Fwd: Sayın Rıza Zelyut'tan "Dersim" gerçeği

236 views
Skip to first unread message

Fethi Murat Doğan

unread,
Nov 17, 2014, 7:52:04 AM11/17/14
to


 Rıza ZELYUT

Seyit Rıza Alevilik için çarpışmadı

 

DTP’lilerin Alevi kahramanı gibi göstermeye çalıştığı Seyit Rıza; ona akıl hocalığı da yapan Baytar Nuri’nin anlatımına göre; babası Seyit İbrahim ve Colikzade Mehmet Ali tarafından Kürtçü olarak yetiştirilmişti. (Kürdistan Tarihinde Dersim, sayfa 291)

Bu yüzdendir ki Seyit Rıza; Anadolu’dan bölgeye gelen 2 büyük Alevi temsilcisine yüz vermemiş; onların öğütlerinin tersine hareket etmiştir.

Bunlardan ilki; Hacı Bektaş Veli Dergahı postnişini ve Anadolu Aleviliğinin dönemdeki en büyük temsilcisi Cemalettin Çelebi’dir. Bilindiği gibi Cemalettin Çelebi; Kurtuluş Savaşı başlarken Atatürk’ü Hacıbektaş’taki evinde misafir eden kişidir.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca; Osmanlı Devleti; Cemalettin Çelebi’den bir Alevi alayı kurmasını ister. Bölgesinden kuvvet toplayan Cemalettin Çelebi; Dersim aşiretlerinden de yardım ister. Lakin Seyit Rıza ve diğer Dersimli aşiret reisleri şeklen saygılı davransalar da Cemalettin Çelebi’nin isteklerini de öğütlerini de dikkate almazlar. Baytar Nuri’nin yazdığına göre; Cemalettin Efendi; Dersim’den başarısız biçimde Hacıbektaş’a dönmüştür. (Sayfa 101)

Çok ilginçtir ki Cemalettin Çelebi; gördüğü bir rüyayı anlatarak Kürtçülük yapan bölge aşiretlerinin başına bir felaketin geleceği ikazını da yapmıştır.

 

ALEVİ OKULUNU ENGELLEDİLER

1921′den 1937′ye kadar; Cumhuriyet hükümeti; Dersim aşiretlerini silaha baş vurmadan ıslah etmek için elinden gelen her çabayı ortaya koydu. Bölgenin Alevi olması sebebiyle; halkı kazanmak için Alevilik üzerinden de girişim yapıldı. Atatürk; 1926′da, Diyarbakır Valisi olan Ali Cemal’i elçi olarak Dersim’e yolladı. Bektaşi olan Ali Cemal, Dersim’e gidip seyitleri ve dedeleri topladı; onlarla içki masasında sohbetler etti. Dedikleri ilginçti: ‘Ben de Aleviyim. Dersimlileri severim. Ermenilerden kalma boş evler ve arazileri de size vereceğiz. Dersim’de okullar açacağız. Bu okullarda Alevi geleneğine uygun eğitim yaptıracağız. İsyancılar için af çıkartacağız. Yeter ki siz silahı bırakın.’

1926′da Atatürk tarafından gündeme getirilen Alevi açılımına da Seyit Rıza ve çevresi karşı çıktılar. Arabulucu Vali Ali Cemal; bu derebeylerini ikna etmek için onlarla Munzur suyu kıyısında yeminleşti ve sonra özetle dedi ki: ‘Ağalarım; Gazi Paşa’nın selamı var. Beni sizlere o gönderdi. İçtiğim su ile yemin ederim ki o da Alevi’dir; dünyadaki bütün Alevileri de o ihya edecektir. Ben de Aleviyim ve size söz veriyorum. Yollarınız yapılacak, okullarınız açılacak; toprağı olmayanlara Erzincan’da ve Elaziz’de toprak verilecek. Ancak Koçan aşiretinin ıslah edilmesi gerekiyor. Böylece hükümet Dersim’den emin olacak ve Dersimlilerin her türlü istekleri kabul edilecektir.’ (s. 199)

Ali Cemal; söylediklerinin doğruluğunu göstermek için yemin billah ederek Seyit Rıza’yı bölgenin komutanı İzzettin Paşa ile buluşmaya Hozat’a götürdü. İzzettin Paşa dedi ki: ‘Buraya vali olarak Ali Cemal atanacak. Dersimlilerin bütün isteklerini yerine getireceğiz. Mustafa Kemal; bütün aşiretleri selamlamak için beni görevlendirdi.’

Sonrasında 2000 Dersimli yoksul aileye Elazığ ovasında arazi verildi. Elazığ Garnizonu’nda balo düzenlendi. Baloda Dersimliler, ‘Şah, Şah!’ haykırışları ile semah döndüler ki cumhuriyetçi Diyap Ağa da bunların içindeydi. Dersim’den toplanan hükümet yanlısı aşiret reislerine Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Maraş illerinde de semahların edildiği balolar verildi (sayfa: 194). Bu heyetin isteğine uygun olarak Kemal Atatürk bir af çıkarttı ve sürgünler yerlerine döndüler.

1927′de Ağrı bölgesinde bir Kürtçü ayaklanma daha oldu. Bunlar için 1928 yılında yeni bir af daha çıkartıldı. Cumhuriyet hükümetinin bu barışçı politikasına Koçan aşiret reisi Seyithan Ağa ile dinsel liderliği önde olan Seyit Rıza karşı çıkıyordu. İşte, Dersim’de felakete yol açan iki temel odak Koçanlar ile Seyit Rıza’dır.

 

2. DÜNYA SAVAŞI ÇIKARKEN

1936′da Hitler’in Avrupa’yı yutmaya hazırlandığı anlaşılmıştı. Zaten, kısa bir süre sonra Avusturya’yı istila edecektir. Türkiye; Hatay sorunu yüzünden Fransa ile savaşın eşiğindedir. İşte böyle bir ortamda, Seyit Rıza; General Alpdoğan’dan; ‘Dersim’in özel ve milli haklarının temin edilmesi için özel bir yönetim kurulmasını’ istiyordu. Devlet içinde devlet demek olan bu isteklerin kabul edilmeyeceği kesindi. General Alpdoğan; Seyit Rıza’dan silahlarını teslim etmesini istedi. Seyit Rıza karakollara saldırarark cevabını vermiş oldu. Sonrasında askeri harekat başlatıldı. Bu harekat, 1937 yılında Seyit Rıza’nın yakalanıp asılmasıyla sonuçlandırıldı. Bu çatışmalarda Seyit Rıza’ya yol gösteren Alişer de öldürüldü. Veteriner Nuri ise yurt dışına kaçtı. Celal Bayar’ın başbakan olmasından sonra 1938 yılında Dersim’e karşı ikinci bir operasyon daha başlatıldı. İşte meşhur katliam asıl bu dönemde ortaya çıktı.

Katliamı bugün elbette ki şiddetle kınıyoruz. Lakin; 16 yıl süren feodal ayaklanmanın Alevilikle hiçbir ilgisi yoktur. Daha önce belgesini yayımladığımız üzere; 1937′de dönemin komünist önderleri (Komüntern); bu ayaklanmayı gerici bir ayaklanma olarak tespit etmiş ve karşısına çıkmıştır.

Günümüzün Kürtçüleri ve Fethullahçı kanat, bu olayın sorumluluğunu cumhuriyete; CHP’ye ve Atatürk’e yıkmak peşindedirler. Bu amaçla Tuncelinin aydınlık ve güzel insanlarını da kullanıyorlar. Ey Tuncelili kardeşlerim: Dersim’in o perişan ve yoksul halkını, 1937′lerde Kürtçülük hayali ile kırdıran o gerici ve soyguncu derebeylerini sorgulamak zamanı gelmiştir. Biliniz ki; gerçek dostlarınız cumhuriyetçi güçlerdir…

(Bütün okurlarımın Kurban Bayramı’nı yürekten kutluyorum.)

 

Rıza ZELYUT - 27 Kasım 2009 - İlk Kurşun

Kaynak  : http://www.ilk-kursun.com/

 

 

Rıza ZELYUT

İşte size Seyit Rıza

Bugün, Tunceli halkını kışkırtmak isteyenler; 1937/38 Dersim olaylarını ve bu ayaklanmada başroldeki aşiret reisi Seyit Rıza’yı kullanıyorlar. Dünkü yazımda ortaya koyduğum gibi; Seyit Rıza’yı ve 7-8 kadar Alevi aşiret reisini kandırarak Kürdistan için ayaklandıranlar; Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleridir. Bunlardan birisi Baytar Nuri, diğeri; Koçkırı isyanının elebaşılarından Alişan’ın torunu Alişer’dir.

Tunceli bölgesindeki aşiretler; silahlı birlikler oluşturmuşlar; Osmanlı Devleti zamanında da çevredeki karakollara ve garnizonlara saldırmışlardır. Böylece yağma ve çapul eylemlerini yaymışlardır. Seyit Rıza da bu çete reislerindendir. Bu eylemleri yüzünden daha Osmanlı Devleti zamanında idama mahkum edilmiştir. İşte size o belge: ‘(28/Z /1330 (Hicr”) (08.12.1912) Pazartesi: Dersim’in Yukarı Abbasi (Abbas Uşağı) Aşireti Reisi olub gıyaben idam cezasına mahkum olan Seyid Rıza’nın hukuk-ı şahsiye davası baki olmak üzere afvı. (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dosya No : 156, Gömlek No : 1330/Z-04, Fon kodu : İ,.MMS)’

Okuma yazma bile bilmeyen Seyit Rıza; bölgedeki Aleviler tarafından ocak başı da kabul ediliyordu. Ocak kavramının Türklere has olduğu bir gerçek olmasına karşın, Seyit Rıza kendisini Kürt sanıyordu. Bu yüzdendir ki Seyit Rıza, 1921 başlarında başlatılan Batı Dersim aşiretlerinin de yer aldığı Koçkırı İsyanını destekledi. Bu olay Ankara hükümeti tarafından affedildi. Sonraki dönemi Veteriner Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim fiilen bağımsızdı, idare başkanlığını Seyit Rıza ele almıştı ve Kürdistan adına faaliyetlerine devam ediyordu. (Kürdistan Tarihinde Dersim, s. 132)’

Seyit Rıza Tunceli merkezi silahlı adamlarıyla işgal ediyor; devlet, araya nasihat heyeti koyuyor; 1924 yılında Hozat’ı basıyor; TBMM’ye nota veriyordu. Bununla da yetinmiyor; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na arka çıkarak cumhuriyet düşmanlarını koruyor. Terikkiperverci Hasan Hayri kaçarak onun korumasına giriyor. (Aynı eser, s. 169) ‘Ağdat denilen Seyit Rıza mıntıkasında Kürdistan bayrağı dalgalanıyordu. (sayfa 163)’

 

KÜRT AYAKLANMALARINDA

Türkiye; İngiltere ile Musul sorununu görüşürken, 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Seyit Rıza ve diğer Kürtçü Dersimliler; bu eyleme katılmadılar. Çünkü; mezhep tartışması yaşanmış ve Şafii Kürtçülerin tutumu; Dersimlileri kızdırmıştı. Lakin; bunlar Türk ordusunun Dersim’e girmesine karşı çıkmışlardı. Buna karşın Doğu Dersim aşiretlerinden Hıran, Lolan, İzolan, Şuran aşiretleri ise Şeyh Sait kuvvetlerine karşı Türk ordusunun yanında savaştılar.

Cumhuriyet hükümeti, 1926 sonunda yeni bir af kanunu çıkartarak, devlete karşı isyan etmiş olanları affetti ve Anadolu’nun ortalarına sürülmüş aşiret önderlerinin kendi yurtlarına dönmelerine izin verdi. Atatürk; Dersim’e 1926 yılında arabulucu olarak Vali Ali Cemal’i (Murat Bardakçı’nı dedesi) gönderdi. Bektaşi olan Ali Cemal; Seyit Rıza’ya onca sözler vermesine karşın etki yapamadı. 1927 yılında Koçan Aşireti ile Elazığ’daki Türk askeri gücü arasında çarpışmalar oldu. 1928 ve 1929′da gelen istihbarat bilgileri; Seyit Rıza ile Kürtçü Hoybun Cemiyeti’nin, İngilizlerin, Sultan Abdülhamid’in oğlunun; Dersim’e bağımsızlık sağlamak için savaşan Alişer’in ilişkili olduğunu gösteriyordu. Buna karşın, cumhuriyet hükümeti zor kullanmıyordu. Yeni Vali İbrahim Tali; 1929′da; Seyit Rıza’yı saldırılardan vazgeçirmek için ona 2 bin lira para ve bir sandık dolusu da hediye bile yolluyor; lakin o, rakip aşiretlerin köylerini basıyor; adamları da karakollara saldırıyordu. Bunlar; Doğu’ya doğru yapılan tren hatlarının da Kürtleri imha için yapıldığını yayıyorlardı (Aynı kitap, s. 223). Sivaslı Murat Paşa’yı öldüren çeteler de ona sığınıyorlar; devlet bu adamları teslim etmesini istiyor ama Seyit Rıza reddediyordu (sayfa 207)

İş bu kadarla da kalmıyor. Ağrı çevresinde yeni bir Kürt isyanı başlayınca Seyit Rıza ve Keçelan aşireti, isyancıları desteklemek amacıyla 1930′da Erzincan ve Erzurum taraflarındaki Türk garnizonlarına saldırılar düzenliyorlar. (Sayfa 256). Bütün bu saldırganlıklara karşın; cumhuriyet yönetimi; Dersimlileri barış yolundan ikna etmek için 1931 yılında üçüncü kez af çıkartmış ve devlete ve şahıslara karşı bu aşiret reislerinin işlediği suçları affetmişti. Lakin; bunca barışçı önlemler bir işe yaramamıştı.

1936 sonlarına doğru Fransa ile Türkiye Hatay sorunu yüzünden savaşın eşiğine gelince; Dersim’deki Kürtçü aşiretler, Seyit Rıza’nın önderliğinde yeniden saldırgan hale geldiler. Hükümetin buraya genel vali olarak gönderdiği General Abdullah Alpdoğan; barış yoluyla Dersim’i ülkenin bir parçası haline getirmek istedi ama Seyit Rıza buna silahla cevap verdi. Böylece 2 yıl sürecek son çatışmalar başlamış oldu.

 

Rıza ZELYUT - 26 Kasım 2009 - İlk Kurşun

Kaynak : http://www.ilk-kursun.com/

 

 

Rıza ZELYUT

 

Dersim ayaklanmasını Kürtçüler çıkarttı

1937/38′de yaşanan Dersim isyanı, bu bölgedeki en son ayaklanmadır. Ve ayaklanmanın Alevilerin haklarıyla ya da talepleriyle en küçük ilgisi yoktur. Yarınki yazımızda ortaya koyacağımız gibi; bu bölgedeki derebeyleri, seyit olsun, aşiret reisi olsun; Aleviler uğruna tek kurşun atmamışlardır. Ve bu derebeyleri; kendilerine Alevi kesimi temsil ederek gelen iki önemli Alevi büyüğünü de reddetmişlerdir. Bu yüzden DTP’lilerin, Dersim olaylarını Alevi hareketi gibi gösterme gayreti, 1919′dan beri sürdürülen Kürdistan yaratma projesinin bir parçasıdır. Bunu tarihi olayları tek tek inceleyerek görebiliriz:

 

TUNCELİ’DE KÜRT YOKTU

Tunceli bölgesini gezenler göreceklerdir ki; burası yerleşime uygun olmayan; ulaşılması çok zor bir coğrafyadır. Daha çok devlet baskısından kaçan grupların saklandıkları bir coğrafya özelliğini gösterir Tunceli. Sivas’ın doğusuna kadan uzanan bir bölgeyi kapsayan Tunceli’nin en eski halkı Zaza’lardır. Bunların dili ve kültürü ile Kürtlerin dili ve kültürü arasında hiçbir bağ yoktur. Bu bölgeye Türkler; MÖ 5. yüzyılda Kafkasya’nın kuzeyinden inmişlerdir. Sakaların (Sarı Türkler) kalıntıları bölgede beyaz tenli, yeşil gözlü insanlar olarak karşımıza çıkıyor. MS 395′den başlayarak Hun Türklerinin Ağaçeri (Tahtacı) kolu da Kafkasları aşarak Bizans’la işbirliği halinde bu bölgeye ve Toroslara yerleştiler. (Buna ilişkin ayrıntıları Anadolu Aleviliğinin Kültürdel Kökeni TÜRK ALEVİLİĞİ isimli kitabımızda gösterdik). Daha sonra Oğuzlar 950′lerden itibaren bölgeye geldiler. Buralar daha sonra Türkmenlerin elinde kaldı. İran’da Alevi (Kızılbaş) Türkmen devleti devleti kuran Şah İsmail, Tunceli’nin çevresine de hakim oldu. 1514′te çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlılar Tebriz’e kadar girdiler. Bu süreçte Kürtler;: Osmanlılara yardım ettiler. Fakat Kemah; Alevilerin elinde idi. Burasını 1515 mayısında zorlu bir kuşatma ile Yavuz Selim ele geçirdi. Bölgedeki Alevilerin son kalesi düşünce buradaki Alevi Türkmenler de Tunceli bölgesine kaçtılar. Böylece; Tunceli’deki Türkmen nüfus yoğunluk kazandı. Bu dönemde Tunceli ve çevresinde Kürtler yoktu. Onlar daha çok İran sınırında bulunuyorlardı. Osmanlılar ile birleşen Kürtler; Kızılbaş Türkmenlere kılıç sallamaya başlayınca; devletin desteği ile Batı’ya doğru yayılma fırsatı elde ettiler. Tarih açıkça gösteriyor ki; Kürt derebeyleri; Doğu Anadolu’daki Alevi Türkmenleri yok etmede Osmanlı Devleti ile işbirliği yaptılar. Bunun kanıtlarını, 19 Kasım tarihli yazımda tarih ve kaynak göstererek ortaya koydum. Farklı bir etnik kökenden gelip bugün Kürtçülük yapan Ahmet Türk; dedesinin daha 20. yüzyılın başlarında Hamidiye Alayı bayraktarı olarak bölgedeki Alevilere ne yaptığını bilmiyor değil. Kürt derebeylerinin ve Osmanlı yobazlarının Alevilere yaptıkları zulmü, Kemalist cumhuriyete yıkmaya çalışanlara ancak cahiller ve ahmaklar inanır.

 

SİVAS- KOÇKIRI İLE BAŞLADILAR

Dersim bölgesi Osmanlılar döneminde yağma hareketleri ile öne çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı başlatılırken bu bölgede Koçkırı isyanı patlak verdi. Sivas’ın doğusundaki ve Dersim’in batısındaki Alevi aşiretlerin yer aldığı bu ayaklanmadaki amaç; bağımsız bir Kürt devleti kurmak idi. Bu gerçeği öğrenmek isteyenler, mutlaka; Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri’nin yazdığı Kürdistan Tarihinde Dersim isimli kitabı okumalıdırlar. Baytar Nuri; sıkı bir Kürtçüdür ve Kürdistan Teali Cemiyeti üyesidir. Kitabında, Türklere etmediği hakaret kalmamıştır ve yazdıklarını ‘İntikam, intikam, intikam!’ çığlıkları ile bitirmektedir. Kendisine, Koçkırılı Alişer yardımcı olmaktadır. Bu ikili Seyit Rıza’yı da yönlendirmektedir.

Türkiye, işgal edilmiş; Ankara’da yeni bir Meclis kurulmuştur. Yunan ordusu Batı Anadolu’dan Bursa’ya doğru işgalini sürdürmektedir.

İşte tam bu sıradaki durumu; Baytar Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim’e giderek babam ve Seyit Rıza ile görüştüm. Alişer ile işbirliği yapmalarını sağladım. (…) Artık Dersim’de büyük bir kaynaşma başlamış ve Ankara hükümetinden Kürdistan’ın muhtariyetinin kabul edilmesi isteği ileri sürülmüştü. (…) Dersimliler adına mufassal (ayrıntılı) bir rapor tanzim ederek Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri (işgalci devletler) temsilcilerine gönderdik. (…) bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik.

(…)336 yılı (1920) başlangıcında Kangal İlçesi’nin Yellice Nahiyesi’nin Hüseyin Abdal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. (…) toplantıda bulunanların cümlesi ant içerek Sevr Anlaşması’nın takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elaziz, dersim, Koçkırı mıntıkasını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve sonuna kadar savaşmaya tam bir ittifakla karar verdiler. (sayfa 125-126)’

15 Kasım 1920′de Hozat’ta bir toplantı daha yapılıp Kürdistan’ın tanınması için Ankara’ya ültimatom verilir. Yoksa silahla bu hakkı alacağız diyenler; Batı Dersim Aşiret Reisleri olarak ültimatoma imzalamışlardır. (Aslı için bak: s. 129)

Ne yazık ki Kuvayı Milliye güçleri Türkiye’yi kurtarmak için Batı’da Yunanlılarla çarpışırken Batı Dersim aşiret reisleri; Seyit Rıza’nın da desteği ile Koçkırı ayaklanmasını başlatmışlardır. Böylece Ankara hükümetini arkadan vurmaya kalkışmışlardır. İşin içinde İngilizlerin olduğunu görmemek mümkün de değildir.

Kuzeyde Pontusçularla da mücadelenin sürdüğü bir dönemde bu ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. İdama mahkum edilenler arasında, kaçaklardan Baytar Nuri ile Alişer olduğu halde; tümü de Atatürk tarafından affedilmişlerdir. Ankara hükümetinin isyanı bastırırken halka dokunulmadığı, Atatürk ve Türk düşmanı Baytar Nuri’nin yazdıklarından anlaşılmasına karşın; günümüzdeki bazı sözde aydınlar; bu operasyonu bile katliam gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Halbuki; ankara hükümeti, 1937 yılına kadar Dersimliler’e gayet hoşgörülü davranmıştır.

YARIN: İşte Seyit Rıza…

 

Rıza ZELYUT - 26 Kasım 2009 - İlk Kurşun

Kaynak  : http://www.ilk-kursun.com/

 

 

 

Rıza ZELYUT

Munzur kutsalsa Türk’tür

Kızmaca yok Dersim’deki Kürtçüler… Sizin Kürdistan dediğiniz öbür yerlerde; Tunceli’de olduğu gibi dereler, ırmaklar kutsal sayılır mı? Sayılmaz… Çünkü, suları kutsal gören; onda ruh bulunduğuna inanan kültür Türklere özgüdür. Bunlara su ruhları denilir; ‘yir-sub ruhları’ kavramı ile yerin, toprağın, kayaların, tepelerin ruh taşıdığına inanış sembolize edilir Türklerde. Ağaçlarda da ruh var sayılır. Tarihteki Mişar Türkleri, meşe eri (insanı) anlamına gelir ve atalarının meşe olduğu kabul edilir. Türk destanlarında ağaçtan ve kayadan doğan insanlar anlatılır. Yani; Munzur’un kutsallığı, o bölgenin Türklerle dolu olduğunun kanıtıdır; efendiler.

Ben de bu kutsallığa inanıyorum. O yüzden canlar canı Munzur’a vardım; izin isteyip üç yudum su içtim, dua ettim ve elbette ki bir dilek tuttum: Allah; sana inanmayanlara biraz akıl versin Munzur baba, diyerek..

 

Düzgün Baba

Tunceli’de 4 büyük Alevi ocağı bulunur. Ocak kültü de Türklere hastır. Tunceli’nin tepelerine ata-baba, dede yatırları saçılmıştır. İşte bu bile Türklerin bölgenin en eskiden beri sahipleri olduğunu göstermeye yeter. Bilinir ki ata-baba-dede kültürü, Türklere özgüdür. İşte onlardan birisi de Düzgün Baba’dır. Şehre uzakta, dağ sıralarının arasında yükselen görkemli bir tepedir onun yatağı. Bu tepe; eski Türklerin geleneğinde olduğu gibi halen kutsal kabul ediliyor. Tunceli’de herkesin bildiği gibi Düzgün Baba, Horasan’dan gelmiştir. Yani; o Türk’tür. Çevresi, felsefesi, dağın kutsallaştırılması, orada Düzgün Baba’nın ruhsal kutluluğunun devam ettiğine inanılması… Bunların Kürtlerle hiçbir ilgisi yoktur.

Ben de Düzgün Baba’yı ziyaret edip onun manevi varlığı ile tanıştım. Orada hizmet eden Düzgün Baba torunlarından bir baba ile de tanıştım. Tamamen bir Şaman gibiydi… Var mı bunların yeri Kürt yaşamında, efendiler?

 

Dersim’i iyi tanırım

Hafta boyunca süren Dersim tartışmalarında yazılarım çok yankı yarattı. Çünkü; ezberleri bozan belgeler sunarak gerçeğin tarihi yüzünü ortaya çıkardım. Benim bu yazdıklarıma kızan bazı okurlarım, ‘Sen hiç Tunceli’ye gittin mi? Dersim’i tanıyor musun? Bilmediğin, tanımadığın insanlar hakkında nasıl karar veriyorsun?’ gibi bindirmeler yaptılar.

Tunceli bölgesine ilki 1995′te olmak üzere üç kez gittim. Bölgede oldukça geniş incelemeler yaptım. Benim kadar oralarda dolaşmış; dağ başlarına kadar çıkmış; oralardaki babaların, dedelerin yatırlarını ziyaret edip dua etmiş Tuncelili sayısı çok azdır. Evet, Tunceli’den Alevilere kumandanlık yapmaya çalışanlar; ben Tunceli’yi sizden daha iyi tanırım. Oradaki insanlarla oturdum konuştum; dertleştim. Siz ne yaptınız; emir vermekten başka?

İkincisi şudur: Ben Dersim tarihini hepinizden iyi bilirim. Dersimli baytar Nuri ile Ali Şer’in Kürdistan hayali, Bu hayale aşiret reisi Seyit Rıza’yı da inandırması sonucunda devlete açıkça isyan başlatıldı. İlk ayaklanma da Batı Dersim aşiretlerinin desteklediği Koç Kırı isyanıdır. 1920′de TBMM’ye karşı ‘Sevr ile kabul edilen Kürdistan devletini tanıyın!’ dayatmasıyla başlatılan bu ayaklanmanın devamı da Seyit Rıza’nın isyanıdır.

Gerçek şudur: 1919′dan itibaren Dersim’in seçkinleri; Kürdistan Teali Cemiyeti’nin hedefleri doğrultusunda çalışıp zavallı halkı da peşlerine takarak devletle tam 17 sene savaştılar. Cumhuriyet hükümeti bu bölgeye çok yumuşak davrandı. Birkaç kez af çıkarttı ama derebeyleri bunu kendilerinin gücü sandılar ve çatışmaya devam ettiler. Seyit Rıza’nın mücadelesinde Aleviliği savunmak gibi en küçük bir tavır da görülmedi.

Bana inanmayan; bu olayları kışkırtan, sonra da yurt dışına kaçan Baytar Nuri’nin yazdığı Kürdistan Tarihi’nde Dersim isimli kitabı açıp okusunlar. O kitabın her yerinden fışkıran Türk düşmanlığını; ‘İntikam, intikam, intikam!’ çığlıklarını görüp halkın nasıl kandırıldığını da öğrensinler.

Ayrıntıları bugün saat 12.00′de Kanaltürk’ten izleyin…

 

Ya PKK’nın öldürdüğü çocuklar?

Perşembe günü CNN Türk’te Rıdvan Akar; tiyatro sanatçısı olduğu söylenen bir kadını konuk etti. DTP’li olduğu belli olan bu hanım ve arkadaşları; Güneydoğu’da öldürülen 349 çocuk için eylem başlatmışlar. İstekleri de çocukları öldürenlerin hesap vermesi imiş. Lakin; bu kadın; sadece güvenlik kuvvetlerini hedef almış. Daha kundakta iken PKK militanlarınca kurşunlanan bebekler; bu istismarcıların gündeminde yok.

Acıların hesabını soralım ama devlete silah çekerek kan döken PKK’yı aklamaya çalışanlara da alet olmayalım. CNN Türk yorumcusunun, kundakta kurşunlanan bebekleri bu DTP’li propogandacıya hatırlatması gerekmez miydi?

 

Rıza ZELYUT - 23 Kasım 2009 - İlk Kurşun

Kaynak : http://www.ilk-kursun.com/

 

Yazarlar - Rıza ZELYUT

 

Rıza ZELYUT - Tunceli isyanı saptırılıyor

Tunceli isyanı saptırılıyor

Kaç gündür izliyorsunuz… Atatürk düşmanları, gerici takımı, bölücü Kürtçüler ve AKP yandaşları Dersim (Tunceli) isyanını bahane ederek; CHP’yi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu zayıf düşürmek için yaman bir kampanya başlattılar. Bu kampanyada, gerçekler alabildiğince çarpıtılıyor, halk, özellikle de Aleviler kandırılmak isteniyor. Dün CHP Grup Toplantısı’nda ortaya çıkan bir prosettocunun, işi Alevilikle ilişkilendirmeye çalışması da sorunun siyasi bir ranta çevrilmek istendiğini açıkça gösteriyor.Geçen gün yazdığım gibi 1938′de bastırılan Dersim (Tunceli) isyanı, Alevilerin değil, bölgedeki gerici güçlerin çıkarttığı bir ayaklanmadır. Bunu, bugün ben şahsi görüşüm olarak söylemiyorum. 1937 yılında Dersim’de başlayan ayaklanma Avrupa’da da çok yankı buldu. O dönemdeki komünistlerin üst fikir örgütü Komünist Enternasyonal, Dersim ayaklanmasını değerlendirdi ve bu görüş de Komüntern belgelerinde yer aldı. İşte 29 Temmuz 1937 tarihli Komüntern’in yayın organı Rundschau’da şunlar yazılıyor :

 

‘İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar; Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmiştir. Dersim’in egemen katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. Dersim’de devlet otoritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.’

(Kaynak: Komüntern Belgelerinde Kürt Sorunu; s. 185, aktaran Erdal Yeşil)

 

 

Görüldüğü gibi dönemin devrimcileri; Tunceli ayaklanmasını gerici bir ayaklanma olarak görmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında durmaktadırlar.

Şimdi şu acı gerçeği Tunceli halkı kabul etmelidir: Başta Seyit Rıza olmak üzere, 1937′de ayaklanan aşiret reisleri; devletin getirdiği yeniliklere karşı direnen derebeyleridir. Bunlar; dönemin komünistlerinin de tespit ettiği gibi; genel yasalarla getirilen eşit yurttaşlık hakkını kabul etmeyen, kendi ayrıcalıklarını terk etmek istemeyen sömürücü gruplardır. Devletin; bölgeyi bunlara bırakması elbette söz konusu olamazdı.

 

Peki haksızlık nerededir?

Sorun; geçen gün de yazdığım gibi; o zamanki güvenlik güçlerinin isyanı bastırırken yaptığı katliamdır. Operasyon uzayınca; isyan eden aşiretlerin yok edilmesini amaçlayan bir kırım uygulanmıştır. İşte bunu kabul etmek, onaylamak mümkün değildir. Tunceli halkı; eğer gerici isyanı savunmak yerine isyanın bastırılma biçimini eleştirirse, herkes onların yanında yer alır.

Belirtelim ki bu isyanın bastırılma süreci, Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı ve bu konu ile fazla ilgilenemediği bir dönemdir. İşin içine Atatürk’ü de sokanlar; cumhuriyet düşmanı yobazlar ile bölücü Kürtçü takımıdır. Bu CHP karşıtı kampanyayı da DTP’liler ve AKP’liler yürütmektedir.

 

ALEVİLERİ KANDIRMAYIN

Bugün, Dersim (Tunceli) isyanını sanki Aleviler çıkarmışlar; sanki isyan çok haklıymış gibi yanlış bir hava yaratıldı. Eğer 1938′de devlet Alevileri yok etmek için hareket etse idi; o zaman; Tunceli’deki diğer Alevi aşiretlerine de katliam yapılırdı. Böyle bir şey olmamıştır. Öyleyse; Tunceli’de Alevilerin hedef alındığını söylemek yanlıştır. Tunceli’nin tarafsız ve vicdan sahibi halkının; bu oyuna alet olmaması gerekir. Tunceli’yi temsil ediyormuş havasındaki DTP’lilerin ortalıkta koşuşturup kargaşa yaratmaya uğraştığı görülüyor. Bunların kendilerini Alevilerin kumandanı gibi göstermeye çalışmaları da ayıptır.

Bir sözüm de Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’a…

Sayın Balkız; eğer siyaset yapacaksan; Alevi toplumunu birbirine düşürecek bu tür kışkırtmaların içinde aktör olma. Çekil Alevi Bektaşi isimli örgütün başından; AKP’ye mi gidersin; DTP’ye mi gidersin; yoksa parti mi kurarsın; o senin bileceğin iştir; yap siyasetini. Eğer Alevileri temsil eden bir kuruluşun yöneticisi isen de tarafsız ol, sakin ol… Ve yobazlarla bölücülere dolaylı destekçi haline gelme.

Herkes bilsin ki Alevi toplumu cumhuriyet düşmanlarının dolduruşuna gelecek kadar saf değildir. İddia ediyorum ki Alevilerin yüzde 99′u, CHP’ye ve Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı yürütülen bu linç hareketine karşı çıkmaktadır.

 

Rıza ZELYUT - 18 Kasım 2009 - İlk Kurşun

Kaynak : http://www.ilk-kursun.com/

 

Yazarlar - Rıza ZELYUT

 

Rıza ZELYUT - Ne mutlu Türküm diyene

Ne mutlu Türküm diyene

 

Okullarımızdaki öğrenci andına, Avrupa'nın emrindeki işbirlikçi aydınlar, bunların güttüğü tarikatçi siyasetçiler ile bölücü Kürtçüler karşı çıkıyorlar. AKP'den sonra Saadet Partisi Başkanı Numan Kurtulmuş da 'Hemen bu andı kaldırın!' diye devreye girmiş. Bunu Avrupa istiyor, Amerika istiyor...

 

 

Lakin Amerika'da; ilkokul öğrencilerinden lise son sınıf öğrencilerine kadar tümü, her sabah aşağıdaki şu andı okuyorlar:

'I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all.'

Yani diyorlar ki:

'Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına

Ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete Bağlılık için and içiyorum.

Herkes için özgürlük ve adaletle

Allah’ın gözetiminde, bölünmez, tek millet.'

 

 

Bunu; Yeniçağ'da Arslan Bulut, ABD'den Lale Gürman'a dayanarak aktarmıştı.

Eğitimci Fethi Murat Doğan ise şu bilgiyi yollamış: '19 yıl önce seyrettiğim Anaokulu Polisi (Kindergarten Cop) filmini örnek vermek isterim. Şimdi ünlü vali Schwarzenegger'in başrolde oynadığı (yönetmen Ivan Reitman, 1990 ABD yapımı) bu film, bir anaokulunda geçiyor ve küçücük öğrenciler de ülkelerine bağlılık yemini ediyorlardı.'

Geçen gece izlediğim bir macera filminde, ABD'li eski bir askere şöyle diyorlardı: 'Sen, Amerikan bayrağının önünde; ABD'nin iç ve dış düşmanları ile mücadele edeceğine yemin etmedin mi?'

Görüyorsunuz değil mi? Hiçbir iç düşmanı olmayan; hiçbir dış saldırı tehdidi ile karşı karşıya gelmeyen Amerika'da öğrenciler ve güvenlik güçleri böyle yetiştiriliyor.

 

VATANI KADIN MEMESİNE SATMAK

 

Ağaç yaşken eğilir... Çocuklarınızı siz Amerikalılar gibi daha anaokulunda iken vatansever biçimde yetiştirmezseniz, onlar da büyüyünce 'Bu vatanı bir kadın memesine satarım.' diyebilirler. 'Ana ile oğulun, baba ile kızının cinsel ilişkiye girmesini normal bulan' ahlaksızlar ekibi karşı çıkıyor bizdeki öğrenci andına. Avrupa Birliği; Türkiye'de vatanını bir kadın için satabilecek böyle insanlar yetiştirtmek istiyor. Raporlarında da bunu istiyor Türkiye'den. Bunun için de 'Ne mutlu Türküm diyene!' sözünü okullardan at, diye emir veriyor. Emir veriyor; çünkü; bir öğrenci Türk gibi yetişirse; vatanını bir kadın memesine satacak alçaklığa düşmez.

Belirtelim ki Türk adı, tarihte sağlam kişiliği, gücü, mücadeleyi, yiğitliği, dünyaya egemen oluşu temsil etmiştir. İşte Avrupalı; bin beş yüz sene kendisine hükmeden bu ismi şimdi tarihten silmeye uğraşıyor.

 

MEHMET AKİF ETNİKÇİ DEĞİLDİ

 

AKP Lideri Erdoğan, 'Türkiye'de 36 etnik grup var. Herkes etnik kimliği ile övünmeli!' derken, açık biçimde ırkçılık yapıyor. Çünkü; etnik kimlik, bir topluluğun ırk veya kavim yapısını gösterir. Bu zihniyet Avrupa'da faşizm olarak damgalanmış ve mahkum edilmiştir. Bugün etnik kimliği öne çıkarmak, açıkça faşizm propagandası yapmaktır ve bu da insanlık suçudur.

Başbakan'a hatırlatayım ki etnik yapı, Arapça asabiyet ile hemen hemen aynı anlama gelmektedir. İlahiyat Profesörü Abdurrahman Küçük; yazdığı Ben de Türküm isimli çok önemli makalede (Kutlu Sesleniş, Sayı 70/2009); Peygamberimiz Hazreti Muhammet'in 'Asabiyete (etnik kimliğe) davet eden bizden değildir.' biçimindeki hadisini aktarıyor. Şimdi Müslümanlığı ile ünlü bir siyasetçinin asabiyet çağrısı yapmasını dinin neresine sığdıracaksınız?

Başbakan Erdoğan ikide bir büyük şairimiz Mehmet Akif'in adını anıp şiirlerini okuyor. Kendisine soruyorum: Mehmet Akif hangi şiirinde Türkiye'deki etnik grupları öne çıkartan bir anlayış sergilemiştir? Tam aksine, O; İslam dininin kavmiyatçılığı (etnikçiliki) reddettiğini vurgulamıştır.

Sayın Başbakan! 'Ne mutlu Türküm diyene' demek; etnikçilik değildir. Etnik yapıları bir ortak paydada buluşturarak millet ve toplum yaratma önerisidir.

Avrupa devletlerinin tümü de işte böyle yaratılmıştır.

Başbakan Erdoğan'ın, Avrupa ortalarından Pasifik'e kadar hükmetmiş; onlarca büyük halktan oluşan, sarışın, esmer, Moğolomsu tipiyle tek görüntünün içine sokulamayan büyük bir milleti bir kavimle aynı seviyede görmek yanılgısından kurtulmasını bekliyorum.

 

Rıza Zelyut - 06 Ekim 2009

http://www.gunes.com/2009/10/06/yazarlar/y4.html

 


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages