Gön: ATA ATUN ... Bu haftaki KÖŞE YAZI'm

29 views
Skip to first unread message

Ata Atun

unread,
Feb 9, 2026, 5:41:03 PMFeb 9
to

Bu haftaki  KÖŞE YAZI'mı ekte gönderiyorum.

İyi çalışmalar dilerim.

Selam ve Saygılarımla

Prof. Dr. (İn. Müh), Doç. Dr. (UA İlş) Ata ATUN
Akademisyen
KKTC Meclisi 1. Dönem Milletvekili
02.09.26-Bir Terk Etme Hikayesi.docx
02.09.26-Bir Terk Etme Hikayes.jpg

Ata Atun

unread,
Feb 18, 2026, 10:52:48 PMFeb 18
to
02.16.26-Türkiyeyi Kuşatma Hayali.jpg
02.16.26-Türkiye’yi Kuşatma Hayali.docx

Ata Atun

unread,
Feb 23, 2026, 5:18:57 PMFeb 23
to

Bu haftaki  KÖŞE YAZI'mı ekte gönderiyorum.

İyi çalışmalar dilerim.

Selam ve Saygılarımla

Prof. Dr. (İn. Müh), Doç. Dr. (UA İlş) Ata ATUN
Akademisyen, GAÜ Öğretim Üyesi
KKTC Meclisi 1. Dönem Milletvekili

--------

Orta Doğu’da Bilek Güreşi

Prof. Dr. Ata Atun

 

Ortadoğu yine dünyanın nabzının attığı coğrafya haline geldi.

ABD’nin İran’a yönelik artan askeri baskısı, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir sürecin parçası olmaya başladı. Bugün mesele sadece İran ile Washington arasındaki bir kriz değil, çok kutuplu dünyanın nasıl şekilleneceğine dair büyük bir sınav.

 

Son yıllarda Çin ve Rusya’nın İran’a verdiği destek, klasik “karşıtlar karşıtı” dayanışmanın ötesine geçmiş görünüyor. Açıklamalar, ekonomik anlaşmalar ve askeri iş birliği girişimleri, Avrasya merkezli yeni bir stratejik eksenin oluştuğuna işaret ediyor. Bu durum, ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü tek kutuplu güç algısına karşı bir denge arayışını da beraberinde getiriyor.

 

Ancak burada önemli bir gerçek var: Moskova ve Pekin’in desteği sanıldığı gibi koşulsuz değil. Her iki ülke de İran’ın tamamen yalnız kalmasını istemese de doğrudan bir askeri çatışmanın içine girmek istememekte. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, ideolojik bir ittifaktan ziyade çıkar temelli bir ortaklık görünümünde.

 

İran cephesinde ise farklı bir strateji dikkat çekiyor. Tahran yönetimi, klasik askeri güç yarışında ABD ile rekabet edemeyeceğinin farkında olduğu için “asimetrik savaş” tercihi gündeme gelecek gibi. Hürmüz Boğazı gibi dar ve stratejik geçitlerde kullanılan gemisavar füzeler, insansız hava araçları ve hızlı deniz unsurları, pahalı ve büyük platformlara karşı düşük maliyetli ama etkili bir caydırıcılık aracı olarak görev yapmaya hazırlanıyor.

 

Burada önemli olan, bir uçak gemisi filosunun yenilmez olması değil. Modern savaş doktrinleri artık sadece ateş gücüne değil, maliyet dengesine de bakıyor. Milyarlarca dolarlık sistemlerin, çok daha ucuz ama hassas silahlarla tehdit edilebilmesi, savaşın doğasını kökten değiştirmekte. İran’ın verdiği mesaj tam da bu noktada şekilleniyor: “Büyük güç olmak zorunda değilsiniz; doğru yerde doğru araçlara sahip olmanız yeterli.

 

ABD tarafında ise farklı bir hesap var. Bölgeye yapılan askeri yığınak, yalnızca olası bir saldırı hazırlığı değil; aynı zamanda diplomatik baskının bir uzantısı. Washington’un amacının, askeri gücü masadaki pazarlıkların bir unsuru olarak kullanmak olduğu çok açık. Ancak bu tür hamlelerin bazen beklenmedik aksi sonuçlara da yol açtığı biliniyor.

 

Bana göre, gerilimin tırmanması halinde en kritik başlıklardan biri enerji güvenliği olacak. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi de doğrudan etkileyecek. Bu nedenle Körfez’de atılan her adım, petrol fiyatlarındaki oynama nedeni ile bölgeden en uzakta olan ve konu ile ilgisi olmayan ülkelerin ekonomilerine dahi olumsuz etki yapacak.Tam da bu noktada Türkiye’nin pozisyonu, ilgi ülkelerle dostluğu ve ara buluculuk yeteneği öne çıkacak zira Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası, diğer yandan bölgesel istikrarı önceleyen bölge lideri bir ülke konumunda. Olası bir savaş durumunda, Türkiye’nin, göç hareketlerinden, ekonomik dalgalanmalara kadar olumsuz etkilenme durumu olabileceği için Türkiye’nin “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanabilecek bir denge politikası izlemesi hiç şaşırtıcı olmayacak.

 

Sonuç olarak, bugün Ortadoğu’da yaşananlar sadece askeri bir güç gösterisi olmayıp, perdelerin arkasında yeni dünya düzeninin sınırlarının nerede çizileceğine dair bir ön yoklama olduğu açıktır. Savaş olasılığı konuşulsa da diplomasinin ve müzakerelerin tamamen devre dışı kalmayacağı da bellidir. Asırlardır politikada, siyasette ve iş hayatında uygulanmakta olan stratejinin, güçlü olanın bazen savaşmak için değil, pazarlık masasında kazanım elde etmek için savaş olasılığını/tehdidini kullanarak rakibine gözdağı vermek olduğu da bir başka gerçektir.

 

Dünya eksenindeki her dalga da, aslında küresel siyasetin geleceğine dair bir mesaj olup, güç gösterisi kadar denge arayışını da gözler önüne sermektedir.

 

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Ata ATUN

Akademisyen, Girne Amerikan Üniversitesi

KKTC Cumhuriyet Meclisi 1. Dönem Milletvekili


image.png

02.23.26-Orta Doğuda Bilek Güreşi.docx
02.23.26-Orta Doğuda Bilek Güreşi.jpg

Ata Atun

unread,
Mar 4, 2026, 12:51:13 AM (14 days ago) Mar 4
to

Ateş Çemberinde Akıl Arayışı

Prof. Dr. Ata Atun

 

İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan son çatışma dalgası, Ortadoğu’da zaten kırılgan olan güvenlik dengesini yeniden tartışmaya açtı. Bölgedeki gelişmeler yalnızca askeri bir gerilim olarak değil, diplomasi, enerji güvenliği ve uluslararası hukuk açısından da çok katmanlı bir kriz olarak okunmalı.

 

İran’ın son dönemde yürüttüğü müzakereler, başından itibaren karşılıklı güvensizlik zemininde ilerledi. Tahran yönetimi diplomasi kanallarını açık tutarak hem uluslararası kamuoyunda “diyalogdan yana” bir görüntü vermeyi hem de iç kamuoyuna karşı siyasi meşruiyetini korumayı hedefledi. Ancak saldırıların gerçekleşmesi, İran tarafında müzakere sürecinin bir güven inşası mekanizmasına dönüşemediği yönündeki görüşleri güçlendirdi.

 

Saldırının zamanlaması ve kapsamı, İsrail’in güvenlik stratejisiyle uyumlu bir çerçeveye oturuyor. “Önleyici operasyon” söylemi, geçmişte ABD dış politikasında da görülen ön alma doktrinlerini hatırlatıyor. Bu yaklaşım, potansiyel tehditlerin gerçekleşmeden etkisiz hale getirilmesini savunsa da, uluslararası sistemde meşruiyet tartışmalarını beraberinde getiriyor. Özellikle Irak ve Afganistan örnekleri, önleyici müdahalelerin uzun vadeli istikrar üretmekte ne ölçüde başarılı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

 

Çatışmanın bölgesel etkileri ise şimdiden hissedilmeye başlandı. Bazı ülkelerin hava sahalarını geçici olarak kapatması ve uçuşların iptal edilmesi, güvenlik riskinin sadece çatışma alanıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Bu tür gelişmeler, lojistik hatları ve ticaret akışını doğrudan etkileyerek ekonomik belirsizliği artırıyor.

 

En kritik başlıklardan biri ise enerji güvenliği. Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği stratejik bir hat olmayı sürdürüyor. İran’ın bu bölgeyi bir baskı unsuru olarak kullanma ihtimali, uluslararası piyasalarda yakından izleniyor. Boğazın kapanması ya da geçişlerin risk altına girmesi, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel enerji fiyatlarını ve tedarik zincirlerini de etkileyebilecek bir senaryo olarak öne çıkıyor.

 

Siyasi açıdan bakıldığında, saldırının taraflar açısından farklı hedefler taşıdığı görülüyor. İsrail için İran’ın askeri kapasitesini sınırlandırmak ve ABD’nin desteğini sahada görünür hale getirmek öncelikli hedefler arasında değerlendiriliyor. Washington cephesinde ise kongre onayı tartışmaları, askeri kararların iç politik yansımalarını gündeme getiriyor. Bu durum, dış politika hamlelerinin iç siyasi dengelerle ne kadar bağlantılı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

 

Rejim değişikliği tartışmaları ise mevcut tablo içinde temkinli ele alınmalı. İran’daki siyasi sistem, yalnızca liderlik düzeyine değil, kurumsal yapılara dayanıyor. Bu nedenle kısa vadede doğrudan bir rejim dönüşümü beklemek gerçekçi görünmüyor. Analistler, Devrim Muhafızları’nın sistem içindeki rolünün belirleyici olmaya devam edeceği görüşünde birleşiyor.

 

Önümüzdeki süreçte çatışmanın yönünü belirleyecek en kritik unsur, İran’ın vereceği karşılığın kapsamı olacak. ABD üslerine sınırlı misillemeler ile enerji hatlarını hedef alan daha geniş bir hamle arasında ciddi farklar bulunuyor. Bu tercih, yalnızca askeri dengeyi değil, bölgesel istikrarı ve küresel ekonomi üzerinde oluşacak baskıyı da şekillendirecek.

 

Sonuç olarak, Körfez’de yükselen gerilim kısa vadeli bir kriz olmanın ötesine geçme potansiyeli taşıyor. Diplomasi kanallarının yeniden işler hale gelip gelmeyeceği, tarafların askeri kapasitesinden çok siyasi hesaplarına bağlı olacak. Bu nedenle önümüzdeki dönemde en önemli soru, kimin ne kadar güç kullandığından ziyade, kimin gerilimi hangi noktada durdurmayı tercih edeceği olacak. Herkes kendi hamlesini “zorunlu” olarak anlatıyor. Oysa tarih bize gösterdi ki, zorunluluk diye başlayan pek çok karar, yıllar sonra “keşke” diye anılıyor. Ortadoğu’da barışın en zor yanı, kimsenin ilk adımı atmak istememesi değil; herkesin son sözü söylemek istemesi.

03.02.26-Ateş Çemberinde Akıl Arayışı.jpg
03.02.26-Ateş Çemberinde Akıl Arayışı.docx

Ata Atun

unread,
Mar 12, 2026, 6:32:16 AM (5 days ago) Mar 12
to

Kıbrıs’ta Barışın Güvencesi BM mi?

Prof. Dr. Ata Atun

 

Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’taki Barış Gücü, adada tam 62 yıldır görev yapmakta.

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Khassim Diagne’nin son açıklaması bu uzun süren misyonun bir değerlendirmesi niteliğinde ama eksik ve bir çok noktası unutulmuş.

 

Diagne, “62 yıldır barışı korumayı başardık” diyerek misyonun temel amacının toplumlar arası çatışmayı önlemek olduğunu vurgulamış ama 1964-1974 yılları arasında, günümüzde Gazze’de yaşananlarının aynısını Kıbrıslı Türklerin de yaşadığına değinmeyi unutmuş.

 

Biz unutulanları hatırlatalım;1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türkler ve Rumların ortak devleti olarak tasarlanmıştı ama bu ortaklık kısa sürede Kıbrıslı Rumların Kıbrıs adasının tek ve mutlak sahibi olmak istemelerinden dolayı çöktü. 1963’ten itibaren başlayan Rumların Kıbrıs Türklerine saldırıları ve çatışmalar, adada iki toplum arasında derin bir güvensizlik yarattı.

 

1964 ile 1974 yılları arasındaki dönem ise Kıbrıslı Türklerin hafızasında özellikle karanlık, korkunç, gelecekten umutsuz ve insanlık dışı her tür barbarlığın yaşandığı bir dönem olarak yer etti. Bu yıllarda birçok Türk köyü saldırıya uğradı, insanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı. Ekonomik ve sosyal baskılar, ambargolar, güvenlik sorunları günlük hayatın bir parçası haline geldi. Kıbrıslı Türkler, kurucu ortağı oldukları devletin kurumlarından büyük ölçüde dışlandıklarını hissettiler. Dönem, BM’nin adada bulunduğu dönemdi.

 

1974’e kadar Kıbrıs Türklerinin yaşam hakları dahil tüm hakları elden alınmış, adanın yüzde 3’lük bir kesimine hapsedilmişlerdi. 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini katliamlardan kurtarmak ve de garantör devlet olarak 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tekrardan ihdas etmek için gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatından sonra günümüze kadar Kıbrıs’ta herhangi bir çatışma yaşanmadı.

Yani BM adaya geldikten sonra değil, Türkiye Mutlu Barış Harekatını gerçekleştirdikten sonra adaya barış geldi, Türkler huzura kavuştu, kimsenin burnu dahi kanamadı.

 

Ama 1964-1974 arasında günümüzde Gazze’de İsrail’in Filistinlilere saldırdığı, evlerini yakıp yıktığı gibi 1964-1974 yılları arasında Kıbrıs’ta Rumların da, Kıbrıs Türklerine acımasızca saldırdıklarını;

Savunmasız Türk köylerine silahlı saldırılar düzenleyip Kıbrıs Türklerini öldürdüklerini,

Kıbrıs Türklerinin evlerini yağmalayıp, yakıp yıktıklarını ve zahireleri ile hayvanlarını gasp ederek alıp gittiklerini;

Türk köylerini acımasızca yağmaladıklarını;

1964-1974 yılları arasında Kıbrıslı Rumların Kıbrıs adasını Kıbrıs Türklerinden temizlemek için insanlık dışı her tür suçu işlediklerini;

Kıbrıs Türkleri Kıbrıs Cumhuriyeti adlı hükümetin ortakları olmasına rağmen Kıbrıs Türk köylerine elektrik ve su vermediklerini, yol yapmadıklarını;

Kıbrıs Türklerini Devlette herhangi bir işe almadıklarını;

Acımasız bir ekonomik ambargo uyguladıklarını;

 

Tüm yaşanan katliamlara, felakete, soykırıma rağmen Kıbrıs adasına sözde barış getirmek için görevlendirilmiş Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin her fırsatta plajlarda şezlong üzerinde güneşlenirken içkilerini yudumladıklarını, katliamlarla, işlenen insanlık suçlarıyla, yağmalarla hiç ilgilenmediklerini, Kıbrıs adasının hafızasında çok daha ağır, çok daha acı dolu sayfalar bulunduğunu unutmuş, nasıl olduysa.

 

Belli ki özel temsilci ya da temsilciler Kıbrıs adasını kitaplardan okudukları kadarıyla, Rum tezlerinden biliyorlar. O dönemleri yaşayan bizler şayet isterse kendisine gerçek tarihi anlatabiliriz. Kıbrıs Türklerine uygulanan en ağır vahşetin, katliamların BM adadayken yaşandığını mesela…Muratağa’yı, Atlılar’ı, Sandallar’ı…

 

Esasen söylememiz gereken şudur; Kıbrıs’ta 62 yıl önce başlayan Barış Gücü misyonu çözümsüzlüğün ve misyonunun başarısızlığı sembolü olarak bugün hâlâ devam etmekte ama hiçbir işe yaramamaktadır.

 

BM Barış Gücü’nün Kıbrıs adasındaki varlığı, oynadığı rolü ve adadaki görevine devam edip etmemesinin artık tartışılmasının zamanı gelmiştir. İlk adım olarak Kıbrıs’taki varlığını sadece ara bölgede sürdürmesi ve zamanı gelince de adadan ayrılıp gitmesi en iyi uygulama olacaktır…

03.09.26-Kıbrısta Barışın Güvencesi BM mi.docx
03.09.26-Kıbrısta Barışın Güvencesi BM mi.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages