ayhan şimşek
unread,Mar 26, 2012, 5:05:02 AM3/26/12Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to erzurummezunlari
Mahmut Yavuz
Newroz bahanesiyle bir arada yaşama kültürüve gereği üzerine
24.03.2012 - 15:00
| Diğer
'Gün'ü var eden ve her günü 'taze ve yeni' kılan Allah'a hamdolsun.
Her sabah günü ve güneşi bereketiyle üzerimize doğduran Allah'a
hamdolsun.
Biz Âdem çocuklarını da 'mutlak olarak kendisine ait topraklarda,
esirgeyen-bağışlayan, bize güvenip bu toprakları emanet eden Allah
sonsuz iyiliğe sahiptir.
Fakat ne ki biz 'insan' diye kendimizi adamdan sayıyoruz. Ama
Yaratıcımızın bize olan güvenini boşa çıkaracak tutum ve davranışlar
sergileyebiliyoruz. 'Ey Âdemin çocukları, kardeş olunuz' diyen bir
Peygamberin inananları olarak ne yazık ki kardeş olma kültür ve
bilincini kaybettik. Oysa Allah'ın Peygamberi, bir kültürün nasıl
dokunması gerektiğini hem kendisi hem de öğrencileri vasıtasıyla bu
günkü manada zamanları aşan bir biçimde, global düzeyde modellemeler
yaparak göstermiştir. Bu örneklerden üç tanesi şu şekildedir:
A'mr bin. As'ın komutasında Mısır fethedildiğinde, bugünkü Kahire'nin
yerine kurulan Fustat şehri beş mahalleden oluşan küçük bir belde idi.
Bu mahalleler, savaş fatihi askerlerin yoğunluğuna göre düzenlendi.
Fethedilen ülkenin İslam topraklarına katılımını tahkim etmek amacıyla
Hazreti Ömer'in bir stratejisi olarak katılımcı askerler aileleriyle
birlikte kimi ülkelerde kalmalı idiler. Bu anlayış gereği kurulan
şehrin mahallelerine Hicazlı, İranlı, Yemenli, Yunanlı ve sair
Müslüman fatihler -rivayetlere göre- etnik farklılıklarına göre
yerleştirildiler. Bu aynı zamanda etnik farklılığın, kültürel
farklılığını korumayı da içermiş oluyordu. Ve kültürel farklılık
böylece İslam'ın koruması altına alınmış oluyordu.
Farklılıkları korumayı taahhüt eden İslam, aynı farklılıkları nasıl
kardeşleştireceğini de öğretiyordu. Bunu ise Allah'ın Resulü (a.s.)
daha Medine'ye hicretin birinci yılında -her kabilenin ayrı bir etnik
yapı olarak algılandığı bir dönemde- Muhacir ile Ensar arasında siyer
kaynaklarında resmen 'Muahat' olarak bilinen kardeşleştirme yoluna
gitmiştir. Buna göre her Medineli Ensar, bir Mekkeli Muhaciri kardeş
olarak kabul edecek ve mal varlığından kendisine bir pay ayıracaktı.
Nitekim öyle oldu.
Daha sonra yine Hicretin birinci yılında Kur'an'ın bir emriyle Yahudi
pazarının boykot edilerek, Medine pazarının kurulması
gerçekleştirildi. Bu süreçte bireysel sorumluluk olarak herkes
ekonomiyi güçlendirmek için çalışacak ve o gün için kazandığının
yaklaşık yüzde otuzunu kendine ayıracak ve arta kalan yüzde yetmişe
yakını 'sadaka' olarak 'Müslüman kardeşine' verecekti. Ama beri yandan
sadaka almak da hoş karşılanmayacaktı. Bir paradoks gibi görünen bu
uygulama, geçici bir uygulama olarak Müslümanlardan istenen 'sadaka
verme' yerine, daha sonra, bundan daha düşük bir talep olan 'infak
etme"lerinin istenmesiyle değişecekti. Böylece sosyo-ekonomik
yardımlaşma formları geliştirilirken beri yandan isteme kültürü
ortadan kaldırılacak ve onurlu bireyler ortaya çıkacaktı. Nitekim çok
kısa bir zamanda zengin bir Medine İslam toplumu ortaya çıkıverdi.
Bu toplum, insanlığın refah ve mutluluğunu temel görev edindiği
dönemlerde insanın kirliliklerinden uzak bir hayat sürdürebilmiştir.
Hatta Emevilerin faşizan uygulamalarına rağmen şunca renkten oluşan
mozaik bir toplum olarak Müslümanlar bir arada yaşamaya dair çok güçlü
bir kültür oluşturmuşlardır. Makul ölçülerde bir arada yaşamanın
tarihi, nereden bakarsanız bin üç yüz yıla tekabül eder. Bu haksızlık
ve zulümlerin hiç yapılmadığı anlamına gelmez ancak üzerinde durduğum
şey kütlesel bir birikim olarak bir kültürün varlığıdır.
Fakat modern yüzyılın beraberinde taşıdığı bir illet olarak ulus
devletlerin doğuşuyla birlikte bu ruhu kaybettik.
Bu ruhu en iyi dillendirenlerden biri (Şeyh Galib) bunu şöyle
açıklamıştı:
'Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen'
(Kendine iyi bak ki âlemlerin özüsün sen
Varlığın gözbebeği olan insansın sen)
Ne ki bu bereketli ve şeref yüklü bakışı modernitenin necasetinde
kaybettik. Bu kayıp hem İslam medeniyetinin artık kendini üretememesi
anlamında, hem de bunun zorunlu yansımaları olarak bu gün İslam
dünyasında gelinen reel olumsuz sonuçlar bakımından telafisi hala
mümkün olabilen bir sonuçtur.
Modernitenin yeryüzüne yaydığı fesat insanın insana kardeşçe nazarını
telef eden bir mekanizmaya dönüştü. Bu, çeşitli ideolojik ve
teknolojik araçlarla yapıldı. Bu ideolojik araçların en başında
sosyoloji gelmektedir. Edward Said'in 'Sömürgeciliğin Keşif Kolu'
olarak telakki ettiği oryantalizme paralel bir sürece sahiptir. Cemil
Meriç'in 'Batı'nın deli gömleği' diye isimlendirdiği sosyolojizm, 19,
20 ve 21. yüzyılların emperyalist saldırılarında oryantalizmden daha
hard bir tarzda katalizör olarak kullanıldı. Kendisinden önceki
bilumum bütünlükçü bakışı parçalara bölen 'izm'ler mekanizması olarak
görev yapan sosyolojizm bu gün daha parçacı Descartes'in Kartezyen
teorisini daha rafine bir şekilde atomize edebildiği kadar küçülterek
bütünleşmeci, birlikçi ve nihayet muvahhid yaklaşımları bertaraf etme
mekanizmasına dönüştü. Buna, bundan sonra bir de post-modernizmin
ürünü olan kuantum ve nano teknolojik gelişmeleri ekleme çabası
gösterilmektedir şimdilerde.
Batılıların tartışılmaz bir mühendislik projesi olarak dizayn ve
finanse ettiği sözünü ettiğimiz sosyolojik üretimlerin en etkili ve
kadim olanlarından biri kuşkusuz ulus devlet projesidir. Bunun bir
proje olduğunu şu iki kategorik sonuçtan biliyoruz: Birincisi, İslam
Ümmeti bu proje sonuncunda devlet bazında 60 idari parçaya bölündü.
İkincisi de İslam Konferansı Örgütü' (İşbirliği)nün kurulduğu yıllara
tekabül eden zamanda 27 parçadan oluşan Avrupa Birliği kurulmuştur.
Biz birlikten bölünmeye; onlarsa bölünmeden birliğe doğru bir yol
izlemişlerdir. Görülen odur ki bu proje sadece İslam dünyasına
pazarlanmış ve gerektiğinde 'batılılaş(tırıl)ma' üzerinden 'cebren ve
hile ile' bize bin bir türlü entrika ile dayatılmıştır.
Üç temel milliyetçi akımın, Fransa ve Almanya'da üretilen, adı Ziya,
Ahmet, Muhammed, Nasır, Hüseyin olan Batıcı yerli entelijansiyanın
eliyle, İslam Dünyasında Arapçılık, İrancılık ve Türklük olarak
şekillendirildi. Bu üç akıma şairin deyişiyle 'Ona sonradan kendimi
ben ekledim' hesabı, köken olarak değil ama reel bir varlık göstermesi
bakımından çok geç bir dönemde bir de Kürtçülük eklenmiştir.
Peki, 'gâvurun' eliyle ulus devletlere parçalanan İslam dünyasının,
1400 yıl önce bu halkların dedelerinin ortak paydaya dönüştürmeyi
becerdikleri bir birliktelikle dünyaya medeniyet ve kardeşlik ve bu
günkü teknolojiyi öğrettikleri bir Ümmetten, yaklaşık 150 yıllık bir
süreçten geçerek geldiği bu günkü noktayı alkışlayabilir miyiz?
Türkiye'nin '40 sente muhtaç olduğu' günlerde hala bile İslam
birliğinin ne melanet şey olduğunu, ümmetçiliğin tartışılmaz suç
sayıldığı her gün binlerce kere medyalarında söylenip duran batı
kılıklı adam ve madamların bu söylemi rastlantısal olabilir mi?
Laisizim, demokrasi falan filan...
Sözünü ettiğimiz milliyetçi grupların aynı zamanda laikçi olmaları ile
İslam Birliğine (Ümmet) karşı olmaları arasında ideolojik bir uyum yok
mu? Peki, o zaman ne diye bir yandan bu dört milliyetçi akım (Arap,
İran, Türk ve Kürt) birbirlerine olan kem bakışlarını koruya
dururlarken beri yandan aynı değer yargılarına sahiptirler: Batıcılık,
Demokrasi, Laisizm ve Milliyetçilik. Bir mantık hatası yok mu burada?
İslam Ümmetçiliğini temelden reddedenlerin Avrupa Birliği'nin
birlikteliğine dair bir eleştiri getirdikleri ne yazık kimsenin malumu
değildir. Bu, şu mudur yani: 'Başkası birleşebilir ama birlik bizi
bozar'. Bizi neyin bozduğu, her halükarda aşikâr zaten. Yoksa ABD'nin
ve diğer batılı ve Batıcı işbirlikçilerin İsrail üzerinde titremeleri,
İran karşıtlıkları, İslam coğrafyalarındaki kaynaklara yönelik 300
yıllık sömürgeci varlıkları, Birinci ve İkinci Körfez savaşları,
Bağdat, Afganistan, el-Kaide, Keşmir, Sudan'ın ikiye parçalanıp Fransa
büyüklüğünde petrollü kısmının Avrupa'nın hizmetine sunulması,
Pakistan ve yine falan filan...
İslam dünyasının Arap Baharı eşliğinde geldiği noktada Müslüman
halkların yakaladığı 'hem kendini hem de karşıtını bilme' olgunluğu
yeni bir dünya ve yeni bir İslam Dünyasının tekrar ihdası için
gerçekçi bir umut olabilir. Zaten Avrupa Birliği de yolunun sonuna
geldi sayılır. Maddi değerlere dayalı bir birlikteliğin ortalama ömrü
görülüyor ki bir insan ömrü kadardır. 70-80 yıl kadar. 17 Ekim Rus
Komünist Devrimini hatırlayalım. Dedelerimiz başlangıcını biz de
yıkımı görmedik mi?
Ama Peygamber nefhasıyla irkilen Müslüman kalbi, bugünkü laikleşen
batıcı iktidar hanedanlarımız ve bize musallat olan iktidarlarına
benzer Emevi ve Abbasi ve seleflerinin sultalarına rağmen Mustafa
Kemal'e kadar 'fiilen ve resmen' 1400 yıllık bir varlık
sürdürebilmiştir.
Demeye getirdiğim, bugün yeni bir dirençle, yeni bir olgunlukla bir
Arap ve Türk kadar içinde Kürtlerin de 'var'lığını kabul eden bir
İslam Ümmetini yeniden yapılandırmak mümkündür. Parçalanmışlığımızdan
ve başkalarının İslam topraklarına musallat oluşundan herkesin kendi
ağırlığınca suçlu olduğu bir Türkiye ve bir dünyada, bir diğerine
ağabeyliğe kalkışan herkesin ağabeylikten önce kardeşçe bakmayı
öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu münasebetle ülkemizde yaşanan inkâr ve haksızlıklara karşı sesimizi
yükseltmeyi bir görev bilmemiz gerekir. Bu cümleden Kürtlerin hak ve
özgürlük taleplerinin karşılanmasını; başta Kürtçe olmak üzere isteyen
halkların okullarda anadillerinin, örf ve geleneklerinin öğretilmesi
gerektiği gibi yine Ülkeyi oluşturan bütün halkların kendilerine ait
değerlerin geri kazanımı için eğitim ve diğer kurumsal mekanizmaların
çalıştırılması gerekir. Ağabeylik itip-kakarak değil, böyle yapılır.
-***-
Baharın sevinç ve merhamet taşıdığı gerçeğinden hareketle barış ve
huzurun Allah'ın insana bir hediyesi olduğunu hatırlamalı; bahar
müjdecisi newrozun her türlü ideolojik ve politik değerin üstünde
ilahi bir armağan olduğunu bu duygu ve bilinçle karşılamak gerekir.