|
simetron <simet...@gmail.com>: Apr 28 04:53PM +0300
belgelerlegercektarih yayımlandı:"Fes Osmanlı'ya Nereden ve ne Zaman Geldi? Yunan Serpuşu mu? Kabul Gördü mü Görmedi mi? * *** Bu makale 9 kısımdan oluşmaktadır. Evvela fesin Osmanlı'ya nereden geldiğine bakacağız. Ardından başlığın psikoloji ve sosyolojisi üzerinde durup, Türk Tarihi" Bu satırın üstünde yanıtlayarak yazıyı cevapla Yeni *Belgelerle Gerçek Tarih* yazısı <http://belgelerlegercektarih.com/author/belgelerlegercektarih/> Fes Osmanlı’ya Nereden ve ne Zaman Geldi? Yunan Serpuşu mu? <http://belgelerlegercektarih.com/2020/12/20/14658/> Geliştirici: belgelerlegercektarih <http://belgelerlegercektarih.com/author/belgelerlegercektarih/> *Fes Osmanlı'ya Nereden ve ne Zaman Geldi? Yunan Serpuşu mu? Kabul Gördü mü Görmedi mi?* *** [image: Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: fes-osmanliya-ne-zaman-ve-nereden-geldi-fes-yunan-serpusu-mu-fes-yunan-sapkasi-mi-sapka-inkilabi-ikinci-mahmud-gavur-padisah-kim-dedi.jpg] ***** Bu makale 9 kısımdan oluşmaktadır. Evvela fesin Osmanlı'ya nereden geldiğine bakacağız. Ardından başlığın psikoloji ve sosyolojisi üzerinde durup, Türk Tarihi'nde hangi başlıkların kullanıldığını ortaya koyacağız. Dördüncü kısımda fesin Osmanlı'ya hangi tarihte geldiğini tespit edip akabinde Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde izini süreceğiz. Altıncı kısımda fesin yerli mi yoksa yabancı mı olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra, niçin emperyalizmin tepkisini çektiğini irdeleyeceğiz. Hemen ardından muhtemel 3 kemalist itirazı kesin ve ilmi cevaplarla çürütüp dokuzuncu kısımda HÜKÜM vereceğiz. Makalenin kaynakçasında arşiv belgeleri başta olmak üzere muteber yerli ve yabancı tarihçi ve sosyologların eserleri kullanılmıştır. *** Kemalistlere göre "şapka düşmanlığı" yapanlar, vaktiyle dini mülahazalarla fese de karşı çıkıyorlardı. Gaste ve kahve malumatıyla beslenen bu güruha göre fes, bir "yunan serpuşudur!" Kulaktan dolma bu malumatın bir propaganda mahsulü olduğunu, okumakla alakasını kesmiş kemalistlere anlatmak, takdir edersiniz ki pek kolay olmayacaktır. Fakat biz yine de vazifemizi hakkıyla ifa etmeye çalışalım, gerisi Allah Kerim! *.* ***** *.* *1) Fes Osmanlı'ya Nereden Geldi?* Fes'in bize Fas'tan (Fas/Tunus) geldiği sabittir. Şemseddin Sami'nin, *"Kamus-ı Türki"*sinde fes şöyle tarif edilir: "Kuzey Afrikanın batısında *Fas şehrinde icad edilmiş* kırmızı renkli bir baş kisvesidir; bütün osmanlı memleketlerinde ve* diğer bazı müslüman memleketlerinde* yayılmış, giyilmişdir." Hüseyin Kazım'ın, *"Büyük Türk Lugatı"*nda ise fes hakkında şu malumat verilir: "*Fas şehrinde icad edilmiş* maruf baş kisvesi."*[1]* Tarih Terimleri Sözlüğü'ne göre Fes; "*Fas Kenti’nde üretilip buradan öteki İslam ülkelerine yayılan* kırmızı yün keçeden üetilen başlıktır. Osmanlı Devleti’nde İkinci Mahmut tarafından 1828 yılında* devlet memurları* için zorunlu tutulmuştur. Gereksinmeleri karşılamak için 1883 yılında İzmit’te ve 1885 yılında İstanbul’da feshane adıyla üretim yerleri kuruldu. 1925 yılında çıkarılan bir yasayla da giyilmesi yasaklanarak yerine şapka kabul edilmiştir."*[2]* Leiden Üniversitesi'nden Hollandalı Türkolog ve Tarihçi Erik Jan Zürcher, fesin ilk başlarda Tunus'tan getirildiğini, daha sonra ise imalatı için İstanbul'da birkaç fabrika açıldığını yazar: "Fes, Yeniçeri Ocağı 1826'da yıkıldıktan sonra *yeni orduda ve devlet memuriyetinde* resmi başlık olarak seçilmişti. Bir zaman *fes Tunus'tan* satın alınıyordu, ancak 1835'te Tunuslu bazı sanatkarlar İstanbul'a getirildi. 1839'da Feshane genişletildi ve Haliç'in yukarısındaki bir sarayın bir bölümüne taşındı. Bu kez kumaş da üretmeye başladı, ancak hala hayvan gücüne dayanıyordu. 1840'ların ortalarında, buhar makinaları getirildi. 1840 ve 1850'lerde aynı türden birkaç fabrika daha açılmıştı, ama bunlar ticaret yapmaktan çok ordunun gereksinimlerini karşılıyordu." *[3]* Fesin* "dine aykırı"* olduğu için halk tarafından benimsenmediği de* doğru değildir...* Kemalistlerin çarpıtmasıdır. Kaldı ki bu değişiklik, İsmail Hami Danişmend'in ifadesiyle; "Avrupa kıyâfetinin alelâde bir *taklidi* değil, *muaddel (değiştirilmiş) şekilde tatbiki*"dir.*[4]* Türk ve İslam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, festen dolayı isyan ve idam olmadığını ifade eder: "1828’de bütün* asker ve memurların* giymesi istendi. Bir de fes nizamnâmesi çıkarıldı. Serpuş ile inanç arasında irtibat kurulduğundan, *sarık sarmaya müsait fes kabul gördü.* Şimdi bazılarının iddia ettiği gibi reaksiyon doğurmadı; hiç değilse *ayaklanan ve asılan olmadı."[5]* Prof. Ekinci'nin sözünü ettiği "reaksiyonun" neden doğmadığını "Cumhuriyetin Tarihi" isimli kitaptan okuyalım: "...halkın şapkaya tepkisinin çok büyük önem ifade eden bir diğer nedeni ise, bizzat *şapkanın biçiminden* kaynaklanıyordu. İslam'da ister sivil olsun, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde *kenar çıkıntısı bulunmazdı. *Zira bu çıkıntı, mümine *namaz kılarken alnının yere dokunmasına engel oluyordu.* Dolayısıyla, *feste olduğu gibi, İslami hassasiyetleri olan halkın zamanla alışabileceği bir başlık değildi."[6]* Hakikaten Osmanlı'da halk, başlığın şekline ehemmiyet verirdi. Halkın bu hassasiyetini Fransız Tarihçi Benoist-Mechin'in yazdıklarında da görmek mümkündür: "Şapka, kasket, genel olarak, *vizieri olan* bütün başa konan şeyler, Müslümanlarca, *Hıristiyanlığın pisliğini taşıyordu.* Türkleri şapka taşımaya zorlamak, onları günahkârlar düzeyine indirgemeye mecbur etmekti. Bu aynı zamanda onları* namaz kılarken de başlarını çıkarmaya mecbur etmekti, ki bu Allaha karşı saygı noksanı olurdu, çünkü, Batı usulü başlık, kenarları ve vizieri dolayısıyla alnının secdeye değmesine engel olmaktaydı."[7]* Kemalistlerin pek itibar ettiği Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın *"tavsiye kitapları"* arasında yer alan İngiliz Tarihçi Andrew Mango'nun "Atatürk" isimli biyografisinde de başlığın *şekline* temas edildikten hemen sonra fesin Müslümanlar tarafından *kolaylıkla benimsendiği *bilhassa vurgulanır: "[Fesin] Kenarında bir *siperliğinin bulunmaması, namaz kılarken alınlarının yere değmesini* mümkün kıldığı için Müslümanlar tarafından *kolaylıkla benimsenmişti.* Kullanımı sarayın fermanıyla başlayan, Osmanlı Müslümanlarının orta sınıfı tarafından *derhal kabul edilen fesi* Osmanlı Hıristiyanları da bazen giyiyorlardı."*[8]* Biraz ileride de görüleceği üzere, söz konusu fermandan takriben *200 sene evvel* *Anadolu'da* dahi fesin giyildiği, dolayısıyla* fesçi esnafın* bulunduğu * Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi* başta olmak üzere o dönemin kayıtlarında geçmektedir. Bunlara birazdan müstakil bir başlık altında temas edeceğiz. Zaten Sadr-ı Azamın Takriri'nde de açık bir şekilde fesin bir *"İslam kisvesi"* olduğu belirtilmiş ve *"Mısır ve Mağrib'te askerlere giydirildiği ve Mekke emirinin de maiyyet askerinin fesli olduğu"* belirtilmiştir. Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın bir makalesinde, fesin hangi mülahazalarla *askere mecbur* kılındığı hakkında ilk elden şu malumat verilmektedir: "*Askerin* serpuş meselesini halletmek üzere vezir-i azam riyaseti altında hicri 1243 senesinde şeyhulislamın dairesinde (Bab-ı meşihat=Bab-ı fetva) bir meclis toplanmıştır. Bu mecliste Selim Mehmed Paşa ve şeyhulislam Kadızade Tahir Efendi'den başka sabık serasker olup Karadeniz boğazı muhafızlığında bulunan Ağa Hüseyin Paşa ve kaptan-ı derya Darendeli İzzet Mehmed Paşa, serasker Husrev Mehmed Paşa ve sabık Şeyhulislam Mekkizade Mustafa Asım ve esbak şeyhulislamlardan Yasincizade Abdülvahab ve Sıtkızade Ahmed Reşid Efendiler ile o zamanın meşhur Cerbezeli vaızlarından dersiam Ahıskalı Ahmed, Akşehirli Hacı Ömer ve Türkmenzade Ahmed Efendilerle Hocazade Efendiler ve ileri gelen devlet rical ve erkanı hazır bulunmuşlardır. Şûrada, askerin elbiseleri iyi ise de başlarındaki şobaraların gerek renk ve şekli ve gerek kalitesi itibariyle iyi olmadığından başka dayanıksız olup az zamanda bozulduğu için hazinece de zararı mucib olmasından dolayı yerine kış ve yaz her zaman giyilir bir serpuş ikamesi lüzumu ileri sürülmüş, şobara şeklinde veya ona yakın nümune olarak yaptırılmış olan serpuşlar ve bu arada bir de fes getirtilerek heyet azasına gösterilmiş ve fesin, şobaradan daha dayanıklı olup Tunus ve Cezayir'den ustalar getirtilip İstanbul'da yapıldığı surette ucuza mal olacağı beyan edilmiştir. Heyet azası nümune olarak gösterilen serpuşları tetkik ederek askerlerin daimi surette başlarında bulunacağına göre* şer'an ve aklen fesin kabulü lazım geleceğine* *dair bir meyil hasıl olmuştur;* fakat azadan bazıları her nekadar* İslam kisvesi olması* ve hazineye de daha ehven malolması itibariye fes münasib ise de halkça dedikodu olmaz mı? diye ortaya bir balgam atmışlardır. Fakat diğer* ulema ve devlet erkanı İslam kisvesi olan fesin hala Mısır ve Mağrib'te askerlere giydirildiğini ve Mekke emirinin de maiyyet askerinin fesli olduğunu* ve bunlardan başka Küçük Hüseyin Paşa'nın Vidin'de isyan eden Pazvandoğlu üzerine giderken *maiyyetinde tüfenkçi namiyle fesli asker bulundurduğunu* söyliyerek fesin giydirilmesini tavsiye etmişler ve bunun üzerine asakir-i mansurenin şobara yerine fes giymesi *müttefikan karar altına alınmıştır."* Mecliste alınan kararlar Sultan II. Mahmud tarafından 3 Mart 1829 tarihinde çıkartılan bir Hatt-ı Hümayun ile tasdik edilir ve ilk ihtiyaçlar için *Tunus’tan 50.000 fes getirtilir.* Hatta ithalat meselesiyle alakadar olunması için bir de Fes Nazırı (Bakanı) atanır.*[9]* *** [image: Ismail Hakki uzuncarsili belleten fes asakiri mansure sadriazamin takriri ve Sultan ikinci Mahmudun hatt-i hümayunu 1] [image: Ismail Hakki uzuncarsili belleten fes asakiri mansure sadriazamin takriri ve Sultan ikinci Mahmudun hatt-i hümayunu 2] *[9] no'lu dipnot ile alakalı... Fes maddesine dair sadrıazamın takriri ve üzerine padişahın yazdığı hattı hümayun...* ***** *.* ***** *.* *2) Başlığın Psikoloji ve Sosyolojisi* Peki başlık, namazda alnın yere değmesi haricinde neden bu kadar mühimdir? Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için kıyafetin, bilhassa başlığın psikoloji ve sosyolojisine dair birkaç iktibas yapmamız icab ediyor: "Kıyafet, insanın mevkiini, cinsiyetini, *milliyetini,* bölgesini, ait olduğu kabilesini, medeniyetini, *inanç, duygu ve düşüncesini* ortaya koyup belirlemektedir. Bu belirlemede önceleri başa giyilenler üste giyilenlerden daha önemli olmuştur. Şapka, sarık, fes, kipalar *ait olunan topluluk ve inançları* hakkında fikir vermiştir."*[11]* "Kıyafet, medeniyet tarihinin bir parçası olarak kabul edilmiş ve *kıyafetin değişmesinde* etnolojik, ekonomik, siyasal, *dini, manevi *ve sanatsal *şartların etkisi üzerinde durulmuştur.* *Kıyafet, bir toplumu diğerinden ayıran* önemli özellikler olarak görülmüştür."*[12]* "Kıyafet, sözlü olmayan iletişim aracıdır ve *algıyı etkiler, karakterin sosyallığın hatta havanın/tavrın değişmesini şekillendirir.* *Giyenin kendi davranışını ve algısını* belirlediği gibi, kıyafet, cinsiyetin tanımlanmasına da yardımcı olmaktadır."*[13]* Tam da burada, Kadir Mısıroğlu'nun bir sohbette ifade ettiği; *"General Üniforması giyen bir çöpçü farklı yürümeye başlar"* şeklindeki tespitini hatırlatmakta fayda var. Kıyafetin insan davranışlarına tesirini bariz bir surette göstermesi bakımından, ABD hayranı olan sömürgeleşmiş bazı Afrikalı gençlerin bol kot pantolon giyip bir Amerikalı gibi yürümeye ve hareket etmeye çalışmaları ibret vericidir. Kısacası başlık, bir insanın kimliğidir, dini ve milli sembolüdür. Esasen bütün kemalist inkılaplar bir *"kimliksizleştirme"* siyasetinin icabı olarak yapılmıştır. Osmanlı Devleti'nde Müslümanlar statü itibariyle Gayri-müslimlerden* "üstün"* oldukları için gayri-müslimlerin bir müslüman başlığı giymeleri yasaktı. Ancak Batı'nın baskısıyla ilan edilen *Tanzimat* ile gayri-müslimler Müslümanlarla *"eşit"* haklara sahip olmuşlardı. Fesin "resmi başlık" olarak ilan edilmesiyle birlikte bu eşitlik *kıyafete* de sirayet etti. Gayri-müslimler fesle de olsa bu "eşit" haktan memnun olup fesi sahiplendiler. 1887'ye gelindiğinde yani Sultan II. Abdülhamid Han devrinde ise Hıristiyan memurlar*[14]*, yabancı şirketlerde çalışan hıristiyanlar*[15]* ve sıradan hıristiyan Osmanlı vatandaşları*[16]* şapka giymeye başladılar. Ancak bu sefer Müslümanlardan *"farklı"* ve *"ayrı"* olmayı kendileri istiyorlardı. Zira şapka, *"üstün"* olan (Hıristiyan) Batının başlığıydı. Dolayısıyla bu sefer Müslümanlardan *"üstün"* olduklarını cümle aleme göstermek ihtiyacını hissediyorlardı. İşte bundan sonra fes, yavaş yavaş dini ve milli bir sembol haline gelmeye başladı. Yani kısacası Sultan II. Mahmud tarafından "resmi başlık" olarak ilan edilen fes, gayri-müslimlerin müslümanlarla *"eşit haklara"* sahip olduğunu *"kabul etmek"* manasına gelirken, şapka da; gayri-müslimlerin müslümanlardan *"üstün"* olduklarını "kabul etmek" manasına geliyordu. Nasıl ki Sultan II. Mahmud fesi resmi başlık ilan ederken gayri-müslimlerin müslümanlarla eşit olduğunu kabul ettiyse, M. Kemal de, Şapka inkılabı yaparak *Batı'nın üstünlüğünü* kabul etmiş oldu. Kitabında kemalist inkılapları masaya yatıran Prof. Erik Jan Zürcher'in aşağıdaki psikolojik tahlili, yukarıda yazdıklarımızı teyit eder mahiyettedir: "Psikolojik olarak, Türk cumhuriyetçi hükümetinin kendi geleneksel İslâm uygarlığını bu derece kesin bir şekilde reddedişi ve büyük bir *açık gönüllülükle Batı’yı taklit* etmeyi seçişi, hattâ bunu, *sarık ve fesi Batı'nın şapkasıyla değiştirmeye* kadar götürüşü, Batı kültürünün *üstünlüğünün zımni bir kabulü* anlamına gelmekteydi."*[17]* Nitekim M. Kemal, "uluslararası medeniyet"i yani Batı'yı temsil etmediği için *kalpağı* da reddetmişti: "*Kalpak, tıpkı fes gibi,* onu giyenleri şapka giyen ve dünyayı tevarüs etmiş Batılı insanlardan *ayırır"dı.[18]* M. Kemal'in *fese* olan nefretinin sebebini dostu Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır: "1908 Meşrutiyetinde İttihat ve Terakki tarafından, teşkilat meseleleri için Trablusgarb'e gönderilmişti. Bindiği vapur Sicilya'ya uğrar. Bir hayli durur. M. Kemal açık bir araba ile kısa bir gezintiye çıkar. Başında fes olduğu için Sicilya çocukları arabayı limon kabuğuna tutarlar. M. Kemal çocukların terbiyesizliğinden fazla, Türk kafasının neden böyle yabani bir başlığa esir olduğuna tutulur, kendi fesine kızar.."*[19]* M. Kemal'in *kalpağa* olan nefretinin sebebi ise yine bir yurt dışı seyahatine dayanır... 1910'da Fransa'da Picardi manevralarına kalpağı ile katılan M. Kemal, harita başında Batılı subaylardan daha iyi hüküm vermiş olmasına rağmen kimse söylediklerine itibar etmez. Ertesi gün bir miralay kendisine, verdiği hükümlerin herkesinkinden daha doğru |
| bursa...@googlegroups.com | Google Grupları |
|