüm ve sebzeler de aynı uygulamaya tabi tutulurmuş.

Bu arada herkesin bildiği bir konu olmasına rağmen, yine de bahsetme­den geçemiyorum: O devirde dükkan sahipleri camiye, bir komşuya veya eve yemeğe gittiği zaman, dükkan kapısını kilitlemez, hatta çekmezlerdi. Dükkan kapılan da hapishane kapısı gibi ardına kadar açıktı. Şimdikinin 10-15 katı bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hapishaneleri boş olan bir memleketin yukanda bahsettiğimiz konulardaki uygulaması da son derece normaldir. (*)

Örnek Katırcı: Salim Ağa

1882 yılında Kemaliye'nin Bahçe Mahallesi'nde dünyaya gelen Salim Ço­banoğlu (Salim Ağa), çalışma çağına gelince aileden gördüğü katırcılık mesleğine intisap etmiş, motorlu vasıtalann çalışmadığı yıllarda ufaktan başladığı mesleğini büyütüp 40 katırla adeta şimdiki Demiryolu veya bir TIR hattının görevini üstlenmiştir. Kemaliye'nin o yıllarda tam bir sanayi ve ticaret merkezi olması hesabı ile dokunan dokuma ve dabağ ürünleri Türkiye'nin dör:t bir yanına dağıtılıp, bir yandan da İstanbul ve diğer mem­leketlere gidecek yolcular; Kemaliye, Elazığ, Diyarbakır, Nusaybin üzerin­den Halep ve Şam'a ya da Kemaliye, Kuruçay, Ümraniye, Suşehri, Alucra, Şebinkarahisar güzergahından Giresun'a ulaşıp, oradan da İstanbul'a gi­decek yolcular vapura binerek, İstanbul'a ulaşırlar, dönüşte her iki cihet­ten yine yolcu ve ticari mal yükleyip aynı güzergahlardan Kemaliye'ye dö­nerlermiş.

Devrin efsaneleşmiş ismi Salim Ağa, zevk-i sefaya da çok düşkün bir in­sandır ve her gittiği yerde bir ev kurması ile de meşhurdur. Hatta her

memlekette 30 evlilik yapıp ev kurduğu bilinir. Kemaliye'de normal ilamlı dört hanımı mevcut idi. Bunlardan dört oğlu, üç kızı olmuştu.

Salim Ağa ile 40 yıl kadar meslek icrası sırasında, daha sonra ölünceye kadar arkadaşlıkları bir öz kardeşten daha ileri olan, aynı meslekten bir Efe Süleyman vardı. Ekseri seferlere beraber veya ardarda devam eder, ko­nakladıkları her yerde ve kaderde tasada da beraberdiler. Buna istinaden, bizzat Salim Emü'den dinlediğim, ha1ci dillerden düşmeyen bir hikayelerini anlatmadan geçemeyeceğim. 1. Cihan Harbi sırasında Harput'daki askeri­ye her ikisinin de bütün hayvanlarına el koymuş mekkere taşırlarken, ma­lum kıtlık zamanı, Elazığ-Mollaköy'de bulunan arkadaşları Ahmet Ağa'nın çiftliğine misafirliğe gitmişler. Ahmet Ağa gitmelerine çok memnun olmak­la beraber, kendisinin Han Köyü'nde bir düğüne davetli olduğunu, hep be­raber gitmelerinin çok iyi olacağını söyleyip, hep beraber Han Köyü'ne va­sılolmuşlar. Düğün evine gittiklerinde muazzam masalar ve şölen olduğu­nu görmüş, memnun olmuşlar. Ancak, bunları aynı masaya almayıp, ayn bir masa kurmuşlar, aynca Salim Ağa ve Efe Süleyman'a "Merhaba, hoş­geldiniz" dedikleri halde, Ahmet Ağa'ya çok ciddi davran~yorlarmış. Meğer Ahmet Ağa ile o köylüler arasında büyük bir husumet ve kan davası var­mış. Ahmet Ağa işi onur meselesi yapıp, bizimkileri de oraya koz olarak, bir nev'i fedai götürmüş, yiyip içilip, saatler biraz ilerleyince c kapıda bir de­likanlı belirip, elinde tabanca ile havaya ateş açarak "Ulan Mollaköy beyle­rinin anasını avradını. ... " diye sataşmaya başlayınca, bizimkilerde şafak atıyor. Zaten fiziki görünümü; şalvarı, kuşağı, başında poşusu ve çakır gözleriyle çok heybetli bir görünümü olan Efe Süleyman, Salim Ağa'nın kulağına eyilip, "Ula Salimik Allah kahretsin, bizi neyidi getirdin, gah ki gaçah" derken, bunu gören Ahmet Ağa, "Salim Ağa, Efe ne diyor?" diye so­rar. Salim Ağa her zamanki gibi hiç itidalini bozmadan, "Efe diyor ki ... " der. "Ahmet Ağa isterse, kalkıp şunların alayını geberteyim, ben onların kurşunlarını leblebi gibi yutarım." Ahmet Ağa da kalkıp, "ulan bende öyle adam var ki ... " diye aynısını şiddetle söylüyor. Oradaki ağalar bakıyor ki pabuç çok pahalı, araya giriyorlar, silah atan kişiyi getiriyorlar. Ağa ve Efe'nin elini öptürup, özür diliyorlar. Köy husumeti de böylece bitmiş olu­yor. Ancak işi bitiren Salim Ağa'ya hiç bir şey yok. Sabahleyin faytona bi­nerlerken bütün köy halkı yollara dizilip, kurşun yutan kimdir diye me­rakla izliyorlar, sesi çok güzelolan Efe, bir de Harput Hoyratı söyleyince, "Baba bu adam, kurşunu yutar mı yutarIf diye tasvip ediyorlar.

O devrin efsanesi olarak anılan Salim Ağa 1967 yılında Bahçe Mahalle­si'ndeki evinde, mütevazi bir şekilde vefat etmiştir. Ancak, Kemaliye anıl­dıkça, Salim Ağa'nın bıraktığı izler de ilelebet anılacaktır. (*)  (*) Kaynak: Mahmut Efeoğlu  


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages