Londra’da Para Dilenirken Hukuk Neredeydi?Hukuk Vitrini ve Ekonomik Gerçekler Arasındaki Derin Çelişkiler...
Welcome to Yorumcalar'dan... Don’t recognize this sender? Unsubscribe with one click Yorumcalar... recently imported your email address from another platform to Substack. You'll now receive their posts via email or the Substack app. To set up your profile and discover more on Substack, click here. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor’un el yükselttiği eleştiriler, Ankara koridorlarında adeta deprem etkisi yarattı. Adalet Bakanının sosyal medya üzerinden “Kimse Türk mahkemelerine parmak sallayamaz” diyerek milli egemenlik resti çekse de, çıkışı siyasetin ve ekonominin çıplak gerçeklerine çarparak geri döndü. Bakanın sert üslubu, yargının bağımsızlığına dair birikmiş şüpheleri gidermek yerine, tartışmanın fitilini daha da ateşledi. Milli irade ve bağımsızlık vurguları kağıt üzerinde kusursuz dursa da, asıl soru ekonominin dümenindeki Mehmet Şimşek’in Londra kapılarında sıcak para ararken, verdiği sınavlarda saklı kalıyor. Yabancı yatırımcılar “Sizin yargınız öngörülebilir mi?” diye sorarken, Ankara’dan yükselen hamasi nutuklar finans çevrelerinde karşılık bulmaktan çok uzak görünüyor. Hukukun üstünlüğü sloganlarla değil, tarafsız kararlar ve liyakatle inşa edilen güven abidesidir; parmak sallamak ise yalnızca güveni zedeleyen kalkana dönüşmektedir. Londra’da Soru Yağmuru ve Çifte Standart ÇıkmazıMehmet Şimşek sıcak para bulmak için küresel finansın kalbi Londra’da ter dökerken, masadaki dosyalar Türkiye’deki siyasi davalarla dolup taşıyor. Yatırımcılar açıkça soruyor: “Muhalefete ceza yağdıran mahkemeler, iktidar söz konusu olduğunda neden suskun kalıyor?” İpe sapa gelmez gerekçelerle uzatılan tutukluluk süreleri ve delil karartma ihtimali gibi soyut iddialar, Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını ve doğrudan yatırım alma kapasitesini her geçen gün biraz daha kemiriyor. Eğer yargı organları gerçekten milletin iradesini temsil ediyorsa, kararların önceden kamuoyuna sızdırılması veya mahkemelerin siyasi araç olarak kullanılması iddiaları derhal çürütülmelidir. Basit iftiralarla hapse atılan muhaliflerin durumu uluslararası raporlara girerken, içeride “milli egemenlik” savunması yapmak samimiyet sınavından geçemiyor. Gerçek hukuk düzeni tesis edilmeden atılan her sert adım, kapı kapı para arayan ekonomi yönetiminin elini zayıflatmaktan başka hiçbir somut işe yaramıyor. Uluslararası Tahkim Kıskacı ve Egemenlik ParadoksuHükümet yetkilileri “iç işlerimize müdahale ettirmeyiz” diye gürlerken, devasa projelerin ihtilaflarında neden Türk mahkemeleri yerine ısrarla Londra mahkemeleri yetkili kılınıyor? Yap-işlet-devret modellerinin altına atılan o imzalar, aslında yerli yargı sistemine duyulan güvensizliğin en somut ve resmi belgesi niteliğini taşıyor. Kendi yargısına güvenip yatırımcıyı oraya yönlendiremeyen iradenin, Avrupalı raportöre hukuk dersi vermeye çalışması derin çelişkiyi barındıran siyasi trajedidir. Anayasa Mahkemesi kararlarının yerel mahkemelerce tanınmadığı düzende, hukuk devletinden bahsetmek halkın aklıyla alay etmekten farksız duruma dönüşmüştür. Trump “akıllı ol” dediğinde serbest kalan Brunson örneği hafızalarda tazeliğini korurken, hukukun sadece güçsüze işlediği algısı milli irade kavramını yaralamaktadır. Maaşı garanti olan bürokratların anlamadığı asıl gerçek şudur; karnı aç olan halk, adalet terazisinin de bozulduğunu gördüğünde nihai hesabı sandık başında sormaktan asla ama asla çekinmeyecektir. Sessiz Yığınların Öfkesi ve Sandıktaki Son KararVatandaşın sesini duyurduğu tek ortam kalan sosyal medya mecralarında yükselen eleştiriler ve çağrılar, adalet kavramının artık sadece isimden ibaret kaldığını ve toplumsal sözleşmenin ağır yaralar aldığını gösteriyor. İnsan hakları ihlallerinin “iç işi” sayılamayacağı evrensel hukuk gerçeği, Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle de tescillenmiş yükümlülük olarak karşımızda durmaktadır. Gözaltı ve baskı mekanizmaları yerli vatandaşa aslan kesilirken, dış dünyaya karşı takınılan savunmacı ama kırılgan tavır milletin gözünden kesinlikle kaçmıyor. Demokrasiyi koruma iradesi, terör örgütlerine veya darbe girişimlerine karşı durmak kadar, her vatandaşın hukuk güvenliğini sağlamaktan da geçmek zorundadır. Yargı yetkisi millet adına kullanılıyorsa, o milletin vicdanını yaralayan her adaletsiz karar, aslında devletin temel sütunlarına indirilmiş çok ağır darbedir. Unutulmamalıdır ki dünya Sultan Süleyman’a kalmadığı gibi, devran da elbet dönecek ve asıl hükmü her zaman olduğu gibi yine Türk milleti hür iradesiyle verecektir. SADİ ÖZGÜL |