ilginç bilgiler var arkadaşlar, paylaşmak istedim..
sevgiler,
100 yıl yaşamak için Kafkas usulü çay için
Gazetelerde okumuş, televizyonlarda görmüş veya bir yerlerden duymuşsunuzdur mutlaka: Dünyanın en yaşlı insanları Kafkasya’da yaşar. Bu insanlar yaşlı olmakla birlikte, son derece güçlü-kuvvetli ve dinçtir.
100 yaşına gelmeyi veya geçmeyi de önemsemezler pek fazla. Çünkü aralarında 125, hatta150 yaşında insanlar vardır. Bu işin bir sırrı da çayda yatıyor.
SUNUŞ...
Kafkas usulü yaşamak
İnsanların şaşırmasına alıştım artık.
Spor salonunda, plajda veya havuzda gördükleri zaman dönüp dikkatle beni süzmelerine de alıştım.
Adaleli vücudum kadar hayatla kurduğum pozitif ilişki de herkesi hayrete düşürüyor.
Anti-aging, botoks veya sürekli diyet yaptığımı düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Hemen belirteyim ki, bunlarla hiç işim olmadı, bundan sonra olmaz da.
Nüfus cüzdanımdaki kayıtlara göre tam 66 yaşındayım.
Evet, 66 yaşındayım ama beynim sağlam, adalelerim kuvvetli ve cinsel gücüm yerinde.
Bir başka ifadeyle, biyolojik yaşım 25.
Beynim, adalelerim ve cinsel performansım 25 yaşındaki bir insanın özelliklerine sahip.
Bütün bunları da Kafkasya’da yaşayan insanların hayat tarzına ve uzun bir süre birlikte yaşadığım Hint fakirlerinden aldığım 5 duyu eğitimine borçluyum. (Bu eğitimin nasıl yapıldığını ileriki günlerde sizlerle de paylaşacağım.)
Kendi kendimin kobayı oldum
Tam kırk yıldır, kendimi kobay gibi kullanarak Kafkas halklarının beslenme düzenini ve hayat tarzını uygulamaya çalıştım. Onlar gibi yiyip içtim, onlar gibi uyudum, onlar gibi seviştim. Kısacası, onlar gibi yaşadım.
Bir de, 1983 yılında genellikle 100 yıldan fazla yaşayan Kafkas halkları üzerinde araştırmalar yapan Prof. Sultanov’la tanıştım.
Ben, bölge insanının nasıl 100 yıldan fazla yaşayabildiğini merak eden bir gazeteci olarak Kafkasya’daydım. Sovyet Tıp Konseyi üyesi Prof. Sultanov ise 1945 yılından beri bu konuyu araştıran bir bilim adamıydı.
Prof. Sultanov, yaptığı araştırmaların sonuçlarını paylaştı benimle. 100 yıldan fazla yaşamanın nasıl mümkün olduğunu örnekleriyle açıkladı.
Ancak hemen belirtmeliyim ki, öyle sürünerek, baston veya hastabakıcı yardımıyla 100 yıl yaşamaktan söz etmiyorum.
Akıl sağlığı, adale dayanıklılığı ve cinsel gücü yerinde olarak 100 yıl yaşamaktan söz ediyorum.
Bir de Hint fakirleri arasında geçirdiğim aylar var.
Orada da beş duyunun gelişimi için nelerin yapılması gerektiğini öğrendim. Zira, bir insanın iradesini güçlendirmeden, nefsine hakim olmadan bir yere varması mümkün değil. Bunun için öyle büyük masraflara girmenize, her lokma için kalori hesabı yapmanıza veya doktorlara avuç dolusu para dökmenize de gerek yok.
Yenilenler, içilenler bir memurun, bir emeklinin bile bütçesine uygun. Bu yazı dizisini dikkatle okuduğunuz zaman her biriniz bir Ertuğrul Akbay olmayacaksınız belki ama birkaç hafta içinde beyninizin, adalelerinizin ve cinsel performansınızın nasıl değiştiğini gözlerinizle göreceksiniz.
Sadece siz değil üstelik, çevrenizdekiler de görecek.
Kafkas halkları, votkaya, şaraba veya suya değil, çaya düşkündür. Bölgede en fazla tüketilen içecek çaydır. Prof. Sultanov’un veya başka bilim adamlarının yaptığı araştırmalar, insan sağlığı açısından çayın önemini ortaya koyuyor zaten.
Ancak, çay içmeyi bilmek şart. Aksi takdirde, akşama kadar da çay içseniz, bir faydasını göremezsiniz.
Çay içmeyi bilmek demek, öncelikle ne zaman içilmesi ve nasıl demlenmesi gerektiğini bilmek anlamına geliyor.
Kafkasya’da çay yemeklerden önce içiliyor.
Sebebi de gayet basit aslında. Çayın içindeki ‘tein’ maddesi, midenin çeşitli salgılarını harekete geçiriyor ve bu da sindirimi kolaylaştırıyor. Sindirimin kolaylaşması ise hem midenin yorulmasını önlüyor, hem de yemeklerin iyi hazmedilmesini sağlıyor. Yine çayın içinde bulunan ve en az ‘tein’ kadar önemli olan ‘tanen’ maddesi ise sindirim sırasında zararlı maddeleri ayrıştırıyor.
Midenin en az kalp kadar hayati bir organ olduğunu da biliyorsunuz herhalde.
ÇAY NEDEN ÖNEMLİ
Hakkında şiirler yazılan, şarkılar bestelenen çay bitkisi için ne denilse az aslında. Söz gelişi, biraz önce sözünü ettiğimiz ‘tein’in ‘tanen’le bileşim içerisinde olması, neredeyse bilimsel bir mucize. Çünkü bu bileşme sonucu ortaya çıkan saf ‘tein’in kuvvet verici ve uyarıcı etkisi, sinir sisteminin faaliyetini daha ölçülü ve daha sürekli kılmasına yarıyor. Ayrıca bu bileşme, organizmanın enerjisini muhafaza etmesini de sağlıyor. ‘Tanen’, tek başına bağırsaklar için de hayli önemli bir madde. Bağırsak hücrelerinin tahrip olmasını engellediği gibi, fazla tuz ve su kaybını da önlüyor.
Sadece bu kadar da değil. Çay, her açıdan son derece zengin bir bitki. İçinde vitamin de var, mineral tuz, alkolitler ve mazı tozu gibi maddeler de. Öte yandan, B grubu vitaminlerle, C vitamini ve nikotin asidi açısından da son derece zengin bir kaynak. Ayrıca, damar sertliğini önleyici P vitamini içerdiği de artık herkes tarafından biliniyor. Demir tuzu, magnezyum, manganez ve sodyum gibi mineraller, bakır, fluor, iyot ve aminoasit gibi temel elemanlar da cabası.
Sporcular için de ayrı bir önemi var çayın. Antrenman veya müsabaka öncesi içilen usulüne uygun demlenmiş bir bardak şekersiz çay, sporcuya enerji vermekle kalmıyor, kendini daha diri hissetmesini de sağlıyor.
Aynı zamanda zihni bir uyarıcı olan çayın afrodizyak etkisi de var elbette. Zihinle birlikte bedeni de canlandırdığı için, cinsel performans katsayısını gözle görülür bir biçimde artırıyor.
Bir kez daha tekrarlayalım: Bütün bu bilgiler, Kafkas usulü demlenen çay için geçerli. Çayı doğru-dürüst demlemeyi bilmez veya sallama çaylarla yetinirseniz, fayda yerine zarar görmeniz kaçınılmazdır. Oysa, biraz sonra öğreneceğiniz kurallara göre demleyeceğiniz çaydan yedi-sekiz bardak içseniz bile bir zararını görmezsiniz. Aksine, sinirleriniz yatışır ve dilerseniz mışıl mışıl bir uyku çekersiniz.
ÇAY NASIL DEMLENMELİ
Önce küçük bir teknik bilgi: Demlik muhakkak porselen olmalı. Demliğin altındaki su kabının o kadar önemi yok, ama demlik mutlaka porselen olmalı.
Tozu alınmış çayı (Yeşil çay daha makbuldür), adam başına bir tatlı kaşığı hesabıyla porselen demliğe koyun. Arkasından, akşamdan kaynatılıp sabaha kadar dinlendirilmiş suyu da yarısını geçecek şekilde demliğe doldurun.
Peki ama neden akşamdan kaynatılıp dinlendirilmiş su tavsiye ediliyor? Bunun da sebebi gayet basit: Bir gece önce kaynatılıp dinlendirilen su yumuşar ve suyu sertleştiren maddeler dibe çöker.
Bir sonraki aşama ise, porselen demliği, daha önceden ocağa konulmuş ve içindeki su kaynamaya başlamış çaydanlığın üzerine yerleştirmekten ibaret.
Böylece, porselen demlik kaynayan suyla beraber ısınacak ve içindeki çay yavaş yavaş demlenmeye başlayacaktır. Porselen demliğin kaynayan kabın üzerinde 15-20 dakika kalması yeterlidir. Bu sürede, demlikteki çayın sıcaklığı 45-50 dereceyi bulacaktır.
Arkasından, demliği indiriyorsunuz ve üzerini bir havluyla örterek beş-on dakika dinlenmeye bırakıyorsunuz.
Aman dikkat, suyun kaynatıldığı kabın içini kaplayan kirece benzer tabakayı sakın kazımayın, aksine itina ile korumaya çalışın. Çünkü, kaynayan su sabaha kadar bekletildiği için suyun içindeki zararlı maddeler dibe çöküyor. Kirece benzeyen beyaz tabaka, filtre görevi yaparak bu maddelerin tutulmasını sağlıyor. Böylelikle su yumuşaklığını koruyor. Unutmayın, su ne kadar yumuşarsa, çayın tadı, kokusu ve lezzeti o kadar güzel olur.
ÇAYINIZ ARTIK HAZIR
Türkiye’de benimsediğimiz yöntemin aksine, bardağa önce kaynamış su koymanız gerekiyor. Yani, bilinen alışkanlığınızı tam tersine çevireceksiniz. Suyun üzerine de, istenilen ölçüde dem ekleyeceksiniz. Çünkü kaynamış suyun demin üzerine konması, demin sıcaklığının birdenbire artmasına neden oluyor. Bu da, çayın içindeki faydalı elemanların parçalanıp dağılmasına yol açıyor. Aman dikkat, içeceğiniz çayın sıcaklığı hiçbir zaman 60 derecenin üzerine çıkmamalı.
Şeker konusunda da ciddi bir uyarımız var. Mümkünse çayınızı şekersiz için. Eğer şekersiz içemiyorsanız, ülkemizde ‘kıtlama’ denilen tarzı tercih etmenizi öneriyoruz. Doğrudan çaya karıştırılan şeker, çaydaki kimi faydalı maddeleri yok ettiği için sakıncalı bulunuyor.
Küçük bir uyarı daha: Demlediğiniz çayı, en fazla yarım saatlik bir süre içinde bitirmeniz gerekiyor. Zira yarım saatten fazla bekletilen dem ağırlaşıyor ve faydalı eleman bakımından fakirleşiyor.
Afiyet olsun.
Kekik çaya lezzet katar
Kafkasya’da yaşayan insanlar, çaya kekik katmayı neredeyse hiç ihmal etmiyorlar. Çünkü, bir kaşık kekik eklenmiş çay, sağlık açısından çok daha faydalı özellikler taşıyor. Neden mi? Kekiğin içinde ‘oleum serpili’ denilen bir tür yağ var. Bu yağ, mide ve pankreas salgılarının düzenlenmesini, dolayısıyla da sindirimin kolaylaşmasını sağlıyor. Kekik ayrıca, mide spazmlarını engelliyor, kan dolaşımını hızlandırıyor ve böbrek kumlarının düşmesine yardımcı oluyor. Son olarak, kekiğin şeker hastalarının şekerini düşürdüğünü, mide ve bağırsak ağrılarına iyi geldiğini de söyleyelim.
NOT: Demliğe atılacak iki yaprak taze adaçayı, içindeki vitaminler ve aroması sayesinde insana zindelik verir.
Beş adımda Kafkas usulü çay
Porselen bir demliğin içine, adam başı bir tatlı kaşığı, tozu elenmiş çay konur.
Önceden kaynatılıp soğumaya bırakılmış su, yarısını biraz geçecek şekilde demliğe doldurulur.
Kapağı kapatılan demlik, daha önce ateşe konulan ve fokur fokur kaynayan çaydanlığın üzerine oturtulur.
Çaydanlığın üzerinde 15-20 dakika kalan porselen demlik, ateşten alınır ve üzerine bir havlu örtülüp beş-on dakika dinlenmeye bırakılır.
Servis yapılırken bardağa önce sıcak su, onun üzerine de arzu edildiği kadar dem ilave edilir.
YARIN
Yemek pişirmek deyip geçmeyin
Yaptığınız yemeği bir öğünde bitirin
Tereyağı, koyun eti, yumurta gibi besin değeri yüksek gıdaları düşman gibi görmekten vazgeçin artık! Sanılanın aksine, bu tür besinler, zarardan çok yarar getiriyor ve uzun ömrün sırrı, biraz da burada yatıyor. Yeter ki, nasıl pişireceğinizi ve nasıl yiyeceğinizi bilin. Kafkas halkının ‘akılcı beslenme ve pişirme yöntemi’, bu açıdan da son derece çarpıcı.
Öncelikle, yaygın inançlarınızdan ve genel kabullerinizden bazılarını değiştirmeye hazırlanın bugün. Mutlaka duymuşsunuzdur, siz duymadıysanız da duyan biri aktarmıştır size:
‘Aman, sakın ha hayvani yağlar yemeyin, sürekli uzak durun bu tür yağlardan. Ayrıca koyun etinin yanına bile yaklaşmayın, sığır eti neyinize yetmiyor. Çünkü gerek hayvani yağlarda, gerekse koyun etinde yoğun miktarda ‘kolesterin’ vardır. Malum, ‘kolesterin’ de damar sertliği yapar ve erken yaşta götürür insanı.’ Kafkas halklarının uzun yaşama sırrını keşfeden Prof. Sultanov ise tam aksini öneriyor:
‘Tereyağı gibi hayvani yağları sofranızdan eksik etmeyin. Koyun ve kuzu etini de her zaman sığır etine tercih edin. Ayrıca, her gün mutlaka 1-2 yumurta yemeyi de ihmal etmeyin.’
Prof. Sultanov, gözlerimin faltaşı gibi açıldığını görünce ister istemez gülümseyerek devam ediyor:
‘Hayvani yağlarda ve koyun etinde bulunan ‘kolesterin’ insan organizmasında çok önemli işlevler yerine getirir. Metabolizmanın rahat çalışmasını sağlayan ‘kolesterin,’ aynı zamanda esnekliğin korunmasına da katkı yapıyor. Tüm hücrelerde, özellikle beyin, karaciğer, kas ve deri dokularında ana maddelerden biri olarak kabul ediliyor. Öyle ki, organizmaya giren, ya da organizma içerisinde oluşan zehirli maddeleri zararsız hale getirmek de yine ‘kolesterin’in görevi. 50-60 gram tereyağında, 150 miligram ‘kolesterin’, bir başka ifadeyle, organizmanın günlük kolesterol ihtiyacının dörtte biri bulunur.
Siz organizma için bu kadar önemli olan ‘kolesterin’ alabileceğiniz gıdalardan uzak durursanız, kendi organizmanıza, kendi ellerinizle zarar vermiş olursunuz. Bu kadar basit bir gerçeklik bu.’
Gerçekten de, Kafkas halkları yani Azeriler, Dağıstanlılar, Gürcüler, Türkmenler kendilerine hiçbir sınırlama getirmeden sürekli hayvani yağ kullanıyorlar. Son derece dinç ve güçlü-kuvvetli olmalarının, akıl sağlığını yitirmemelerinin ve cinsel aktivitelerini korumalarının sırrı da burada yatıyor zaten.
PEKİ YA YUMURTA
Yumurta da, tıpkı hayvani yağlar gibi organizma açısından çok önemli.
Her gün en azından rafadan pişmiş bir yumurta içmek, söz gelişi damar sertliği için birebir. Zira genelde 17 gram olan yumurtanın sarısında 300 miligram kolesterol ve antisklerotik bir madde olan 1480 miligram ‘lesitinin’ bulunuyor. Kolesterol ve ‘lesitinin’ dengesi birebir oranında ise fizyolojik açıdan herhangi bir sorun yok. Daha basit bir dille ifade etmek gerekirse, ‘lesitinin,’ kolesterini erimiş vaziyette saklıyor. Bu da sadece damar sertliğini önlemekle kalmıyor, kalp yetersizliğine karşı da koruyucu bir işlev görüyor.
İşte, her gün rafadan bir yumurta yemekle, organizmanın gayet rahat sindirebildiği besin kolestorü ihtiyacı karşılanabilir! Unutmayın ki, ‘lesitinin’ damarları güçlendirirken, yumurtanın akı da, metabolizmanın ‘albümin’ ihtiyacını karşılıyor. Yumurta dışında, tereyağı ve kaymak da zengin bir albümin-lesitinin kompleksi içeriyor.
Ancak, gerek tereyağı ve hayvani yağlar, gerekse yumurta-süt gibi besinler sabah ve öğle için geçerli. Akşam sofralarında kesinlikle böyle şeylere izin yok.
AKILCI BESLENME SANATI
Kafkas halklarının kendilerine özgü bir yemek pişirme usulleri var. Yemek pişirmeyi, deyim yerindeyse bir sanat haline getirmişler ve geleneksel tarzda ama son derece akılcı bir beslenme yöntemi uyguluyorlar.
Bu akılcı beslenmenin yanı sıra, düzenli uykuyu, beden hareketlerini de ihmal etmiyorlar. Bütün bunların kaynağında, akılcı beslenmenin yattığını özellikle vurgulamak gerekiyor.
Peki ama nedir akılcı beslenme?
Akılcı beslenme, öncelikle titiz gıda seçimi anlamına geliyor. Öyle rastgele, veya mecburen alınmış gıdalarla akılcı bir beslenme yöntemi uygulamak mümkün değil. Özenle seçilmiş gıdaları almakla da bitmiyor iş. Bu gıdaları usulüne uygun bir biçimde, igerektiği kadar pişirmek de son derece önemli.
YEMEK NASIL PİŞİRİLMELİ
Kafkas halkları, sadece gıda seçiminde değil, pişirme yöntemlerinde de büyük farklılıklar gösteriyor. Görüldüğü gibi, uzun yaşamak için sadece gıda seçimine değil, pişirme yöntemlerine de dikkat etmek gerek.
Yemeğin iyi pişmesi ve gıdaların besin değerini muhafaza edebilmesi için gereken temel şart, kısık ateş.
Öncelikle şunu unutmayın:
Kısık ateşte ve yavaş yavaş pişirdiğiniz herhangi bir yemek, aceleye getirilmiş bütün yemeklerden çok daha değerli ve besleyici.
Kafkaslar’da yapılan da bundan ibaret zaten. Ve bunun için insanların 100, 125, hatta 150 yaşına kadar yaşaması hiç de şaşırtıcı değil.
Şimdi de küçük bir tarif verelim:
Koyun etini, keyfinize ve damak tadınıza uygun her türlü sebze ve baharat ile birlikte mümkün olduğunca kalın bir tavanın veya tencerenin içine yerleştirin. Tencereyi de, mümkünse odun ateşinin, odun ateşi yoksa havagazı ocağının üzerine koyun.
Çok az bir ısı ile sebze ve etin birbirinin suyunu emmesine fırsat tanıyın. Sebze ve et, belli bir doygunluk noktasına geldikten sonra bu kez kendi özsularını bırakacak ve besinler o özsuyunun içinde ağır ağır pişecektir.
Ağır ateşte pişirme, hem sebze ve etin dağılmasını, hem de gıdalardaki besin değeri yüksek vitaminlerin parçalanmasını önlüyor.
Öte yandan, yemeği sulu yemek haline getiriyor ki, Kafkas halklarının yemek kültürünün ana özelliklerinden birisi de sıvı yemek zaten.
Bir başka özelliği de bir köşeye not etseniz iyi olur:
Pişirilen yemek, bir öğünde tüketilir yani yemek bekletilmez. Çünkü, bir başka öğün için ısıtılan yemek besin değerinin en az yüzde 20’sini, kaynatılan yemek ise yüzde 40’ını kaybediyor.
Üstelik, bekletilen yemek fayda değil zarar veriyor yiyen insana.
GÜNÜN ÖNERİSİ...........
Sabah kahvaltı öncesi aç karnına 4 havuç, 1 elma, 1 greyfurt, 1 portakal sıkın, içine yarım bardak domates suyu ve bir tatlıkaşığı zeytinyağı (mümkünse balık yağı) ilave ederek için.
Nebati yağ nasıl kullanılmalı
n Kafkas halkının kültüründe yağda kızartılmış patates gibi bir usul yok.Patatesi ya haşlıyorlar ya da küle gömerek pişiriyorlar.
n Bunun sebebi de son derece basit: Nebati yağda kızarmış patates veya başka bir şey yemekle, her gün az miktarda zehir almak arasında hiçbir fark yok.
n Çünkü, zeytinyağı olsun, ayçiçek yağı olsun bütün nebati yağlar ısıtılınca, içindeki elemanlar parçalanıp dağılıyor ve insan sağlığı için çok zararlı ve tehlikeli hale dönüşüyor.
n Bu nedenle, nebati yağlar, ancak ısıtılmadan veya kaynatılmadan yendiğinde fayda sağlıyor.
n Bu tür yağlar çiğ yendiğinde hem insanı dinç tutar, hem de ömrünü uzatır.
Et yemeğinin önce suyunu için
n Et mutlaka taze olmalı.
n Tuz, pişirme esnasında değil, pişirilmeden önce yemeğe eklenmeli. Böylece etin içindeki faydalı mineraller pişme sırasında kaybolmaz, korunmuş olur.
n Kısık bir ateşte, etin kendi suyunda pişmesi sağlanmalı.
n Sebze (patates, havuç, biber, soğan ve sarmısak) etin lezzetini artıracağı için asla ihmal edilmemeli.
n Suyunu bırakan etin dağılmamasına özen gösterilmeli.
n Et yeteri kadar piştikten sonra tencere kenara alıp dinlendirilmeli.
n 15-20 dakika sonra sofraya getirilen et yemeğinin önce suyunu içmeli, et ve sebzeler daha sonra yenilmeli.
n Yemek bir öğünde tüketilmeli.
YARIN
100 yaşında 25 yaşında gibi seks yapabilirsiniz
BÖLÜM 2
100 yaşında 25 yaşında gibi seks yapabilirsiniz
Seks yapabilme gücü kadar, seksin kalitesi de önemli. 129 yaşında çocuk sahibi olan Allahverdi Saidov, ileri yaşlarda kaliteli seks için alınan gıdalara ve hayat tarzına dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor.
En az bunlar kadar önemli olan bir başka şey de, düzenli cinsel ilişki. Kafkas toplumlarına mensup insanlar, cinsel ilişkiyi çok kutsal görüyor ve güçlerini korumak için son derece düzenli bir hayat sürüyorlar.
KKafkas dağlarında gezinirken, 129 yaşında bir kez daha çocuk sahibi olan Dağıstanlı Allahverdi Saidov’a sormuştum:
129 yaşından sonra çocuk sahibi olmak, kolay iş olmasa gerek. Bu işin sırrı nedir? Ne yersin, ne içersin? Nasıl bakıyorsun kendine? Bizim memlekette insan böyle bir yaşa gelemez zaten. Gelse bile, elini eteğini çoktan çekmiştir bu işlerden. Deyiver hele sırrını...
Bu sözler Saidov’un hoşuna gitmiş olacak ki, basmıştı kahkahayı. Kahkaha atmak için ağzını açtığında ortaya çıkan dişleri de sapasağlam görünüyordu. Şaşkınlığımı fark edince yeniden güldü.
- Kendi dişlerin mi, diye sordum.
- Evet, diye cevap verdi.
Sonra da şöyle devam etti:
- Dişlerimin bir kısmı bildim bileli vardı zaten. Bir kısmı ise son 10-15 yılda çıktı. Arkasından da işin sırrından söz etmeye başladı:
- Çok çay içerim... Baharatlı sosları öğle yemeklerinden hiç eksik etmem. Her gün bir yumurtayı aç karnına içerim. Bir baş sarımsakla soğanı bizim buralarda ‘semeni’ denilen ekmekle yerim. Bir de kendi arı kovanımda ürettiğim baldan kendimi bildim bileli günde en az bir çorba kaşığı alırım. Bunun dışında evde ne yemek pişerse ondan yerim. Ama bu saydığım demirbaş yiyeceklerdir. Soframdan hiç eksik etmem. Bir de, bu yaşımda bile hálá çok yürürüm.
SINIRSIZ CİNSEL GÜÇ
Bölge insanlarının cinsel gücü, aynı zamanda Gerenotoloji Enstitüsü Direktörü olan Prof. Sultanov’un da dikkatini çekmişti. Direktörü olduğu Enstitü’deki odasında, meraklandığımı görünce anlatmaya başladı:
- Kendisine bakan, beslenmesine, sporuna dikkat eden bir erkek, ölene kadar cinsel gücünü koruyabilir. 129 yaşına kadar yaşarsa, 129 yaşında da, tıpkı 20-25 yaşındaki insan gibi sağlıklı cinsel ilişki kurabilir. Bizim Saidov örneğinde gördüğünüz gibi çocuk sahibi de olabilir. Asıl sorun kadında. Çünkü bir kadının ancak 65-70 yaşına kadar cinsel gücü vardır. Bu da, kadın ve erkek organizmasının farklılığından kaynaklanıyor.
- Peki ama bir erkeğin ölene kadar cinsel gücünü koruması nasıl mümkün olabilir?
- Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: Cinsel güç yaşla doğru orantılı bir denklem değildir. Öyle olsaydı, 35-40 yaşındaki insanlar ereksiyon sorunu yaşamaz veya empotan olmazdı. Saidov gibi 129 yaşında çocuk sahibi olanların yanı sıra, 40 yaşında cinsel gücünü kaybeden erkeklerin sayısı hiç de az değil. Cinsel gücü belirleyen temel etmenler psikolojik, fizyolojik ve beslenmeyle ilgilidir.
Kafkasyalı erkekler psikolojik bakımdan çok kuvvetli, öyle dert edip kara kara düşünecekleri, kendilerini yıpratacakları şeyler yok hayatlarında. Kadere inanmaları, bir başka psikolojik üstünlük kaynağıdır. Öyle modern bilimin söylediği gibi, kadercilik, her zaman çıkmaz bir sokak değil, üzüntünün üstesinden gelmek için kimi zaman bir cankurtaran simididir. Ayrıca unutmayın ki, Kafkasyalılar törelerine ve geleneklerine bağlı insanlardır. Bu da onları güçlü kılıyor.
Ayrıca, gördüğünüz gibi Kafkasya’da hayat genel olarak son derece sakindir. Büyük şehirlerde eksik olmayan stres, koşuşturmaca, asabiyet buralarda yoktur. Bunun üzerine bir de açık havada çalışmayı ekleyin. Kafkasyalı erkekler bedenleriyle çalıştıkları için fiziksel güçleri yerinde insanlardır.
Söz gelişi, 135 yaşında bir insan bilirim. 10 kilometre uzaklıktaki tarlasına sürekli yayan gidip geliyordu. Yaza, kışa, güneşe, yağmura hiç aldırmadan o kadar yolu yürüyordu. Ama bazı gençler de vardır ki, mesela 30 yaşındadır. İki adım yürüse yorulur, dermanı kesilir. Bence asıl fark burada işte.
AFRODİZYAK GİBİ YEMEKLER
Hiç kuşkusuz, Prof. Sultanov’un söyledikleri son derece önemli şeylerdi. Ancak, işin başka yönleri de vardı elbette. Söz gelişi, daha önce de değindiğimiz, Kafkas halklarının beslenme alışkanlıkları. Neredeyse, bütün yiyecekleri afrodizyak özellikler taşıyor. Yiyip içtiklerinin, cinsel gücü artırıcı olmasına özellikle dikkat ediyorlar. Mesela, acılı sos bulunmayan bir sofra göremezsiniz Kafkaslarda. Sarımsak, maydanoz, ceviz, pancar yaprağı gibi malzemelerden oluşan soslar sadece iştah açmakla kalmıyor, aynı zamanda kuvvet de veriyor.
Ancak, ‘semeni’ adını verdikleri ekmeklerini hiçbir şeye değişmiyorlar altını çizerek vurgulamak gerekirse.
Peki nedir ‘semeni’ ekmeği?
‘Semeni’ ekmeği, buğday ezilerek yapılan bir tür ekmek.
Taze buğday başağından ayrılıyor ve ezilerek tanelerin suyu çıkartılıyor. Buğday suyuna, biraz un ve su ilave edildikten sonra çok hafif odun ateşinde, tahta kaşıkla karıştırılarak pişiriliyor. Daha sonra elle kopartılarak dilimlere bölünüyor ve bildiğimiz ekmek gibi yeniliyor.
İyi ama ‘semeni’ ekmeğinin özelliği ne?
Bölgede yaşayan bütün insanların gayet iyi bildiği şey şu: Semeni’nin içinde kalbi kuvvetlendiren ve damar sertliğine iyi gelen Y vitamini ile cinsel gücü artıran, sperm kalitesini yükselten zengin hormonlar var.
İnsanlar tarlada veya bahçede çalışırken, bir dilim ‘semeni’ ekmeği üzerine, bol baharatlı soslardan sürüp afiyetle yiyorlar. Yanında da içine bal karıştırılmış çay veya su içiyorlar.
SEKS ALIŞKANLIKLARI
Seks hayatının 100 yaşın üzerinde de sürebilmesinin bir diğer koşulu, Kafkasyalı erkekler gibi düzenli seks yapmak.
Öyle ki, Kafkasya’da seks de neredeyse tabiatın işleyişine uygun bir ritm içinde yapılan bir eylemdir.
Bir başka ifadeyle, tabiatın bir parçası haline getirilmiştir.
Söz gelişi, haftada iki defadan fazla cinsel ilişkiye girmiyorlar.
Kesinlikle tok karnına sevişmiyorlar.
Akşam yemeklerinden iki-üç saat sonrası, cinsel ilişki için ideal zaman dilimi kabul ediliyor. Cinsel ilişki sonunda da kalkıp gezmiyorlar, yatarak istirahat ediyorlar, uyuyorlar.
Ayrıca, cinsel ilişki sadece erkek için değil, kadın için de kutsal bir ritüel. Çünkü, başarılı ve düzenli bir cinsel hayatın, her şeyin temel şartı olduğu bölgede gayet iyi biliniyor.
Bu nedenle, cinsel ilişki gerçek anlamda kadın ve erkeğin katılımıyla yaşanıyor.
Sevişmenin, aynı zamanda bedensel ve zihinsel bir spor olduğu da insanların bilinçaltlarına yerleşmiş durumda.
Bu nedenle, 129 yaşında bile çocuk yapmayı ihmal etmiyorlar ya...
Bal ve boşaltma günleri
Balın insan sağlığı açısından ne kadar önemli olduğu, hemen hemen bütün kültürlerde bilinen bir konudur.
Ancak Kafkasya’nın bitki örtüsü bakımından zengin dağları, son derece kaliteli balların gündelik hayatın hemen her alanında kullanılmasına izin veriyor.
Balda glikoz, früktoz, sakaroz, dekstrin, albümin ve azotlu mineral ile diğer maddelerin yanı sıra tam 12 ayrı vitamin, mikroelementler, fosfor, demir, magnezyum, kalsiyum, bakır, kurşun ile çeşitli hormonlar bulunuyor.
Kafkasya’da üretilen siyah balda ise açık renk bala göre daha zengin elementler vardır. Söz gelişi, siyah bal dört kat fazla demir, iki kat fazla bakır ve 14 kat fazla magnezyum içeriyor.
Uzun ömrün temel kaynaklarından biri olan balın, sadece belli bir yaştan sonra değil, erken yaşlarda da kullanılması gerekiyor.
Balın yanı sıra, bölgede, ‘boşaltma günleri’ adı verilen yaygın bir gelenek var. En az haftada bir gün yapılan boşaltma gününde, sabah kalktıktan gece yatana kadar sadece süt ve sütten üretilen mamüller kullanıyorsunuz... Haftada bir gün de, sadece meyve yiyorsunuz.
Biliyorum, bu kulağa zor geliyor ama bunu yapabilirseniz o oranda da faydasını göreceksiniz.
Dört ayda bir midenizi dinlendirin
Genç kalmak ve uzun yaşamak için mide ve bağırsaklarımızın her dört ayda bir dinlendirilmesi gerekiyor. Prof. Sultanov’a göre, bunun için yapılacak iş son derece basit aslında.
Mide ve bağırsaklarınızı dinlendirmeye karar verdiğiniz günün sabahı, aç karnına, bir bardağa dörtte bir ölçüde su koyuyorsunuz. Bu suyun içine de 20-30 gram kadar İngiliz tuzu (eczanelerde satılan magnezyum tuzu) veya yerini tutacak benzer bir tuz atıyorsunuz. Sonra bunu iyice karıştırıp bir defada içiyorsunuz. Üstüne de, akşamdan kaynatıp oda sıcaklığında tuttuğunuz suyu yudumluyorsunuz. Bu su, midenizin bulanmaması için bir tedbir sadece.
İki saat sonra bağırsaklarınız boşalacaktır. Bunun arkasından, bir bardak yoğurda bir tatlı kaşığı bal karıştırıp yemeniz gerekiyor. Bütün gün sadece üç-dört defa ballı yoğurt, biraz yulaf arpası, üç-dört adet elma ve bir-iki şişe de maden suyu içilecek.
Deneyin, ne kadar faydalı olduğunu hemen göreceksiniz.
YARIN
Çok yemek insanı az yemekten de alıkoyar
BÖLÜM 3
Kafkasya’da yaşayan insanlar, sofraya kesinlikle doymak için oturmuyorlar. Çünkü doymak, hele aşırı yemek insan sağlığının baş düşmanı. Sadece fazla kilo olarak geri dönmekle kalmıyor, ayrıca organları daha fazla çalıştırarak yıpratıyor ve cinsel performansı da düşürüyor.
Ancak, sağlıklı beslenmek kadar önemli olan bir başka husus ise sağlıklı düşünmek. Pozitif düşünün ve gülümseyin.
Kafkaslar’da, 100 yaşının üzerinde olup da hálá dinçliğini koruyan kadın ve erkeklerin, atasözü gibi dillerinden düşürmedikleri bir laf var. Ne zaman kendilerine, ‘Bu zindeliğinizi neye borçlusunuz’ diye sorsanız aynı cevabı alırsınız:
- Öncelikle ‘garingula’ olmamaya borçluyuz. Sizin anlayacağınız bir şekilde ifade etmek gerekirse, midemizin kölesi olmayız.
Arkasından da, yine atasözü gibi konuşarak şunları ilave edeceklerdir:
- Bak sana nasihatimiz olsun. Çok yemek adamı az yemekten de alıkoyar. Fazla tamah baş yarar. Yani, fazla yemek, açgözlülük başa bela getirir. Eğer bizim yaşımıza kadar yaşamak ve genç kalmak istersen bu sözlerimizi hiç aklından çıkarma.
Bir başka sihirli formüle de, Azerbaycan’da, Gürcistan’da, Dağıstan’da, Türkmenistan’da gezerken gözlerinizle görüp bizzat tanık oluyorsunuz zaten. O da bir darb-i mesel gibi geziniyor bölge halkının dilinde:
Kahvaltıyı tek başına yap,
Öğle yemeğini dostunla ye,
Akşam yemeğini ise düşmanına ikram et!
Mesaj gayet net ama biz yine de şunları söyleyelim: Kahvaltıyı gayet kuvvetli yap, öğle yemeğini yeterince ye, akşam yemeğini ise mümkün olduğu kadar gündemden kaldır.
SOFRADAN YARI AÇ KALKMAK
Kafkasya’da öğrendiğim en önemli şeylerden birisi de şu:
‘Her kim ki çok yaşamak ve genç kalmak istiyor, öğle ve akşam yemeklerinden yarı aç kalkmalıdır.
Kendisini ‘garingula’ya bırakan uzun yaşayamaz
Sofradan kalkarken gözü yemekte kalmalıdır. Bu da uzun yaşamanın ve genç kalmanın sırlarından biridir.’
Prof. Sultanov ve diğer bilimadamlarının yaptığı araştırmalar, ölçülü ve akılcı beslenmenin insan ömrünü en az yüzde 25-40 oranında uzattığını koyuyor ortaya. Çünkü, fazla yemek demek, vücudun daha fazla çalışması demektir. Bu durumda, insan organizması, ölçüsünde yenilen yemekten alınan enerjiyi, fazladan yenen kısım için harcar. Herkes kendi tecrübesinden bilecektir zaten: Fazla yemek yedikten sonra insan yorgun düşer. Arkasından da uyku bastırır.
Bütün bunlar, organların hırpalandığının somut göstergeleridir. Bu da, yaşlanmayı çabuklaştırır. Dolayısıyla, fazla yemek yemek, fayda değil, zarar getirir.
Çok yemek, fazla kilo anlamına da geliyor artık. Son yıllarda yapılan araştırmalar, ağırlık standartlarını yüzde 10 oranında aşan insanlarda, ölüm oranının da yüzde 10 oranında arttığını gösteriyor. Yüzde 30 aşırı kilo ise bu durumda yüzde 30 fazladan ölüm riski anlamına geliyor.
Burada standart olarak şunlar söylenebilir: Boyu 1.80 olan bir erkeğin kilosu 80 kg’yi geçmemelidir. Kadında ise boy ile kilo arasındaki denge, 10 kilo daha eksik olmalıdır. Unutmayın ki, bunlar üst sınırlar. Aşırı şişmanlık, sadece kalp-damar hastalıklarına değil, aynı zamanda şeker, zatürre, grip ve mide-bağırsak sistemi hastalıklarına ve hormon dengesizliğine de neden olur. Bir başka önemli nokta ise şişman insanların seks gücünün şişmanlıkları oranında azaldığı gerçeğidir.
Başta Amerika olmak üzere pek çok ülkenin obezlikle mücadele etmek için özel programlar yaptıklarını, sıkı tedbirler aldıklarını biliyorsunuz. Obezite her geçen gün tehlike sinyalleri verecek kadar artmaktadır.
ÇALIŞAN İNSAN UZUN YAŞIYOR
Kafkasyalılar, besin pişirme şekli, cinsel disiplin gibi etmenlerin yanında, hareketli bir hayatın da şart olduğunu söylüyorlar. Hareketli hayat ile kastettikleri ise tembelliği engelleyen hemen her şey.
Kafkasyalılar’ın inancına göre, tembel insanın uzun bir hayat sürmesi neredeyse imkánsız. Bunun yanı sıra, çalışkan olan, belli bir amacı ve hedefi bulunan insan daha çok yaşar. Uzun ve sağlıklı bir hayat sürmek için, sürekli belli bir amaç için çalışmak, kasların yanı sıra beyni de geliştirmek gerekir. Hedeflenen amacın gerçekleşemez olabileceği düşüncesi zararlıdır. Hayat, bir amaç için çalışma ve ilgi olmaksızın düşünülemez.
Bir insanın, yaşama amacının yok olması veya azalması o insanı çökertir, kısa sürede ölüm bile kaçınılmazdır. Bir yanlış anlaşılma olmasın lütfen, düşünceyi ya da aklı beslemek derken, beynin maddi destekçisi olan vitaminler, mineral tuzlar ve diğer besleyici maddeler kastedilmiyor. Tam tersine, beyin hücrelerini yenileyen, hafızayı güçlendiren zihni egzersizlerden söz ediyoruz.
Söz gelişi, herhangi bir işe tereddütle başlamak, ilerlemiş bir yaşı bahane ederek başarılabilecek bir işten korkmak doğru değildir. Her türlü engelin aşılabileceği fikri, ancak o işi yerine getirmek için alınacak sağlam bir kararla desteklenebilir.
TEBESSÜMÜN YARARLARI
İnsanın iyimser olması, uzun ömür için gerekli ve önemli olan bir başka husus olarak sık sık dile getirilir Kafkaslar’da. Olumsuz düşünmek, her şeye ters tarafından bakmak, insani münasebetlerde sadece kötülükleri hatırlamak, yapıcı bir karakter koyamaz ortaya. Böyle bir insanın hem beyni, hem de diğer organları zamanından önce ihtiyarlamaktan kurtulamayacaktır. Sevindirici olaylardan haz duymak, tatsız olayları unutmak, sağlığın korunması için şarttır.
Bu nedenle, iyimserlik ayrı bir önem kazanmaktadır. Uzun yıllar yaşadığı halde genç kalabilen insanlar, genelde neşeli olan, çevrelerine pozitif elektrik yayan insanlardır. Mizah duyguları hayli gelişmiştir. Gerçekten de, Kafkasya’da 100 yaşını aşmış kiminle karşılaştıysam, hepsi de güleryüzlü, şakacı ve iyimser insanlardı. Sanki 20 yaşındaymış gibi hayattan zevk alıyor, gülüp eğleniyorlardı.
Görüldüğü gibi, bunlar öyle parayla gidip çarşıdan pazardan satın alabileceğiniz şeyler değil. Ancak, asıl sevindirici olan, her insanın içinde potansiyel olarak iyinin, neşenin ve güzelliğin bulunmasıdır.
Sabahtan akşama neler yiyorum
KAHVALTI
İçinde bir tatlı kaşığı zeytinyağı veya balıkyağı bulunan havuç, elma, portakal, greyfurt ve domates suyu karışımını içtikten yarım saat sonra ‘Kafkas usülü’ çayımı günlük gazeteleri okurken içerim. Ama genellikle yeşil çayı tercih ederim. Ve içine mutlaka damak tadına göre, kekik ve çok az da olsa zencefil eklerim.
Daha sonra bir kasenin içine, bir tatlı kaşığı keten tohumu koyup, iki tatlı kaşığı üzüm pekmezi, bir tatlı kaşığı da keçi boynuzu pekmezi eklerim (İsteyen pekmez yerine hakiki bal da koyabilirler) ve reçel kıvamına gelen bu karışımı ekmeğime sürüp, iki bardak çay eşliğinde yerim.
Ama, ekmeğim muhakkak tahıl ekmeğidir. İçinde çavdar, buğday, arpa, yulaf bulunan (Fırınlarda 7 tahıllı ekmek diye satılan) ekmeği tercih ederim. İki dilim ekmekle birlikte bir kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynir, 3 siyah, 3 de yeşil zeytin yerim.
ÖĞLE YEMEĞİ
Öğle yemeklerinde genelde ne bulursam yerim. Evde isem, kabuklu pirinçten yapılan pilav, mercimek çorbası veya koyun etinden yapılmış sulu yemek veya günlük balık, hiçbiri yoksa yanında mısır olan ton balığı tercihimdir. İçinde kırmızı biber, turp olan salatayı da eksik etmem. Şayet zeytinyağlı, örneğin taze fasulye, yersem fasulye haşlandıktan sonra zeytinyağı çiğ olarak üzerine konulmalıdır.
Kolalı ve alkollü içecekleri ağzıma koymam. Yemekte, şalgam suyu veya maden suyu içerim.
Şunu da vurgulamak isterim. Etle birlikte katiyetle yoğurt yenmemelidir. Etle yoğurt birlikte yenirse vücuda çok zararlı olur.
Tabii her yemeğe başlamadan önce, Kafkas usulü çay içmeyi de ihmal etmem. Öte yandan güneydoğuda imal edilen, tadı fazla acı olmayan pul biberi, yediğim her şeyin üzerine dökerim.
Yemeklerden iki-üç saat önce veya sonra mutlaka ceviz, kuru üzüm, kabak çekirdeği, badem, incir, kayısı gibi kuruyemişi aşırı olmamak kaydıyla atıştırırım.
AKŞAM YEMEĞİ
Mecbur olmadıkça dışarıda yemek yemeyi sevmem. Evimde akşam yatmadan 2-3 saat önce bir kase içine 5-6 kaşık yoğurt, bir tatlı kaşığı zencefil, bir tatlı kaşığı ısırgan tohumu, 3 tatlı kaşığı keten tohumu ve çok az da tat versin diye beyaz peynir ufalayıp koyarım. Ve bu karışımı yarım dilim kızarmış tahıllı ekmekle birlikte yerim. Genelde yatmadan bir saat önce çok az esmer şekerle veya balla pişirilmiş 2-3 dilim kabak tatlısı yerim. Bu kabak tatlısı sayesinde vücudumdaki fazla suları atarım.
Anam çok huysuz
Kafkaslar’daki incelemelerimi sürdürdüğümde her gün şaşırtan olaylara tanık oluyordum. Bu insanlara göre, her kim 100 yıldan az yaşadıysa suçu kendindeydi.
Bir gün torunlarının torunu sayısı 28’i bulan 107 yaşındaki Arif Mehmedov’la evinde oturmuş karşılıklı sohbet ediyorduk. Tam bu sırada yukarıdan bir gürültü geldi. Bağrışmalar, haykırmalar artınca sordum:
- Ne oluyor yukarıda Arif Aga?...
Önemli bir şey yok, der gibi başını iki yana salladı. Sonra da konuştu:
- Sorma, anam çok huysuz... Babamı kızdırmıştır yine...
Sonra da beni alıp köy meydanına götürdü ve 123 yaşındaki Mehmet Mahmutov’la bilek güreşine tutuştu. Mahmutov’un geçtiğimiz yıl üçüncü eşinden bir erkek çocuk dünyaya getirdiğini not olarak düşeyim.
PAZARTESİ
UYKU İÇİN YEDİ ALTIN ÖĞÜT
İşte size bir günlük Kafkas usûlü mönü
Kelebek’te ses getiren dizimizin cuma günü yayınlanan bölümünde, sizlere bir gün boyunca neler yiyip içtiğimi, kısaca anlatmıştım. O günden sonra beni her gören, Kafkas usûlü beslenme konusunda ayrıntılı mönü istedi. Ben de bugünkü yazıyı, 100 yaşını aşan sağlıklı insanların, yani Kafkas köylerinde yaşayanların, beslenme alışkanlıklarına ayırdım.
Bir de, uyku için yedi altın öğüt var ki, evinizin veya aklınızın bir köşesine iliştirirseniz gayet iyi edersiniz. Bildiğiniz gibi, sağlıklı bir uyku neredeyse her şeyin başı artık.
Farkındayım elbette, biraz daha somut, biraz daha pratik şeyler bekliyorsunuz artık. Bir tür reçete belki. Kendilerine bile hayrı dokunmayan bazı diyetisyenler veya bazı anti-agingciler tarafından böyle alıştırıldığınız için diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu.
Yine de bir günlük Kafkas usulü yiyecek-içecek tarifi yapmaya çalışalım bakalım.
KAHVALTININ ÖNEMİ BÜYÜK
Önce hepinizin gayet iyi bildiğini sandığım ilk kural: İster sabah kahvaltısı, ister öğle, isterse akşam yemeği için olsun, her gün ve her öğün için, aynı saatte masaya oturmayı ilke haline getirin.
Kafkasya’da bütün diğer şeylerle birlikte en çok dikkat edilen hususlardan birisi de bu. Vücut denilen makine, belirli bir ritim tutturacak ve bu ritim de organizmanın hayatiyetini artıracak.
Daha önce de belirtildiği gibi, güne iyi bir kahvaltıyla başlamanın yerini hiçbir şey tutamaz. Bütün dünya gibi Kafkasyalılar da bilincinde bunun.
Yataktan kalkıp ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra her sabah ilk yaptıkları iş, rafadan yani hayli sulu bir yumurtayı kafaya dikip bir güzel içmek. Kesinlikle katı yumurta yok.
Sabah sabah mideyi yormanın, gereksiz salgılarla meşgul etmenin álemi var mı? Üstelik katı yumurtanın bir yararı da yok.
Yumurtanın arkasından, birinci bölümde anlattığımız usullere göre demlenmiş çaya geliyor sıra. Özenle demlediğiniz çayı, şekersiz veya kıtlama usulü indiriyorsunuz mideye. Böylece, sabah sabah ikinci sıvı da şenlendirmiş oldu midenizi.
Artık biraz daha ciddi bir çalışmaya geçebilirsiniz. İkinci bardak çayla birlikte, mideniz bir hayli rahatladığı için üzerine tereyağı sürülmüş bir dilim çavdar ekmeğinin ne size, ne de midenize bir ağırlığı dokunmayacaktır.
Üzerine bir bardak çay daha hiç fena olmaz.
Ama unutmayın, sabah kahvaltısında kaç bardak çay içerseniz için, bir şekerden fazlası kesinlikle yok!
Tereyağlı çavdar ekmeğinden sonra yarım bardak ılık süt hiç de fena bir fikir değil. Ama her şeyi o kadar da aceleye getirmeyin.
Yudumlar arasında biraz oyalanmanın kime ne zararı olabilir ki?
Söz gelişi, bir yudum ceketinizi veya çoraplarınızı giyerken, bir diğer yudum kravatınızı bağlarken, son yudumu da ayakkabıları bağlarken içebilirsiniz.
Önemli olan, yarım bardak sütün, beş dakikalık bir sürede içilmesi, öyle birden dikip içmek yok sizin anlayacağınız.
ÖĞLEYİN YEŞİLLİK ŞART
Gündelik koşuşturmacalar, iç-güç derken sıra öğle yemeğine geldi bile.
Hemen hatırlatalım, öğle yemeğinden önce de giderek bir klasik haline gelen alışkanlığımızdan vazgeçmiyor ve yine önce usulüne göre demlenmiş bir-iki bardak çayla başlıyoruz işe.
Öğle yemeği vaktinde evdeyseniz eğer, masada mutlaka sarmısak, nane, maydanoz, marul gibi yeşillikler bulunduruyorsunuz.
Daha sonra önemli bir toplantıya girecekseniz diyelim, sarmısağı akşama da saklayabilirsiniz. Ama diğerlerini eksik etmiyorsunuz.
Bu ön hazırlıktan sonra sıra ana yemeğe yani et yemeğine geliyor. Daha önce tarif ettiğimiz gibi, et yemeğini koyun veya kuzu etinden sebzeli ve sulu olarak pişirmeniz gerekli. O gün canınız sebze yemeği çektiyse eğer, sebze yemeğini bitkisel yağlarla değil, tereyağıyla pişirmeyi alışkanlık haline getirin.
Sebzeyi haşlayıp üzerine çiğ bitkisel yağ gezdirmek de farklı bir tercih olabilir. Unutmamanız gereken şu: Bitkisel yağları değil kaynatmak, ısıtmak bile tehlikelidir. Çünkü biliyorsunuz artık, ısınan bitkisel yağların içindeki elemanlar sağlığa zarar verecek hale dönüşürler. Ama hayvani yağları istendiği gibi ısıtmak da bir sakınca bulunmuyor.
Öğle yemeklerinde önce yemeğin suyunu içmek veya o güzelim suya ekmeği banarak yemek de son derece faydalı. Tabii, bu arada bol bol yeşillik yemeyi de ihmal etmemek gerekiyor.
Ayrıca, 20-30 gram kadar bitkisel yağı salatayla veya yine ekmek banarak yemek de sağlık açısından gerekli bir ayrıntı.
Ayrıca bir dilim çavdar ekmeği yemenin de kimseye bir zararı yok. Çünkü, vücut için gerekli B vitamini çavdar ekmeğinde yeterli miktarda var.
Yemekten sonra, elinizin altında bir yerde mevcutsa, elma denilen o sihirli meyveyi kesinlikle ihmal etmeyin.
Bulunmadığı durumlarda ise sevilen bir başka meyve de yenilebilir.
AKŞAM YEMEĞİ HAFİF OLMALI
Akşam yemeklerinde ise mümkün olduğu kadar az ve hafif şeyler yemek, etli ve yağlı yemeklerden kaçınmak gerekir. Üzerine bitkisel yağ gezdirilmiş salata veya meyve ideal bir akşam yemeği mönüsü olabilir söz gelişi.
Yatmadan iki saat kadar önce ise bir bardak yoğurdun içine bir tatlı kaşığı bal karıştırıp yemeyi hiçbir zaman ihmal etmeyin.
Doğal olarak iş yemek yemekle bitmiyor. Yemekte sonra yapılması gereken şeyler de en az yemek kadar önem taşıyor. Her yemekten sonra ağzınızı çalkalamakta ve dişlerinizi fırçalamakta sayısız faydalar var. Uyumadan önce ise kesinlikle ağzı suyla çalkalamak gereklidir.
(Çalkalama esnasında gargara yaparak boğazınızı da temizlemelisiniz.)
Çünkü boğaz etrafında kalacak besin maddeleri, ağızın çalkalanması ile birlikte temizlenecek, bu ise en az yemek kadar önemli olan uykunun kalitesini artıracaktır.
Ayrıca unutmayın, öğle yemeklerini bir defada yemek zorunda değilsiniz.
Bir öğünü üçe veya dörde de bölebilirsiniz. İkindi vakti yenilecek yarım bir öğle yemeği, hem midenin, hem de diğer organizmaların çalışma kapasitesi açısından son derece sağlıklıdır.
Bir de, imkán ve fırsat bulursanız, her yemekten sonra yürüyüş yapmaya bakın. Öyle parklara ve spor salonlarına gitmeniz de şart değil.
Asansörlü binalarda merdiveni tercih ederek, ofisler arasındaki trafiği ofisboy’a bırakmak yerine kendiniz üstlenerek de yapabilirsiniz bu yürüyüşü.
Önemli olan niyetlenmeniz ve karar vermeniz. Sonraki aşamada bir çözüm yolu nasıl olsa bulunur çünkü.
Erik ve elma kurusu
Kafkasya, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, ikramı seven insanlardan oluşuyor. Bir yere gittiğinizde çikolata veya şeker ikram ediliyor. Ama Prof. Sultanov, çikolata ve şeker yerine, ‘erik kurusu’ ikramıyla yetiniyor. Sebebini de şöyle izah ediyor:
‘Erik kurusundan günde en az sekiz tane yemek gerekir. Özellikle öğlen ve akşam yemeklerinden iki saat kadar sonra erik kurusu yemek sağlık ve sindirim açısından çok faydalıdır. Çünkü erik kurusunda ’kalyum’ vardır ve bu ’kalyum,’ kalp için en önemli maddedir. Kalbi kuvvetlendirir. Onun daha ahenkli çalışmasına yardımcı olur. Özellikle 25 yaşını geçtikten sonra erik kurusu sofralarınızın vazgeçilmez alışkanlıklarından biri olmalıdır.
Ama ’kalyum’ sadece erik kurusunda bulunmaz. Hemen hemen bütün meyve kabuklarında mevcuttur. Yine de, kabuğuyla yenen elmaya ayrı bir yer ayırmak gerekir. Çünkü elmada A, B, C, P vitaminleri ile birlikte değişik mineraller bulunur. Hem sindirimi kolaylaştırır, hem de kalp hastalıklarını önler. Böbrek ve dalak için de koruyucu etkisi vardır. Bir de şunu hatırlatayım: Üzümü çekirdeğiyle, dutu sapıyla yemeyi ihmal etmeyin sakın. Çünkü üzümün çekirdeği ve dutun sapı, bağırsaklarda hareket sağlayarak kabızlık riskini ortadan kaldırır.’
Uyku için 7 altın öğüt
1. Yatmadan önce, mümkünse açık havada beş on dakika yürüyün. Böyle bir imkanınız olmadığı günlerde ise, evde basit jimnastik hareketleri yapın. Örneğin, merdiven inip çıkın.
2. Yatağa girmeden yarım saat önceden başlayarak hiçbir şey düşünmemeye gayret edin.
3. Yatağa girince aklınıza işle ilgili hiçbir şey getirmemeye çalışın.
4. Mümkün olduğu kadar çabuk uyumaya bakın. Ne kadar çabuk uyursanız, uyku o kadar yararlı olur.
5. Yatağınızın çok fazla yumuşak olmamasına dikkat edin.
6. Üstünüze üşütmeyecek kadar hafif şeyler alın veya örtünün.
7. Yatak odanızdaki küçük bir pencereyi hafif bir ’hava cereyanı’ yapacak şekilde aralık bırakın. Bu hava cereyanı, sizin sabahleyin daha zinde kalkmanıza yardımcı olacaktır.
YARIN Anne babanız erken yaşta öldüyse paniğe kapılmayın
Doğadaki sesleri içine sindiren uzun yaşar
Yapılan bütün araştırmalar, 90 yaşın üstündeki insanların, tabiatı günlük alışkanlıklarının merkezine yerleştirdiğini gösteriyor. Kimi zaman denizin kenarına oturup dalgaların sesini dinlemek, kimi zaman ormanın ortasında ağaçların uğultusuna kulak vermek, sadece terapi işlevi görmüyor, hayati organların ömrünü de uzatıyor.
Çevre kirliliği ve gürültüsü ise tam tersine, en sağlıklı organları bile vaktinden önce yıpratıyor.
Önce şunu belirteyim. Bir anneden doğan ilk çocuk, sonradan doğan çocuklara göre genelde daha kısa boylu ve daha zayıf oluyor. İkinci çocuktan beşinci çocuğa kadar boy ve ağırlık artıyor. Beşinci çocuktan sonra ise azalmaya başlıyor. 28 yıllık araştırmalarım sırasında bu konuyu da inceledim. Uzun ömürlüler arasında çeşitli istatistikler yaptım. Çıkardığım sonuç şu: İlk hamilelikten doğan çocuklar ile sekizinci hamilelikten doğan çocuklar diğerlerine göre daha uzun ömürlü oluyorlar.’
Yaklaşık 30 yıl boyunca Kafkasya’da doğan çocukları ve bu çocuklara ilişkin istatistikleri inceleyen Prof. Sultanov, hangi çocukların diğerlerine göre daha uzun ömürlü olma şansı taşıdığına ilişkin sorumuzu böyle cevaplandırıyor. Hiç kuşkusuz, çocuğumuz uzun ömürlü olsun diye sekiz çocuk birden yapacak halimiz yok. Ancak, istatistikleri bilmenin bir sakıncası da yok elbette. Zaten Prof. Sultanov da öncelikle ‘uzun ömür’ kavramını açıklığa kavuşturmayı tercih ediyor. Kaç yıldan sonrası uzun ömür kavramının sınırlarına giriyor, kaç yılı olağan karşılıyoruz?
90 YAŞ ÜZERİ BİR ÖMÜR
Bilimsel verilere göre, modern dünyada 90 yaşını aşan insanlar ‘uzun ömürlü’ olarak tanımlanıyor. Bu da son derece doğal ve anlaşılabilir bir şey. Çünkü, günümüzün gelişmiş Batılı toplumlarında bile, ortalama insan ömrü 70-80 yılla sınırlı. Beslenme yetersizliğiyle boğuşan toplumlarda ise bu oran 50 yaşa kadar düşebiliyor.
Prof. Sultanov’un Kafkas toplumlarında asıl ilgisini çeken ise insanların 90 yaşından sonra çocuk sahibi olması ve bu çocukların da son derece sağlıklı bir biçimde dünyaya gelmesi. Kendisinden dinliyoruz:
‘Yaptığım incelemeler sırasında, organizması genç bir insan gibi sağlam olan birçok uzun ömürlüye rastladım. İşin ilginç yönü, 90 yaşını aşan bu uzun ömürlülerin çok çocuk sahibi olmalarıydı. Hele bazıları var ki, 90 yaşından sonra en az beş-altı çocuk daha yapmışlar. Örneğin Azerbaycan’ın Şuşa köyünde 125 yaşındaki Ejder Baba’nın tam 26 çocuğu var. Ejder Baba, bu 26 çocuktan dokuzunu 93 yaşından sonra yapmış. Bu arada, Ejder Baba’nın tam sekiz kez evlendiğini de hatırlatmak isterim. Ejder Baba’dan olan bütün çocuklar son derece sağlıklıydı. Ejder Baba’nın en büyük oğlu, 103 yaşında ve hayatta, üstelik her yönden çok sağlıklı. Size ilginç bir şey daha söyleyeyim. 125 yaşındaki Ejder Mazlumov’un babası ancak 60, annesi ise 71 yaşına kadar yaşamış. Demek ki, uzun ömürlü olmak mutlaka kalıtsal özelliklerle ilgili değil.’
KADINLAR DAHA UZUN ÖMÜRLÜ
Burada bir parantez açarak kadınlara ilişkin bazı ayrıntılar vermek gerekiyor. Dünyada yapılan bütün istatistikler, kadınların erkeklere göre daha uzun ömürlü olduğunu koyuyor ortaya. Bu özellik, Kafkas toplumları için de geçerli. Peki ama neden kadınlar daha fazla yaşıyor? Bilimsel araştırmalar bu konuda kesin bir teori ortaya koymamakla birlikte, kadınların annelik fonksiyonlarının belirleyici bir etmen olduğu sanılıyor. Ayrıca, günlük hayat itibariyle kadınlar erkeklere nazaran çok daha aktif.
Kadınların neden daha uzun yaşadığını, Azerbaycan’ın Hanlarköy bölgesinden 93 yaşındaki Hasan Zülfügar’da yöneltiyorum. Zülfügar, hayatın getirdiği bir bilgelikle şöyle cevaplandırıyor sorumu:
‘Bizim evde kadınlar genellikle aynı saatte kalkar. Kahvaltıyı hazırlamak için daha erken saatlerde kalkanların sayısı da az değildir aslında. Aynı kadınlar, akşamın geç saatlerine kadar dinlenme nedir bilmeden çalışırlar. Bu sadece mecburiyetten kaynaklanan bir şey de değil. Öyle alışmışlar ve çalışmadan duramıyorlar. Benden duymuş olmayın ama bütün dinamizmlerine rağmen erkekler daha tembel ruhlu insanlar. İşten eve döner dönmez derhal dinlenmeye çekiliyorlar. Doğrusu böyle bir dinlenmenin sağlığa büyük yararı olduğunu pek sanmıyorum.’
Prof. Sultanov ise meseleye bir başka açıdan yaklaşıyor ve bu durumu kadın ve erkekteki farklı kromozom yapısıyla açıklıyor. Buna göre, kadınlardaki iki X kromozomun varlığı, organizmanın hayati faaliyet gösteren mekanizmalarını daha dayanıklı bir hale getiriyor. Bunun üzerine toplumsal koşulları ve çevre şartlarını eklediğiniz zaman, kadınların daha uzun yaşamasının sırrı kendiliğinden açıklığa kavuşmuş oluyor.
BUĞDAY HIŞIRTILARININ ŞARKISI
Son yıllarda yapılan bütün bilimsel araştırmalar, tabiatın insan üzerinde iyileştirici bir etkisi olduğunu koyuyor ortaya. Büyük hastane ve senatoryumların, ormanlık alanlara yapılmasının, yeni yerleşim yeri olarak doğayla iç içe olan mekánların tercih edilmesinin sebebi de bu zaten. Ormanın uğultusu, rüzgárın sesi, suların çağlaması, kuşların ötüşleri de insanı dinlendiren diğer etmenler arasında sayılıyor.
125 yaşındaki Ejder Baba’ya, boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğini sordum ve aldığım cevabın, bilimsel gerçeklerle nasıl örtüştüğünü görüp hayretler içerisinde kaldım:
‘Tarlada işimi bitirdikten sonra şöyle bir yarım saat kadar oturup, buğday hışırtılarını, rüzgárın etrafı yalayıp geçerken çıkardığı sesleri dinlerim. Gerek rüzgárın sesi, gerekse buğdayların hışırtısı bana bir huzur verir. Öyle ki, kulağımdan beynime ve yüreğime yansıyan sesler, bütün günün yorgunluğunu alır götürür. Tarladan evime yürüyerek dönerken de, ormanın uğultusunu ve bu uğultuyu besleyen kuşların sesini dinlerim. Evime geldiğimde günün yorgunluğundan eser kalmamıştır artık.’
Son 20 yılda önce Batılı ülkelerde başlayan, çok geçmeden Türkiye’yi de saran doğaya dönüş trendi, bütün bu gözlemleri destekliyor. Doğanın bir parçası olarak dünyaya gelen insanlar, modern toplumun şartları gereği büyük kentlerde, kalabalık caddelerde, gürültülü fabrikalarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu da, modern toplumun hastalıklarının başında gelen stresi artırmakla kalmıyor, insanın bütün dengesini de sarsıyor. Her gün trafik çilesi çeken, egzos gazları ve otomobil kornaları ile boğuşanların mı, yoksa tabiatın ortasında kuş sesleriyle, ağaçların hışırtısıyla başbaşa olanların mı daha sağlıklı ve uzun ömürlü olacağına artık siz karar verin...
VEBADAN DAHA TEHLİKELİ
Prof. Sultanov da destekliyor bütün bu gözlemleri: ‘Güneş kaynaklanan radyasyon, atmosfer basıncı, havanın nemi, çevrenin ısısı, gürültü kirliliği gibi etkenler, insanın merkezi sinir sistemi üzerinde ve bunun doğal bir sonucu olarak organizma üzerinde büyük tahribata yol açıyor. Bu da bize açıkça gösteriyor ki, insanın yaşam süresi ve sağlığı, çevresindeki dış ortamla yakından ilgilidir.
İnsanoğlu kolera, veba gibi hastalıkların üstesinden gelmiştir gelmesine ama hálá çevre gürültüsü ve çevre kirliliği sorunu çözememiştir. Halbuki, gürültünün işitme organları üzerindeki olumsuz etkisi yaklaşık 400 yıldır biliniyor. Üstelik gürültü sadece merkezi sinir sistemine zarar vermekle kalmıyor, mide ve kalp gibi hayati organlarımızı da tehdit ediyor.’
Daha sonra ilginç bir deneyden söz ediyor Prof. Sultanov. Bu deneye göre, ses geçirmez bir odaya kapatılan bir insan, özel bir tabloya uygun olarak sıralanan rakamları üç dakika içinde toplamayı başarıyor. Aynı insan daha sonra, bir saat boyunca sokaktan gelen her türlü gürültüye açık bir odaya alınıyor ve aynı işlemi yapması isteniyor. Sessiz odada üç dakika süren işlem, gürültülü odada ancak altı dakikada tamamlanabiliyor.
Aynı insan, işlemlerin sonucunda bir de tıbbi kontrolden geçiriliyor. Bu kontrolde, sinir sistemi ve beyin aktivitesinde de belirgin bir düşüş yaşadığı tesbit ediliyor.
Kentlerdeki parklar kaçış noktanız olsun
Yapılan bütün araştırmalar, çevrenin insan üzerinde doğrudan etkili olduğunu koyuyor ortaya. Bunda da şaşırtıcı bir şey yok aslında. Doğanın ortasında gözlerini açan bir bebek, çoğu kez modern hastalıkların hiçbirini bilmezken, büyük kentlere gözlerini açan bir bebek, pek çok riski de beraberinde taşıyor. Çeşitli organları eksik veya aşırı derecede zayıf bebekler, hep bu olumsuz koşulların ürünü.
Kafkasya’daki tabiat şartlarını söz gelişi İstanbul’un göbeğinde oluşturamayacağımıza göre ne yapmalıyız?
Yapılacak şey basit aslında: Bulunan her fırsatta, deniz, orman veya göle koşmak, bu imkán yoksa kentlerdeki parkları değerlendirmek gerek. Birkaç saat dalgaların sesini, ağaçların uğultusunu veya sessizliği dinlemek herkese iyi gelecektir.
Evde çiçek, kuş, kedi ve köpek beslemek, diğeri kadar etkili olmasa da bir çözüm işte. Televizyon ekranına kilitlenip kalacağınıza, Boğaz kıyısına, Yıldız, Emirgán veya Fenerbahçe parklarına doğru yola çıkın.
Yok eğer uzun yaşamak zaten yoracaksa sizi, kımıldamasanız da olur.
Anne babanın ömrü çok önemli değil
Prof.Sultanov yaptığı incelemeler sırasında Azerbeycanlı Ejder Mazlumov ile tanışmış. 125 yaşındaki Ejder Baba’nın 26 çocuğundan dokuzu 93’ünden sonra doğmuş. Üstelik kendisinin annesi 60, babası ise 71 yaşına kadar yaşamış. Sultanov, bunun gibi birçok örnek olduğunu da eklemişti.
Bir tarafta 1980’de, yani 25 yıl önce Cannes sahillerinde çekilen fotoğrafım, diğer tarafta geçtiğimiz yaz çekilen resim. Sizce hangisinde daha zinde görünüyorum...
YARIN
Aklınıza takılan her konuda küçük ama etkili öneriler
Dökülen saçların çözümü annemin sarmısaklı ilacı
Saçlarım 20 yaşlarında dökülmeye başlamıştı. Annem hep ‘Oğlum zeytinyağı ile susam yağının içine bir baş sarmısak ezip koy. Gece yatarken saçlarının diplerine ovalayarak sür’ diyordu. Sonunda, anamın dediğini son çare olarak uyguladım. Bir hafta sonra dökülme tamamen durdu, hatta bazı yerlerden de yeni saçlar çıkmaya başladı.
Erken yaşlanmanın önüne geçildikten sonra, neden saç dökülmesinin, cinsel iktidarsızlığın, aşırı kilonun veya stres gibi hastalıkların önüne geçilmesin. Kendimden örnek vereyim... 25-30 yaşlarında her yönden bugünkü kadar güçlü değildim. Sağlıklı yaşam incelemelerimi kendi üzerimde denedikten sonra bugün 66 yaşındayım ama, her yönden gücüm daha da iyi desem, abartmış olmam.
Size kendimden bir başka örnek vereyim. Saçlarım 20 yaşlarında ön tarafından dökülmeye başlamıştı. Gitmediğim doktor kalmadı. Kükürt iğnelerinden tutun da çeşit çeşit ilaçlar aldım. Ama, fayda etmiyordu. Bu arada, annem hep ‘Oğlum zeytinyağı ile susam yağının içine bir baş sarmısak ezip koy. Gece yatarken saçlarının diplerine ovalayarak sür’ diyordu.
Sonunda, anamın dediğini son çare olarak uygulamak zorunda kaldım. Ve gece yastığımın üzerine bir havlu sererek, yağlı başla yattım.
İnanın, bir hafta sonra dökülme tamamen durduğu gibi bazı yerlerden de yeni saçlar çıkmaya başladı. Benim için bir mucizeydi...
Doktorların, ilaçların yapamadığını, annemin basit bitkisel formülü ile başarmıştım.
Öte yandan, annem bana bol bol karaciğer, hindi, fasulye yemekleri yapıp kahvaltılarda da rafadan yumurta içiriyor, yemeklerde yoğurdu eksik etmiyordu. İlginçtir, yıllar sonra bu tür yiyeceklerde bol miktarda çinko olduğu ve saç dökülmesine, ağarmasına iyi geldiği kanıtlandı. Ve ben yıllardır en az haftada bir gün gece yatarken annemin formülünü başıma sürüp, bu yiyeceklerden de bolca tüketiyorum. Belki bu nedenle olacak, saçlarıma pek ak düşmediği gibi, o günden sonra da hiç dökülme olmuyor.
BURNUNUZDAKİ ET VEYA KEMİKTEN KURTULUN
Burnunuzun et veya kemikle az da olsa tıkalı olması, sağlık açısından çok önemlidir. Zira yeterli oksijen alamayan vücut, gereken oranda enerji sağlayamaz.
Gene başımdan geçen bir başka olayı anlatayım... Amerika’da uzun yıllar burun ve boğaz konusunda eğitim yapıp Türkiye’ye dönen Prof. Dr. Sami Katırcıoğlu benim iyi dostumdur. Bir gün sohbet ederken kendisine, ‘Sporun sonlarına doğru bir yorgunluk geliyor. Bazen bu yorgunluk ertesi güne de sarkıyor’ dediğimde beni kontrol etti. Ve burnumdaki et ve kemik parçalarının bu yorgunluğa neden olduğunu söyledi.
Ameliyat olup burnumdaki bu et ve kemik parçalarını aldırdığımda inanın, sanki 10 yaş daha gençleştim. Spor gücüm yüzde 20-30 oranında arttı. Ve spor sonrası yorgunluğumdan eser bile kalmadı.
VÜCUDUNUZU İNCELEYİP TEŞHİSİNİZİ KOYUN
Sağlıklı yaşamın en önemli unsuru, sağlıklı beslenmenin yanı sıra spor yapmayı bir alışkanlık haline getirmektir. Spor yapmadan sırf sağlıklı beslenmeyle ve kutu kutu vitaminler almakla insan bir yere varamaz. Şunu aklınıza koyun, her yaşa göre spor vardır. Spora başlayın da kaç yaşında başlarsanız başlayın, faydasını bir-iki hafta içinde göreceksiniz.
Önce, bir aynanın karşısına geçin. Vücudunuzu çıplak olarak bir inceleyin. Teşhisi koyun. Neyiniz eksik, neyiniz fazla... Çok mu yağlısınız? Göğüsleriniz mi sarkık? Kol ve bacaklarınızda sarkmalar mı var? Poponuz mu düşük? Bunları tespit ettikten sonra, mümkünse bir spor salonuna gidin. Uzman hocalardan dertli olduğunuz konularda yardım isteyin.
Yok, spor salonu için param veya zamanım yok diyorsanız, benim şu tavsiyelerime kulak verin.
Önce şunu bilin... Kimse anasının karnından doğduğu şekilde, spor yapmadan sağlıklı bir vücuda kavuşmamıştır.
Örneğin, ben bugün ‘bench press’te 100 kilo kaldırıyorsam, birden bire bu kiloya ulaşamadım. 10-20 kilodan başladım. Bu kiloya kadar çıktım.
Bunu anlatmaktaki amacım, kaç yaşınızda olursanız olun, hiç spor yapmamış olun, yine de iş işten geçmiş değildir.
Önce, bir sağlık kontrolü yaptırtın. Vücudunuzun lökosit miktarı ne kadar? İltihabik bir durumunuz var mı?
DİŞÇİYE GİTTİM OMUZ AĞRIM GEÇTİ
Özetle karın bölgesini bir ultrasonla taratın bakalım vücuda zararlı bir şey var mı? Ha unutmadan söyleyeyim... Dişlerinizin durumu da çok önemli.
Size basit bir örnek vereyim. Sağ omuz başımın altını 5-6 ay kadar önce zorlayarak sakatlamıştım. Bugüne kadar da bir türlü geçmemişti. Bu yazıyı hazırlarken Sultanov’un önemli dediği bir notu okudum:
Bir yerinizde bir ağrı varsa ve uzun süredir geçmiyorsa önce karın bölgenizi, sonra da dişlerinizi kontrol ettirin... Karın bölgemde bir şey çıkmadı. 30 yıllık arkadaşım diş hekimi Galip Gürel’e gittim. Dişlerimin filmini çekti. Meğer 20 yaş dişim çene kemiğine kadar iltihaplanmış.
Dişimi çektikten 2-3 gün sonra sakatlığımdan eser kalmadı.
Kırmızı üzüm suyu için cinsel gücünüzü artırın
Sadece koşmakla, yürümekle spor olmaz. Hafif şekilde de olsa ağırlık çalışmanız gereklidir. Öte yandan yürümeyi, koşmayı da bilinçli yapmak gerekir. Şöyle ki; yürürken ufak ve hızlı adımlar atarken vücudunuzun da dik olması gerekir. Bu şekilde yürürseniz kalçalarınızın hafifçe sızladığını, yağları yaktığını hisseder olacaksınız. Öte yandan, düz koşuları nefesiniz açıldıktan sonra bayır koşularına çevirmenlisiniz.
Spora ilk başlayanlar ilk gün 15 dakika yapmalı, daha sonra her seferinde 5-10’ar dakika artırmalılar. Ağırlık çalışmalarını tek tek anlatmam çok yer alır. Ancak, genel bir uygulama söyleyeyim: Vücudunuz kilolu ve yağlı ise, az kilo ile çok adet yaparak o bölgenizi inceltebilirsiniz.
Öte yandan, ip atlamak, hızlı hızlı merdiven inip çıkmak hem nefesinizi açar, hem de kan dolaşımına katkıda bulunur. Sabah ve akşam olmak üzere günde 5’er dakika ip atlayın, bir ay içinde etkisini göreceksiniz.
ASPİRİN’İN ETKİSİ
Koştuktan, yürüdükten, ağırlık çalışmasından sonra, mutlaka mide kaslarınızı, bacak içi kaslarınızı çalıştırıp güçlendirin. Mideniz için değişik basit mekik hareketleri yapabilirsiniz. Bacak içi hareketler için aletiniz yoksa iki bacağınız arasına ve daha sonra iki bacağınıza dıştan kalın birer lastik bağlayarak 15-20 kez esnetme hareketleri yapmaya çalışın. Ve bunu üç kez tekrarlayın.
Göreceksiniz bu mide kaslarınızla bacak içi kaslarınızın kuvvetlenmesi oranında, sizin cinsel gücünüze ‘doping’ ilaçlarından daha çok tesir edecektir. Bu arada, birleşmeden bir saat önce bir adet aspirin alın. Yarım saat önce de kırmızı üzüm suyu için. Şunu da belirtmem gerek, yemekten en az iki-üç saat sonra cinsel temasta bulunun... Farkı hissedeceksiniz. (Yarınki yazımda anlatacağım beş duyu eğitiminin de bu konuda yararı büyük.)
Tüm spor hareketlerinizi bitirdikten sonra muhakkak esnetme hareketleri yapın. Çömelmiş vaziyette 5-6 dakika oturun ve hafifçe esnetmeler yapın. Bu hareketler de size bir başka güç sağlayacaktır. Bu arada sporunuzu tamamlamadan baş aşağı gelecek şekilde bir meyilli özel tahta üzerinde uzanmanız (meyili 20-25 dereceden başlayarak 90 dereceye kadar alıştıra alıştıra çıkartacaksınız) hem yorgunluğunuzu alacak, hem de saç diplerine kadar kan hücum edeceğinden vücudunuz daha dinç olacaktır.
Uykusuzluğa anasonlu rezeneli Kafkas çayı
Ben genelde çok zorunlu olmadıkça ateşli hastalıkların dışında pek ilaç kullanmam. Sadece, her gün bir Aspirin almayı ihmal etmem, hepsi o kadar. Stresiniz mi var? Uykusuzluk mu çekiyorsunuz?
Ben bu durumlarda gece yatarken bir tatlı kaşığı rezene, bir tatlı kaşığı anason, bir tatlı kaşığı kuşdili, 2-3 yaprak da melisa otu koyup çay gibi, Kafkas usulü demlerim. Sonra içine bir tatlı kaşığı bal koyup yatmadan yarım saat önce içerim. Ve sabaha dinç ve uykumu almış şekilde kalkarım.
Bu arada, yatmadan 3-4 saat önce ceviz, incir, kayısı, kuru üzümün yanında, bir avuç tuzsuz kabak çekirdeği yemeyi de ihmal etmem. Kabak çekirdeği içindeki E vitamini cilde çok fayda sağladığı gibi stresi de azaltır.
Öte yandan 40 yaşından sonraki erkeklerde prostata iyi geldiği gibi cinsel gücün artmasında da çok katkı sağlar. Hangi vitaminin neye iyi geldiğinden söz etmeye gerek yok. Zira, bu konu her gün yazılıp çiziliyor.
YARIN
Hint fakirlerinden öğrendiğim 5 duyu eğitimi
Hint fakirleri arasına girebilmek için 21 şart
Hint fakirlerinin lideri Swamiji Siri Siri Ganapathi, düzgün bir İngilizce’yle, ‘İlk kez bir gazeteciyle konuşacağım. Yalnız Aşram’da kalan her Hint fakiri gibi senin de 21 şartımıza uyman gerekiyor’ diyerek bana bir yazı uzattı. Şöyle bir göz atınca, ne diyeceğimi bilemedim. Bu şartlar arasında, akla gelmeyecek şeyler de vardı.
Kafkasya’da öğrendiğim hemen her şey, genç kalmanın en önemli sırlarından birinin de ruh terbiyesi olduğunu söylüyordu. Ruh terbiyesinin (5 duyu eğitimi) adresi ise Hindistan’daydı.
Bulduğum ilk uçakla Yeni Delhi’de aldım soluğu. Oradan Bangalor’a geçtim ve bu şehirden kiraladığım otomobille üç saatlik bir yolculuktan sonra Maysur’a geldim. Elimdeki adresten Hint fakirlerinin yaşadığı yeri bulmak pek zor olmamıştı. Zira Maysur şehrinde yedisinden yetmişine kadar herkes bu yeri adı gibi biliyordu. Öğleden sonra Hint fakirlerinin ‘Aşram’ dedikleri merkezdeydim.
Aşram geniş bir bahçe içinde, bambu ağaçlarından ve tuğladan yapılmış, biri oldukça büyük, diğerleri nispeten daha ufak tek katlı dört binadan ibaretti. Bahçenin girişinde ise ufak bir kulübe vardı. Otomobilimin motor sesini duyan yarı çıplak, yalınayak bir Hintli bu kulübeden çıkarak yanıma geldi. İngilizce olarak bana ne istediğimi sordu.
Kendisine, daha önceden Yeni Delhi’de tanışmış olduğum Hintli dostlarımın bana verdikleri ismi tekrarlayarak, ‘Lideriniz Swamiji Sri Sri Ganapathi ile görüşmek istiyorum’ dedim.
KARAR GÜN DOĞARKEN
Adam bu sözüm üzerine, ‘Swamiji ile öyle her isteyenin görüşmesi mümkün değildir. Kimsiniz? İsminizi verin, isteğinizi bildireyim’ dedi.
Gazeteci olduğumu, Türkiye’den Swamiji’nin ve buradaki Hint fakirlerinin yaşamlarını yakından incelemek için geldiğimi söyledim. Göğsü, kolları ve yüzü rengárenk boyalı olan orta yaşlı Hintli, talebimi Swamiji’ye bildirmek üzere yanımdan ayrıldı.
Aradan 15 dakika kadar geçmişti ki, Hintli tekrar göründü. Yanıma yaklaştı. Sonra da, yavaş bir sesle, ‘Swamiji bu isteğinizi yarın sabah doğacak güneşle inceleyecek. Sahip olacağı fikre göre sizi kabul edip etmeyeceğini bildirecek. Yarın sabah tam saat sekizde gelin.’
Ertesi sabah tam sekizde Aşram’a gittiğimde aynı Hintliyi bahçenin girişinde beni bekler buldum. Bana, ‘Otomobilinizi şöyle park edin. Swamiji sizi kabul edecek’ dedi.
Otomobilden inip yürümeye başlamıştım ki Hintli uyardı beni:
‘Buraya ayakkabı ile girilmez. Çoraplarınızı bile çıkartmanız gerekiyor.’
Dediğini yaptım ve yalınayak kaldım. Bahçeyi geçtikten sonra zemini beton, duvarları sıvalı, tavanı ise bambu dallarıyla kaplı olan bir yere geldik. İçeride, tahta bir koltukta, başı kırmızı şalla sarılı olan sakallı biri oturuyordu. Etrafında da genç-ihtiyar birkaç yarı çıplak Hint fakiri vardı.
AYAKLARINA KAPANDIM
Birlikte geldiğim Hintli, hemen liderlerinin ayaklarına kapandı. Üç kere ayağını öptü. İşini bitirince de başı önde, elleri göğsünde, sırtını dönmeden geri çekildi.
Ben de geleneklerine ters düşmemek, Swamiji’ye hoş görünmek için beni getiren Hintli’yi mümkün olduğu kadar, yapacağım röportaj uğruna, taklit etmeye çalıştım. Aynen onun gibi Swamiji’nin ayaklarına kapandım.
Bu hareketim Swamiji’nin hoşuna gitmiş olacak ki sırtımı sıvazladı. Sonra da düzgün bir İngilizce ile ‘Niyetinin ne olduğunu bu sabah güneşin doğuşuyla öğrendim. İlk defa bir gazeteciye ‘Evet’ diyeceğim. Yalnız, Aşram’da yaşayan herkes gibi senin de 21 şartımıza uyman gerekiyor. Bunları kabul edersen kapımız sana açılacak’ dedi. Sonra, ‘Al işte 21 şart burada yazılı’ diyerek bana bir kağıt uzattı.
Şartlara şöyle bir göz atınca ne diyeceğimi bilemedim. Zira şartlar içinde akla gelmeyecek her şey vardı.
Listeyle birlikte tekrar Swamiji Sri Sri Ganapathi’nin yüzüne baktım. 53 yaşındaydı ama 40 yaşında bile göstermiyordu. Daha sonra sebebini sorduğumda, ‘İnsanların yüzü yediklerinin, içtiklerinin, üzüntülerinin ve sevinçlerinin aynasıdır. Burada, birlikte yaşayacağımız süre içinde bunu daha iyi anlayacaksın’ diye cevap verdi.
KESİNLİKLE MENFAAT YOK
Üç haftadan beri Hindistan’ın ta güney ucunda bulunan Maysur şehrinde ünlü Hint fakiri Swamiji Sri Sri Ganapathi’nin ‘Aşram’ denilen yerinde kalıyordum. Swamiji’nin yaptıklarını bir türlü aklım almıyordu. Hiçbir maddi menfaat beklemeden ülserden romatizmaya, felçten erken ihtiyarlığa kadar her çeşit hastalıkları iyileştirebiliyordu. Hele insanın geleceğini okuması, Hint fakiri lideri için çok basitti. Bir kimsenin yüzüne, eline (kullandığı elin avuç içine), parmak şekillerine bakarak kaderini ‘ayna’ gibi görüyordu.
Ruh terbiyesi için uymam istenen 21 şart ise doğrusu hayli zorluydu. Her şeyden önce sabahları saat dörtte ayakta olacaktım. Böylelikle, Hint fakirlerinin 3.5 saat süren sabah çalışmalarına katılacaktım. Özel yeteneklerini ve ruhsal güçleri kuvvetlendirmek için yapılan bu çalışmalar, akşamları da dokuz ile on arasında aynen tekrarlanacaktı.
Beslenme alışkanlıkları ise Kafkasya’dan çok farklıydı. Aşram’da kaldığım müddet içinde ağzıma kesinlikle hayvani hiçbir yiyecek koymayacaktım. Ne et, ne süt, ne yumurta, ne de bunlara benzer bir şey. Sadece sebze ve meyveye izin vardı. Sigara, alkol, cinsel ilişki de kesinlikle yasaktı.
Bütün bunların yanında Aşram’ın, bahçesinden odalarına kadar, her yeri kutsal sayıldığından yalınayak dolaşacaktım. Üzerime de onların verecekleri kıyafetleri giyecektim. Elbiselerimi çıkartarak, yanımdaki Hint fakirinin yardımıyla belime ‘doti’ denen şalvarı giymiş, sırtıma da ‘utteriya’ dedikleri şalı sarmıştım. Tam işimin bittiğini zannederken Naranjan isimli Hint fakiri, bu sefer elinde bir kağıt içinde kırmızı ve beyaz renkteki tozlarla geldi. Bana, ‘Otur şöyle’ dedikten sonra da beyaz renkte olanları alnıma, kollarıma sürmeye başladı.
Geleneklerini bilmediğim için, ters bir harekette bulunurum korkusuyla Hint fakirinin yaptıklarına hiç ses çıkartmıyordum. Sıra, kırmızı renkteki toza gelmişti. Bundan işaret parmağıyla bir parça aldı ve tam iki kaşımın arasına sürdükten sonra şunları söyledi:
‘Şu andan itibaren bütün kötülüklere karşı korunuyorsun. Tanrı ve yardımcıları artık seninle beraber olacak. Alnına, kollarına sürdüklerim ‘vib huthi’ dediğimiz mukaddes küldür. Ateş áyinlerimizde özel olarak elde edilir. Zihni açık ve sakin tutar. Tanrı’nın yardımını sağlar. Kırmızı olana ise ‘kumkumam’ deriz. Bu zihnini ve fikrini kötülüklere karşı korur. Yarından itibaren de özel yeteneklerimizi, ruhsal güçlerimizi geliştirme çalışmalarına katılmaya başlayacaksın.’
GÜNAHLARDAN ARINMA
Hint fakirleri arasına girmek için yerine getirilmesi gereken temel şart kılık-kıyafet değişimi değil, kişinin dünyevi günahlarından arınmasıydı. Onlara göre benim vücudum sayısız günahla doluydu. Bedenimde, bir insanın taşıması mümkün olan her çeşit günahın izi vardı. Dolayısıyla, öncelikle bunlardan kurtulmam gerekiyordu. Swamiji Sri Sri Ganapathi, benim için düzenlediği büyük törende koca bir ateş yakıp, beni (kendi inançlarına göre) günahlardan arındırmaları için cinleri yardıma çağırdı. Hint fakirlerinin ‘homa’ adını verdikleri ateş töreninden sonra ‘puja’ adı verilen ikinci bir törene daha katıldım. Bu tören mutluluk, sağlık ve refah için düzenleniyordu. Hint fakiri lideri Swamiji Sri Sri Ganapathi’nin önünde diz çöktüm. O benim için tüm kutsal duaları okudu, tütsüler yaktı, iyilik cinlerini bana yardımcı olmaya çağırdı.
Tören bitmiş ve artık yatma saati gelmişti. Hint fakiri arkadaşım Naranjan’a nerede yatacağımı sorunca aldığım cevap bende şok tesiri yarattı. Naranjan, salonun tahta döşemesini işaret ederek, ‘İşte burada, bunun üzerinde yatacağız. Ama, istersen altına sermek için şu hasır yaygılardan bir tane alabilirsin’ dedi. Sonra da, ‘Şimdi gidip üstünü örtmen için bir örtü getireyim. Geceleri serin olur’ diye ekledi.
EĞİTİM BAŞLIYOR
Sabah saat dörtte bir çan sesiyle herkes salonda yerini almıştı, 30-40 kadar Hintli bulunuyordu. Swamiji Sri Sri Ganapathi ise önde yüksek bir yerde bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu. Ellerini de dizlerinin üzerine avuç içleri yukarıya gelecek şekilde yapıştırmıştı. Diğer Hint fakirleri de aynı pozisyonu almışlar, gözlerini de tavandan aşağıya bir iple sarkıtılan büyükçe bir mumun ışığına dikmişlerdi. Bana yardımcı olan Hint fakiri Naranjan, Swamiji’nin emriyle beni eğitecekti.
14 günde 1 gün sırf su içilecek
1. Yapılacak törenle dünyevi günahlardan arınılacak.
2. Hint fakiri lideri Swamiji’nin her sözü yerine getirilecek.
3. Ne pahasına olursa olsun, her konuda hakikatler söylenecek.
4. Aşram içindeki şartlar, Aşram dışında da tatbik edilecek.
5. Cinsel ilişki kesinlikle yasak.
6. İçki içilmeyecek.
7. Sigara içilmeyecek.
8. Hayvani yiyecek yenmeyecek.
9. Hislere mağlup olunmayacak, her yerde her zaman irade üstün gelecek.
10. Her akşam yatmadan önce günün muhakemesi yapılıp yanlış hareketler tespit edilecek.
11. Hiçbir konuda, hiçbir zaman akla kötü düşünce getirilmeyecek.
12. Aşram’ın 17 kutsal duası ezbere bilinecek.
13. Swamiji’nin takacağı kutsal kolye hiç çıkartılmayacak.
14. Aşram’ın geleneklerine saygı gösterilecek.
15. Sabahları saat 10’a kadar hiçbir şey yenmeyecek ve içilmeyecek.
16. Sabahları saat 04.00’te ayakta olunacak.
17. Sabah ve akşam yapılacak toplu çalışmalara katılınacak.
18. Aşram’ın temizlik işlerine nöbetleşe yardım edilecek.
19. Birinin sahip olduğu şey, gerektiğinde diğeriyle ortaklaşa kullanılacak.
20. Her iki haftada 24 saat sırf su ile yaşanılacak.
21. Aşram’da öğrenilen bazı şeyler sır olarak saklanacak.
Hint fakiri kime nedir?
Hint fakirleri Hindistan’da yaşarlar. Dünya nimetleriyle, maddiyatla ilgileri yoktur. Ruhsal güçleriyle baş başa kalırlar. Doğuştan özel yeteneklere sahiptirler. Bilimadamlarının da artık kabul ettiği gibi, ruhsal gücü kuvvetli ve özel yetenekleri olan insanlardır. Bir Hint fakiri, akla uygun gibi görülmese de, uzaktan bir cismi hareket ettirebilir, hastalıkları iyileştirebilir, tabutla gömülerek günlerce toprak altında yaşayabilir. Ayrıca bu mucizeleri göstermek için belli bir yaşa gelmek de şart değildir. Çünkü çok küçük yaşta bile mucize yaratan Hint fakirleri vardır. Örneğin, beni kabul eden Swamiji Sri Sri Ganapathi, ilk mucizesini daha beş yaşındayken göstermiştir.
YARIN
5 duyu eğitimi nasıl yapılıyor
5 duyu eğitimiyle nefsime hakim oldum
Ertuğrul Akbay, yazı dizisinin sonunda Hindistan’ın Güney ucundaki Maysur kentindeki deneyimlerini aktarıyor. İki ay boyunca buradaki insanlarla birlikte yaşayan Akbay, Hint fakirlerinin 5 duyu eğitimlerini kendisinde de uyguladığını, çok fayda gördüğünü ve insanın nefsine bu sayede hakim olacağını söylüyor...
İnsan, nefsine hakim olmadan ne sağlıklı yaşama kavuşabilir, ne de bir başarıya... Bunun için insanın 5 duyusuna hakim olması gerekir. Peki, bir insan bu 5 duyusuna nasıl hakim olabilir.
İşte bu nedenle dünyanın en ünlü Hint fakirlerinin yaşadığı Hindistan’ın taa güney ucundaki Maysur kentine gittim. Onlarla birlikte 2 aya yakın yaşadım. Onlarla birlikte yedim içtim, yatıp kalktım. Onların 5 duyu eğitimlerine katıldım. Bu Hint fakirlerinin 5 duyu eğitimleri bana çok mantıklı geldi. Kendime uyguladım. Çok faydasını gördüm. Sonunda anladım ki, bu eğitimlerle sabırlı ve azimli olan herkes 5 duyusunu geliştirebilir. Ve nefsine hakim olup hedefindeki her başarıya ulaşabilir.
Dün kaldığım yerden Hint fakirleriyle geçirdiğim günleri anlatmaya devam ediyorum... Swamiji Sri Sri Ganapathi eğitilmem için üst düzey yardımcılarından Naranjan’ı görevlendirmişti. Naranjan’ın çok da düzgün İngilizcesi vardı.
Gece olmuştu. Büyük bir salonda tahta üzerine serilen bir hasırın üzerine uzanmıştım. Üstüme de verilen bir örtüyü örtmüştüm. Ne de olsa, geceleri gündüze göre soğuk oluyordu.
Sabahın dördünde yardımcım Naranjan’ın dürtmesiyle uyandım. Bana, ‘Bugün Dhyana günüdür’ dedi.
- ‘Yani bayramınız mı?’
- ‘Ne bayramı... Düşünceyi bir noktaya teksif etme çalışması günüdür’ diye cevap verdi.
Sonra şöyle anlattı:
- ‘Biz bu ve buna benzer çeşitli çalışmalarla aynen bir sporcu gibi kendimizi formda tutmaya çalışırız.’
DÜŞÜNCEYİ ODAKLAMAK
Salonda 40’a yakın Hint fakiri bulunuyordu. Swamiji Sri Sri Ganapathi ise önde yüksek bir yerde bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu. Ellerini de dizlerinin üzerine avuçiçleri yukarıya gelecek şekilde yapıştırmıştı. Diğer Hint fakirleri de liderlerinin pozisyonunu almışlar. Gözlerini de tavandan aşağıya bir iple sarkıtılan büyükçe bir mumun ışığına dikmişlerdi. Naranjan kulağıma fısıldarcasına bilgi vermeye başladı: ‘Gözlerin bu mum ışığında olacak. Bu ışıktan başka bir şey görmemeye ve düşünmemeye çalışacaksın. Bütün düşünceni bu ışıkta toplayacaksın. Ve gittikçe bu süreyi arttıracaksın. Ama bu arada nefes alıp vermen de çok önemlidir.
İnsanın enerjisi nefes alıp vermesiyle orantılıdır. ‘Kumbhaka’ dediğimiz metodla düzenli bir şekilde nefes tutmaya, vermeye çalışırız.
Kumbhaka metodunda nefesi burundan alıp vermek de şarttır.
Bu sadece burun deliklerinin havayı süzdükleri için değil, bizim ‘Trijmeau’ dediğimiz sinir uçlarının burun deliklerinde bulunması bakımından önemlidir. Burun deliklerinden giren hava bu sinir uçlarını tahrik edince göğüs genişletme hareketini yaratan sinirin öbür ucunu da tahrik etmiş olur. Böylelikle, doğrudan doğruya göğsün genişlemesine yardımcı olur. Bu yüzdendir ki, burunlarında et, kemik olanların vücutları daha az gelişir.’
Naranjan bana bu bilgiyi verdikten sonra ‘Kumbhaka’ metoduyla nasıl nefes alınıp verileceğini şöyle anlattı:
‘Dörde kadar sayarak burundan nefes aldıktan sonra sekize kadar havayı ciğerlerinde tutacaksın. Sonra, sekiz sayana kadar nefesini yavaş yavaş vereceksin. Tekrar sekiz sayana kadar ciğerlerin boş olarak bekleyeceksin. Bugün böyle yapacaksın. Daha sonraki günler 4’ü 8, 8’i 16 yaparak her geçen gün bu süreyi artıracaksın.’
Sayılar arttıkça ben ne yaparım diye düşünürken Naranjan durumu anlamış olacak ki, ‘Korkma ölmezsin... Normal bir insan havasız 3 dakika, su içmeden 3 gün ve yemek yemeden de 3 hafta yaşayabilir. Tabii, biz Hint fakirleri için bu süreler özel yetenek ve güçlerimize göre çok daha uzun olabilir.’
EN AZ 48 GÜN GEREK
Naranjan’ın gösterdiklerini yapmak istediğimde nefes tutmanın pek zor olmadığını anladım. Ancak sırf mum ışığına bakmak ve ondan başka bir şey düşünmemeyi ilk günlerde 10 saniye bile zor yapıyordum. Halbuki bir Hint fakiri hiç zorlanmadan kendini saatlerce bu mum ışığına verebiliyordu.
Naranjan’a bu iş zor dediğimde, şöyle konuştu:
‘Tabii kolay değil. Her gün sabah akşam birer saat çalışmakla ancak 48 günde başarabilirsin. Başlangıç zor olur. Ama ileride alışırsın. Şimdilik, 10-15 saniyelik seanslar halinde yapmaya çalış. Seanslar arasında da 1-2 dakika da dinlenebilirsin. Bu yaptığımız Dhyana çalışmasından sonra da Dharana gelecek’ dedi ve arkasından ekledi:
‘Dharana da Dhyana gibi bizim bir başka duyu eğitim çalışmamızdır.’
Bir saat süren Dharana çalışmasının arkasından 2 saatlik Dhyana çalışması başlamıştı. Bu çalışmada önce çevredeki tüm sesler duyulmamaya çalışılıyordu. Daha sonra, hafifçe çalan bir müziğin sesi gittikçe artırılıyordu. Ve iradeyle bu sesler duyulmamaya çalışılıyordu.
İlk gün Dhyana’da olduğu gibi Dharana da benim için fiyasko olmuştu. Tek kelimeyle çuvallamıştım. Ancak Naranjan’ın ve Swamiji’nin telkinleriyle üçüncü günden sonra kendimi toparladım. Ve yavaş yavaş oldukça başarılı olmaya başladım.
Aradan 3 hafta geçmişti. Artık sıra ‘Beyinden beyine düşünce aktarması’ çalışmalarına gelmişti. Aşram’ın en uzak iki yerinden birinde bir ‘verici’, diğerine de, bir ‘alıcı’ Hint fakiri oturuyordu. Aralarındaki mesafe çok uzak olduğu için birbirlerini görme imkánı da yoktu. Genelde, ‘alıcı’ yerinde daha tecrübeli Hint fakirlerinden biri oturuyordu. Zira, ‘alıcı’nın işi ‘verici’den çok daha zordu.
Bir başkasının aklını okumak
Aşram’daki Hint fakirlerinin ‘Beyinden beyine aktarma’ dedikleri şey de ‘telepati’ ile bir fikri diğer bir insana göndermekten başka bir şey değildi. Bu çalışmalarda herkes yolladığı fikri bir tarafına not ederdi. Çalışma bitince de ‘alıcı’nın notlarıyla karşılaştırılırdı. Böylelikle, ne ölçüde başarıya ulaşıldığı anlaşılırdı.
Beni bu konuda da eğiten Naranjan, Vasudava ve Vigyana isimli fakirler, her çalışmada yüzde yüz başarılı oluyorlardı. Naranjan’ın belirttiğine göre, bu aktarma işinde yakınlık uzaklık hiç önemli değildi. Diğer odada oturanla Amerika’da oturan arasında hiç fark yoktu.
‘Beyinden beyine aktarma’da temel kaide insanın bütün düşüncesini o arzuladığı şeyde toplamaktı. Yani, ondan başka bir şeyi gözünün önüne getirmeyecek, düşünmeyecek... Hayalinde onun sesinden başka bir şey duymayacaktı.
Zaten günlük tüm çalışmalar da bunun temelinde yatıyordu. Bir şeyi kuvvetle istemek, sırf o şeyi düşünmek ‘aktarma’da ilk şart idi. Beyinden beyine aktarma yaşa da bakmıyordu. Örneğin Swamiji Sri Sri Ganapathi özel bir yeteneğe sahip olduğu için bu işi daha 12 yaşında başarmıştı.
Beyinden beyine aktarma kadar ‘Avadhana’ isimli dikkat ve kendini verme çalışmasının Ashtavadhana ve Dasavadhana şekilleri de dikkatimi çekmişti. Ashtavadhana çalışmasında 8, Dasavadhana’da ise 10 ayrı şeyi birden aynı anda tek tek görüyormuş gibi düşünmek gerekiyordu.
Kaderiniz avuç içinizde
48 günlük çalışmadan sonra benim de 5 duyum bir Hint fakiri ile kıyaslanmasa da, ilk háline göre çok gelişmişti.
Sadece bir noktayı görmeyi... Çevremdeki gürültüleri duymamayı... Bir çiçek veya sevdiğim bir yemeği düşünerek kokusunu duymayı... Bir ekmek kabuğunu balık veya et tadında yemeyi başarmıştım. Öte yandan, aynı anda 3 ayrı konuyu düşünür hale gelmiştim. Netice olarak duyularıma, nefsime oldukça hakim olmayı başarmıştım.
Haa... Unutmadan söyleyeyim. Swamiji Sri Sri Ganapathi bana insanların bakışlarından, yüz ifadelerinden düşüncelerini okumayı... Kullandıkları ellerinin avuç içlerinden de geçmişlerini ve geleceklerini okumayı öğretti. Ve bu bilgileri not tutmama izin verdi. Birkaç arkadaşımın avuç içlerindeki çizgileri okumam beni şaşırttı. Zira bu avuç içlerindeki çizgiler o kişinin geçmişini, geleceğini yanılgı payı olmadan ortaya çıkarmıştı.
Son olarak...
Gösterilen ilgiden dolayı Hürriyet okurlarına ve TV’lerde beni izleyip kutlayan herkese en içten sevgilerimle, yazı dizisine ‘son’ diyorum.
Ve yakında bu konuyla ilgili ve daha ayrıntılı bilgilerin yer alacağı kitabımda buluşmak üzere...
BİTİRİRKEN...
Biliyorum, sağlıklı yaşamın ticaretini yapan bazı üstad geçinen anti-aging doktorlarının çıkarlarına ot tıkadığım için bana çok kızgınlar. Bu kızgınlıklarını da çok doğal karşılıyorum. Zira, sağlıklı yaşam için pahalı ilaçlara, vitaminlere gerek kalmadığını bu yazı dizimde anlattım.
Artık, sadece zenginler değil, memur, emekli, işçi de doktorlara, eczanelere avuç dolusu para dökmeden sağlıklı yaşama kavuşacaklar. Yeter ki, yazılanları aynen uygulasınlar.
Kelebek okurlarının büyük ilgisini çeken bu yazı dizisi sayesinde geri plana düşen bu tüccar doktorlar öğrendiğime göre şimdi tavsiye ettiğim gıdaları kendileri de tüketir olmuşlar.
Sonunda, yabancı kaynaklı tercümeler, pahalı ilaçlar, vitaminler yerine doğal ve gerçek sağlıklı yaşamı keşfetmeleri üstad geçinen bu anti-aging doktorlarının adına benim için çok sevindirici oldu.
Hele hele... Bu konuda çok ün yapmış bir anti-aging doktorun artık somon yerine hamsi balığı... Pahalı ilaçlar ve vitaminler yerine domates, fındık, ceviz, çekirdek, köy ekmeği, yoğurt, zeytin gibi yazı dizimde adları geçen tüm doğal gıdaları tavsiye etmesi geç de olsa bu üstad doktor için büyük bir aşamadır. Sonunda, sağlıklı yaşam konusunda doğruyu seçtiği için kendisini candan kutlarım. Öte yandan en büyük arzum bu ünlü anti-aging profesörleriyle bir TV kanalında sağlıklı yaşam konusunda açık oturum yapıp halkı her yönden aydınlatmak.
sabah..kelebek tan..zeyneb(71) gunda(00) giray(05)
.....
insanlar, onlara ne söylediğinizi unutabilirler. insanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. ama insanlar onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar..