Fwd: 160 yıl yaşayan ZARO ağanın sırrı hikayesi-STRATEJİK ÜÇLÜ= YOĞURT+ BULGUR+ÇÖREK OTU

173 views
Skip to first unread message

Niyazi İrfan ÜNVER

unread,
May 28, 2014, 5:47:50 AM5/28/14
to Hasan ÜNVER, Emine Ünver, era...@itu.edu.tr, Sukran Oguz, Hande Unver, eskisehir-tabip-odasi-t...@googlegroups.com, Sedat Yurtseven, bekir...@hoitmail.com, ilhan...@hotmail.com, ismet ozelci, sibel varol, ahmet cevdet bener


---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: BİOFENAC-EVOSTEN SUPRAX-RAGİ <suprax.r...@gmail.com>
Tarih: 27 Mayıs 2014 21:05
Konu: Fwd: 160 yıl yaşayan ZARO ağanın sırrı hikayesi-STRATEJİK ÜÇLÜ= YOĞURT+ BULGUR+ÇÖREK OTU
Kime:




---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: SUPRAX-ROVAMYCİNE EVOSTEN-KESTİNE <kestine...@gmail.com>
Tarih: 26 Kasım 2011 11:37
Konu: Fwd: 160 yıl yaşayan ZARO ağanın sırrı hikayesi-STRATEJİK ÜÇLÜ= YOĞURT+ BULGUR+ÇÖREK OTU
Kime:




---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: SUPRAX-EVOSTEN ROVAMYCİNE-KESTİNE <kestine...@gmail.com>
Tarih: 21 Eylül 2011 20:18
Konu: 160 yıl yaşayan ZARO ağanın sırrı hikayesi-STRATEJİK ÜÇLÜ= YOĞURT+ BULGUR+ÇÖREK OTU
Kime:


MERHABA
Uzun yaşamak günümüz insanının arayışlarının başında gelmekte. Yazımızda konu olarak ele alacağımız Zaro Ağa’nın 160 yıllık yaşam öyküsüne ve günümüzdeki uzun yaşam araştırmalarına geçmeden önce bence bu konunun felsefi yönünü irdelemekte yarar var. Uzun yaşamak ne için söz konusu olsun? Uzun bir yaşam bize fayda mı zarar mı sağlayacak? İnsanoğlu ölümsüzlüğü yakaladı mı ? Bu konudaki referanslarımız ne olmalı? Ülkemizin çoğunluğunun dini inancını referans alırsak bu konuda “Ümmetimin en hayırlısı ömrü uzun ameli salih olanıdır” diye bir hadis karşımıza çıkmakta. Bu bağlamda bizden istenilen ailemize,komşularımıza, çevremizdekilere, ülkemize sürekli faydalar sağlamak amacı üzerine odaklanmış uzun bir yaşam.Bu yaşamın bu dünyada oluşturacağı pozitif atmosferin yanısıra ebedi hayatımızda da bizi kurtaracağını anlıyoruz. Bunun karşısında ise dünyayı yaşamın tek merkezi olarak görüp cenneti burada kurma düşüncesinden yola çıkan günümüz maddeci yaşam tarzının uzantısı olan bir felsefe var. Evet, bu noktada tercih insanların diyerek biz Zaro Ağa ve diğer uzun yaşamış insanların hayat biçimleri, günümüzde çeşitli konvansiyonel ve alternatif tıp yöntemleri ile bu konuda gelinen nokta ve bu ikisinin kıyaslamasıyla oluşturacağımız sentezimizi inceleyelim. Herşeyin hayırlısının gönlünüzce olması dileğimle.
AZ YAŞA ÇOK YAŞA AKİBET GELİR BAŞA
Bu sözler Eyüp Kabristanı'nda Zaro Ağa’nın mezar taşındaki yazı .Sizce de doğru değil mi? Toprağa verilirken, torununun torunlarından birinin "Hoy hooy öldü babam! Dünyasına doyamadan gitti!"diye bağıran Zaro ağanın çeşitli kaynaklardan araştırdığımız yaşamına önce şöyle bir göz atalım : Bugüne dek yapılan araştırmalar, dini metinlerde en uzun yaşayan insanın 950 sene ile Hz. Adem olduğunu ,onu günaşırı oruç tutan Hz. Davut’un 300 sene ile izlediğini söylemekteler. Yakın tarihte 253 sene yaşayan(1680'de doğup 1933'te ölmüş) adı sanı bilinmeyen bir Çinli’den de bahsedilmekte. Oysa, uzun yaşayanlar arasında adı sanı bilinen; üstelik bu coğrafyada, bizim ülkemizde yaşayan, bizim vatandaşımız olan biri daha var: Zaro Ağa ... Zaro Ağa 1777'de Bitlis'in Mutki ilçesinin Meydan köyünde doğmuş; 1934'te İstanbul'da ölmüş.. Mezarı İstanbul'da Eyüp Kabristanı'nda. Yani en uzun yaşayan Çinli ile en uzun yaşayan bizim Zaro Ağa, arka arkaya göçüp gitmişler bu dünyadan. Bugünlerde "antiaging" e olan yoğun ilgi gözönüne alınınca bakınca Zaro Ağa'nın ilginç ve trajik öyküsüne göz atmanın ve hayatını incelemenin sayısız yararları olabilir. Zaro Ağa dünyaya geldiğinde Osmanlı İmparatorluğu'nun başında I. Abdülhamit tahtta oturmaktaydı. "İlk" gençlik yıllarında İstanbul'a göç ettiğinde padişah III. Selim'di. Şimdi yanlarından geçip gittiğiniz Ortaköy Camii, Nusretiye Camii, Selimiye Kışlası, Dolmabahçe Sarayı'nda onun emeği vardı. Hepsi o yıllarda inşa edilmişti ve Zaro Ağa bu tarihi yapıların inşaatında çalışmıştı. Uzun yaşamı boyunca saltanatını gördüğü padişahlar 10 padişahdır: I. Abdülhamid, III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V.Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmet Reşat ve Vahdettin. Kabakçı Mustafa İsyanı'na, Yeniçeriliğin kaldırılışına, Tanzimat'a, Birinci ve İkinci Meşrutiyet'in ve Cumhuriyet'in ilanına tanık oldu.Kırım Harbi, Rus Harbi, Plevne, Kafkas Savaşı, Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, işgal yılları ve İstiklal Harbi'ni yaşadı.İstanbul'daki ömrünü Tophane'de küçük, mütevazı bir evde geçirdi. Erken yediği akşam yemeklerinde sofrasında sadece yoğurt ya da sadece ekmekle ayran bulundururdu. (Son günlerde gazetelerde okuduğumuz bir haberde ise 47 yaşından sonra vücut geliştirme sporuna başlayıp şampiyon olan bir sporcunun kilo almamak ve sağlıklı olmak için akşam 19.00’dan sonra bir şey yemememiz gerektiğini söylediğini okumuştuk.) Tam 100 yıl bu alışkanlığını değiştirmedi.Uzun yaşamak isteyenlere; "Bol bol yoğurt yeyin!" derdi. 157 yıllık hayatında tam 20 kez evlendi. Siirt ve İstanbul'daki çocuklarının ve torunlarının sayısını o da bilmiyordu. İstanbul'da hamallık da yaptı. Hamallar Teşkilatı'nı o kurdu. Ancak, hazin öykü bundan sonra başladı: İki Amerikalı Musevi, Zaro Ağa'yı "yeni bir hayat vaadi" yle Amerika'ya gitmeye ikna etti.Zaro Ağa, New York'ta büyük bir törenle karşılandı.Ancak onu götürenlerin niyetleri başkaydı: Özel bir kostüm giydirip, sirklerde "dünyanın en yaşlı insanı" diye teşhir ettiler. Fotoğraf çektirmek 10 dolar, öpmek 15 dolardı. 150 yaşındaki Ağa'yı, eyalet eyalet dolaştırıp posasını çıkardıktan sonra, beş parasız getirip İstanbul'a bıraktılar. Zor geldi Zaro Ağa'ya yaşadıkları. 29 Haziran 1934'te Şişli Etfal'de öldü. 157 yaşına kadar sapasağlam ve doktora gitmeyen Ağa'nın son yılında ciğerlerinde tüberküloz, kalbinde büyüme ortaya çıkmıştı. 157 yaşında öldüğünde 92 yaşındaki kızı "Dünyasına doyamadan gitti babacığım" dese de Zaro Ağa, uzun ömrüyle bir rekora imza attı. Osmanlı Devleti ve Cumhuriyet dönemi dahil, bu topraklarda en uzun yaşayan kişi olan Zaro Ağa’nın yedi asrı aşkın zaman içinde hiç kimse rekorunu kıramadı. Savaşlar, darbeler ya da keşiflerin yer aldığı bu zaman dilinde her yaşadığı yeni yılı gün gibi nitelemiş ve "Yahu, yıl su gibi aktı gitti" demişti. Zaro Ağa için, bu uzun hayatın bazı önemli sayfaları paragraf teşkil etmiş ve yaşayan tarih sayılmıştı.
AMERİKA MACERASI
1777 yılında doğduğunda Osmanlı tahtında I. Abdülhamid vardı ve İran'a karşı elde edilen zafer bu yılın önemli olayları arasında yer almıştı. Daha sonra III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad, VI. Mehmed Vahideddin'in padişahlığını da görecekti. İlk kağıt para basılmış, ilk demiryolu yapılmış, ilk telgraf hattı kurulmuş ve Zaro Ağa, Agah Efendi'nin yayın hayatına soktuğu ilk Türk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval'ı da eline almıştı. I. Dünya Savaşı, Balkan savaşı ve Milli Mücadele'nin ardından Cumhuriyet'in ilan edilişine de tanık olmuştu. Zaro Ağa için şu meslekte başarılı olmuş, uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olmuş demek mümkün değildir. Belediyede baş hademe olarak çalışmış, bir müddet Güzel Sanatlar Akademisi'nde modellik de yapmıştır. Amerika'ya gidip, uzun yıllar New York'ta kapıcılık yaptığı da görülür. Oradaki renkli hayatı nedeni ile dönemin ünlü gazetelerinden The New York Times'e yazı ve haber konusu olmuştu. (31 Temmuz 1927) Bu dönemlerde uzun yaşama ile ilgili araştırmalarda Zaro Ağa'nın hep gündemde olduğu görülür. İnsan ömründe 72 yaşına varması bile dikkat çekiyor ve dönem istatistikleri, her 100 kişide sadece 8'inin 82 yıl ömre sahip olduğunu gösteriyordu. İngiltere'de yapılan tetkiklerde 100 yaşını aşanların sayısının 30 kişiden ibaret olduğu, 110 yaşını geçmiş kimsenin bulunmadığı Yedigün Dergisi'nin yaptığı bir çalışma sonrası açıklanmıştı. Zaro Ağa'nın uzun ömrü için de ne yediği, ne içtiği ve alkol sigara gibi maddeler kullanıp kullanmadığı da incelenmişti. Zaro Ağa'nın uzun süren Amerika macerası, geçirdiği bir otomobil kazasından sonra bitmişti. Yurda döndükten sonra günlerini kahvede oturarak, İstanbul'u dolaşarak geçiriyordu. Ancak eski neşesi de kalmamıştı. Eşi Kudret Hanım da vefat etmiş, Tophane'de Boğazkesen mevkindeki küçük bir kulübede yaşamını sürdürüyordu. Gündüzleri genellikle çevreyi gezer, özellikle torunu Cafer Efendi'nin Doğruyol'da bulanan kahvesinde etrafı seyrederdi. Ama aklında hep Amerika vardı ve bir gün mutlaka tekrar gideceğini sürekli söylüyordu. Ancak her şeye rağmen yaşam sonsuz olamazdı ve er geç sona erecekti. İlk hastalandığında Alman Hastanesi'ne kaldırılmıştı. Vücudundaki ağrılardan şikayetle gittiği hastanede böbrek yetmezliği teşhisi konulmuş ve Etfal Hastanesi'ne gönderilmişti. Dokuzuncu koğuştaki 19 numaralı yatağında onu ziyaret edenler arasında Hikmet Feridun Es de vardı. Dr. Behçet Sabit Bey'in verdiği bilgiler arasında uzun yaşamanın Zaro Ağa usulleri de olacaktı. Behçet Bey şöyle açıklıyordu: "Bu kadar yaşaması için yaptığı rejimi tetkik ettim. Hiç alkol kullanmamış, hemen hiç denilecek kadar et yemiş. Etle başı hoş değil. Uzun ömründe yediği et gayet az. Bu rejimi son senelere kadar takip etmiş. Bilhassa yoğurdu ihmal etmemiş. Dikkat etsek hepimiz birer Zaro Ağa oluruz.
İNGİLİZCE MEKTUP
Röportaj sırasında Zaro Ağa'ya Amerika'dan gelen mektup, herkesin dikkatini çekmişti. Hastaneye nasıl gelmişti? Postacı alıcıyı evde bulamamış ve "Zaro Ağa'nın Etfal Hastanesi'nde olduğu anlaşılmış olmakla, mektubun Etfal Hastanesi'ne gönderilmesi" ibaresini yazmıştı. İngilizce mektubu New York'tan "Hartman" isminde bir kadın göndermişti. Diyordu ki: "Güzel Zaro Ağa. Beni çok iyi hatırlarsınız. Ben madam Hartman. Bir de Nelly isminde bir arkadaşım vardı biliyorsunuz. Buradayken Nelly size izdivaç teklif etmişti. Nelly mutlaka sizinle evlenmek niyetinde. Bunun için hemen Amerika'ya gelmenizi istiyoruz. Bütün seyahat masrafları bana aittir. Balayı masraflarını da ben göreceğim. Aziz Zaro... Seni bir an önce aramızda görmek istiyoruz. Çabuk gel ve eskisi gibi bizimle güzel güzel dans et. Gelip gelmeyeceğini hemen bize bildir. Sana lazım olan parayı derhal gönderelim. Nelly de sana ayrıca mektup yazacak. Good bye şeker Zaro..." Zaro Ağa gelen mektubu itina ile katlamış ve "Bir gün gelir lazım olur" diyerek yastığının altına yerleştirmişti. Zaro Ağa'nın, Amerika'da kapıcılık yaptığı dönemlerde başta Nelly olmak üzere, kadınların da ilgisini çektiği anlaşılıyor. Bitlis'in Mutki ilçesinden başlayan hayatını, inanılmaz renklerle süsleyen ve yaşadığı her yeni yılın hakkını veren Zaro Ağa, kendisine sorulan "Kaç torunun ve kaç torununun torunu var?" sorusuna "Hiç çetele tutmadım ki" cevabını vermişti.
ZARO AĞA VE ALEMDAĞ
Tarihte hep bol ve sağlıklı su kaynakları, fundalık ormanları ile birçok hastalığın sağıltımı, uzun bir yaşamın simgesi olarak bilinmiş Alemdağ. İstanbul'un boğucu havasına inat, kente bir adım mesafede kendine özgü iklimi ile dikkat çekmiş hep. Ne İstanbul sabahlarının sisi yaşanmış Alemdağı'nda, ne de soluk kesen bir nem. Bir iddiaya göre, dünyada iki iklim kuşağının kara üzerinde buluştuğu iki yerden birisi bu bölge. Alemdağ'ın sağlıklı ve uzun yaşamına ilişkin havasının, suyunun ve ikliminin bir simgesi de Zaro Ağa. 1934 yılında, 157 yaşında öldüğünde tüm dünya basınının muhabirleri İstanbul'dadır. Ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es de Zaro Ağa'nın Tophane'deki Tebhirhane Sokağı'ndaki ahşap evindedir. Es'in aktardığına göre kızı Gül Hanım'ın feryatları yeri göğü inletmektedir; "Dünyasına doyamadan giden babacığım..." Zaro Ağa'nın ölüm haberini izleyen yabancı gazeteciler kızının söyledikleri kendi dillerine çevrilince duyduklarına inanamazlar. Önce bir çeviri hatası zannederler. İşin aslını öğrenince de haberlerini gazetelerine geçmek için telgrafhaneye koşarlar; "Türkiye'de 160 yaşında ölmek genç sayılıyor!" Hikmet Feridun Es'e göre Zaro Ağa'nın uzun yaşamının sırrı, kahvelerinde yüz yaşını geçmiş ihtiyar-gençlerin oturduğu 'ebedi hayat dağı' Alemdağı'nın havasında, suyunda ve de çörek otlu pideli, keçi yoğurdundan yapılan ayran paparasında. 1937 yılına ait gazetelerin yazdığına göre Zaro Ağa 'her gelen kâğıdı Amerika'dan gönderilmiş dolar diye içi titreyerek açıyor ve hastaneden çıkar çıkmaz bir hatunla evlenmeyi düşünüyordu' ki ömrü vefa etmedi! O yılın gazetelerine manşetten giriyor Zaro Ağa'nın ölümü. Haberlere göre kalbi, beyni ve ciğerleri saklanmak üzere çıkartılıyor. Eldeki son bilgilere göre de Zaro Ağa'nın beyni yakın zamana kadar İstanbul Sağlık Müzesi'nde saklanıyor. Bu öykünün garip olan yanı da işte bundan sonra başlıyor. Ama biraz baştan alalım; Üsküdar'a bağlı bir köy olan Alemdağ, çevresindeki iki köyle birleştirilerek Alemdar Beldesi adı altında Ümraniye'ye bağlanıyor. Alemdağ köyü olarak bilinen yerleşim de Alemdar Beldesi Merkez Mahallesi adını alıyor. Aslında Alemdar da tarihten gelen bir ad. 700'lü yıllarda Danişment Gazi'nin en yakın arkadaşı ve amca oğlu Sultan Torasan Bizans önlerine gelir ve hem Karadeniz'e hem Boğaz'a hâkim bir tepe olduğu için Alemdağ'a bölgedeki Müslüman Türklerin ilk kalesini yapar. Bizans üzerine yaptığı akınlardan birinde öldürülür. Kale duvarlarının önüne gömülür. Zaman içersinde bu mezar türbeye dönüşür ve Alemdar Dede olarak anılır. Şu anda askeri bölge içinde kalan türbe onarılmış ve çok iyi korunmaktadır. Belki de bugünkü varlığını askeri bölge içersinde kalmasına borçludur. Yoksa bölgede yaşanan rant talanından çoktan nasibini alırdı.

 
 
 
ZARO AĞA’NIN OTOPSİ PROTOKOLU SONUÇLARI
“-Dedemizi parçalatmayız!..”,- Babamızı kestirmeyiz” feryat ve figanları tehdit ve küfürlere , kapalı kapıya inen tekmeler rağmen otopsi Prof.Dr. Behçet Sabit’in de ikna gayretleriyle başarıyla gerçekleştirildi .Aksi takdirde dünyanın en yaşlı kişisi olarak bilinen bu kişiye T.C . Umumi Hıfzısıhha Kanunu gerektirdiği için yapılan bu otopsi yapılmasa idi Türk doktorlarının lakaytlıkla ve adamsendecilikle suçlanacağı da bir gerçekti.Zaro Ağa’nın otopsi protokolunun yorumu aşağıdaki gibidir : Zaro Ağa’da akciğer,barsak,lenf nodulu veremi,akciğer amfizemi,damarlarda yaygın ateroskleroz,arcus aorta’da anevrizmatik genişleme,aorta intimasında yer yer ateromatöz ülserasyonlar,safra kesesinde taş teşekkülü,böbreklerde arterio-arteriosklerotik değişiklikler,prostat hipertrofisi,idrar yollarında genişleme ve iltihaplanma bulguları,hidronefroz,duodenum ulcusu,beyinde yersel özellikte ufak bir erime odağı,beyin ventriküllerinin genişlemesi gibi lezyonların varlığını protokolden öğrenmekteyiz. Kendisini ölüme götüren sebep klinik hekimlere göre “Üremi”ymiş. Böbreğin glomerul,tubulus,interstisyum ve damarları gibi ünitelerini tutan ağır böbrek hastalıklarının son dönemlerinde bu sendromun ortaya çıktığını her hekim pekiyi bilir.Bazı kere de prostat glandının ileri derecede büyümelerinde şüphesiz ki aynı sendrom görülebilir.Zaro Ağa’nın otopsi protokolunda patalojik- anatomi teşhisi hernedense belirtilmemiştir.Üstelik mikroskopik deskripsiyon ve teşhisler de yazılmamıştır. Bütün bunlara rağmen ölüm sebebini böbrek yetmezliği ve prostat hipertrofisine bağlı idrar retansiyonunun tevlit ettiği “Üremi”yle ilgili olarak görmekteyiz.Tüberkuloz bulgularına gelince,bu hastalığa ait mikrobu Zaro Ağa ömrünün son yıllarında almış olacaktır; zira,çocukluğunda bu afetin basilini yutup da hastalık şeklinde bir gelişme olsaydı Zaro,Zaro Ağa olamazdı!. Yaşlılık rekorunu kırmış olmak Zaro Ağa’ya kuru kuruya bir şöhret sağladı.İnsanın uzun bir ömür idrak etmiş olması bütün organlarının da gerek yapı ve gerekse fonksiyon bakımından değişmez kalacağı anlamına katiyen gelmez. Bu gerçeği Zaro Ağa’nın otopsi protokolundan bir daha öğrenmekteyiz.Er veya geç “Zaman”ın “Testere”si insanı organik veya fonksiyonal birtakım lezyonlara sahip kılar.
DİĞER UZUN YAŞAYANLAR
Zaro Ağa’dan başka hemen hemen aynı yaşam tarzını sürdürerek 152 yıl yaşayan İngiliz köylüsü Thomas Parr, ömürlerinin üçte birini oruç, doğal gıdalar ve temiz havada geçiren Kafkas ve Bulgar köylüleri,meşhur Hunzalar ve hayatlarında doktor yüzü görmeyen sağlıklı Afrika kabilelerinin varlığını da sıklıkla okumaktayız. İşte bu konuda yine yapılmış değişik bir araştırmayla sizi başbaşa bırakıyorum :
RAHİBELERİN UZUN YAŞAM SIRLARI
School Sisters of Notre Dame manastırındaki rahibelerin şaşırtıcı uzunluktaki sağlıklı ömürleri bilimsel bir araştırmaya konu oldu. İşte bilim adamlarına göre rahibelerin sağlıklı yaşam sırları:
ABD, Mankato'da School Sisters of Notre Dame adındaki bir manastırdaki 678 Katolik rahibe üzerinde yapılan bir araştırma, beyni dinç tutmanın yolları konusunda çok önemli ipuçları içeriyor. "Rahibe Çalışması" olarak bilinen ve 75-107 yaşlarındaki rahibelerin incelendiği bu araştırma, Kentucky Üniversitesi'nden bilim adamları ve Sanders-Brown Yaşlılık Merkezi'nden Alzheimer uzmanı David Snowdon tarafından yürütüldü. Rahibelerin şaşırtıcı uzunluktaki yaşamlarının en önemli nedenleri ­grubun içinde 7 rahibe 100 yaşının üzerindeydi ve birçoğu da 100 yaşına yakındı- sigara ve içki içmemeleri, sakin bir ortamda yaşamaları, iç huzurunu geliştirmeleri, sağlıklı ve aşırıya kaçmadan beslenmeleriydi.Yine de ileri yaşlarda sağlıklı bir beyne sahip olmalarının anahtarı, rahibelerin her birinin arasındaki küçük farklılıklardı. Rahibelerden bazılarında Alzheimer hastalığı görüldü, ancak geriye kalanların pek çoğunda bunama belirtileri görülmüyordu. Sözgelimi 1894'te doğan ve 104 yaşında ölen Rahibe Matthia, ölünceye dek zihinsel ve bedensel yeteneklerini korumayı başarmıştı. Mutlu ve üretkendi, yaşamının son gününe kadar her gün dek yoksullara eldiven ördü. Ölümünden sonra beynini inceleyenler, aşırı yaşlılığın izlerine rastlamadılar. Rahibe Matthia ve diğerleri zamana karşı nasıl direnebilmişti? Snowdon'ın Rahibeler Çalışması, yıllık zihinsel yetenek barajı testinden alınan sonuçlara ve ayrıntılı tıbbi tahlillere dayanıyordu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, uzun bir ömür ve sağlıklı bir beyne sahip olmak için yapılması gerekenler şunlardı: ** Folat açısından zengin gıdalarla beslenmek (B grubundan bir vitamindir. Folit asit vitamini ilaçlarda ve işlenmiş gıdalarda bulunan bir formudur. Folat ise doğal maddelerde bulunan şeklidir. Portakal, mandalina, greyfurt gibi narenciyede, kavun, karpuz, fasulye, brokoli, ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzelerde, fındık ve karaciğerde bol miktarda bulunur. Yetişkinlerin günlük folat ihtiyacı 400 mikrogramdır)
** Erken yaşta gelişen sözel yetenek
** Erken yaşta gelişen pozitif duygular ve olaylara olumlu yaklaşmak
** Hareketlilik, bilmece çözme, örgü örme ve egzersiz yapmak
** İç huzurunu sağlamak
Kişisel farklılıklar da bu bağlamda önem kazanır. Bunamayı engellemek için genel sağlık durumu da dikkate alınmalıdır. Metabolik sorunlar, küçük inmeler ve kafa travmalarının Alzheimer'ı tetiklediği biliniyor. Doğal olarak akıl sağlığınızı korumak için rahibe olmanız gerekmiyor. Manastır yaşamının olumlu yönlerini kendi yaşamanıza uyarlamanız yeterli. Bir rahibenin söylediği gibi: "Aklınıza kötülük getirmeyin, kötülük yapmayın ve kötülüklere kulaklarınızı tıkayın.”
113 yaşındaki ninenin uzun yaşam sırrı
Dünyanın en yaşlı kadını 113 yaşındaki İngiliz Amy Hulmes, 84 yaşında uzun yaşamak için tiryakisi olduğu sigarayı bırakmış. Manchester'lı kadın ayrıca, uzun yaşamını da günde 4 bardak suya ve üzüme borçlu borçlu olduğunu söyledi. Kraliçe Victoria'nın 50. yıldönümü olan 1887'de, 5 Ekim'de askeri bandodaki bir davulcunun en küçük kızı olarak dünyaya gelen Bayan Hulmes, hiç rahatsız olmadan içtiği sigarayı 30 yıl önce ‘‘ömrünü kısaltabileceği’’ gerekçesiyle bıraktığını belirtti. Hulmes'in 2 kızı, 6 torunu, 11 torun çocuğu, 5 tane de torununun torunu bulunuyor. Dochdale'de oturan torunlarından Nick Murray, ‘‘Ninem, babasının Kırım Savaşı sırasında Florence Nightingale tarafından nasıl sağlığına kavuşturulduğuyla ilgili anılarını aileye sık sık anlatırdı’’ diyor.
Chestnut Court semtinde oturan Bayan Hulmes, 94 yaşına kadar sıcak suya ihtiyaç duymadan yaşadı, 98 yaşına kadar kimsenin yardımı olmadan tek başına yaşayabildi ancak 105 yaşına geldiğinde bile hala eğilip ayak parmaklarına değebiliyordu. Halen dünyanın en yaşlı erkeği ise 22 Ocak 1889'da Sardunya'da doğan 112 yaşındaki İtalyan Antonio Todde.


Dünyanın en yaşlı kadını
Amy Hulmes, kendisinden önceki dünyanın en yaşlı kadını unvanı sahibi Fransız Marie Bremont'un 115 yaşında ölmesiyle bu unvanı elde etti. Ancak tarihin en yaşlı kadını rekorunu kırmak için daha birkaç yıl yaşaması gerekiyor. Fransız Jeanne Louise Calment, 4 Ağustos 1997'de öldüğünde 122 yıl 164 gün yaşamıştı. Fadime Nine'nin uzun yaşam formülü : "Yoğurt ve zeytinyağı" SİMAV - Simav İlçesi'ne bağlı Yaykın Beldesi'nde yaşayan 101 yaşındaki Fadime Özkan, uzun yaşamını, sürekli çalışmaya ve sofrasında eksik etmediği, yoğurt, zeytin ve zeytinyağına borçlu olduğunu söyledi. İlerlemiş yaşına rağmen, kimseye muhtaç olmadan yaşamını kendi başına sürdüren, 6 çocuk ve 30'u aşkın torun sahibi Fadime Özkan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gençlerin iş yapmayı sevmediğini, bu nedenle 60 yaşına gelmeden yatağa düştüğünü ifade etti. Eşi Halil Özkan'ı 13 yıl önce kaybettiğini, ancak çocuklarının yanına gitmek yerine kendi başına yaşamayı tercih ettiğini belirten Fadime Özkan, "Dincim, sağlıklıyım. Kendi işimi kendim yapabiliyorum" dedi. Gençlere, hormonlu gıdalardan uzak durmalarını, sofralarından yoğurt, zeytin ve zeytinyağını eksik etmemelerini, ayrıca mevsimlik otları bol bol tüketmelerini öğütleyen Özkan, şöyle konuştu:
"Herkes evine makine almaya başladı. İnsanlar, bazı şeyleri makinelere yaptırmaya başladı, ama makine yerine kendileri paslandı. Şimdi, insanlar 50-60 yaşında yürüyemez hale geliyor. Bir de hormonlu yiyecekler yiyorlar. Sağlıklı yaşam için doğal yiyecekler yiyip, sürekli çalışmak gerek. İşleyen demir pas tutmaz."
105’lik ninenin uzun yaşam sırrı
Tekirdağ’ın Yağcı Köyü’nde yaşayan Şaziye Nogaylar, 105 yaşında olması rağmen hala dimdik hayatta yaşamını sürdürüyor. Köylülerin “canlı tarih” adını verdikleri Şaziye Nogaylar’ın, 7 çocuğu, 27 torunu, 58 torun çocuğu ve 13 torunun torunu bulunuyor. Şaziye Nine, uzun yaşamasın sırrını süt içmeye ve yoğurt yemeye bağlıyor. Hayatında iki defa doktora giden Şaziye Nine, “Onun dışında doktor nedir bilmem. Yemekleri ayırt etmem. Ne olsa yerim, ancak süt ve yoğurdu her gün yer içerim. Çocuklarımın hepsinden Allah razı olsun, bana çok iyi bakıyorlar” dedi. 105 yaşındaki Şaziye Nogaylar’ın 70 yaşındaki oğlu İhsan Nogaylar, annesinin çalışmayı çok seven bir insan olduğunu belirterek, “Şimdiye kadar hiç boş oturduğunu görmedim. Çok çalışan ve kendisine çok iyi bakan biridir” şeklinde konuştu.
Dünyanın En Yaşlı İnsanı 116 Yaşında
Dünyanın en yaşlı insanı olduğuna inanılan bir Japon kadını bugün 116 yaşına girdi. Yakınları, Guiness Rekorlar Kitabı'nda, 'en uzun yaşayan kişi' olarak yer alan 16 Eylül 1887 doğumlu Hongo'nun yatalak olduğunu ve son iki gündür uyuduğunu söylediler. Rekor, Hongo'dan önce, Mart ayında 115 yaşında ölen Amerikalı Maude Farris-Luse'ye aitti. Geçen hafta açıklanan resmi rakamlara göre, Japonya'da 100 yaşını geçenlerin sayısı ilk kez 20 bine çıktı. Geçtiğimiz yıl içinde 2 bin 500 Japon 100’ncü doğum günlerini kutladı. Uzmanlara göre, Japon mutfağında az yağlı besinlerin ağırlıklı olması yaşam sürelerini uzatıyor. Turşu, patates ve mantar yedi, 116'ncı yaşını gördü
Dünyanın en yaşlı kadını uzun yaşamın sırrını anlattı.
Dünyanın en yaşlı kadını 116 yaşındaki Hanna Barysevich, uzun yaşamının sırrını yediklerine ve hayata neşeyle bakmasına bağlıyor. Rusya'da yaşayan 116 yaşındaki Hanna Barysevich, sofrasından mantar, turşu ve patetesi eksik etmiyor. Adeta canlı bir tarih olan Barysevich "İnsanları sevmek ve ne yaparlarsa yapsınlar affedebilmek, iyi beslenmek ve tabii ki kaliteli gıda. İşte uzun yaşamın sırrı" diyor. Okuma ve yazması olmayan Hanna Barysevich, sabah kalktığında bir fincan sütlü çay içiyor. İlk telefondan arabaya, dünya savaşlarından büyük diktatörlere 116 yıllık tarihe tanıklık eden kadın "Ben her şeyi gördüm. Neden bir türlü tanrının beni almaya gelmediğini anlamıyorum" diyor. Geçen hafta 116 yaşını, 87 yaşındaki kızı Nina ve evini paylaştığı 55 yaşındaki torunu Yevgeni ile kutlayan Barysevich "Çocukken hayalim 100 yaşına kadar yaşamaktı. Fakat bu kadar uzun yaşamı asla hayal edemezdim" diyor.
ADETA YAŞAYAN TARİH
Yaşamı boyunca hiç hastalanmadığını belirten dünyanın en yaşlı kadını, Kraliçe Victoria öldüğünde 13, Bolşevik Devrimi olduğunda ise 30 yaşındaydı.
STRATEJİK ÜÇLÜ= YOĞURT+ BULGUR+ÇÖREK OTU
Zaro Ağa’nın başlıca besinlerini oluşturn bu “Stratejik Üçlü”ye kitabımızın bu kısmında yer vermek istiyorum:
YOĞURT(VE SOYA YOĞURDU) HAKKINDA
Yoğurt,sütün mayalanmasıyla oluşan beyaz koyu kıvamda süt ürünüdür.Tam yağlı ve yarım yağlı olarak ikiye ayrılır.Tam yağlı yoğurt daha makbuldur.En iyi yoğurt koyun ve manda sütünden yapılır. Yoğurt, midede kendi kendini sindirebilen tek gıda olarak bilinmekte ve verem ile şarbon dışında tifo, paratifo, difteri, dizanteri, kolera, tüberküloz, gibi 22 hastalığa ait mikrobu imha edebilmektedir. Eğer yapılmak istenen yoğurdun biraz ekşi olması istenirse maya daha ekşi bir yoğurttan hazırlanmalıdır. Sütün yoğurda dönüşmesini "Türk Basili" denen ve laktik asit çıkaran bir mikroorganizma sağlar.Bu mikroorganizma en iyi vücut sıcaklığında gelişir.Yoğurt, süt şekerinin(laktozun) ,yoğurt mayasının etkisiyle kısmen laktik asit haline gelmesinden meydana gelen pıhtılaşmış bir sütten başka bir şey değildir .Sütteki asitiğin yükselmesi nedeniyle, sütün bileşimindeki kalsiyum kazainattan , kalsiyum ayrılarak kazein jel haline geçer yani pıhtılaşır.Bu olaya, yoğurtlaşma denir.Sütün asitliği, süte yoğurt katılmasıyla yükseltilir. Yoğurt yapılacak süt, önce kaynatılır.( Hastalık yapıcı faktörlerden arındırmak,fazla suyu uçurarak yoğurda daha iyi kıvam vermek,oksijeni bertaraf etmek ve hammaddedeki yağı yumuşatmak için süt ısıtılır.) Kaynatılan sütün suyu dörtte bir oranında azalınca,süt, yoğurt mayalama kabına aktarılır 2 çay kaşığı eski yoğurt,yarım kahve fincanı kadar sütle sulandırıldıktan sonra ,sıcaklığı 40-45 dereceye inmiş olan sütün yüzeyinin bir kıyısından içine sokulup hafifçe çalkalanır.Yoğurt kabının üzeri, sütün soğumaması için sıkıca kapatılır.Sıcaklık uzun süre 37 derece dolayında olmalıdır.4-5 saat mayalanmaya bırakılır.Mayalanma ortamında daha fazla bekletilirse yoğurdun tadı ekşir.Yoğurt, üzeri açılıp 2 saat serin bir yerde dinlendirilir
 

Yoğurdun Sağlığa Faydaları

Yoğurt, sabahtan akşama kadar günün her saatinde yenebilecek harika bir gıdadır.Yoğurt daima suyuyla birlikte yenmelidir.Süzme yoğurtta "B" vitamini kalmaz.Çünkü,vitaminler hep yoğurdun suyundadır. Şeker hastaları için yararlı bir besindir.Şeker hastalarına verilecek yoğurt, ekşimiş olmamalı ve kaymağı alınmış olmalıdır. Sabahleyin kahvaltıdan sonra yenen yoğurt,sindirimi kolaylaştırıp ,bağırsakların çalışmasına yardım eder.Her yaşta hemen hemen herkes için uygundur.Ancak,midesi çok duyarlı olanlara,onikiparmak bağırsağı ülseri olanlara dokunur.Yoğurt, hastalar ve zayıf bünyeler için sütten daha besleyici sindirimi kolay bir gıdadır.Aynı zamanda bağırsaklarda bulunan tehlikeli ve zararlı mikropların(Amiplerin) çoğalmalarına ve hatta yaşamalarına engel olan bir besindir.Bu sebepten tifo ve ishal zamanlarında yoğurt âdeta bir ilaç gibi tavsiye edilmektedir.Tüberkülozlu hastalar üzerinde de antibiyotik etki gösterir. Yoğurt aynı zamanda bulaşıcı hastalıkların tedavisinde de oldukça öneme sahiptir.Çocukların bulaşıcı karaciğer iltihâbı (hepatit) hastalıklarının dietik tedavilerinde kullanılır. Ayrıca,yüze ve boyna sürülürse cildi canlandırır.Yirmi dakika kalsın cildinizde,sonra da gülsuyuyla siliverin.Rahat bir uyku için de yoğurt yiyebilirsiniz.
Dünya'da Yoğurt
Amerika'da yaklaşık olarak 45-50 yıl önce ,Avrupa'da da yirminci yüzyıl başlarından îtibâren tanınmaya ve yapılmaya başlanan bu yiyeceğin en azından 1000 yıl önce Türk ülkelerinde yapıldığı ve yendiği bir gerçektir.1000 yıl önce Balasagunlu Hacip ve Kaşgarlı Mahmût tarafından yazılmış olan Kutadgu Bilig ve Divanü Lügâti't -Türk adlı eserlerde yoğurda bugünkü anlamda raslanılmaktadır. Fransa'ya yoğurt 16. yüzyılda Birinci Fransuva'ya tedâvi amacıyla Türkler tarafından götürülmüş ve o târihte yoğurt Fransa'da daha ziyâde ilâç olarak tanınmıştır.Yoğurdun esas yayılması ve geniş çapta Türk sınırlarını aşması 20.yüzyılın başlarına rastlar. Anadolu'da yoğurdun ilk kez yapılşına ilişkin yaygın bir inanış vardır.Buna göre,genç bir kız Hıdrellez günü kırlarda çiy toplar.Bir ses bunları süte katarsa her deva bir yiyecek elde edeceğini söyler.Kız çiyi süte katıp yoğurt yapar.(Anadolu'nun bazı yörelerinde bu gün de bu biçimde yoğurt yapılmaktadır.)
ALTERNATİF SOYA YOĞURDU OLABİLİR Mİ?
Yoğurdun bu kadar faydalarını saydıktan sonra acaba hayvansal yoğurda göre vüccutta mukus bırakmayan ve hayvansal ürünlerin içerdiği kolesterol,veya laktoz ve galaktoz gibi alerjik maddeleri içermeyen soya yoğurdu Zaro Ağa’nın beslenme biçimiyle tüketilseydi acaba ömrün daha da uzun olmasına yararmıydı? Bu şimdiye kadar denenmiş değil ama denemeye hazırsanız işte tarifi :
SOYA SÜTÜ :
Soya yoğurdu yapabilmek için önce soya sütünün nasıl yapıldığını bilmeniz gerekmekte. Soya fasulyesi 8 saat ıslatılır iyice suyu çeker(hızlı ıslatmak için ıslatılacak soya bir kaba konulur üzerini örtecek kadar su ilave edilir,su kaynama noktasına getirildikten sonra ocak kapatılır ve 15 dakika beklenir.Aynı işlem ikinci defa tekrarlanınca 30 dk’da ıslanmış soya elde edilir).Daha sonra soya belli 2-3 su bardağı suyla blenderde iyice öğütülür(irmik kadar hatta daha ufak olana kadar). Daha sonra bu soya 1/8 su ilavesiyle pişirilir ve tülbentten veya tülden süzülür .(Örneğin 100 gr kuru soya ıslatılınca 240 gr olur 8-9 su bardağı –takriben 1.8 litre su eklenir. Ocağa konulur ve su kaynama noktasına gelene kadar beklenir.Daha sonra ocağın altı kısılarak kısık ateşte 20 dk . karıştırarak pişirilir)Soya sütümüz hazırdır. Yoğurt yapılacak soya sütü de önce kaynatılır.( fazla suyu uçurarak yoğurda daha iyi kıvam vermek,oksijeni bertaraf etmek ve hammaddedeki yağı yumuşatmak için.) Kaynatılan sütün suyu dörtte bir oranında azalınca,süt, yoğurt mayalama kabına aktarılır 2 çay kaşığı eski yoğurt,yarım kahve fincanı kadar sütle sulandırıldıktan sonra ,sıcaklığı 50-60 dereceye inmiş olan sütün yüzeyinin bir kıyısından içine sokulup hafifçe çalkalanır(soya sütünde mayayı biraz daha sıcvakken vermek gerekmektedir).Yoğurt kabının üzeri, sütün soğumaması için sıkıca kapatılır.Sıcaklık uzun süre 37 derece dolayında olmalıdır.4-5 saat mayalanmaya bırakılır.Soya sütünde daha iyi sonuç almak için 1-2 çorba kaşığı şeker de eklenebilir. Soya da süt şekeri olan laktoz bulunmadığı için bu yöntemle daha da iyi sonuç alınır.
BULGUR HAKKINDA
Zaro Ağa’nın tükettiği ikinci temel besin olan bulguru incelemeden önce hammaddesi olan buğdayı incelememizde yarar vardır.Öbür tahıllarla kıyaslanınca buğdaydaki mineral oranının insan bünyesindeki minerallerin oranına en yakın olduğu görülür. Bu gerçeği bile bile buğdayı kepeğinden ve tohumundan ayırmak bu yapıcı ve dengeli besinin yararlarını kısıtlamak olur. Buğday öğütüldükten sonra olduğu gibi kullanılmalıdır.Atalarımız tahılları bulamaç halinde veya mayasız ekmek şeklinde yerlerdi.İki bin yıldan bu yana bunların yerini mayalı hamur almıştır; özellikle de buğday ve çavdar ekmeği.Un,tohumundan ve kepeğinden ayrılmadıkça ,değeri yüksek ve doğal bir besin maddesidir. Modern teknikler ve gelişmeler insana özgü olan bu beini insandan esirgemekte, buğdaydan alınan tohum ve kepeği hayvancılıkta kullanmaktadır.Oysa buğdayın besleyici elemanları bu kısımlardadır.Beyaz unun stok edilmesi kolaydır. Yoğrulması ve mayanın gelişmesi de kolaydır.Ne var ki damaklarımıza lezzetli gelen bu beyaz ekmek, biyolojik değerlerinin büyük bir kısmını kaybetmiştir. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde,bizim yediğimiz beyaz ekmek ve beyaz pirinçle beslenen kobayların,mahzun,yorgun, hastalıklı çoğu kez de kanserli oldukları görülmüştür. Bu kobaylara vaktinde müdehale edilip kepekli buğday ve pirinçle beslendiklerinde olumsuz belirtiler de yok oluyordu. Buğdayın kepeğini çıkarmak, bedeni birçok elemanlardan başka silisyumdan da yoksun etmektir(Tıp Akademisi’nden Dr. Vilanova ve Dr. Pardo Cenelis’in raporundan).Pek çok tutuklu,tutsak ve trapist(dünyayı terk eden papaz veya keşiş) uzun zaman yalnız su ve kepekli ekmekle yaşamıştır. Bu yine “Çile” adı verilen 40 gün bir odada sadece ibadet eden bazı tasavvuf şahsiyetlerin de yaşama biçimi olmuştur.Yapılan incelemeler sonucunda buğdayda B1,B2,B12,D,E,K,PP vitaminleri ayrıca sodyum,kalsiyum, potasyum,magnezyum,silisyum,fosfor,kükürt,klor,demir,manganez ve nikel bulunduğu anlaşılmıştır. Taze öğütülen buğday ununda beyaz una oranla 10 kat fazla madensel tuz ve 7 kat fazla vitamin vardır.Un eskidikçe bu değerler azalır.Has buğday unundan yapılan ekmekte asit bir tat olmaması için unun taze öğütülmüş olması gerekir.Oysa beyaz unda böyle bir olasalık yoktur.İnsan sağlığının dengeli bir biçimde gelişmesi için B grubu vitaminlerle E vitamini elzemdir.Bu iki vitamin de buğday da vardır.Bunların eksikliği karakteri etkiler insanı sinirli ve hırçın yapar.Besinler karakterin dengesini sanıldığından çok etkiler. Çağımız uzmanlarının yaptığı araştırmalar şu sonucu vermiştir : Mümkün olduğu kadar kepekli undan yapılmış ekmek yemeliyiz. Ünlü İsviçreli besin uzmanı Dr. Bircher-Benner der ki: “İster un halinde ,ister ekmek halinde yenilsin bir ulusun sağlığı ve zindeliği kepeği ve tohumu alınmamış tahıla dayanır.” Wegener 1939’da yayınladığı L’Evolution internationale de la consomation du pain(Ekmek Tüketiminin Uluslararası Gelişimi) adlı kitapta, tohumu ve kepeği alınmamış ekmeğin yararlarını şöyle tanımlar
1)Albüminlerinin biyolojik değeri beyaz ekmeğinkinden çok üstündür.Kepekli buğdayın tohumunu da kepeğini de beden kolaylıkla sindirir.
2) B grubu vitaminlerin en önemli kaynağı has buğday unundan yapılmış ekmektir.Günde 250 gr. Has ekmek yenirse günlük gereksinim karşılanır.Ulusal ekenomi bu noktayı gözönünde bulundurmalıdır.
3)Has buğday unundan yapılan ekmeğin bileşimindeki selülöz(lif) bağırsağın çalışmasını sağlar.
4) Has buğday unundan yapılan ekmek,özellikle çocuklarda diş çürümesini önler . Eğer gerktiği kadar tahıl yenseydi, bugün uygarlığın yol açtığı birçok hastalık önlenebilirdi.Has buğday ekmeği gelecek kuşakların sağlığı açısından önemli sorun olmalıdır.
Tarihi 4000 yıl öncesine kadar dayanan bulgur, insanoğlunun en eski besin maddelerinden biri olan buğdayın, temizlenmesi, yarı kaynatılması, kurutulması, çeşitli boylardaki tanecikler halinde öğütülmesiyle elde edilir. Bulgur ile yemek yapılırken, su tarafından iyice ıslanınca yemeğin diğer malzemeleri rahatlıkla katılabilir. Yemek tariflerinde çevrilmiş pirinç olarak da karşımıza çıkabilen bulgur aslında pirinçden çok daha besleyicidir.
NASIL KULLANILIR?
Bulgur yemek tariflerinde pirinç ve kuskus gibi çok yer kaplar ve diğerlerinden daha besleyicidir. Birçok yemekte kullanılmakla birlikte, bulgur besin değeri itibariyle vejeteryan yemeklerinde de çok sık kullanılıp, besleyicilik açısından eti aratmaz.
ÇÖREKOTU HAKKINDA
Zaro Ağa’nın yine sürekli tükettiği gıdaların başında gelen çörekotu hakkında sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) 14 asır önce şöyle buyurmuştu: "Şu kara tanede (çörek otu) ölümden başka her derde deva vardır." O zamanlardan günümüze kadar geçen asırlar boyunca, bu ufak taneli gıdada her hastalığa şifanın olabileceğine birçok kimse dudak bükmüştü. Ama Müslümanların yapması gerekeni Maren Franz adlı bir Alman yaptı ve çörek otunun sağlığımız üzerindeki faydalarını araştırıp, bu konudaki yayınları bir araya getirdi. Sonuçta:"Tabiattan Gelen Şifa Kaynağı: ÇÖREK OTU" adıyla dilimize tercüme edilen 96 sayfalık bir kitap ortaya çıktı. Üstelik Peygamberimizin çörek otuyla ilgili hadisinin kendisini uyardığını ve bu sözü rehber alarak bu kitabı hazırlamaya giriştiğini önsözde belirterek... Maren Franz'ın kitabından yola çıkarak, çörek otunun mucizevi tesirlerini tanıtmaya çalışmadan önce örek otu hakkında bazı bilgilere göz atalım: Çörek otu Haziran-Temmuz ayları arasında yeşille karışık açık mâvi renkli çiçekler açan, 20-40 cm boyunda bir senelik, otsu bir bitkidir. Yol kenarları ve bilhassa ekin tarlaları içinde bulunur. Gövde dik ve kısa tüylüdür. Yaprakların alttakileri saplı, üsttekileri sapsızdır. Çiçekler uzun saplı ve tek tektir. Taç yaprakları iki loplu ve bal özü bezleri taşıyan 8 tane küçük parça halindedir. Meyveleri çok tohumlu olup, tohumlar siyah renkli ve oval şekillidir. Güney Avrupa, Balkan memleketleri, Kuzey Afrika, Türkiye ve Hindistan’da yetiştirilmektedir. Bitkinin kullanılan kısımları tohumlarıdır. Güzel kokusu sebebiyle müshil ilaçlarının içine ilave edilen iyi bir lezzet ve koku değiştiricidir. Çörek otunun Anadolu’da bulunan ve aynı şekilde kullanılan diğer türleri şunlardır:
Şam çörekotu (Nigella damascena): Yaprakları parçalıdır. Çiçekleri tek ve üst yapraklar tarafından örtülmüş durumdadır. Parlak mavi çiçeklidir. Kır çörek otu (Nigella arvensis): 10-30 cm yüksekliğinde mavi çiçeklidir. Yaprakları sivri parçalıdır. Tohumları kurt düşürücü olarak da kullanılır
Çörek otu niçin değerli?
Çörek otunun tohumunda doymamış yağ asiti, eterli yağ, vitaminler ve organizma için zaruri olan ve çok az miktarda tüketilmesi gereken değerli maddeler bulunur. Bu maddelerin karışımı, hasta kişinin iyileşmesine vesile olur. Çörek otu tohumunda bulunan doymamış yağ asitinin metabolizmaya müsbet yönde tesir ettiği, bağışıklığı arttırdığı ve allerjiyi durdurduğu ispatlanmıştır. Bu sebepten çörek otunun astım, bağışıklığın zayıflığından meydana gelen marazlar ile sinir ve deri hastalıklarında başarılı sonuçlar vermesine şaşırmamalıdır. Bu iyileştirici tesir, çörek otunu yemeklerde de kullanılan ve sevilen bir gıda haline getirmiştir. Zamanımızda özellikle ABD ve Avrupa'nın büyük ülkelerinde çörek otuna talep çok artmış, istekler karşılanamaz hale gelmiştir. Almanya'da ise çörek otu tohumu ve yağı, saf veya hap şeklinde eczanelerde ve baharatçılarda yer almaya başlamıştır.
Savunma sistemimiz ve çörek otu:
Sağlam bir savunma sistemine sahip olan kişi, kendini genelde iyi hisseder ve nadiren hastalanır. Çünkü rahatsızlıklara karşı mukavemeti fazla demektir. Böyle olunca mikrop, virüs ve mantarlarla baş edebilir. Savunma sistemi zayıfladığında, şu hastalıklar ortaya çıkabilir:
o Mikroplu hastalıklar, bilhassa sık sık grip olma ve mesane iltihabı.
o Deri, mukoza ve bağırsakta mantarların oluşması.
o İnatçı herpes (uçuk).
o Sindirim sistemi bozukluklarından meydana gelen ishal ve zayıflama.
o Kaşıntılı deri hastalıkları.
o Kronik (müzmin) rahatsızlıklar.
o Kanda dolaşım bozukluğu, yüzde belirli solukluk.
o Kronik yorgunluk.
o Cinsi isteksizlik.
o Uyku bozuklukları
Saymış olduğumuz bu hastalıklara yakalanmamak için savunma (immun) sistemimizin kuvvetli olması gerekir. Çörek otunun ise, immun sistemi güçlendirdiği binlerce yıldan beri bilinmektedir. Çörek otu, savunma sistemini dengelemekte ve mümkün olduğu kadar iyi çalışmasını sağlamaktadır. Çörek otunun bu özelliği nereden kaynaklanır? Bilim adamları, bu sorunun cevabını modern teknolojinin yardımıyla bulmuşlardır. "Çörek otunun tohumunda organizmayı destekleyen yüzden fazla madde vardır." Kara mucizenin muhtevası: Çörek otunun tohumunda takriben %38 oranında karbonhidrat, %35 oranında çeşitli yağlar, %21 oranında da albumin bulunur. Geri kalan %6 ise, yüzden fazla maddeden oluşur. Bu orana çok değerli olan doymamış yağ asitleri de dahildir. Linolen asidi, alfa linolenasidi ve iç yağı bunlar arasındadır. Eterli yağlar olarak kofur, nigellon, alfa-pinen vb. mevcuttur. Çok az miktarda bazı vitaminler (B1, B2, B6 folasidi niacin), mineraller (demir, kalsiyum, magnezyum, çinko ve selen) ve amino asitleri vardır. Doymamış yağ asitleri ve eterli yağ, savunma sisteminde çok yararlıdır. Vitamin ve mineraller, savunma sisteminin işlemesinde önemli rol oynar. Çörek otunun tesiri, çok sayıdaki bu maddelerin karışımından gelmektedir.
Doymamış yağ asitlerin faydaları:
Doymamış yağ asitleri, metabolizmaya yardım eder. Hücrelerin büyümesi, gelişmesi ve yenilenmesinde yine buna ihtiyaç vardır. Ayrıca vücudun ihtiyacı olan hormonların gelişmesinde yardımcı olur. Yine alerjik sinyaller gönderen histamin gibi maddelerin artmasını engeller.İşte doymamış yağ asitlerin faydaları:
- Hormanların yapımına katkıda bulunduklarından, sağlıklı bir savunma-hormon ve sinir sisteminin oluşumunu sağlar.
- Savunma ablukasının kaldırılmasında yardımcı olur.
- Savunma hücrelerinin gereğinden fazla çalışmasını engeller.
- Hücrelerin dağılımı, yenilenmesi ve hücre duvarlarının sağlam olmasına katkıda bulunur.
- Kandaki kolesterolü normale döndürür.
- Kan damarlarının gerginleşmesini ve dolaşım hızını tanzim ederek tıkanmayı önler.
- Tansiyonu düşürüp damar sertleşmesi ve kalp enfarktüsü riskini azaltır.
- Yaraların çabuk iyileşmesine, derinin pürüzsüz olmasına yardım eder.
İnsan vücudu, doymamış yağ asitlerini üretemediği için, dışarıdan almaya mecburdur. Bir gram çörek otu yağı, bu açıdan günlük ihtiyacımızı karşılamaktadır. Çörek otunun diğer tesirleri
- Çörek otundaki nigellon ve alfa-pinen gibi eterli yağlar, solunum borusunu genişletip kramp gidericidir. Ayrıca ifrazı geliştirip öksürüğü hafifletir. İltihap giderici, ağrı dindirici ve idrar söktürücüdür. Devamlı kullanımda kan şekerini düşürür.
- Çörek otundaki B1, B2 ve B6 vitaminleri, birçok enzimlerin üretiminde önem taşır. Zira bunlar, savunma ablukalarını yok eder ve boyun altı bezini; dolayısı ile savunma sistemini güçlendirir. Folasidi vitamini ise, kalp ve tansiyon hastalıklarının riskini azaltır. Bunun yanısıra hücre yenilenmesinde de lüzumludur.
-Beta karotin, A, E ve C vitamini, selen gibi antioksitler vücudun savunma sistemini güçlendirir. Selen, vücudun zehirli maddeleri atmasında yardımcı olur.
Çörek otunun faydaları:
Bu kadar mükemmel olarak yaratılan ve Efendimiz'in (a.s.m.) methine mazhar olan çörek otu, bütün bu özellikleri ile: - Mikrop, virüs ve mantarlara karşı öldürücü tesire sahiptir.
- İfraz boşaltıcı ve solunum borusunu genişleticidir.
- Kan şekerini düşürür.
- Damar hastalıklarını önler.
- Hazmı kolaylaştırır.
- Vücuttaki zehirleri süzerek atar.
- İdrar söktürücü özelliği ile safraya iyi gelir.
- Yaraların çabuk iyileşmesini ve hücrelerin yenilenmesini hızlandırır.
- Alerjiyi önler.
- Savunma sistemini dengeler.
- Hormon sistemini ve ruh hâlini sağlamlaştırır.
Özel hallerde faydaları:
- Çörek otu, müzmin hastalıklarda şaşırtıcı iyileşmeler sağlar. Çocuklarda özellikle sinir ve deri hastalıklarına, astım ile alerjiye iyi gelir.
- Çörek otu ürünleri (yağ ve ezilmiş bal karışımlı) hamilelik devresindeki şikayetleri azaltır. Yan tesiri olmayıp, bu devredeki hanımlara ve bebeklerini ana sütüyle besleyenler için süt kalitesinin bebeğe daha yarayışlı olmasını sağlar. - Egzamalı deriye sık sık çörek otu yağı sürüldüğünde deri çabuk iyileşir. Yine deri hastalıklarında mikrop öldürücü tesirinden dolayı çok fayda verir.
Bazı Hastalıklarda Çörek Otu:
- Hazım zorluğu ve mide şişkinliklerinde çörek otu eskiden beri bilinmektedir.
- Hemoroide iyi gelir, çünkü damarları güçlendirir ve kan dolaşımını hızlandırır.
- Romatizma, şeker hastalığı ve kolesterolün yükselmesi gibi metabolizma hastalıklarına faydalıdır.
- İktidarsızlık ve kısırlıkta yine yarar verici tesire sahiptir. Çünkü çörek otu, cinsî hormanları tanzim etmekte, bedenî ve ruhî olarak zindelik ve dinçlik vermektedir.
- Çörek otu yağı kadınlardaki ay hâli sancıları ve diş ağrılarına karşı yine başarıyla kullanılmaktadır.
Sağlıklı olmak için çörek otu kürü:
Tabii muhtevası ile savunma sistemine, metabolizma ve hormonlara iyi gelen çörek otu, vücudu toksin adı verilen zehirli maddelerden temizler, kan dolaşımını güçlendirir ve bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar. Cildi parlaklaştırır. Düzgün bir cilde, parlak saç ve gözlere sebep olur. Sağlıklı ve hayat dolu bir görünüm sağlar. Çörek otu savunma (immun) sistemini güçlendirdiğinden, kanser, AIDS gibi çağın hastalıklarına karşı tavsiye edilmektedir. Yine tansiyon ve ateş düşürücü ve tabii antibiyotik tesirleriyle yaygın hastalıklara şifa olmaktadır. Başta astım ve polen alerjisi olmak üzere alerjik hastalıklara, saç dökülmesine ve kepeğe karşı da tesirlidir. Maren Franz'ın kitabından naklettiğimiz bu satırlar, çörek otunu "ölümden başka her derde deva" olarak tarif eden Peygamberimizin (a.s.m.) yüceliğini gözler önüne sermektedir. Çünkü Efendimiz (a.s.m.) çörek otunun daha yeni keşfedilen bu mucizevî özelliklerini asırlar öncesinden görmüş ve bunu da, kıyamete kadar gelecek olan insanların en iyi anlayacağı şekilde ifade etmiştir: "ÇÖREK OTUNA KIYMET VERİN. ZİRA O ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDE ŞİFADIR" (h.ş.)
Aşağıda ise bu konuda yayınlanmış dış kaynaklı bir haber yine bu bilgileri teyit eder niteliktedir: AZ YE, ÇOK YAŞA! Zaro ağanın ve tüm uzun yaşayanların yaptığı gibi günlük kalori miktarını kısarak yaşam süresini uzatmak mümkündür. Bilim adamları açlık çekmeden aç kalmanın yollarını arıyor ve bizde yazımızın bu kısmında bu çalışmalara şöyle bir göz atıyoruz. Opera sanatçılarının şişman olması gerektiğine inanılır. Oysa Simon Fraser Üniversitesi'nden 25 yaşındaki opera bölümü öğrencisi Jamis Gifford , o kadar zayıf ki, opera temsillerinde üzerine kostüm uydurmak neredeyse imkansız. Bir düello sahnesinde ölmesi gerektiğinde, yere usturuplu düşmeye gayret ediyor. Aksi takdirde her tarafı çürüyor ve morarıyor. ''Yeterli miktarda koruyucu yağ tabakasına sahip olmadığım için vücudum darbelere karşı çok duyarlı'' diye konuşan Gifford, 1.80 metre boyunda ve 63 kilo. Gifford, gerçek yaşamında ölümünü geciktirmek için rol icabı ölmesi gerektiğinde yaralanmayı göze alıyor. Bundan 6 yıl önce izlediği bir televizyon programında, su biti, solucan ve kemirgen gibi hayvanların az yedikleri zaman ömürlerinin uzadığını öğrenmiş. Normal olarak 40 ay yaşayan fareler, normalden yüzde 60 oranında daha az beslenirlerse yaşam süreleri 56 aya çıkabiliyor. Şu günlerde Gifford ortalama 1500 kilokalori ile idare ediyor. Bu miktar kendi boyutlarında birinin yediklerinin yüzde 50'sine eşit. Eğer bu miktarda bir gıda rejimi, fareler üzerindeki etkiyi yaratırsa, Gifford'un 150 yaşına kadar yaşaması gerekir. Bu da 1997 yılında 122 yaşında ölen Jeanne Louise Calment'in dünyanın en yaşlı kadını ünvanını yitirmesi anlamına geliyor. Kalori kısıtlamasının yaşamı uzattığı ilk kez 1935 yılında ortaya çıktı. Şimdi Massachusetts Institute of Technology'den Leonard Guarente ve çalışma arkadaşları, SIR2 adı verilen genin bu konuda en önemli rolü üstlendiğini kanıtlamaya çalışıyor. Maya hücrelerinin daha uzun yaşamasına neden olan bu gen kalori miktarındaki kısıntıyla yakından ilgili. ''Enerji ve metabolizma arasındaki bağ inanılmaz derecede karmaşık'' diye konuşan Guarente, bu konudaki araştırmalarından elde ettiği sonuçları saygın bilim dergisi ''Nature''da geçtiğimiz ay yayımladı. SIR2'nin enerji ve metabolizma arasındaki anahtar gen olması durumunda, öğün atlamadan uzun yaşamı garantilemek isteyenlerin hedef geni olmaya aday. SIR2'nin pek çok organizmada bir muadili olmasına karşın, kalori kısıntısının insanlarda uzun ömre yol açıp açmadığından henüz kimse emin değil. Maryland Üniversitesi'nden Barbara Hansen primatlar üzerinde yürütülen üç çalışmanın bu konuyu aydınlığa çıkartabileceğini söylüyor. Hansen'in 29 yaşındaki rhesus maymunları şimdiden benzerlerine oranla 6 yıl daha uzun yaşamış durumdalar. Bunların maksimum yaşam sürelerine göre daha uzun yaşayıp yaşamadıklarına karar verebilmek için 12 yılın daha geçmesi gerekir. Enerji kısıtlamasına gidilmemesine karşın bugün uzun yaşam rekoru 40 yaşındaki bir rhesus maymununa ait. 29 yaşındaki maymunlarda kan glükoz, insülin düzeyi, tansiyon, kan lipidi, kolestrol ve vücuk sıcaklığı normalin altında seyrediyor. Biosphere 2 adı verilen deney (Arizona çöllerinde 1.2 hektarlık bir arazi üzerine kurulu balonda, çevresinden soyutlanmış bir ortamda kurulan ekosistem) bu konuya da açıklık getirmesi bakımından önem kazanıyor. Biosphere'de yaşayan insanlar kalorisi kısıtlı yiyecekler yedikleri zaman kan lipidi, glükozu ve insülini kemirgenlerde olduğu gibi düşme eğilimi gösterdi. Biosphere sakinleri çevrelerinden tümüyle soyutlandıkları için ''çevresel caydırıcıların'' etkisinde kalmama şansına sahipler. Oysa normal yaşamda insanları yeme zevkinden mahrum etmek neredeyse imkansız. Pek çok insan keyifli ancak kısa yaşamı, dünyevi zevklerden arınmış uzun bir yaşama tercih edebilir. Bilim adamları kısıtlı kalorinin vücudumuzu nasıl etkilediğini ortaya çıkarttığı zaman, hem az yiyip hem de açlıkla birlikte gelen sıkıntıları çekmemek mümkün olabilecek. Ancak bu mekanizmayı tüm yönleri ile anlamanın zorluklarına dikkat çeken Hansen, şöyle konuşuyor:''Kalori kısıtlaması vücudumuzda çok büyük değişikliklere yol açmaktadır. Bu değişiklikler birbirine bağlı olduğu için tek tek ayıklamak çok zordur.'' Kabul gören kuramlardan biri az yemenin serbest radikallerin yol açtığı hasarları azalttığı yönünde. Serbest radikaller, yağ ve karbonhidratların parçalanması sırasında oksijen kullanıldığı zaman ortaya çıkan zararlı bir unsur. Diğer bir kurama göre de, kalori kısıtlaması insülin sinyal yolları üzerinde çok kritik bir rol oynar. İnsülin sinyal yolları, glükozun vücut tarafından nasıl kullanacağını düzenler. San Francisco, California Üniversitesi'nden Cynthia Kenyon ve çalışma arkadaşları solucanlarda bulunan ve adına Daf-2 denilen bir genin mutasyon geçirdiği zaman solucanın ömrünü 2 hatta 3 katına çıkarttığını keşfetti. Daf-2'in solucanlardaki rolü ile, insanlardaki insülin reseptörünün oynadığı rol arasında bir paralellik kurulabilir. Kalori kısıtlamasına tabi tutulan hayvanların şeker veya benzeri hastalıklara yakalanma olasılığı çok düşük olduğu için, glükoz metabolizmasını düzenleyen genler ile yaşlılık genleri arasında çok yakın bir ilişki olduğu düşünülebilir. Wisconsin Üniversitesi'nden Richard Weindruch , açlıktan ölme derecesine vardırılan bir rejim sonucu değişime uğrayan genleri ortaya çıkartmak için çok büyük uğraş verdi. Weindruch ve arkadaşları 5 aylık ve 30 aylık farelerin kas hücrelelerindeki 6347 genin faaliyetini ölçtü. Daha yaşlı farelerdeki 58 genin faaliyetinin iki katına çıktığı görüldü. Diğer 55 gen ise bunun yarısı kadar faaldi. Genç yaşta perhize sokulan farelerde, gen faaliyetlerinde yaşlanmayla ortaya çıkan değişikliklerin ertelendiği görüldü. Bu da açlık rejiminin, metabolizmada gençlik özelliklerini çağrıştıran değişikliklere neden olması anlamına geliyordu. Açlık rejiminin yaşlanmayı geciktirmesi olgusunun altında çok sayıda genin yatması, kalori kısıtlaması ile aynı etkiyi yaratacak bir ilacın peşindeki ilaç şirketlerini hayal kırıklığına uğrattı. Los Angeles, California Üniversitesi'nden Roy Walford adında bir biyolog bu konuda iyimserliğini koruyor. ''Büyük bir olasılıkla bu çoklu değişimin altında birkaç önemli değişiklik yatmaktadır'' diye konuşan Walford, ''Metabolizma bir piramide benzer. En üstte birkaç anahtar değişiklik aşağı doğru inerken etki alanını genişletir ve yaşamı uzatır'' diyor. Walford'a göre bu üst düzey değişiklikler evrim boyunca özelliğini korumuştur. Bu noktada devreye Guarente ve uzun ömürlü mayası giriyor. Guarente, SIR2'nin diğer genleri nasıl ''susturduğunu'' incelerken bu üst düzey değişikliklere rastlamış oalbileceğini belirtiyor. Bu susturma işlemini incelerken, DNA'nın hücrenin çekirdeğinde nasıl depolandığıni bilmek gerekiyor. Kromozomlarımızı oluşturan DNA'ların uzun kolları, ortalıklarda sallanıp durmaz; bir makaraya sarılı pamuk ipliği gibi, histon denilen protein disklerine sarılı olarak bulunur. Bu diskler DNA iplikleri boyunca gevşek bir şekilde yer alır, ya da sıkışık bir şekilde dizilmiştir. Kromatin (sarılı haldeki DNA) birbirine sıkıca bağlı ise genler dış etmenlerden etkilenmez, çünkü gen faaliyetini kontrol eden proteinler DNA'nın yakınına bile sokulamaz. SIR2'nin genleri nasıl susturduğu hala gizini korumakla birlikte bilim adamları bu konuda birkaç kuram oluşturmuş. ''Histon kuyrukları'' DNA'nın sarılı olduğu disklerden dışarı çıkan uçlarıdır. Gevşek olarak dizilmiş bir kromatinde, çok sayıda asetil gurubu bu kuyruklara bağlanır. Oysa sıkıca dizili kromatin üzerine daha az sayıda asetil yapışır. Bundan da şu sonuç çıkar: Asetil guruplarını ortadan kaldırmak kromatini bir şekilde sıkılaştırmak anlamına gelmektedir. Bu sonuca ulaşmak için pozitif yüklü kuyrukların negatif yüklü DNA'lara yapışması sağlanır.

ÖMRÜ UZATMAYA YARADIĞINI İDDDİA EDEN DİĞER ARAŞTIRMALAR.

1)Sihirli iksir 2 litre limon suyu, 40 diş orta boy soyulmuş ve ezilmiş sarımsak, ağzı sıkı kapanan bir kavanoza koyup üzeri koyu renkli kağıt ve bezle kapatılır. Normal oda sıcaklığında 25 gün boyunca her gün çalkalanarak saklanır. Sarımsaklar iyice eriyince 25 günün sonunda kavanozu açıp her sabah aç karnına yarım veya içilebiliyorsa bir çay bardağı içilir. Kavanoz bitene kadar içilecek, kapağı hep kapalı olacak, içine asla su, şeker vs. karıştırılmayacak. Bu karışımı içtikten sonra en az yarım saat bir şey yiyip içilmeyecek... Yarım saat geçtikten sonra kahvaltı yapılacak. Mümkünse her sabah aynı saatlerde içilecek.
İksirin yararları
1- Tüm damar iltahaplarını (vaskulit) tedavi ediyor, tıkanan damarları açıyor, damar sertlişini ve hipertansiyonu önlüyor.
2- Kolesterol ve lipiti düşürüyor, zararlı yağların yakılmasını sağlıyor, kilo verdiriyor, (bazal metabolizmayı hızlandırıp yağların yakılmasını sağladığı için iştahı da açıyor, bu dönemde diyete dikkat etmek gerekiyor!..) şekeri düşürüyor, pankreasın kendisini yenilemesini sağlıyor.
3- Böbrek ve safra taşlarını eritiyor, idrar söktürüyor, vücuttaki şişkinlik ve tüm dokulardan ödemi kaldırıyor.
4- Helycobacter pylori adlı ülser mikrobunu öldürerek mide ve on iki parmak bağırsağı ülserlerinin tedavisini yapıyor.
5- Tüm romatizmal iltahabı önleyip, her türlü romatizmal ağrıları dindiriyor, kireçlenmeyi önlüyor, eklem düzeylerinin yenilenmesini sağlıyor, her türlü ağrıyı kesiyor.
6- Beyin hücreleri ve tüm sinir sisteminin yenilenmesini sağlıyor, sinirdeki aksiyon potansiyelini düzenleyip ileri-refleks hızını arttırıyor, felçlere ve vertigoya fayda veriyor.
7-Vücudun bağışıklık sistemini son derece kuvvetlendiriyor ve her türlü allerjiyi özellikle damarsal kökenli ve strese bağlı cilt allerjilerini kökünden kesiyor, kansere karşı tüm vücudu koruyor...
2)Soğuk suyla yıkanmalar
Önce sıcak duşun altında birkaç dakika durmanız gerekiyor. Daha sonra 20 saniye soğuk duş alın ve tekrar sıcak suya dönün. Bunu üç kez yaparak duşunuzu soğuk suyla tamamlayın. Ancak soğuk duş alırken dikkat etmeniz gereken birkaç nokta var. Bunlardan birincisi, soğuk suyu yüzünüze tam 30 saniye tutmanız, ikincisi ise duşu yüzünüzden uzak tutmaya gayret etmeniz. Bir başka dikkat etmeniz gereken nokta ise soğuk suyla vücudunuzda en az 20 saniye daireler çizerek duş almanız. Sabahları başlayıp, geceleyin yatağa girmeden önce de uygulandığında beden güçlenir ve dayanıklılık kazanır. Güçsüz bedenlerin dayanamadığı soğuk havaya, grip hastalıklarına ve ısı değişimlerine karşı önemli ölçüde direnç oluşur. Sağ ayaktan başlanan yıkanmada mutlaka küçük bir el havlusu kullanılmalıdır. Daha sonra bacaklar sağdan sola doğru, karın, kollar, sırt ve en önemli bölge olan kalp bölgesi ovalanarak yıkanır. Yıkanma işlemi hızla tamamlanmalıdır. Kalp bölgesi 2-3 kere dairesel hareketlerle ovalanabilir. Kuru bir havluyla ovalanarak kurulanma sırasında muhteşem bir sıcaklık tüm bedene yayılmaya başlar. Böylece eller ve ayaklar ısınır ve beden uyumlu bir dengeye kavuşur. Yatmadan önceki yıkanmalar her şeyden önce iyi bir uyku getirir.

 




Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages